Osmanlı’da Hanedan, Murat Belge, Muhteşem Yüzyıl…

Ortalığı kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl dizisi, hakkındaki olumsuz eleştirilere ve dizinin yayından kaldırılması için RTÜK’e yapılan şikayetlere karşın izlenme rekorları kırmaya devam ediyor. Kimisi diyor ki the Tudors çakması, kimisi diyor ki ecdadımıza hakaret ediliyor. Osmanoğulları büyük büyük büyük dedeleri televizyon ekranlarında bizler gibi, insan gibi gösterildiği için tepkili. Onların bu tepkisini görünce doğal olarak başta Can Dündar olmak üzere insanların aklına Mustafa filmine gösterilen tepkiler geldi. Şimdi bunları görüp duyup da Gündüz Vassaf’ın “kahramanlar ve totaliter sistem” üzerine söylediklerine hak vermemek elde değil. Bence kahramanlar sadece epik yönleri ile değil insani özellikleri ile bilindiklerinde daha büyük olurken bazıları neden onların da insan olduğunu, duyguları olduğunu, çelişkiler yaşadıklarını, zaafları olabileceğini ancak buna rağmen büyük işler başardıklarını bilmek ve görmekten rahatsızlık duyarlar anlayamıyorum.

Öte yandan dizi yayına girdiğinden bu yana tarihimiz yanlış anlatılıyor diye bir kesim de var ki onlara şu iki noktayı hatırlatmak istiyorum.

1) Tarih bir yorum işidir. Batı medeniyetlerine sorarsanız Yeni çağın başlangıcı 1492 yılında Amerikanın fethi iken, bizim tarih kitaplarımızda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi değil midir? Balkan ülkelerine seyahat etmiş olanlar bilir, bu ülkelerin milli kahramanlarının pek çoğu Osmanlıya isyan etmiş, direnmiş, ve başarılı olmuş tarihi kişilerdir. Onların tarihi bizim bildiğimiz tarihten farklı bir tarihtir.   Objektif bir tarih yazımı mümkün müdür? Bence değildir. Sonuçta her birey gibi her ulus da kendi hikayesini anlatır. En sevdiği yönleri ortaya çıkarır, parlatır, onlara odaklanır.

2) Bu dizi sayesinde hep birlikte ne kadar tarih meraklısı olduğumuzu bir kez daha anladık. Çok merak ediyorum, bu ülkede kaç kişinin lisede üniversitede iken en sevdiği ders tarihti. Nedense ortaokul lise yıllarında  Osmanlı tarihi dersleri bana ölüm gibi gelirdi. Hiç de sevmezdim hatta itiraf ediyorum kopya çekerdim. Bu dersler ezbere dayalı, ardı ardına önce savaş ve zaferlerin, ardından toprak kayıpları ve yenilgilerin anlatıldığı sıkıcı derslerdi. Ancak üniversite hayatı benim Osmanlıya bakışımı değiştirdiği gibi ilgimi de fazlasıyla çekti. Bunun en büyük sebebi kendisinden ders alma şansına sahip olduğumuz İlber Ortaylı oldu. Sınavlarda bize Akdeniz haritası çizdirip o zamanın önemli liman kentlerini, ünlü ticaret ve kültür merkezlerini işaretlememizi isterdi. Trablusgarp ile Trablusşam’ın ayrı coğrafyalar olduğunu bilmeyen ancak liseyi başarı ile bitirip, üniversite sınavlarında yüksek puanlar almış olan ben ve sınıf arkadaşlarım için tarih eskiden bildiğimizden farklı birşey olmuştu. Zaferleri ve yenilgileri getiren etkenlerin sadece ordu ve askerlerle değil, Osmanlının kurumları ve izlenen politikalarla ilgili olduğunu farketmemizi sağlamıştı.

Hanedan da Osmanlı kurumları arasında en önemlileri biri idi. Hanedan, padişah ve kadınları, haseki sultanlar, valide sultanlar, padişah kızları ve damatları ile şehzadelerden oluşuyordu. İşte nüfusumuzun pek çoğunun Muhteşem Yüzyıl dizisi ile öğrendiği hasekiler ve valideler aslında Osmanlı kurumsal yapılanmasının da önemli bir öğesi olan Hanedanın parçası idi.

Tüm bu yukarıdakilerden yola çıkarak, kütüphanemde bulunan Murat Belge’nin Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür adlı Bilgi Üniversitesinden çıkmış kitabında yer alan ve benim önemli olduğunu düşündüğüm ayrıntıları bir kez de burada paylaşmanın yerinde olacağını düşündüm. İşte kitaptan bazı notlar:

OSMANLIDA HANEDAN KURALLARI

  • Osmanlı hanedanı zaman içinde tamamen kendine özgü bir evlilik biçimi yaratmıştır.
  • Dünyadaki pek çok feodal-monarşik düzende,”soyluluk” iki taraflı kabul edilmiştir; yani söz konusu rejimin bütün dünyadaki güçlü “ataerkil” anlayışına rağmen, soyluluk yalnız ve tamamen “baba”dan değil, bir ölçüde “anne”den de geldiği kabul edilen bir şeydir.
  • Ancak Osmanlılarda durum böyle değildir. Hanedan bir kere oturup kurallar biçimlendikten sonra, Osmanlı hanedanı padişahla arasında kural olarak “evlilik bağı” dahi bulunmayan köle cariyelerle devam etmiştir.
  • Osmanlı Devleti’nin başındaki kişinin evlendiği kadınlardan bir çeşit prestij yarar vb. sağlaması, ilk bir kaç kuşakta gördüğümüz bir şeydir. Osmanlı güçlendikçe, padişahın kadınının ona bir şey katması söz konusu olmaktan çıkmış ve dolayısı ile kadının statüsünün “köle” olması kuralı adamakıllı yerleşmiştir.
  • Köle olan kadın zorunlu olarak gayr-i Müslim ve gayr-i Türktür. Bu bütün aristokrasilerde gördüğümüz bir özelliği getirir: Etnik kökenin zamanla silinmesini. Avrupa’da da bir zaman sonra “tebaa” ile aynı etnik kökeni paylaşan “monark” kalmamıştır. Bu durum bir soyun kanının (bir halkın değil) soylu olduğunu iddia eden feodal dünya görüşü ile çelişmez.
  • Osman Bey, Orhan bey ve II: Murad annesi Türk olan üç Osmanlı Padişahıdır.
  • Özellikle Bayezid’ten sonra imparatorluğun yeniden kendini toparlamasından sonra Osmanlı padişahları artık çocuklarını doğuran kadınlarla evlenmezler. Nikah kural değil istisnadır.
  • Bayezid dönemi sonrasında nikahla evlenen Osmanlı Padişahları Kanuni Sultan Süleyman, Genç Osman, Deli İbrahim ve Abdülmecid olmuştur. Ama onların davranışları istisna, cariye ve evlilik dışı cinsel ilişki kural olacaktır.
  • Bunun sebebi yukarıda da değindiğimiz gibi, özellikle Fatih döneminin ardından devletin iyice güçlenmesi ile siyasi evliliklerin Osmanlı’ya değil karşı tarafa yaramasıdır. Hristiyan ya da Müslüman, herhangi bir rakip hanedanın temsilcisi veya sözcüsü  olabilecek bir kadının, padişahın zevcesi olarak sarayda oturup kalkması istenmemiştir. Zira Osmanlı ile evlenen kadının ailesi toplumda müthiş bir önem kazanır, bu da hem iç dengeleri bozar, hem de uzun zaman devam ederse özel tehlikeler yaratabilirdi.
  • Osmanlılar hanedanın kadın tarafının sadece kölelerden oluşmasını al-i Osman için bir soyluluk eksikliği olarak yorumlamadılar, tam tersine, bunu kendi güç ve kudretlerinin bir sonucu olarak gördüler.

ŞEHZADELER

  • Şehzadeler doğal olarak potansiyel padişahtır, dolayısı ile çok önemlidir.
  • Zamanın sağlık koşulları ve tıp bilgisiher padişahı çok sayıda erkek çocuk sahibi olmaya teşvik ediyordu, çünkü çocuk ölümü oranı hanedanda bile yüksekti.
  • Şehzade belirli bir “olgunlaşma” yaşına gelince bir sancağa gönderiliyor, “sancakbeyi” oluyordu. Bu doğrudan doğruya yöneticiliği öğrenmek demekti. Dolayısıyla çok da mantıklı bir uygulamaydı. Ancak şehzadelerin padişahlık kursu görmek için bazı sancaklara özellikle gönderildikleri, örneğin düşmanla işbirliği yapmamaları için hiç birinin Rumeli’de bir sancağa gönderilmedikleri de görülüyor.
  • Şehzadenin bir çeşit “minyatür padişahlık” ortamında yaşaması için gerekli tedbirler düşünülmüştü. Bir kere şehzade padişah babasınınki gibi bir haremde yaşıyordu. Burada yanında kendi annesi vardı. Ayrıca henüz on üç on dört yaşında da olsa kendi cariyeleriyle kuşatılıyor ve kadınlarını bulmaya başlıyordu.

HASEKİ SULTANLAR

  • Cariyeler içinden pek azının padişahın “gözde”si olabilmek şansına sahip olduğu kabul edilirdi. Bunların çoğu hizmet erbabı olarak saraydaki hayatını tamamlardı: Yalnız padişaha değil, valide veya haseki sultanlara ve hatta haremin üst rütbeli kadınlarına hizmet ederek.
  • Lonca sisteminin dereceleri onlar için de geçerliydi: Saraydaki hizmete çırak olarak başlarlar, işleri öğrendikçe kalfa derecesine terfi eder, en iyileri daha ileri yaşlarında usta olurdu.
  • Kızların en güzel ve en yeteneklileri, daha baştan padişahın çekebilecekler arasına alınırdı. Bunlar orada aldıkları dersler ve öğrendikleri hünerlerle musikişinas veya rakkase olarak başarı sağlamış olanlardır.
  • Padişahla daha yakın ilişkisi olanlara “gedikli cariye” denilirdi. Padişahın ilgisini çekerse “gözde”, ilgi ilk geceden sonra devam ederse”ikbal” denirdi. Padişahın karısı denebilir bir mertebeye ulaşan cariyeler “Haseki Sultan” olurdu. En yüksek rütbe, çocuk doğuranlar için kullanılan “kadın”dı. En büyük erkek çocuğu doğuran “Birinci kadın” olmak üzere.
  • Erkek doğuran hasekinin haremi terk etmesi gerekirdi. Burada hasekinin birden fazla erkek çocuk doğurarakpadişah nezdinde fazladan etki ve prestij kazanması engellenmeye çalışılıyordu.

KANUNİ VE HÜRREM

  • Kanuni Sultan Süleyman saltanatına geldiğimizde yukarıda bahsedilen kuralın paramparça olduğunu görüyoruz.
  • Süleymanın şehzadelikten kadını Mahidevran’dı. Manisa’da Süleyman’ın yanında bulunan on yedi kadından biri idi. Ancak Manisa’dan İstanbul’a gelip Topkapı Sarayına yerleştikten sonra Süleyman haremde Hürrem’le karşılaştı ve ona aşık oldu. Bu padişahlarda pek alışık olduğumuz bir şey değildi.
  • Hürrem’in saraya gelmeden önceki adı tarihte Rokselan olarak geçer. Bu bir özel ad olmaktan çok “rusyalı kız” ya da Rutenyalı kız” gibi bir niteleme olabilir. Ukraynalı olduğu genel olarak kabul edilebilir.
  • Hürrem hakkında hikaye boldur. Venedik Elçisi Bernardo Navagero bunların en ünlülerinden birini raporunda yazmıştır: Mahidevran bir kıskançlık nöbetinde Hürrem’i dövmüş ve tırmalamış, Hürrem, padişahtan kaçarak ilgisini iyice uyardıktan sonra sıyrıklarını göstererek Mahidevran’ın saraydan uzaklaştırılmasını sağlamış.
  • Hürrem Süleyman’a biri kız, altı çocuk doğurdu: Mehmed, Mihrimah, Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir. Buna rağmen saraydan hiç ayrılmadı, oğullarından herhangi biriyle sancağa çıkmadı.
  • Üstelik Süleymanla nikahlandı. Bu zamana kadar toplum padişahın haseki lerle evlenmemesine o kadar alışmıştı ki bu izdivaç bir şok etkisi yarattı. Halk arasında Hürrem’in padişahı büyü yoluyla ele geçirdiği söylentileri yayıldı. “Cadı” olduğu bile söylendi. Hürrem’i kıskandırmamak için Süleyman haremi de boşaltmış, hizmetkarlar dışında kimse bırakmamıştır. Bu olgulardan başka mektupları da hanedan tarihinde eşi pek olmayan bir aşk ilişkisi yaşadıklarını kanıtlar.

Uzun bir yazı oldu. Ancak benim gerçekten de ilginç bulduğum bilgiler bunlar. Son bir söz söylemek gerekirse, kitap okumak konusunda isteksiz olan toplumumuzun tarihe merakını uyandırmak için böyle diziler çekilmeye devam edilmeli diye düşünüyorum. Belki işte o zaman raflardaki kitaplar yerinden iner de biz de gerçekten okuyan ve sorgulayan bir toplum haline gelmeyi başarabiliriz.

Reklamlar

Dolmabahçe Sarayı- Yeni Ofis Dekorasyonu

Hani şöyle bir durum vardır, konu gezilecek görülecek yerlere geldiğinde en yakınımızdakileri nasıl olsa istediğim zaman giderim mantığı ile es geçeriz, o yüzden de daha uzaktakiler bizim için daha öncelikli olarak görülmesi gereken yerler arasındadır.  Şimdiye kadar Versailles, Buckingham, Windsor, Hofburg, Schönbrunn’ün yanında adını hatırlayamadığım pek çok kraliyet sarayını görmüş olmama rağmen Dolmabahçe’nin kapısından bir kez bile girmemiş olmam hem bir ayıp hem de yukarıda bahsettiğim nasıl olsa gidip görürüm mantığının sonucu galiba.

16 ve 17. yüzyılda Avrupanın iki büyük devleti: Osmanlı ve Avusturya Macaristan İmparatorlukları. Genel olarak şatafatı pek sevmediğim halde Viyanayı ilk gördüğümde bana verdiği ilk his tam bir imparatorluk şehri olduğuydu. O zamana kadar İstanbul’da sadece Topkapı Sarayı ve eski şehrin kurulu olduğu yarımadayı turistik olarak gezmiş olduğum için Avrupa mimari tarzında yapılmış bir Osmanlı Sarayı da görmemiştim.

İşte tam da bu yüzden, Dolmabahçe sarayı benim için hep Atatürk’ün vefat ettiği yer oldu galiba yıllarca. En son İstanbul’da geçirdiğimiz bir hafta sayesinde Dolmabahçenin aslında hakettiği uzunlukta olmasa da etkilenip gurur duymama yetecek bir tur atma fırsatımız oldu. Sarayın %20’sini ancak görebildim. Sarayın bahçesi ve mavi salona bayıldım. Sarayla ilgili bir başka güzelliği de Ankara’ya döndükten sonra farkettim. Dolmabahçe sarayının gerçekten güzel bir web sitesi var flash kullanılarak yapılmış  ve hatta 2008 yılında ödül bile almış.

Sarayın mavi salonu, Ankara’daki ofisin tadilat ve dekorasyon işlerine hız verirken, modern tarzdan klasiğe doğru evcrilmemi de sağladı sanırım. Ne de olsa bizim gibi işleri yapan insanların en önemli görevi temsil etmek değil mi? Dünyanın her yerinde uzay istasyonu derecesinde cool, modern ofislere rastlamak mümkün değil mi zaten? O zaman çalışma odamı hafiften müzeye dönüştürmenin de bir zararı olmaz sanırım düşüncesiytle şu aşağıda 1/6’sı görünen halıya göz koydum. Almadım ama ayırttım. El dokuma, eskitilmiş görünümlü, kök boya bir Uşak halısı bu. İlk görüşte vuruldum galiba 🙂
benim ofis halım

Şimdi tabi böyle halıyı yere serince üzerine duvarlara ne asacağımızı da düşünmek gerek. Bir kısmını çinilerle süsleyelim diyorum ama bir taraftan da sırf çinikullanırsak odayı camiye çevirebiliriz gibi geliyor. O yüzden geçenlerde aklıma Vincent Van Gogh’un Çiçek Açan Badem Ağacını tablosunu da kullanabiliriz gibi geldi. Çinilerle çok alakalı değil ama mavi tonlarında çok güzel bir resim. Dost kitabevinde  bir kopyasını da buldum resmin ama hala araştırmalarıma devam ediyorum. Eşya, halı, perde önemli ama aslında onların hepsini gösteren şey aksesuar. O yüzden seçimleri iyi yapmak gerek.

image

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑