Bir Cumartesi gününün hikayesi… Ministry of Coffee, Biella, Muji, Kantin, Whiplash, The Theory of Everything

Bazı sabahlar çok ama çok enerjik uyanırken bazı sabahlar nedense sürüne sürüne banyonun yolunu bulup ancak duşta sıcak su saçlarımdan aşağı süzülmeye başladığında ayılabiliyorum. Hatta daha sonrasında da kahvaltı etmeden canım evden dışarı adım atmak istemiyor… Cumartesi günü keyifle uyanıp, enerji patlamasıyla yataktan kalkınca ilk iş duş yapıp üstümü giyip kendimi dışarı atıverdim. Uzun zamandır nerede ise herkesten duyduğum Top Ağacındaki Ministry of Coffee’nin kahvesini tatmanın tam zamanı gelmişti de geçiyordu bile. 20-25 dakikalık bir yürüyüşün ardından Ministry of Coffee’ye geldiğimizde içerisi hınca hınç doluydu. Ufak bir mekan, gürültülü, sohbet edip kahvesini yudumlayanların yanında, sanki etrafta hiç kimse yokmuşçasına oturmuş, kahvesini yudumlayanlar da var.

MOC Istanbul

MOC Istanbulİki kişilik bir masaya sığışıverdik, dışarıda yer açılırsa bize haber vermelerini rica ederek menüden siparişimizi verdik. Menülerini çok incelemeden hızlıca bir cafe latte bir de baconlı yumurta söyleyiverdim. İlk kahvelerimizi içeride içtikten sonra yer açılınca hızlıca dışarıya taşındık.

MOC Istanbul

ministry of coffeeBaget ekmeğin içerisine koydukları, baconlı omlete Adam bayıldı ancak uzun süredir ekşi mayalı ekmek tükettiğim için benim çok hoşuma gitmedi. Hem incecik omlet ekmeğin içinde kaybolmuş gibiydi, hem de çok fazla ekmek yiyormuşum gibi hissedince kahvaltıdan istediğim tadı alamadım. Sandviçler açık sandviç olarak hazırlanıp, ekmeği kızartılsaymış ne efsane olurmuş diye düşünmeden de duramadım.

Çok fazla butik kahveciyi gezmemiş olmakla birlikte geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Kronotrop’un kahveleri bana daha güzel gibi geldi. Hatta geçenlerde Çırağan Otelinde iş için gittiğimiz bir kahvaltıda söylediğim cafe latte bile sanırım MOC Istanbul’unkinden daha iyiydi. Benim zevkime uymadı ama kim bilir belki siz de Adam’ın damak tadına sahipsinizdir ve burada keyifle sofradan kalkabilirsiniz.

Karnımız doyduktan sonra Teşvikiye’ye doğru çıkıp, Biella’ya uğradık. Biella benim zaman zaman takı almak için uğradığım bir dükkan. Fiyatları Kısmet ya da Bee Goddess gibi uçuk değil orijinal ve her zevke göre değişik şeyler de bu dükkanda bulunabiliyor. Ben daha önce aldığım yüzükleri tamire verdim ve bir şey almadan çıktım.

Uzun zamandır evde kutuların içerisine tıkıp maalesef aradığım zaman bulamadığım takılarımı organize edeceğim bir çözüm arayışı içerisindeydim.  Alışveriş sitelerinde gezerken gördüğüm kocaman takı dolapları da hiç içime sinmiyordu.  Hazır Nişantaşında dolanırken, Muji’de aradığım tarzda bir şeyler olabilir düşüncesi aklımdan şimşek gibi geçti. Dükkandan içeri girdikten sonra da aradığımı bulmam çok zor olmadı. Deneme babında o anda kullanışlı olabileceğini düşündüğüm çeşitli parçaları bir araya getirdim ve gerçekten de takılarımı pratik bir şekilde birbirine karıştırmadan, çok yer kaplamadan saklayacağım bir çözüme kavuşmuş oldum. Henüz bunlara ekleyeceğim bir iki parça daha var ama yine de sonunda bu uzun zamandır kafamın bir köşesinde yer etmiş derdime derman bulduğum için çok mutluyum.

mujiBu tarafa her geldiğimizde yaptığımız gibi Kantin‘e uğrayıp bir mısır ekmeği, bir zeytinli, bir de ekşi mayalı ekmek kapıp evin yolunu tuttuk. Ben takılarımı yerleştirdim, ekmekleri buzdolabına koydum,  sonra gelsin sinema keyfi. Öğleden sonramızı bu sene Oscar’a aday olan filmlerden ikisi şenlendirdi.

İlk olarak The Theory of Everything‘i izledik. İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stephen Hawking’in hayatı anlatılıyor filmde ve başrol oyuncusu Eddie Redmayne bildiğiniz harikalar yaratıyor. Hawking’in 21 yaşında iken yakalandığı ALS yüzünden bütün sinir sistemi felç oluyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yaz mevsiminde ALS için bilinç oluşturmak üzere çoluk çocuk kafasından aşağıya buzlu kovalarda su boşaltıyordu. Her ne kadar bu kampanya sonradan tam bir eğlence aracına dönse de en azından hepimize ALS’nin ne olduğunu hatırlattığı için faydalı olmuştur diye umuyorum. Hastalığın zarar vermediği tek organ beyin. İşte bu sayede, İlk hastalığa yakalandığı 1960’larda tüm doktorlar iki yıl ömür biçerken Hawking standartları altüst ederek bilimadamı kariyerini sürdürüyor ve bugünlere geliyor. Hikaye etkileyici. Biyografi sevenlerdenseniz bu filmi de beğeneceğinizi düşünüyorum.

the theory of everythingİkinci olarak Whiplash‘i izledik. Genç bir bateristin orkestra şefi ile  gerilim dolu hikayesi. Gerçekten de hem keyifle hem de biraz asabınız bozularak izliyorsunuz filmi. Orkestra şefi J. K. Simmons’ın performansına hayran kalmamak mümkün değil. Öğrencileri üzerinde kurduğu korkunç baskı ve aşağılama ile onların içindeki cevheri ortaya çıkarmaya çalışan orkestra şefinin ne derece acımasız olabildiğini gördükçe içiniz cız ediyor. Filmin ilk yarısında “aslında yumuşak bir kalbi var ama kesin disiplinden taviz vermemek için bu kadar acımasız davranıyor” diye düşünürken, film ilerledikçe kendisine kalbimizden geçen en güzel dilekleri! iletmekte bir mahsur görmedik. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız sakın kaçırmayın. Gerçekten de güzel bir film ve güzel bir sonla bitiyor.

whiplashSon not olarak, haftanın ilk gününü bitirmemize saatler kala, eve yorgun argın gelip, ardından yemek yedikten sonra çalışmak ve internette boş boş dolaşmak arasında ikilemde kalıp ardından bir blog yazısı yazmaya karar verdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Şimdi oturup biraz çalışma vakti. Eğer gün yeterse yatmadan önce bir parça yeni kitabımı okuyabilmeyi umuyorum. Hepinize şimdiden bu çiçekler kadar güzel bir Salı diliyorum.

flowers

 

Reklamlar

Filmler: Pitch Perfect, Sleepwalk with me, Mr. Nobody + Gossip Girl

Yıl sonu yaklaşırken bütün bloglarda bir yeni yıl muhasebesi var. O kadar zaman yazamadığım şeyler  oldu ki ben bir değil 5-10 yazı yazmak istiyorum bu son bir iki günde. Bir nevi günah çıkarmak gibi. Nereden başlayayım diye düşünürken izlediğim filmlerden başlayayım istedim. Şimdi eğri oturup doğru konuşayım. Bu yıl hiç film izleyemedim. Hem vakit yetmiyor hem de ben vakti başka şeylerle doldurmayı tercih ediyorum sanırım. Ben de Geçtiğimiz 10 gün içerisinde fırst buldukça izlediğim filmlerle bir yıllık açlığımı gidermeye çalıştım bir nebze. Yetti mi? Hayır! Ama yine de iyi geldi. Hatta öyle ki yıllarca izlediğim Gossip Girl’ü de bir kaç sezondur zaten takip edemiyordum, öyle bir denk geldi ki meğer dizi bitmiş, son bölümü yayınlanmış herkes ermiş muradına, çıkmış kerevetine falan. Aradaki bölümleri izlemek yerine sadece son bölümü izleyip, eskiyi yaad ettim. Blair’in gelinliği su gibi olmuş, akmış. Modada Serena stili mi yoksa Blair mi tartışmasında son nokta bu bence.

leighton-meester-blake-lively-zoom

Gelelim bir iki film önerisine. Geçen haftasonu cumartesi akşamı evde pineklerken es kaza denk geldim bu filme. Kulaklıklarımı takip, kanepede yuvarlanıp, kahkahalar atarak laptopumda izledim. kulaklarım müziğe doydu, yüzüm gülücükle doldu. Bence çok güzel bir 1 Ocak filmi olmaya aday bu film: Pitch Perfect . 31 Aralık gecesi yiyip içtiklerinizin etkisiyle rehabilitasyona almanız gerekecek olan bünyenize çok iyi gelecek diye düşünüyorum. Fragmanı aşağıda. Bir üniversitedeki acapella grupları ve aralarındaki rekabet filmi özetlemeye yetebilir. Ben çok keyif aldım izlerken, siz de deneyin derim.

İkinci film Sleepwalk with me. Bir uyurgezer komedyenin maceraları. İlki kadar nefis değil ama keyifli bir film. Özellikle de ilk başlarda espri yapamayan baş kahramanın kendi hayatınıizleyicileri ile paylaştıkça rahatlaması ve gittikçe daha iyi hikayeler anlatıp espriler yapması kayda değer. Fragmanı burada.

Üçüncüsü Mr. Nobody. Gerçekle, rüya, seçimler, vazgeçişler üzerine bir film. Hiç bir ey seçmediğiniz sürece herşeyi yapabilirsiniz. Seçtiğiniz anda diğer bütün ihtimaller ihtimal olmaktan çıkar. O yüzden yiyeceğiniz yemeği seçerken bile dikkat edin çünkü her bir seçim sizi başka bir sona götürecektir.

Siz de izleyecek film arıyorsanız. Aklınızda bulunsun, belki biri sizin de ilginizi çeker.

Son zamanlarda izlediklerim….

Bu aralar vaktimin çoğu internette bir şeyler arayarak, izlemediğim filmleri, dinlemediğim müzikleri bulup indirerek geçiyor. Sabah kalkıp biraz film sonra biraz kitap, sonra biraz internet, ardından bir film daha şeklini alan bu döngüden o kadar mutluyum ki kimse bana dokunmasa şöyle bir 2-3 ay kadar daha evde bu şekilde yaşamaya devam edebilirim.

Öte yandan bu o kadar alışkın olmadığım bir durum ki bazen içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Sanki çalışmam, işe gitmem ya da illa kendim için değil de başka birileri için bir şey yapmam gerekiyor gibi hissediyorum. Sonra silkinip kendime geliyorum.

Yeniden yoğun bir çalışma temposuna girmeden önce elimdeki film stoklarını eritmek gibi bir hedefim var. Ne kadar başarılı olacağımı zaman gösterecek… Bakalım “Epicurious Sinemaları”nda bu ay neler varmış!

Bucket List

Morgan Freeman ve Jack Nicholson’ın baş rollerini paylaştıkları bu film birbirlerine hiç benzemeyen iki adamın dostluklarının hikayesini anlatıyor. Ortak tarafları ikisinin de ömrünün çok az kalmış olması. Biri araba tamircisi diğeri hastaneleri olan zengin ve huysuz mu huysuz bir adam. Aynı hastane odasında kalan bu iki kafadar ömürlerinin geriye kalan son demlerinde hayallerinin peşinde birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Bu iki ünlü oyuncuyu görünce ben çok daha iyi bir film beklentisine girmiştim ancak benim beklentilerimin biraz altında kaldı. Filmin ana fikri şu yazıda okuduklarımıza benziyor aslında. hayatın tadını çıkarın, dakikalarınızın, sevdiklerinizin kıymetini bilin diyor. 

The Hangover:

Nasıl olup da şimdiye kadar izlemediğime çok şaşırdığım nefis bir komedi filmi. Hatta yakınlarda ikincisi de çekilmiş ve izlenecek filmler listemde beni bekliyor. Evlenmek üzere olan Phil,  en yakın iki arkadaşı ve müstakbel kayın biraderiyle birlikte bekarlığa veda partisi için bir hafta sonunu Las Vegas’ta geçirmeye karar verirler. Sonrası tam evlere şenlik, çok eğlenceli bir film. Ayrıca yakışıklı Bradley Cooper hayranları için birebir :).


Little Manhattan:

Bu defa bir romantik komedi filmindeyiz. Aşk ve aşık olmakla ilgili bütün klişeleri bolca yer aldığı bir film Little Manhattan. Ancak bütün bunların 11 yaşında Gabe’in başından geçiyor olması olayı komik hale getiriyor. Film bize aşık olunca nasıl da  tecrübesizleştiğimizi, elimizin ayağımıza dolandığını hatırlatıyor. Gabe ‘in iç mücadelesi ve film boyunca süren monologları söz konusu aşk olduğunda  yaşımız 11 de olsa 31 de olsa  çok bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Stardust:

Bir başka fantastik film. Büyüklere masallar serisine ekledim bunu da. İnsana kendini iyi hissettiren cinsten ama yine de bir Finding Neverland değil bence.  Eğer günün stresi sizi fazlaca hırpaladı ise eminim size iyi gelecek bir film. Bir yıldız, bir prens ve  aşk… İyiler ve kötülerin savaşından galip çıkan tabi ki iyiler oluyor ve film mutlu sonla bitiyor. Bu arada Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer’ın da filmi şenlendirdiklerini söylemeden geçmeyelim.  İkisi de yardımcı rollerde olmalarına karşın baş rol oyuncularından çok daha fazla dikkat çekiyorlar.

İçinde yaşadığım deri:

Almodovar’ın son filmi. Sanırım hemen hemen izlemeyen hiç kalmadı bu filmi. Almodovarı gerçekten çok severim. Üstelik epeydir de her hangi bir filmini izlememiş, özlemiştim. Bu defa neden filmi izlemek için acele etmedim sorusunun cevabı sanırım filmin fragmanı. Almodovar filmlerinde genelde gördüğümüz renk cümbüşü yerine daha steril bir tarz, daha nötr renkler görünce sanırım içimde bir yerde bunun kötü bir film olduğuna inandırdım kendimi. Oysaki olay hiç de öyle değilmiş. Nefis bir intikam öyküsü. Filmin ancak ortalarında tahmin edebildiğiniz şaşırtıcı bir son. Deli bir doktor! Karısına çok aşık! Ancak anlaşılabildiği kadarı ile sorunlu bir ilişkileri var ki kadın, doktorun  kaplan kılığında gördüğümüz gerçekten rahatsız edici kardeşi ile kaçıyor… Ardı ardına gelen felaketler zaten bu kaçışın ardından başlıyor! Sonrası hakkında bir şey söylemek istemiyorum! Ben gerçekten çok beğendim.  Filmin en beğendiğim sahnelerinden biri de Concha Buika’nın şarkı söylediği sahneler…

The Secret in Their Eyes

Şimdi sıkı durun. Bu serinin en iyi filmi diyebileceğimiz bir filme geldi sıra. Yine bir intikam filmindeyiz. İçinde Yaşadığım Deri’nin ardından bu filmi  izlemek aslında pek iyi olmadı. Zira ikisi de psikopatlık konusunda bir biri ile yarışabilecek karakterlere sahip filmler. 2010 yılında Yabancı Film Oscar’ını alan son derece durağan bu Arjantin filmi 2 saatten fazla sürüyor ama garip bir şekilde izlerken sıkılmıyorsunuz. 23 yaşında yeni evli Liliana’nın kendi apartman dairesinde tecavüz edilip,  öldürülmesinin ardından başlayan cinayet soruşturmasında birlikte çalışan Esposito ve Sandoval eski bir resimden yola çıkarak katil olduğundan şüphelendikleri Gomez’i aramaya başlarlar. Gomez’i  ele geçirdikten sonra Irene’nin de yardımıyla iyi bir sorgulama yapıp adamı içeri tıkmayı başarırlar. Ne var ki dönemin Arjantin’inde siyasi yolsuzluklar almış başını gitmiş vaziyettedir. Gomez hükümet lehine muhbirlik yapması karşılığında serbest bırakılır! Liliana’nın kocası Morales ile sıkı bir dostluk geliştiren Esposito ise yıllar sonra emekli olduğunda bir kitap yazmaya karar verdiğinde kendisine konu olarak bu Morales davasını seçer… Filmde Aşk, tutku, korku-sevgi, nefret, intikam, söylenemeyen sözler ve bakışlarla anlatılanlar üzerinde duruluyor. Aklımda filmle ilgili pek çok şey kaldı. Üzerine sayfalarca döktürülebilecek bir film yapan Campanella’yı tebrik ediyorum.

Bir sonraki yazıda dizi önerileriyle devam edeceğim.  Güzel bir gün dileğiyle.

Lezzet Sineması 4: Eat, Drink, Man, Woman

Lezzet Filmleri serimize  bir Ang Lee filmi olan “Eat, Drink, Man, Woman” ile devam ediyoruz. Ang Lee, Kaplan ve Ejderha, Brokeback Mountain, Sense and Sensibility ve Hulk filmlerinin de yönetmeni aynı zamanda.  1994 tarihli “Eat, Drink, Man Woman”  filmi Taipei Grand Hotel’in eski şefi Chu ve üç kızının hikayesini anlatıyor.

Yarı zamanlı aşçılık yapan  Chu, karısını yıllar önce kaybetmiş ve çok farklı mizaçta üç kızıyla eski anılarla dolu büyük bir evde yaşamaktadır. Bir lisede kimya öğretmenliği yapan dindar, duygusal, ve platonik aşk sevdalısı olan en büyük kız kardeş ve kariyer kadını olma yolunda adımlar atan havacılık sektörü uzmanı, hırslı, özgürlükçü ve inatçı ortanca kardeş arasındaki tezat ile babasının “haut cuisine”  sevdasına karşın bir hamburgercide çalışan en küçük kardeş arasındaki tezat daha filmin ilk dakikalarında  göze çarpıyor. 

Film Chu’nun geleneksel Pazar günü öğle yemeği hazırlıkları ile başlıyor ki, bu sahneleri izlerken insan telefona sarılıp bulduğu ilk Çin restoranını arayarak menüde ne varsa sipariş etme isteği ile dolup taşıyor. Aşçı babanın  kızartan, doğrayan, temizleyen, marine eden, becerikli, profesyonel ellerini yakın çekimde izlemek ne kadar keyifli anlatamam size. Öte yandan kaynayan tencereler, kızgın yağlar ve kesici bıçaklarla mutfak tıpkı Antony Bourdain’in Mutfak Sırları kitabında bahsettiği gibi çok tehlikeli bir yer.  Ayrıca böyle yemek yapan bir adamın nasıl olup da damak tadını yitirmiş olabileceğine de akıl sır erdiremiyor. 

Bu yemekler ailenin bir araya geldiği ve  kendileri ile ilgili önemli duyuruları yaptıkları bir iletişim kabalı işlevi görüyor. Her yemek sahnesinde birinin söz alıp kendisi ile ilgili önemli bir haberi paylaşması nerede ise adet halini almış vaziyette. İşin kötü tarafı ailede bir nevi bomba etkisi yaratan haberlerin ardından kimsede fazla iştah kalmadığı için, o güzelim yemekler daha fazla yenmeden saklama kaplarında buzdolabına kaldırılıyorlar.

Filmdeki ilk öğle yemeği sofrasında gelen telefonun ardından, acilen Taipei Grand Hotel mutfağına yardıma çağırılan Chu’nun yanlış uygulanan tarifteki malzemeleri kullanarak yeni ve şık yeni bir tarif yarattığı sahneler görmeye değer. Tarifi değiştirdikten sonra yemeği aşçı dostuna ilk tattırdığı sahne ise akıllarda kalacak cinsten. Böyle bir adamın damak tadını yitirmesi hem çok üzücü hem de inanılmaz. Bu noktada Chu’nun aşçı arkadaşı Old Wen halen güzel yemek yapabilmesinin sırrını şöyle açıklıyor: “Pişirirken damak tadınla değil, duygularınla hareket edersin.” Tıpkı kulakları sağır olan Beethoven’ın beste yapmaya devam edebildiği gibi.

Film boyunca yemek sofraları, mutfak sahneleri birbirini kovalarken, Chu ve ailesinin aile dostu olan Madame Liang, kızı ve torunu da hikayeye dahil oluyor. Filmde orta yaşın üzerinde, gürültücü ve abartılı tavırları ile sürekli  ilgi odağı olmak isteyen Madame Liang’ı canlandıran Ya-lei Kuei bana kalırsa filmdeki en iyi oyunculuğu sergiliyordu.

Liang’ın torununu canlandıran ufaklıkla Chu arasındaki gizli yemek anlaşması da gerçekten hoş bir detay. Annesinin beslenme çantasını hazırlayacak çok fazla vakti olmadığı için öğle yemeğini geçiştiren ufaklığın, Chu’nun hazırladığı öğle yemeği menüleri ile bütün sınıfı başına toplaması görülmeye değerdi.

Filmin karakterlerinin yaşamı hikayenin başından sonuna kadar büyük bir değişime uğruyor. Nerede ise herşey alt üst oluyor desek yalan olmaz. Yaşamın değişip, dönüştüğü, hiçbir şeyin  aynı kalmadığı olgusu film boyunca gözümüze sokuluyor. Sonunda herkes yeni bir hayat çiziyor kendine ve filmin başındaki tartışmalı, çekişmeli sahneler yerini huzura bırakıyor.

Bu arada Sex and the City dizisinin(1998-2004)  jenerik müziğinin bu filmin mutfak sahnelerindeki müzik ile aynı olması beni şaşırtan başka bir konu oldu. Dizi daha yeni tarihli olduğuna göre müzik ilk bu filmde kullanılmış!

Peki film daha iyi olamaz mıydı? Bence olabilirdi. İki saat sürenfilmde 4 ayrı hikaye işleniyordu: Baba ve üç kızı. Bence en küçük kız diğerleri kadar işlenmemişti, öte yandan sondaki sürpriz biraz yapıştırma olmuştu. Ama sonuçta eğer filmi benim gibi  yemek ve mutfak manzaraları için izlemeyi tercih edecekseniz. Fazlası ile tatmin olacağınıza eminim.

Yazıyı kısa bir not ile bitireyim.  2001 Amerikan yapımı olan Tortilla Soup bu filmin yeniden çekilmiş hali. Senaryo hemen hemen aynı yemek sahneleri ise Tortilla Soup’da daha da çekici. Ancak ben yine de orijinali olduğu için ilk olarak Eat, Drink Man Woman ‘ı izlemenizi tavsiye ederim.

Lezzet Sineması 1: Mutfakta Siyaset Olur mu? Politiki Kouzina ya da Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı

1

2005 yılında Brüksel’de Komisyon’da staj yaparken, Grand Place’a yakın balık restoranlarının olduğu sokaklardan birinde vizyondan kalkmış, bir- iki yıllık filmleri gösteren bir sinema vardı. Bir Alman arkadaşımızın önerisiyle gittik bir akşam. Politiki Kouzina adında bir film vardı o seansta gösterimde. İzledim, hüzünlendim, bayıldım, çok sevdim. Türkiye’ye döndüğümde DVDsini aradım. Ama bulamadım. Meğer o zaman film daha Türkiye’ye gelmemişki zaten. Geçen yıl D&R’da gezerken bir baktım Film Bir Tutam Baharat” adı ile 10TL’lik DVD’lerin arasında duruyor. Her eve lazım diyerek aldım. Ardından ilk önce Adam’la izledik, aradan bir yıl geçti bu defa geçen bayram tatilinde eve davet ettiğimiz yakın bir arkadaşımızla bir kez daha izledik.  Filmi 3. izleyişim olmasına karşın, ne dikkatim dağıldı, ne de bittiğinde içimde bıraktığı hafif buruk, hafif sıcak his azaldı. Sonra filmi unuttum.

2

Dün akşam işten geldim, bir yandan yemek hazırlıyorum bir yandan da anneme laf yetiştiriyorum. Annem elimdeki kimyon kavanozuna bakarken, o kadar çok baharat koyma, yemeğin lezzetini kaçıracaksın dedi. Ben anneme gülümseyip, sen de hiç sevmezsin zaten dedim. Annem güldü. Ben de güldüm. Dedim ki ben eğer baharat olsaydım kimyon ya da tarçın olmak isterdim. Annem ben nane olurdum dedi. Bu sefer ikimiz de güldük.

3

Dün gece, yatmadan önce kütüphanemin önünde durdum. Aynı rafta duran üç kitabı birden çektim. Kitapların hepsi mutfak kültürü ile ilgili idi. Birinin adı “tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat”dı. Okumalıyım bu kitabı dedim içimden.  Baş ucuma koydum. Bu sefer içimden sordum: Yemeğin siyaseti olur mu? – “Olur” dedim. Güldüm ve uyudum.

 4

İşte tam da bu yüzden, yukarıda bölük pörçük anlattığım anlarda aklımdan geçenlerin bana düşündürdüklerinden, yakın zamanda değil de çok uzun zaman önce izlediğim bir filmi anlatmaya karar verdim sizlere. Allahım bu ne uzun girizgah oldu böyle…)

 

Politiki Kouzina filminin Türkiye’de bilinen adı “Bir Tutam Baharat”. Tam Türkçe çevirisi ise POLİTİKİ kelimesinde vurguyu yaptığınız heceye göre Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı olarak değişebiliyor. Filmin yönetmeni Tassos Boulmetis. Kendisi Kadıköylü. 1957’de istanbul’da doğmuş. 1964’te ise Yunanistan’a göç etmiş. Bir film yapmış ki gözünüze, midenize bayram olur. 

Astronomi ve astrofizik profesörü Fanis’in çocukluğu İstanbul’da geçer. Dedesi Vassilis’in baharat  dükkanı Fanis için astronomiye ve mutfağın renkli dünyasına adım attığı yer olur. Ne de olsa “gastronomi” kelimesi içinde astronomi sözcüğünü de saklamaktadır. Ahşap baharat dükkanının üst katında, dede torun bir yandan baharatlarla güneş sistemini çalışırlar, bir yandan da damağımızın tadı tuzu olan baharatları tanırlar.

 Dedesi biberi tattırır küçük Fanis’e ve sorar: “Biber, sıcaktır, yakar”, o zaman ne olabilir? Fanis “güneş” der. Merkür de sıcaktır… O zaman Merkür de biber. Peki ya  Venüs? Venüs tüm kadınların en güzelidir. İşte bu yüzden tarçın hem tatlıdır hem de acı, “Bütün kadınlar gibi”… Ya dünya? Dünya yaşamdır. Yemeği lezzetli yapan tuzsa yaşamımızın da yemek gibi tuza ihtiyacı vardır.

 İşte bu dükkanda, Fanis kendi yaşlarındaki Türk kızı Saime’ye aşık olur. Fanis Saime’ye köfte yapmasını öğretir, Saime de Fanis için dans eder… O günlerde, dünyanın tarihi mekanlarını baharatlarla anlatmaya devam eder Vasilis Dede bu iki velede.

 Ancak bu naif aşk, politikaya kurban gidecektir. 1964’te Kıbrıs olayları yüzünden İstanbul’un Rum nüfusu göçe zorlanır. Türk vatandaşlığı bulunanlar dışındakiler sınır dışı edilir. Tren istasyonunda Saime’nin hediye ettiği oyuncak mutfak Fanis’in hayatına da damga vuracaktır….

 Hikaye gerçekten çok güzel. Arada geçen Türkçe konuşmalar, Yunanca bir cümlenin sonunda duyduğunuz “tamam”lar aslında birbirimize bir bıçağın iki yüzü kadar yakın olduğumuzu da gösterir. İnanılmaz yemek sofraları, çok güzel İstanbul manzaraları, dedenin İstanbullu arkadaşları, baharatlar, tatlar, hayat ve tuz.

 Bıraksanız bütün filmi yazacağım ancak izlememiş olanlara haksızlık olur. Mutlaka izleyin ve yemek siyaseti nasıl olurmuş siz de görün 🙂

Seven Pounds

Dün yine bütün gün oturup evde yamışıklık yaptığım bir gün olarak bitti. Adamla oturup Will Smith’in Seven Pound’unu ve arkasından da Fringe’in ana hikayeyle alakalı bütün bölümlerini izledik. Asıl kız Olivia’nin allternatif evrende kalmasına feci gıcık oldum ama gelecek haftaki bölümü de heyecanla beklediğimi söylemeliyim.

Seven Pounds’a gelince, filmin ilk yarım saatinde acaba daha ne kadar var diye düşünmekten kendimi alamadım. Film cidden çoksinir bozucu bir girişle başlıyor. Olayları anlamanız aslında ilk 40 dakikayı izledikten sonra mümkün oluyor. Geçmişte sebep olduğu bir kaza yüzünden 7 kişinin yaşamının son bulmasından kendini sorumlu tutan bir adamın biraz iyilik melekliğine, biraz da adalet tanrılığına soyunmasının hikayesi. Adamın çektiği vicdan azabını anlayabiliyorum ama yine de olayı bu kadar melankolik bir hale getirmeye gerek varmıydı bilmiyorum. Will Smith bütün film boyunca suratında acı bir gülümsemeyle dolaşıyor. Biraz küçük Emrah modunda yani. Şimdi filmi bu kadar eşeltirdim hiç beğenmedim mi? beğendim aslında. Sonuçta hikaye ilginç, konuyu filmin başında kestirseniz dahi ilk 30 dakikayı atlattıktan sonra izlemekten vazgeçmiyorsunuz. Filmle ilgili 3 sahne çok hoşuma gitti. Birincisi Ben Thomas’ın cenaze töreni, ikincisi Ben öldükten sonra hızın küvete girip kalbinin sesini dinlediği sahne, üçüncüsü de adamın deniz anası akvaryumu.

Ben deniz anasından oldum olası korkan bir tipimdir. Ama akvaryumdaki halleri çok zarifmiş cidden. Hatta gerçekten böyle akvaryumlar satılıyormuş. Bence tek kötü yanı bu suda nazlı nazlı süzülen bu şefaf canlıları taze balıkla beslemek zorunda olmanız. Bu şart mı bilmiyorum ama en azından filmde Will Smith’in yaptığı buydu.  Son olarak adamın kendini beslediği bu deniz analarına öldürtmesi benim için fazla vahşiceydi. Hani ortada kan yok bir şey yok ama hayali bile korkunc gerçekten. 

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑