Cambazın Cenazesi, Ops Passage ve sakin bir haftasonu

Cumartesi akşamı İzmir’den gelen bir arkadaşımızı da yanımıza alarak yine İkinci Kat‘taki ikinci tiyatro oyunumuzu izlemek için Karaköy’ün yolunu tuttuk.  Bu defa ilk seferki kadar ürkütücü gelmedi o daracık karanlık sokaklar. Erkenden geldiğimiz için tepe kattaki kafeye çıkıp çaylarımızı yudumladık.  Bu minik Cafede tam oyun öncesinde demledikleri çay taptaze, üstelik eğer isterseniz bunlara eşlik edebilecek tatlıları da var.

ikinci kat

Oyun vakti gelince salondaki yerlerimizi aldık. Aradan geçen zaman içerisinde salonlardaki koltuklar yenilenmiş. Sandalyeler yerine sinema koltukları gelmiş.  Ama söylemeden geçemeyeceğim bina gerçekten buz gibi idi ve bütün oyun boyunca içeride palto ile oturmuş olmama ve kaşkolum boynumda sarılı durmasına rağmen zaman zaman titredim. Hatta burnum buz tuttu. O yüzden aman diyeyim burada bir oyun izleyecekseniz ve hava da soğuk ise çok sıkı giyinin.

İkinci Kat geçtiğimiz Temmuz ayında “Yarının Oyunları” adında  4 oyundan oluşan bir serinin  ilk bölümüne imza atarak yaz aylarında kuruyup giden tiyatro sahnesine can vermiş.  Projenin tasarımını Sami Berat Marçalı yapmış ve oyunlarda  #dönüşüm, #ahlak, #adalet ve #medya temalarını ele alınmış. Bu temalar ise izleyicilerin katkısı ile yaz sezonundan aylar önce düzenlenen anketlerle belirlenmiş. Seçilen oyunların sadece 10 kez sahnelenmesi ve ardından programdan çıkarılması düşünülmüş ancak bu kural biraz esnemişe benziyor ki biz bu Cumartesi akşamı dönüşüm’ü simgeleyen “Cambazın Cenazesi“ni izledik ve iki gencecik tiyatro oyuncusu olan İbrahim Halaçoğlu ve Seda Türkmen’e hayran olduk. Modern tiyatro’nun, gölge oyunu, Karagöz – Hacivat ve meddahlık sanatı ile bir arada eriyip gittiği nefis bir dönüşüm hikayesini hem oynadılar, hem de anlattılar bize. Her ikisi de 10 kadar farklı karakteri birden canlandırdılar. Bazı yerlerde onlar da bizimle birlikte gülmekten katıldılar. Şimdiye dek hiç böyle bir oyun izlememiştim. Gerçekten de çok değişik bir anlatım tarzı kullanılmış. Görmenizi çok isterim.

cambazin_cenazesi_h49838_37897

cambazın-cenazesi2Bundan sonrasında eğer yetişebilirsek Ahlak temasının işlendiği Poz isimli oyunu izlemek istiyoruz ancak maalesef Adalet’in anlatıldığı “Let” ve Medyanın anlatıldığı “Rüveyda” çoktan programdan çıkarılmış gibi görünüyor.

İkinci Kat’ın 2015 Yaz Programı için bu defa 1000 kişinin katıldığı bir anket neticesinde #irade, #porno, #din ve #sınır kavramları konu başlıkları olarak seçilmiş. Program ise aşağıda…

İkinci Kat 2015 Yaz ProgramıBiz oyunun ardından ısınmak için Karaköy’de oturacak bir yer ararken Fransız geçidinde Ops Passage‘a denk geldik. Yaklaşık 2 -2.5 yıl kadar önce açılan Ops’un ardından Ops Passage şık mı şık bir restoran olmuş. Şarabın yanına hafif bir şey atıştırmak isteyince çok güzel bir avokado ve mozarella tabağı getirdiler. Bu defa kısacık oturabildik ancak açılalı sadece 1 hafta olmasına rağmen full dolu olan bu restoranı daha sonra denenecekler listesine ekledim bile.

ops passageBizim haftasonumuzun geriye kalanı sohbet ve muhabbet ile geçti. Yıllardır ilk kez sabah saat 6’ya kadar oturup sohbet ettim sanırım. Eve gelip yattığımda saat 7 olmuştu bile. Haliyle sabah geç kalkıldı, geç kahvaltı edildi. İşte bir haftasonu da böylece biteyazdı!

Herkese çok güzel bir hafta diliyorum.

Adolf, The Book Thief ve The Boy in the Striped Pajamas

Ocak ayının son haftasına geldik bile, bir yandan yeni yıl hedefleri peşinde elimden geldiği kadar aldığım kararlara uygun bir hayat yaşamaya çalışırken, iş tıpkı geçen yıl bu zamanlarda olduğu gibi bastıkdıkça bastırıyor. Kendimi takip ettiğim çizelgelerde durumum kimi konularda epeyce iyiyken bazı konularda pek de becerikli olamadığımı görüyorum. Bir sürü şeyi aynı anda değiştirmeye çalışınca herşeyi iyi yapamıyormuş insan onu anlıyor. Bu ay toplam 3 kez şehirdışına seyahat ettim.  Hatta önümüzdeki hafta da yine bir yolculuk yapacağım. Bu kadar çok gidip gelince arada bazı şeylerin ucunu kaçırdığım oldu ama pes etmek yok, biliyorum ki eninde sonunda her konuda aşama kaydetmek mümkün olacak. Önümüzdeki hafta ilk ayın sonuçlarını sizinle paylaşacağım o yüzden daha uzatmadan  konuyu değiştirip izlediğim bir oyun ve iki de filmden bahsetmek istiyorum.

Bu aralar biraz tesadüf eseri II. Dünya Savaşı ile ilgili iki filmi arka arkaya izledim üstüne de Burak Sergen’in oynadığı Adolf isimli oyunu Bo Sahne’de izledim. Önce Adolf’ten başlayalım istiyorum.

Burak-Sergen-AdolfOyun Adolf Hitlerin intihar etmeden önceki son bir kaç saatini anlatıyor. Bundan yıllar yakşalık 20 yıl evvel  ilk kez Ankara Devlet Tiyatrolarının Budala isimli oyununda izleme şansını bulduğum Burak Sergen, tıpkı hatırladığım gibi sahnede döktürdü. Oyunculuğunun 10 numara olmasının yanında sergilediği fiziksel performans gerçekten olağanüstü idi. Oyunun metini çok daha doyurucu olabilirdi diye düşünüyorum ancak bir yandan da nerede ise aklını tamamen kaçırmış, şizofreninin zirvesinde gezen bir adamın konuşmalarının başka şekilde yazılabilmesi mümkün müydü bilemiyorum. Fena olmayan bir tiyatro izleyicisi olmakla birlikte metin yazarlığı çok anladığım bir iş olmadığı için ahkam kesmek istemem. Bo Sahnenin salonu ufak bir salon, özellikle en önde oturanlar oyunun nerede ise bir parçası oluyorlar. Öyle ki Adolf’ün sorularına cevap vermek, zaman zaman ani hareketlerinden dolayı ürkmek, bol tükürüklü konuşmasından nasiplenmek işin bir parçası. O yüzden aktörle sıkı temas içerisinde olmak istemiyorsanız yerinizi en önden almayın 🙂

Bizim yerimiz en önde idi ve Adolfün sorduğu sorulardan ve tükürüklerden payımızı bol bol aldık. Burak Sergen Hitler faşizmini öyle bir ironi ile anlatıyor ki, belki inanmayacaksınız ama oyunun çoğunu kendimi gülmemek için tutarak geçirdim. İlk dakikalarda gülmemem lazım diye kendimi sıkıp durdum ancak baktım ki kaşlarımı daha fazla  çatamayacağım, kendimi koyuverdim gitti.

Gelelim ikinci dünya savaşı filmlerine… İzlediğim iki filmden ilki  Kitap Hırsızı – The Book Thief oldu. Savaş sırasında, Liesel annesi tarafından bir aileye evlatlık verilmek zorunda kalıyor. Sert bir anne profili ve son derece ince bir mizah anlayışına sahip yeni babasının yanında hem yeni arkadaşlar ediniyor, hem de okuma yazmayı öğrenmesinin ardından tam bir kitap kurdu olup çıkıyor. Bir süre sonra kaçak olarak evlerinin bodrumunda saklamak zorunda oldukları Yahudi kökenli eski bir aile dostunun oğlu da işin içine girince ortaya gerçekten çok iç ısıtıcı bir hikaye çıkıyor. Aile, arkadaşlık, anne, evlat, ilişkileri ile sımsıkı örgülü bir film bu. Ayrıca eğer bu dönemde elinize bir kitap alıp okumakta sıkıntı çekiyorsanız sizi çok yüreklendirip, motive edecek bir film olabilir bu film.

Kitap Hırsızıİkinci film The Boy in the Striped Pajamas– yani Çizgili Pijamalı Çocuk. Bu film de yine çocuk gözünden anlatılan bir savaş filmi. Savaşın korkunçluğunu  toplama kampından sorumlu olan SS Komutanının oğlu Bruno  ile kampta hapsedilmiş aynı yaştaki Shmuel üzerinden anlatılıyor. Gerçekten içinizi acıtan ve ruhunuzu ağırlaştıran bir film. O nedenle morale ve neşelenmeye ihtiyacınız olma bir vakitte izlemenizi tavsiye etmem.

the_boy_in_the_striped_pajamas01Bundan yaklaşık 3 yıl önce iş için Polonya’ya gitmiş ve Auschwitz- Birkenau‘yu gezmiştim. Bu iki kamp benim hayatımda ziyaret edip, gezip tek bir fotoğraf dahi çekmeden geldiğim ilk yer olmuştu. Nedeni çok basit, insanın insana böyle bir şeyi reva görmesi, pek de hatırlamak ve sonrasında açıp bakmak isteyeceğiniz şeylerden biri değil.

İnsanoğlu yeryüzündeki ilk gününden bu yana başka hiç bir canlının olmadığı kadar şiddet yanlısı oldu. Maalesef bu durum aradan geçen yüzyıllarda daha da kötüye gitti ve silahların tahrip gücü artıkça insanın içindeki vahşet de büyüdü. Şiddet, faili meçhuller, kadın cinayetleri, işçi ölümleri hayatımızın bir parçası oldu.  Aç kalan, yaşam alanı yok edilen yabani domuz yavrusunun şehre inmesinin ardından kendisine yapılanlar ortada. Tüm bu örnekler, yaşam hakkına duyulması gereken saygı açısından ne noktada olduğumuzu gayet güzel ortaya koyuyor.  Güçlü görünenin azınlıkta ve zayıf görüneni sömürme ve ezme arzusunun daha büyük bir zayıflıktan kaynaklandığını milletçe idark edebileceğimiz günlerin hayalini kurarken sizlere şimdiden nefis bir Pazar günü diliyorum.

Parkta güzel bir gün ve Çiya’da enfes bir yemek

Bu haftanın yarısından fazlasını Ankara’da geçirdim. Salı günü sabah gidip ancak Cuma akşam üstü İstanbul’a dönebildiğimde gözlerim uykusuzluktan acırken son bir kaç email daha yazdıktan sonra modum değişti. Dışarı çıkacak kadar enerjim yoktu ama bu evde minik çaplı bir eğlence yapmama da engel değildi tabi! Az ve öz,  şaraplı, peynirli, şarküterili bir sofrayı hızlıca donatıp sohbetin belini kırmayı da başardık.  Muhabbetin arkasından evi parti moduna getirip şarkı söyleyip dans bile ettik. Bu eğlence sabaha karşı herbirimiz bir yerde sızana kadar devam etti!

IMG_20150116_180205Cumartesi günü öğlene doğru uyanıp ardından ev işlerini hallettikten sonra bu defa Almanya’dan gelen bir arkadaşımı misafir ettim. Türkiye’yi   kurtardığımız uzun soluklu bir sohbetin ardından yine geç saatte yatınca bu sabah yine saat 11 gibi ancak gözlerimi açtım. Uzun bir kahvaltı, ardından her ay aldığım Timeout İstanbul ve İstanbul Life okuyup yaptığım çay keyfi çok iyi geldi.

image

IMG_20150118_135304Evde geçen bu haftasonunun tek aktivitesi bugün öğleden sonra Moda Sahnesinde izlediğimiz Parkta Güzel Bir Gün oldu. Hafif, çıtır çerez bir oyun. Etkilendim dersem yalan olur. Piknik yapmak için bir parka gelen çiftin bir anda ülkenin ikiye bölünmesi yüzünden ayrı üşlke sınırları içerisinde kalmaları ve kavuşamamalarının üzerinden komik bir hikaye yaratılmış.  Mert Fırat yeni ülke sınırını çizen güvenlik gücünü oynuyor. Oyun boyunca yasaklardan dem vuruluyor. Bana kalırsa zayıf bir metin ile oynandı ve oyuncuların potansiyelini de pek hissettiremedi bize. Eğer kafa dağıtayım, eğlenceli birşeyler izleyeyim diyorsanız bu oyun size göre.

Screen Shot 2015-01-18 at 10.19.16 PMOyundan çıktıktan sonra Kadıköy çarşıya yöneldik.  Epeydir Kadıköy’e gelmeyen birinin yemek yemek için en çok özleyeceği yerlerden biri Çiya’dır sanırım.  Çiya ile ilgili olarak en sevdiğim şeylerden biri herşeyden az az söyleyip nerede ise bütün tencere yemeklerinin tadına bakabilmeniz sanırım. Her zaman olduğu gibi yine nerede ise menüde ve varsa söyledik, donattık soframızı.  Asma yaprağı kurusundan yapılan Kırtımpırt Çorbası, köy tavuğu yuvarlaması, mumbar, şiveydiz, kurutulmuş yeşil fasulye güveci masaya geldiğinde önce gözlerimiz şenlendi, sonra damağımız.

IMG_20150118_175655Üstüne ilk kez tattığımız Samsun’un Bafra yöresine özgü Teleme denilen tatlıya da bayıldık.  İçinde sadece keçi sütü ve incir olduğunu söyledikleri bu tatlı özellikle çobanların hayvanları otlatmaya götürdüklerinde yaptıkları bir yemek/tatlı imiş. Keçi sütünü kaynamaya yakın hale gelene kadar ısıttıktan sonra içine yaban inciri ekleyerek karıştırmaya devam ediyorsunuz. İncir sütün mayalanmasını ve koyulaşmasını sağlıyor. İlk incir çıktığında evde denemek üzere not aldım ben. Eğer olur da yolunuz Çiya’ya düşerse ve o günkü menüde teleme görürseniz mutlaka deneyin.

IMG_20150118_180228İşte hızlı geçen bir haftasonunun hikayesi böyle. Bu hafta yine kısa bir seyahatim olacak ama haftanın çoğunda İstanbul’da rutin hayatımı sürdürebilmeyi umuyorum. Herkese bol güneşli bir hafta diliyorum.

1421616824309

Rumeli Hisarı, Kahvaltılar, Zeki Müren, Asi Kuş, Ali Poyrazoğlu

Yıllar önce İstanbul’la ile daha yeni haşır neşir olmaya başladığım zamanlarda Rumeli Hisarından kahvaltı etmek benim için olmazsa olmaz aktivitelerden biri idi. Ancak gel zaman git zaman ben vaktimi İstanbul’un daha farklı semtlerinde geçirir oldum. Taşındıktan sonra ise Rumeli Hisarı pek uğradığım bir yer olamadı. Geçen haftalarda bir sabah hem Hisar tarafında kahvaltı edelim hem de surları gezeriz diye yola çıktık. Bu civardaki kahvaltıcıları da çok bilmediğimiz için en bilindik kahvaltıcılarıdan biri olan Lokma’dan içeri girdik. Saat daha 10 olmamış ama nerede ise bütün masalar dolu, herkes oturabilmek için sıra bekliyor.

Biz de oturduk, servis hızla başladı, önümüze gelen herşey gerçekten çok çok lezzetliydi. Sahanda peynir, söğüş tabağı, yumurta, menemen, katmer derken bütün masayı silip süpürdük ve daha fazla oyalanmadan hızlıca kalktık.  Yediklerimizin resimleri bu defa yok. O kadar acıkmışız ki resim mesim düşünmeden saldırmışız tabaklara. Bunda etraftaki kalabalık, hızlı sirkülasyon ve gürültünün de katkısı olabilir tabi…

Hisara girişlerde müze kartı geçerli, müze kartınız yoksa da sanırım 3 TL gibi cüzzi bir rakam ödeyerek gezebiliyorsunuz. O gün ben o kadar yanlış ayakkabılar giymişim ki yıpranmış taşların üzerinde kayarak yürüyebildim.  Tepeye tırmanış nispeten kolay olsa da yeniden aşağı inmek başıma epeyce dert oldu. Ancak ayağınızda kaymayan düzgün bir ayakkabı ile termosa kahvenizi koyup, oturduğunuz banktan şu aşağıdaki manzaraya bakmanın tadı olmaz diye tahmin ediyorum. Gezerken gözümüzde eski Cüneyt Arkın filmleri canlandı. Eminim baharda buralar çok güzel olur…

Rumeli HisarıHisardan çıktıktan sonra sahilde Bebek’e kadar yürüdük. İrili ufaklı pek çok cafenin yanyana dizili olduğunu farkettim. Bir kısmı gayet ferah iken bazılarına kalabalığın yoğunlaşmış olduğunu gördüm. Bana kalırsa kalabalık ve çok gürültülü yerlerde yemek yemek tam bir eziyete dönüşüyor. O yüzden bu aralar dışarısı yerine evde kahvaltı olayına da epeyce sarmış vaziyetteyiz. Evde hazırladığımzı kahvaltıların da dışarıdakilerden hiç az kalır tarafı olmadığına inancım sonsuz!

Kahvaltı

Bu kısa Hisar ve kahvaltı turundan sonra bir süre eve uğradık arkasından yine aklımıza gelen güzel bir fikirle kendimizi sokağa attık. Uzun zamandır pek çok blogda gördüğüm güzel bir serginin son sergileme tarihi yaklaşıyordu. Üşenmeden evden yeniden çıktık ve İstiklal’de Yapı Kredi Kültür Merkezi’ndeki “İşte Benim Zeki Müren” sergisinin yolunu tuttuk.

İçerik açısından gerçekten çok doyurucu  olan bu sergi 20 Aralık’ta bitecekti ancak öğrendim ki yoğun talep üzerine Ocak ayı sonuna kadar uzatılmış. Sergi nefis bir kurgu ile bazı yönleri bize benzeyen bazı yönleri ise çığır açan bir hayat hikayesini anlatıyor.  Mektuplar, kostümler, fotoğraflar, gözlükler, kitaplar hepsi bu sergide. Üstelik giriş ücretsiz!  Beni sergi konusunda rahatsız eden tek şey ışıklandırma  oldu.  Patlayan ışıklar sergiyi takip etmeyi ve metinleri okumanızı zorlaştırıyor.

Bu kadar ilgi çeken ve 1950’lerden başlayarak bir dönemi gözümüzde canlandıran bu serginin kalıcı olarak kendine yer bulması çok güzel olmaz mıydı?  Daha güzel bir ışık altında, daha çok bilgi ve belge ile birlikte sergilenebilse tüm bu belgeler… Böyle bir kalıcı Zeki Müren sergisi olur mu olmaz mı bilemiyorum ama ben sizin yerinizde olsam hala görmedi iseniz bir an evvel Yapı Kredi’nin Galata’daki Kültür Merkezine uğramaya çalışırdım. Pişman olmayacağınıza eminim.

İşte Benim Zeki MürenSergiyi gezdikten sonra yine acıkan midemizi bastırmak için Asmalımescit’teki Thai restoranı Çok Çok Thai‘yi deneyelim dedik. Son dönemde Wagamama’da o kadar çok Thai tarzı yemek yedim ki,  bu defa usulüne uygun bir Tayland restoranı bulursak iyi olur diye düşünmüştüm. Hala bilmeyen kaldı ise aylardır Kanyon’daki Wagamama’da Raisukaree, Nişantaşı City’s’dekinde ise Chu Chee Curry’den başka bir şey yemedim.  Bu büyük takıntının en büyük sebebi, acı ve hindistan cevizi sütlü yemeklere duyduğum büyük aşk.  Çok Çok Thai’ye oturduk ve bu defa başka bir hindistan sütlü ve biftekli yemek olan Kaeng Phet Neua söyledim. Maalesef, çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Wagamama benim için hala bir numara ve şu aşağıda gördüğünüz Raisukaree’yi her gün önüme koysanız yemelere doyamam.

Wagamama RaisukareeKarnımız da doyduğuna göre sıra geldi bir sonraki aktiviteye… Ekmekçikız daha önce “Asi Kuş” isimli bir oyuna gittiğini ve çok beğendiğini yazmıştı. Ben de ondan aldığım tavsiye ile iki bilet kapıvermiştim Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisine. Çok büyük bir beklenti ile gitmedik. Hatta, en başta sıradan bir stand up show zannettik. Ancak kabaca üç farklı bölümden oluşan bu Ali Poyrazoğlu Gösterisine tek kelime ile bayıldık. Yeni dünyanın liderleri, iki-üç beyinli insanlar, kabare, Müjdat Gezen, Sezen Aksu, ve Zeki Müren’li hikayeler dinledik. gerçekten de keyifli ve epeyce moral verici iç ısıtıcı bir 90 dakika geçirdik Ali Poyrazoğlu ile. Çok tavsiye ederim.

Asi Kuş- Ali PoyrazoğluYeni yılın son haftasına giriyoruz. Hepimiz için güzel bir kapanış olsun… Henüz mutlu yıllar dilemiyorum, daha yazacaklarım var bu yıla dair.. Herkese güzel haftalar…

 

Yeniler: Virginia Angus, Leyla, Kronotrop ve Bakarsın Bulutlar Gider…

Dışarıda yine rüzgar kıyamet kopuyor. Dünkü şahane havayı düşününce bir anda gelen fırtınalı hava ve yağmur bizi yine eve kapatıverdi. Oysa hava güzel olsa İstanbul Modern’e gitmek gibi bir isteğim vardı. Gelin görün ki olamadı! O zaman yaşasın meyve tabağı, fincan fincan çay, kahve, dijitürk şöminesi ve kanepe. Çok gezerken yazmak zor olduğu için şimdi iki haftadır gezip gördüklerimi anlatmak zamanı. Aslında bu aralar  keyfim çok yerinde. Her hafta gittiğimiz tiyatro oyunları ve yeni keşfettiğimiz mekanlar içimi açıp ısıtıyor sanırım. Geçen haftasonundan bu yanda  sürü yeni yer görüp, yeni lezzetler tattık, izledik. Hepsinden de çok keyif aldık. Gelelim bu yeni keşiflere…

Hafta içi bir akşam Kuruçeşme tarafından eve dönüyordum. Toplantı saat nerede ise 8’e doğru bittiği için karnım kurt gibi aç, eve ulaşmanın yolunu ararken neden hızlıca dışarıda birşeyler yemiyorum ki diye düşündüm. Önce istikameti City’s Mahalle’ye çevirecektim ki aklıma uzun zamandır gitmek isteyip de bir türlü deneyemediğim Virginia Angus geldi. Uzun zaman önce Eminönünde açılan bu dükkan bir süre önce Nişantaşı’nda da bir şube açmıştı. Kalın köfteli sulu bir hamburger hayali ile attım kendimi Virginia Angus’un minik dükkanına. New York Burger sipariş ettim ve beklemeye başladım.

IMG_20141211_201908Yaklaşık 10 dakika sonra önümde bu lezzet bombası duruyordu. Bu hamburgerin köftesi 240 gram. Şimdiye kadar yediğim en kalın hamburger sanırım. Etine diyecek kelime bulamıyorum. Nusret’in burgerinden daha iyi bir lezzete sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

IMG_20141211_202301Burgerleri nefis olmakla birlikte bence patates kızartması daha az yağlı olabilir. Dondurulmuş patates kullanmıyorlar ama yine de bu etin yanına daha iyi  kızarmış bir  patates çok yakışırdı. Böylece üzerine serptikleri baharata da gerek kalmazdı. Bir koca hamburgeri yedikten sonra diğerlerinin de tadını merak etmedim değil ama onları bir sonraki keşfe bırakarak evin yolunu tuttum. Virginia Angus’u hamburger sevdalılarına şiddetle tavsiye ederim.

Bir önceki hafta Cumartesi akşamı tiyatro için Cihangir’e yolumuz düştü. Biraz erken çıkıp hem biraz dolaşalım hem de yeni açılan bir yerler var ise oturup güzel bir yemek yiyelim dedik ve kendimizi Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Leyla’da bulduk. Bizim gittiğimiz saatlerde henüz akşam yemeği saati gelmediği için göreli olarak sakin bir ortam vardı ancak az sayıdaki masaların hemen hepsi dolu idi. Biz bara oturmayı tercih ettik. Arka taraftaki bir masada Serra Yılmaz’ın yemek yediği de gözümüzden kaçmadı. Risottoyu çok sevmeme rağmen her yerde iyisinin yapılmadığını da üzülerek görüyorum. Merakla sipariş edip beklerken etrafı izlemeye devam ettim.  Kocaman bir bar, kara tahtaya yazılmış menüler, barın etrafına dizilmiş ufak masalar. Sevgilinizle gidip diz dize yemek yiyebileceğiniz bir mekan. Leyla aslında Cihangirin çok eski bir mekanı imiş. Arada kapanmış, sonra yakın zamanlarda Deniz Türkali ve Serra Yılmaz bir araya gelip yeniden açmışlar. Sabah saat 7.30’da açılıp ertesi sabah saat 04.00’da kapanıyor.

LeylaLeyla bir İtalyan restoranı.  Atıştırmalıkların her biri birbirinden cazip göründü benim gözüme. Bir akşam etrafımdaki güzel kadınları buraya getirip bu kocaman barda yavaş yavaş demlenmenin hayalini kurdum o anda. Menülerinde çok sayıda kokteyl var. Ünlü oldukları bir başka konu da kahvaltıları. Kahvaltı tabaklarının isimleri de eğlenceli. İstanbul, Cihangir, Roma, Paris, Londra, Madrid, Oslo, Egzotik ve Zeynep Casalini.

O akşam adam bir şey yemedi ve sadece bir bira ve patates kızartması istedi. İlk etapta öyle bir mekanda patates kızartması istemenin biraz garip kaçacağını düşünmüştüm ki epeyce yanılmışım. Aç değilseniz ve sadece bir bira içmek istiyorsanız, canınız da güzel bir patates kızartması çektiyse çekinmeden isteyin, pişman olmayacaksınız. Benim porcini mantarlı risottom son zamanlarda yediklerimin en iyisi idi. Yanında da bir kadeh beyaz şarapla gerçekten çok iyi gitti. Fotoğraf çekmeden evvel dayanamayıp tadına baktığım risotttom huzurlarınızda.

Leyla

 

İstanbul epeydir çok sayıda butik kahveciye ev sahipliği yapıyor. Bunlardan adını ilk duyuranlardan biri sanırım Karaköy’deki Karabataktı. Ancak öyle bir hale geldi ki Karabatak’ta  yer bulmak mümkün ne de keyif almak bana sorarsanız. Bir kahvecinin piyasa mekanına dönüştüğüne ilk kez şahit oluyoruz sanırım. Kronotrop Cihangir’de minicik bir dükkan. gerçekten nefis kahve ve tatlıları var. Minicik balkonunda oturup kahvenizi içerken Firuzağa Camii’ne bakıyorsunuz. Saatlerce oturabileceğiniz bir yer değil. Gerçekten de kahvenizi içip kalkıyorsunuz. Biz kahvelerine bayıldık hatta evde de böyle kahve yapmanın yollarına kafa yorduk.

Kronotrop

Kahve ve tatlıdan sonra Cihangir Sokaklarından dolaştık. Çok güzel ahşap peynir-servis tabakları, kalemlikler satan bir dükkan bulduk Bo Sahne’nin tam karşısında. O sırada taşımak çok zor olacağı için birşey almadan çıktık ama aklımda bir kenara not ettim burayı.

IMG_20141213_192332Dar sokaklarda yürümeye devam ettik,  renkli vitrinlere göz gezdirdik, antika-retro ürünler satan dükkanları gezdik. Ne kadar özlemişiz buraları diye düşündük. Yine gelelim dedik.

IMG_20141213_183651

IMG_20141213_192631Bu ufak gezintinin arkasından “Bakarsın Bulutlar Gider”i izleyeceğimiz Bo Sahne‘nin yolunu tuttuk. Bir evin salonunda geçen oyun iki kişilik.  Selen Öztürk ve Kenan Ece oynuyor. Oyuncular şahane. İlginç ve sıradışı bir konusu var. Kadın kahramanın başı kapalı. Konu muhafazakar bir çevrede geçiyor ve hikayenin sonunu önceden tahmin ediyorsunuz. Bu tarzda ilk oyun olduğunu söyledi oyun yazarı Özen Yula İzlemesi kolay, sıkılmayacağınız bir oyun.  Çok anlatmıyorum ki sürprizi kaçmasın.

Bakarsın bulutlar giderOyun bittikten sonra oyun yazarı, oyuncular ve Tiyatronun kurucularından Levent Özdilek ile bir de söyleşi yapıldı. Oyunu izlemeye gelen bir tiyatro topluluğu için yaptıkları bu söyleşiyi biz de dinleme şansına sahip olduk. Biz Bo Sahneyi yakın takibe aldık. Hem konum olarak etrafta bolca restoranın bulunması çok büyük avantaj. Tiyatro öncesi güzel bir yemek ve ardından güzel bir oyun ve hala enerjiniz varsa gecelere akma şansı. Bizim Cihangir gezilerimiz devam edecek.

Tiyatro üstüne yemek: Blam, Eataly

Geçen haftasonu açtığımız tiyatro sezonuna bu hafta farklı tarzda bir gösteri ile devam ettik. Zorlu PSM’de yaklaşık 1 hafta boyunca sergilenen Blam‘ı izlemek üzere Cumartesi günü yollara düştük. Oyunun saatini yanlış hatırlayınca az daha kaçırıyorduk ancak 10 dakika gecikme ile salondaki yerlerimizi alabildik. Sıradan bir ofiste çalışanların hayalgücü ve yaratıcıkları ile nasıl da bir aksiyon filmi atmosferi yaratılabildiğini görmüş olduk böylece. Su bidonundan sevgili, elbise askısından makinalı tüfek, masaların üzerinde gezinen, florasan lambayı salıncak gibi kullanan birbirinden akrobatik hareketler yapabilen dört ofis çalışanı… Oyunda tek bir söz duyamıyorsunuz ve bütün hikayeyi gösterdikleri fiziksel performansla anlatıldığını görüyorsunuz.  Sözsüz olması benim görebildiğim kadarı ile epeyce yabancı izleyiciyi de salona çekmeyi başarmıştı. Dört kafadarın poker oynadıkları sahnede sanki tiyatroda değil de sinema filmi çekiliyormuşçasına kamera etraflarında dönüyor hissi vermeleri, hatta seyirci tam görsün diye masayı yan yatırmaları gerçekten hoş fikirlerdi. Ayrıca benim görebildiğim kadarı ile Bruce Lee’den and Jackie Chan’e, Terminator’dan Star Wars’a pek çok oyuncuya ve kült filme de referans verdiler.

BLAM_banner_595x280pix.indd

Günümüzde sıradan ofislerin demode olup, çalışanlarına farklı dinlenme alanları sunabilen daha yenilikçi ofisler ön plana çıkıyor. Bu sayede çalışanların verimliliklerinin artırılması ve hatta kendilerini evlerindeki kadar rahat hissetmeleri arzulanıyor. Belli ki bu fikirden doğmuış bir oyun Blam. Çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim ama değişik bir gösteri islediğimiz kesin. Ancak benden daha genç bir izleyici kitlesi için de gayet etkileyici olabilir diye düşündüm oyundan çıkarken. Bu arada ilk kez Zorlu’nun drama sahnesinde bir oyun izledik. Ben salonu çok beğendim. Kimse kimsenin önünü kesmiyor ve nerede oturursanız oturun sahneye hakim konumda kalıyorsunuz. Böyle salonların sayısının artması en büyük dileğimiz.

Oyundan sonra Zorlu Center’a pek yolumuz düşmediği için acaba değişik bir restoranda yemek yiyebilir miyiz diye bakınırken, Eataly’i görünce şüphe etmeden içeri girdik. Geçen yıl New York’ta görüp bayıldığımız Eataly’nin bu kadar kısa bir süre sonra İstanbul’a gelmesi tabi ki çok sevindirici idi ama nedense bir türlü gidip de görememiştik.

Kocaman bir market burada da kurulmuş. Restoran bazında, makarna ve pizzaya yoğunlaşmış gibi görünüyorlar. Et restoranını görmekle birlikte balık için ayrı bir bölüm gözüme çarpmadı. Belki de ikinci ve daha detaylı bir ziyareti hakediyor Eataly.

İlk istediğimiz başlangıç tabağı çok lezzetliydi. Jambon ve mozarella tabağına bayıldım. Normalde mozarellanın çok anlamsız bir peynir olduğunu düşünürüm ancak iyisini bulunca da kaçırmam. Bana göre iyi mozarella süt kokmalı!

IMG_20141206_172334Arkasından gelen pizza da çok lezizdi ancak makarnaya o derece bayılmadım sanırım. Yine de sadece tek bir şans vermek doğru değil bence. İyi ki açılmış Eataly! Başka bir zamanda bu defa daha rahat bir zaman diliminde yeniden uğrayacağım mutlaka.

IMG_20141206_174027

 

Tiyatro: Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi

Ankara’dayken ne kadar çok tiyatroya giderdim… İstanbul’a taşındıktan sonra epey bir süre farklı oyunlara gittikten sonra  tam anlamıyla etkileyen bir oyunla karşılaşamayınca  yeniden bilet almaya elim gitmedi. Böylece uzunca bir süre tiyatro benim hayatımdan çıkıverdi. Geçen hafta bir akşam Biletix’te gezinirken gözüme iki oyun çarptı ve arka arkaya her ikisine de bilet aldım. Biletlerimizden ilki bu haftasonu içindi. Tek kişilik bir oyun olan “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” yi izlemek için akşam üstü saat 7 gibi evden çıkıp Trump Towers’ın yolunu tuttuk.  Önce gidip biletlerimizi aldık. Arkasından da epeydir merak ettiğimiz Trump Caddeye çıktık. Meğer aynı akşam burada Levent Yüksel konseri varmış. Alışveriş merkezinin tepe katındaki açık hava mekanda, restoranlar, publar yan yana sıralanmış. Üstelik bir de konser var! Gerçekten AVM fobisinden muzdarip olup bu tip yerlerden uzak duranları bile cezbedecek bir ortam. Seçeneklerimize bakıp değişiklik olsun diye Ranchero‘ya  oturuverdik. Yemek siparişini verdik ki Levent Yüksel sahneye çıktı. Bu arada adım atacak yer kalmamıştı sahne tarafında. Levent Yüksel hepimizin dilinde yer etmiş şarkıları söylerken biz meksika usulü yemeklerimizi midemize yuvarlamakla meşguldük.

trump caddeAdam’a oyunun tek kişilik olduğunu söylediğimde biraz işkillendi sıkılır mıyız diye. Ne yalan söyleyeyim benim içimde de benzer bir korku vardı. Bu kadar zaman bekledikten sonra gideceğimiz oyundan yine mutlu ayrılmazsak bir daha tiyatro kapısıdan ne zaman gireriz diye düşünmeden edemedim.

Yemek bitince salona indik ve çok geçmeden oyun başladı. Bizim sahnede beklediğimiz Sumru Yavrucuk bir trans kadını kılığında hemen yanıbaşımızdaki kapıdan giriverdi. O andan itibaren  90 dakika hepimizi hipnotize etti. Zaman zaman bizi de oyunun içine kattı, sürekli konuştu seyirci ile, çok acıklı bir hikayeyi kah güldürerek, kah hüzünlendirerek anlattı. Tek başına oynadığı oyunda aynı anda pek çok karakteri canlandırdı. Kapıcının karısı, oğlu, kocası ile başlayıp, asker babasını, annesini, aşklarını anlattı. Bizim için sadece bir tiyatro oyunu ama bazıları için hayatın ta kendisi. Sumru Yavrucuk o kadar güzel oynuyor ki kimi zaman oyundan kopup sadece onu izliyorsunuz. Bazı anlar aklınızda yer ediyor… Annesini üzmemek için allahım bana yardım et, beni düzelt diye başlayan kimlik bunalımının, devamında yalnız ve kimsesiz bir hayata dönüşümü gibi.. Annesi olmayan, babası olmayan, kadın olmadığı için kocası, erkek olmadığı için karsı olmayan Umut’un hikayesi… Uzaylı gibi hissediyor kendini bu hayatta, sanki bu gezegenden değil de tek başına kalakalmış dünyada… Bir kızı olsun istiyor… Sarılmak, sarmalanmak, aile kurmak… Annesini arıyor her gün aynı saatte, annesi cevap vermiyor, sessizce telefonda Umut’un sesini dinliyor…

sumruyavrucuk

Oyun su gibi aktı gitti ve biz hüzünle ama iyi bir oyun ve muhteşem bir oyuncu seyretmiş olmanın verdiği huşu ile salondan ayrıldık. Gözümüzün önünde yaşanan zor hayatları hatırlamak için güzel bir vesile oldu.  Son olarak Trump’ın tiyatro salonunu da beğendiğimi söylemem lazım. Bundan sonrasında takipte olacağız. Yaşasın tiyatro!