Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 2: Göbekli Tepe, Harran, Urfa ve Halfeti

Sonunda yaz gelmişken, üstelik sıcaklar bizi yavaş yavaş bunaltıyorken nereden çıktı bu GAP yazıları diye düşünüyorum. Tahmin etmesi çok zor değil tabi çünkü bunların hepsi tembellikten. Aylardır buralara uğramamak için çok güzel bahanelerim oldu. Hayatımız yeniden çok büyük değişimlerin eşiğinde. Hepsi güzel şeyler. Ama sonra anlatacağım bunları birer birer. Üstelik GAP gezisinin ardından 2 güzel seyahat daha yaptık sırada yazılmayı bekliyorlar.  Hazır Bayram tatilinin son gününe gelmişken yazmaya kaldığım yerden devam etmek nefis olur diye düşündüm.

GAP gezisinin 2. gününde, bir önceki gün alışkın olmadığı şekilde dağ bayır tırmanan bacaklarımızın ağrıları ne kadar az sportif bir hayat sürdüğümüzü bize hatırlattı. Öyle ki yataktan kalktığımda ayaklarımın üzerinde durmakta zorluk çektiğimi farkettim. Hatta yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibi 5-10 dakika ayak parmaklarımı oynatıp dengemi sağlama için uğraştım. Önümüzde programı iddialı bir gün vardı yine. Önce Göbeklitepe’ye ardından Harran’a ve oradan da Urfa’ya gidecektik.

Bölge halkı tarafından daha önce de bilinen Göbekli Tepe 1994 yılında Alman arkeolog  Klaus Schmidt tarafından anlamlandırılmış. Yöre halkının gelip dilek diledikleri bir tepe iken sonrasında dünya arkeoloji tarihi açısından çok önemli bir bölge haline gelmiş.

Göbekli TepeYapılan karbon testlerine göre M.Ö. 9600 yılına ait olduğu ifade edilen bu dev anıtların dünyanın bilinen ilk tapınakları olduğu söyleniyor. Kazılar halen devam ediyor ve önemli bir bölümünün  de üzerinde iskeleler kurulu olduğu için aslında çok da bir şey göremiyorsunuz. Göbekli Tepe’nin insanlık tarihi açısından önemini kavrayabilmek için yazının M.Ö. 5000 yılında bulunduğunu söylemek yeterli sanırım. Dünya üzerindeki diğer anıtsal yapılarla kıyaslamak isterseniz, Stonehedge M.Ö.3000, Mısır Piramitleri M.Ö.2650, Machi Pichu M.S. 1450 yılına dayanıyor.

IMG_3324

IMG_3321

Göbekli Tepe

Göbekli TepeHenüz tekerleği bile bulmayan, avcılık ve toplayıcılık yapan taş devri insanı 15 ton ağırlığındaki blok kayaları 500 metre kadar taşımış ve 24 farklı tapınağın her biri farklı zamanlarda olmak üzere 1000 yılı aşkın zamanda yapılmış.  O tarihte Göbekli Tepe’ye en yakın olan  yerleşim yeri  Nevali Çori 35 kilometre ötedeymiş. Dolayısı ile Göbekli Tepeye gelmişler, bu büyük inşaat projesi için burada yaşamışlar sonra ise  üzeri kapatarak terk edip gitmişler. T kafalı tek parça blok kayaların insanı ya da onların tanrılarını sembolize ettiği düşünülüyor. Öyle ki bazı sütunların üzerinde kazınmış elleri görebiliyorsunuz. Turna kuşları, yılan, tilki ve boğa bolca kullanılan hayvan figürleri. GöbeklitepeMevcut hali ile Göbekli Tepe gezilmesi çok tat vermiyor çünkü üzeri kapatılmış vaziyette. Doğa koşullarından zarar görmesini engellemek için alınmış bir önlem bu. Ancak Urfa’da yeni açılan müzeyi gezerseniz, orada Göbekli Tepe’deki tapınaklardan birinin çok güzel bir kopyasını görebilirsiniz. Müzeyi ayrıca anlatacağım. göbeklitepe1Göbekli Tepe’nin ardından Harran’a doğru yola çıktık. Hedefimiz kimi rehberlerin Harran Üniversitesi diye anlattığı ancak rehber kitaplarda Ulucami olarak geçen Türkiye’nin en eski ve en büyük camiinin kalıntısı ve Harran’ın kovan evleri. 12.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği bu cami Moğollar tarafından yıkılmış. Caminin minaresi diğer camilerin minarelerine benzemediği için uzunca bir süre rasathane ya da akademi zannedilmiş ve sonradan cami olduğu anlaşılmış. harran

harran camiiSırada bölgenin en egzotik yörelerinden biri var. Harran’ın Kovan evleri. Bu esnada güneş tepemizde yükselmiş ve bir gün önce karlı buzlu Nemrut’un zirvesinde üşüyen bizleri öylesine ısıtıyor ki insan yaz ayları burada nasıl geçer diye düşünmeden edemiyor. Harran’ın bu geleneksel evlerinin sayısı da epeyce azalmış. Bir kaç tanesi müze gibi gezilebiliyor. Avlularında oturup, soğuk meşrubat, türk kahvesi, çay içebiliyorsunuz. Evler masmavi gökyüzü ile öyle güzel tezat oluşturuyor ki farkında olmadan sürekli fotoğraf çekiyorsunuz.  Aşağıdaki fotoğrafları cep telefonumla çekip hiç filtre kullanmadım. Renkler o kadar güzel ki elleyip doğallıklarını bozmaya kıyamadım. Harran 3

harran 2

Evlerin içine girdiğinizde yüzünüzü çok hoş bir serinlik okşuyor. Dışarıdan küçük görünse de içerisi gerçekten kocaman. Kubbe sıcak havanın yükselmesini sağladığı için yazın içerisi inanılmayacak derecede serin kalıyormuş. Anıtlar kurulu bu evlerin yenisinin yapılmasını ve onarılmasını yasaklamış. Sebebini anlamış değilim.

IMG_3315

IMG_3311

Buradan doğruca öğle yemeğine geçtik. O kadar acımıştık ki Çulcuoğlunda kendimize müthiş bir ziyafet çektik. İçli Köfte, fındık lahmacun,çiğ köfte ne varsa yedikten sonra üzerine bir de bu güzelim kebapları ve tatlıları mideye indirdik.  Adıyaman’da yiyemediklerimizin acısını Urfa’da çıkardık.

patlıcan kebabı

urfa kebap

tatlı

Size önerebileceğim bir diğer adres de Dedecan. Aşağıda da kanıtı:)

dedecan 3

dedecanYemekten sonra Urfa merkeze doğru yola çıktık. Balıklı Gölü ve çarşıları gezdik ancak o kadar kalabalıktı ki çok zevk aldığımızı söyleyemeyeceğim. Urfa peygamberler şehri olarak biliniyor ve Türkiye’de İslami turizmin en önemli noktalarından biri.  Urfa ilk görüşte aşık olunacak bir şehir değil. Sıcak ve kalabalık canınıza tak ettirebilir zira son yıllarda yarım milyon göç almış. Halkın yarısı Arap yarısı Kürt. Eski ismi Edessa. Yunan ve Roma medeniyeti açısından da önemli bir nokta. Biz çıkmayı göze alamadık ancak bir kalesi var ve kale surlarının dibinde kaynak suyun olduğu bölge tarih boyunca kutsal sayılmış. Antik adı Kalirrhoe ya da bize daha tanıdık gelebilecek adıyla Halilürrahman Gölü. Bu bölgenin odak noktası ise Balıklı Göl. Gölün içerisinde yüzen sazan balıkları kutsal sayılıyor, bu balıklara dokunmak çarpılmanıza neden olacak bir günah,  yem vermek ise sevap. Gölün etrafında çok sayıda balık yemi satan tezgah var. Urfa Hükümdarı Nemrut İbrahim Peygamberin burada ateşe atılmasını emretmiş ancak ateş İbrahim Peygambere değmeden suya dönüşmüş odunlar ise balıka.

IMG_3355

IMG_3348

balıklı gölÇarşıdan hurma, pul biber, kimyon alıp Gümrük Han’da oturup birer Türk kahvesi içtik. Ben üstüne bir de dibek kahvesi yuvarladım.

IMG_3361Bu gezi sırasında henüz açılmamış olan Urfa müzesini gezememiş ve dışarıdan epeyce ihtişamlı görünen binaya bakıp geçmek durumunda kalmıştık. Ancak  bu seyahatten yaklaşık 3 hafta sonra bu defa iş için Urfa’ya yolum düşünce tabi ki affetmedim ve toplantılar bittikten sonra müzenin yolunu tuttum. Hızlı hızlı gezmek durumunda kalmakla birlikte gerçekten çok etkilendim. Antep’teki Zeugma müzesinden sonra Urfa müzesi de bu topraklardaki medeniyet tarihine ve zenginliğine layık bir müze olmuş. Ben ziyaret ettiğimde açılışı seçim öncesinde yapmak için olsa gerek müzeyi apar topar açtıklarından  halen epeyce eksiklikler vardı. Bilgi etiketleri ve audio rehberler eksikti ve içeride yeterince güvenlik görevlisi yoktu. Açıldıktan sonraki 1 ay giriş ücreti alınmadığından içeride hatrı sayılır bir kalabalık da vardı. Bir sonraki Urfa ziyaretimde müzeye daha fazla zaman ayırabilmeyi umuyorum.

Desktop6Bu müzenin ardından bir de mozaik müzesini gezdim ki asıl sürpriz sanırım bu oldu. Urfa’daki açık fuar alanının hemen altında bulunan Halepli Bahçe Mozaikleri Urfa Müzesinin hemen önünde bulundukları yerde sergileniyor. Mozaikler taşınmalarına gerek kalmaksızın üzerleri bir müze binası ile kapatılarak ziyarete açılmış. Amazon kadınlarını savaşırken gösteren mozaikleri görmek için bu müzeye de uğramak şart. Aksi takdirde Urfa geziniz eksik kalabilir.

mozaik 10

mozaik 6

mozaik 2

mozaik 3

mozaik 5Biz Ertesi gün Halfeti’ye ve Birecik’teki Kelaynak Koruma alanına uğradıktan sonra Antep üzerinden İstanbul’a geri döndük. Anteple ilgili eski yazım için buraya bir tık rica ediyorum. Halfeti’de ise tekne turu yapmadan Rum Kale’yi ve sular altında kalan köyü görmeden gelmeyin diyorum. Birecik’teki Kelaynak koruma alanı ise gerçekten bilgi almaya değer. Kuşları yakından görmeniz çok mümkün değil ama en azından Türkiye’de güzel şeyler olduğunu görmek açısından mutluluk verici.  rum kale

halfeti2

halfeti 7

halfeti 5

Herkese güzel bir hafta dileğiyle…

 

 

 

Reklamlar

Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 1: Adıyaman ve Nemrut

Türkiye’nin doğusunu keşfetmek için bu kadar yıl neden beklemişim acaba? Yine de ne mutluyum ki, Avrupa’nın belli ülkelerini kendi ülkemden daha iyi bildiğim yıllar yavaş yavaş geride kalıyor ve artık her fırsatta 783 bin kilometre kare yüzölçümüne sahip Türkiye’nin başka bölgelerini, yörelerini, insanlarını, yemeklerini, mimarisini keşfedebiliyorum. Yavaş yavaş ilerleyen bu sürecin her yeni bölümü bir heyecan benim için. İşte bu heyecanın peşinde, 1 Mayıs tatilinde ne yapsak diye düşünürken niye Nemrut’a çıkmayalım ki dedikten yaklaşık 2 ay sonra bir akşam üstü güneşin batmasına 1 saat kadar kala Nemrut dağının tepesindeydik!

İtiraf edeyim Kommagene ismini uzun yıllar boyunca bir çiğ köfte markası zannetmiş biriyim. Kommagene’nin aslında Adıyaman ve Gaziantep’in kuzeyini de kapsayarak Fırat’ın batısından Toroslar’a kadar olan bölgeyi içine alan ve yaklaşık 230 yıl hüküm süren bir krallığın ismi olduğundan bihaber geçen yıllarıma inat bu defa elime geçen tüm belgeselleri okuyup seyahat kitaplarını tarayarak her türlü bilgi kırıntısını kafama zerk etmeye ant içtim. Ne var ki bu defa da elimdeki kaynaklar çok kıttı. Yine de Tanrıların Tahtı Nemrut belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Adıyaman’a her sabah saat 10.00’da bir THY seferi var. 1 Mayıs sabahı bir saate yakın rötarın ardından saat 12.30  gibi Adıyaman’a inip buradan doğruca yemek için Fırat nehrinin kıyısında bir restorana geçtik. Yerel mutfağı deneme aşkıyla Fırat’tan çıkan şaput isimli tatlı su balığı sipariş verdim ve tek bir lokmasını yiyemeyince ekmek kemirip, salata kaşıkladım. Planımız  akşam güneşin batışına kadar bölgedeki diğer ziyaret ederek diğer tarihi ören yerlerini gezmek ardından ise güneşi Nemrut’ta batırıp Adıyaman’daki otelimizde gecelemek.

Karakuş Tümülüsü 

Planımıza uygun olarak, yemeğin ardından, Karakuş Tümülüsü’ne doğru yola çıktık. İsmini kara bazalttan yapılmış 10 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerindeki kartal heykelinden alan tümülüs aslında Kommagenelilerin aile mezarlığı olarak Kral I. Mithratades Kallanikos zamanında annesi Isias, kız kardeşi Antiochis ve kızı için inşa edilmiş. Tepenin üç yanına dikilmiş sütunlar bulunuyor. Bu sütunların pek çoğu zamana karşı koyamamış ya tamamen yok olmuş ya da tepelerindeki heykeller zarar görmüş. Tümülüs bir zamanlar 75 metre yüksekliğinde iken yapılan kazılar ve hırsızlıklar nedeni ile bugün 35  metreye inmiş.

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

karakuş tümülüsü Cendere Köprüsü

Buradan yönümüzü Cendere Köprüsüne çevirdik. Cendere Köprüsü Kahta Deresi üzerine bundan 1800 yıl önce inşa edilmiş nefis bir köprü. Üzerinde üç tane sütun var. Dediklerine göre İmparator Septimus Severus tarafından yaptırılan bu köprünün dört köşesine dikilen ve tüm aile fertlerini sembolize eden sütunlardan teki oğullardan birinin tahta çıkması ve diğerini ölüme mahkum etmesi sonucu yıkılmış! Bu bir rivayet tabi ancak şu anda köprünün bir ucunda tek bir sütun gariban gibi duruyor. Cendere Köprüsü

Cendere Köprüsü

PANO_20150501_160706 Arsameia

Köprüyü yürüyerek geçtikten sonra bu defa bölgenin antik şehri Arsameia’ya doğru yola devam ettik. Arsameia Kommagene Kralığının yazlık sayfiye yeri imiş. Üç etaptan oluşan bir tırmanışla tepeye Eski Kale diye adlandırılan yere ulaşıyorsunuz.  İlk etabı tamamladığınızda karşınıza güneş tanrısı Mithras Helios’un heykeli çıkıyor. Arsameia Kararan hava ve hızla toplanan bulutları görünce biz tepeye kadar çıkmadık.  Tepeye kadar çıkanlar şuradaki I. Antiochos ve Herakles kabartmasını görebiliyorlar.

Nemrut

Nemrut Dağı 1987 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde.  20. yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanından arkeologların yoğun ilgisine konu olan Nemrut’un önemi ülkemizde ancak 1980’den sonra anlaşılmaya başlamış. Bizim izlediğimiz güzergah oldukça bozuk ve toprak bir yoldan bizi dağa ulaştırdı. Şu anda yol yapım çalışmaları devam ediyor ve büyük olasılıkla yakın bir gelecekte düzgün asfalt bizi dağın tepesine ulaştırabilecek.

Araçla zirveye yaklaşılabilen en uç noktaya vardığımızda güneşin batışına 1 saat 15 dakika gibi bir süremiz kalmıştı. Burada bir kafe ve katır taksi sizi bekliyor. Yaklaşık 600 metrelik tırmanışı kendiniz yapmak istemezseniz 30 TL karşılığında katır taksiyle yukarı çıkabiliyorsunuz. Bana sorarsanız yavaş yavaş dura dura çıkıp arada manzarayı izlemek en güzeli. Acele etmeye kalktığınızda nefesiniz kesiliyor gerçekten de ve eğim fazla olduğu için yol tam bir eziyete dönüşüyor. Orta yaşın epey üzerindeki teyzelerin dahi dura dura zirveye çıktıklarını gördüm o nedenle buraya kadar geldi iseniz zavallı katırlara yük olmaktansa kendi temponuzu belirleyerek yukarı çıkmanız en doğrusu. Nemrut Katır taksi Gelmeden önce okuduğum bir blogda insanların güneş doğuşunu ya da batışını izlemek için buraya şarapları ile geldiklerini okumuştum. Harika fikir diyerek İstanbul’dan gelirken getirmek için bir şişe kırmızı şarabı getirmeyi planlamıştım ancak ne yazık ki evde unutmuşum. Tümülüsün bulunduğu noktaya tırmanmadan evvel hediyelik eşyalar satan dükkanda şarap sattıklarını da görünce bir şişe alıp, orada açtırdık ve plastik bardaklarımızla birlikte yukarı tırmanmaya başladık.  Dura dura tepeye çıktığımızda dağın zirvesinin bir yanının hala karlarla kaplı olduğunu görmek gerçekten sürpriz oldu. Daha sadece bir ay kadar önce tipiye yakalandığımız Kapadokya seyahatini düşünüp gülmeden edemedik. Meğer bizden  bir hafta önce Nemrut’ta zirveye çıkanlar burada tipiye yakalanmışlar ve kurtarma ekiplerinden yardım istemek durumunda kalmışlar! IMG_20150501_182804 Nemrut tarih sahnesine ilk kez 1881’de İzmir’deki Alman Konsolosluğu’nun Prusya Bilimler Akademisine gönderdiği bir mektupla çıkıyor. Mektupta Karl Sester isimli bir Alman Demiryolu mühendisinin 2100 metre yüksekliğinde bir dağın tepesinde bulduğu devasa heykellerden bahsediliyor ve hatta heykellerin Asur’lulardan kaldığı iddia ediliyor. Bunun üzerine, Prusya Bilimler Akademisi Otto Puchtein’ı Karl Sester ile buluşmak üzere Türkiye’ye gönderiyor ve bu ikili yaklaşık 2 aylık bir yürüyüşün ardından dağın zirvesine ulaşıyorlar.

Nemrut Dağının zirvesindeki yığma çakıl taşlardan yapılmış 50 metre yüksekliğindeki tümülüs MÖ 36 dolaylarında Kommagene Kralı I. Antiokhos tarafından yaptırılmış.  Tümülüsün doğu ve batı teraslarında birbirinin aynı sırasıyla dizilmiş dokuzar heykel bulunuyor. Her iki grubunda baş uçlarında birer kartal ve aslan var, ortada ise İran ve Yunan mitolojisinden gelen tanrılar karışık olarak tahtlarının üzerinde oturuyorlar. Zeus, Kommagene, Apollon ve Herakles ile birlikte Antiokhos kendi heykelini de tanrılar arasına katıvermiş.

Tümülüs’ün altında ise Antiokhos’un mezarının bulunduğu düşünülüyor. Söylendiğine göre bu şimdiye kadar dünyada açılmamış son Tümülüs mezarmış ve halen esrarını korumaktaymış. Antiokhos, Fıratın batısındaki krallığının bekasını sağlamak için gerek evlilikler yolu ile gerekse ticaret anlaşmaları ile Roma İmparatorluğu ve Pers İmparatorluğu gibi iki büyüğk gücün arasında refah içinde yaşayan bir devlet kurmayı başarmış. Bunun içinde hem Roma hem de Pers kültürünü sentezleyerek yeni bir din yaratmış ve kendisi ile kurduğu tanrısallık bağlantısı ile ülkesinde dirliği sağlamış.

Nemrut’un tepesindeki bu heykelleri yaptırırken en büyük arzusu bin yıllar sonra da insanların gelip burada kutlama yapmaya devam etmesi imiş. Nitekim Antiokhos’un isteği bugün gerçekleşmiş gibi görünüyor 🙂 2000 yıl sonra insanlar akın akın Nemrut’u ziyaret ediyor, güneşin  doğuşunu ve batışını Antiokhos’un tümülüs mezarının önünde izliyor. NemrutZirvede heykellerin yanı sıra Antiokhos’un atalarını resmettirdiği taş kabartmalar da varmış ancak Danimarkalı bir restorasyon ekibi bu kabartmaları renove etmek üzere 2-3 yıldan bu yana çalışıyormuş, o nedenle görme şansımız olmadı. NemrutAradan geçen yüzyılların etkisi, depremler ve zirvedeki sert iklim koşulları heykellere epeyce zarar vermiş. Aslında yukarıda gördüğünüz tahtların üzerinde ki kafaların tamamı yere düşmüş. Hatta yine bir kaynağa göre tümülüsün 75 metre olan yüksekliği de burada yapılan kazı çalışmaları esnasında zarar görerek 50 metreye kadar inmiş. Zamana karşı güçlükle ayakta duran bu güzelim heykellerin bu iklim koşullarına ne kadar daha dayanabileceği meçhul. O yüzden herkes bir an evvel gidip görmeli bence. Aşağıda kafesin içinde gördüğünüz Zeus’un kafası, nerede ise dağılmak üzere! NemrutTanrıça Kommagene’nin tacındaki buğday, üzüm, kiraz gibi meyveler bolluğu bereketi simgeliyormuş. Nemrut ilk keşfedildiğinde kafası gövdesinin üzerinde kalan tek heykel buymuş ancak 1950’lerde bir yıldırım çarpması sonucu bu heykelde parçalanmış ve kafası yere düşmüş. Zamanla aşınmadan olayı tacındaki buğday demetini ne de meyveleri  de tanınmaz hale gelmiş. Bakın burada daha eski ve detayları bozulmamış bir resmi görebilirsiniz. IMG_20150501_182509

IMG_20150501_185745Biz güneşin batışının yaklaşması üzerine batı terasına geçip yerimizi aldık. Bu arada, hava zirvede gerçekten çok soğuk. Kışın zirveye çıkmayın, bahar aylarında ise yanınızdan montunuzu, berenizi, kaşkolunuzu ve eldivenlerinizi eksik etmeyin. Yukarı da titremeniz işten değil benden söylemesi. Güneş yavaş yavaş düşerken  o kadar yorgunluğun üzerine ilaç gibi gelen şarabımızı yudumlamaya başladık, etrafımızdakilere de ikram ettik. NemrutGüneş yavaş yavaş alçalırken ortaya çıkan manzara gerçekten de çok güzel. Bulutlara ve gökyüzünün yakın, tanrıların tahtı Nemrut’ta 1 Mayıs akşamı güneş böyle batıyor… nemrut gün batımı

IMG_3299

nemrut gün batımı

Nemrut’ta gün batımı ayrı güzel  heykeller ayrı güzel.  O nedenle eğer gün batımına ya da doğuşuna yetişemiyorsanız en azından heykelleri ziyaret edin derim. Biz güneşi batırdıktan sonra Adıyaman merkeze doğru yola çıktık. geceyi Grand İsias Otel’de geçirdik. Gerçekten çok vasat ve en önemli kriter olabilecek olan temizlik konusunda sınıfta kalan bir yer idi. O nedenle sizin başka otelleri denemenizi tavsiye ederim. Zor bela otelde yediğimiz akşam yemeğinden sonra kendimizi yatağımıza zor attık ve ertesi güne hazır olmak için bir an evvel uyuduk.  Sırada Göbeklitepe, Harran ve Urfa var… Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, herkese iyi haftasonları…

Kapadokya Gezi Notları 2: Göreme Açık Hava Müzesi, Ürgüp, Zelve Açık Hava Müzesi, Paşabağ

Arayı uzatmayacağı derken yine aradan 3 haftadan fazla zaman geçmiş. 3 haftada nerede ise bir kamyon şoförü kadar yol gittim, akşamları da bilgisayar başında nöbetteydim. Nisan ayı da pek istediğim gibi geçmedi ancak güzel ve kalıcı projelere imza attık. O yüzden bu defa kendimi çok suçlayamıyorum.  Gelelim Kapadokya seyahatinin devamına.  İlk gün yakalandığımız karlı havanın ardından ikinci sabah kalktığımızda Göreme’ye bahar gelmiş gibiydi. Karlar erimeye sabah saatlerinde başladı ve öğleden sonra nerede ise kayboldu.

Sabah otelde yaptığımız kahvaltının ardından Göremenin merkezine indik, oradan bir taksiye atlayıp bizi Açık Hava Müzesine götürmesini istedik. Mesafe yakın, dilerseniz yürüyebilirseniz ancak enerjinizi müzeleri gezerken harcama opsiyonunu kullanmak isterseniz taksiler 10 TL’ye sizi götürecektir Göreme Açık Hava’nın kapısına. Benim müze kartım, Adam’ın İş Bankası Maksimum kartı sayesinde içeriye ücretsiz olarak girdik sadece audio rehberler için 15’er TL ödedik. benim tavsiyem mutlaka bu sesli rehberlerden edinerek içeri girmeniz yönünde. Aksi takdirde çok bir şey anlamadan dolaşmak zorunda kalıyorsunuz.

IMG_3219-001Faruk Pekin Göreme Açık Hava Müzesini bir yemekhane etrafında düzenlenmiş harika kiliselere sahip çok sayıda manastırın bir arada bulunduğu bir büyük manastır kompleksi olarak tanımlıyor. Gerçekten de her yıl binlerce yabancı turist buraya kiliseleri gezmeye ve kimi geometrik şekillerle, kimi ise resimlerle süslenmiş onlarca kiliseyi gezmeye geliyor. Müzede toplam 11 yemekhane yer alıyormuş. Kiliseleri ise Sütunlu Kiliseler ve Yılanlı Kiliseler olmak üzere iki gruba ayırarak incelemek mümkünmüş. Elmalı, Karanlık ve Çarıklı gibi sütunlu kiliselerde duvar resimleri birbirini tamamlarken bu eserlerin hepsi aynı okulun öğrencilerinin elinden çıkmış gibi bir bütünselliğe sahipmiş. Yılanlı Kilise, Azize Barbara, Azize katerina ve Kızlar Manastırında ise resimler birbirinden bağımsız ve belli bir sıra, mantık izlemeksizin yan yana yer alıyormuş. Bunların dışında çökme tehlikesi nedeniyle de demir parmaklıklarla kapatılmış 18 kilise varmış. Faruk Pekin müzeyi saat yönünün tersine bir yol izleyerek gezmenin en doğrusu olduğunu söylüyor. Biz de aynen o şekilde gezdik. Benim en bayıldığım iki kilise Elmalı ve Karanlık Kiliseler oldu. Elmalı kilisenin önündeki kuyruğu görünce bir an bunu atlasam mı diye düşündüm ki Adam’ın ısrarı ile bekleyip içeri girdik. İyi ki girmişiz. İçeride resim çekmek yasak ancak Google görsel arama sonuçlarından bu iddialı ve görkemli kilisenin resimlerine duvar ve tavan süslemelerine göz atabilirsiniz.

Kapadokya’nın en iyi korunmuş duvar resimlerinin sergilendiği Karanlık kiliseye girmek için ise ayrıca bilet almanız gerekiyor. Buraya kadar gelmişken lütfen 10TL’nize kıyın ve bu kiliseyi mutlaka gezin, bir yandan da audio rehberinizi dinlemeyi ihmal etmeyin. İçerisi gerçekten de çok büyüleyici. Resimler o kadar gözalıcı ki  bir yandan fotoğraflayamadığınıza çok üzülürken bir yandan da aman ha zarar gelmesin bu muhteşem tarihe diye kendinizi avutmanız hiç de zor olmuyor. Yine Google görsel arama sonuçları için tık tık.

Soğuk havaya ve bir önceki gün yağan karın ve gece ayazının etkisiyle buzlanmış merdivenlerde kaymadan yürümeye çalışan yüzlerce ziyaretçi ile birlikte geziyoruz müzeyi… Burası yazın ne kadar kalabalık oluyordur tahmin etmek gerçekten de çok zor değil.

IMG_3211-002

IMG_20150322_101451

IMG_20150322_110022

IMG_20150322_110558 (1)Göreme Açık Hava’dan ayrıldıktan sonra yol üzerindeki dolmuş durağından Ürgüp dolmuşuna bindik. Ürgüp’e varmadan Kapadokya’nın bu ünlü kasabasının sembolü olmuş olana Üç Güzellerde indik.

IMG_20150322_114135-PANOArdından bildiğiniz asfalt yoldan yürümeye devam ederek, Ürgüp’e vardık. Ürgüp’te görecek çok bir şey yok ancak güzel bir yemek yemek için son derece uygun bir yer. Şüküroğlu’nda çorbamızı içip üzerine de çömlek kebabımızı yedikten sonra yeniden enerji depolarımızın dolduğunu görünce önce sokaklarda biraz gezindik ardından da yine dolmuşa atlayıp bu defa Zelve Açık Hava müzesinin yolunu tuttuk. Bana sorarsanız çömlek kebabı çok da ahım şahım bir şey değil. Evde yaptığınız kuşbaşı et sote ile aynı şey. Ancak Göreme Açık havanın üzerine bir de Üç Güzellerden Ürgüp’e yürüyen ve aslında sabah çok erken saatte kahvaltı edince bu yemek bize gerçekten de ilaç gibi geldi.

IMG_20150322_123707Bu tatilde dolmuş şoförleri bize gerçekten de çok yardımcı oldular. Hem hoşsohbetlerdi hem de bölge rehberi edası ile neyi ne sıra ile gezmemiz gerektiği konusunda bizi epeyce yönlendirdiler. Avanos’a kadar gitmek yerine, Zelve Açık Hava Müzesi’nde indik dolmuştan. Göremeden sonra bizi ne etkileyebilir diye düşünürken Zelve’ye çarpıldık resmen. Burası bir zamanlar yüzlerce mağara evi ile bölgenin en geniş topluluğunu barındırıyormuş. Şu anda ise maalesef ziyaretçi sayısı epeyce az. Burası 1924 yılına kadar hem Hıristiyan hem de Müslümanlara ev sahipliği yapmış ancak önce mübadele ile Hıristiyan nüfus göçetmiş, 1950’lerde ise çökmeler nedeniyle Müslüman nüfus bölgeyi terketmek zorunda kalmış. Mağara evlerdeki yaşam biçiminin en iyi şekilde görülebileceği bir örnek olan bu müzeyi mutlaka ziyaret edin es geçmeyin.

IMG_3236-001

IMG_3237-001

IMG_3241-001

IMG_3244-001

IMG_3245-001Zelve’den çıkınca dolmuşçu amcanın söylediği gibi anayola çıkıp paşabağ’a doğru yürümeye başladık, yaklaşık 1.5 -2 kilometrelik bir yol burası. Yolun yarısına kadar gelmişken, ne tesadüf ki aynı dolmuşçu amca bu defa yolda bizi gördü ve dolmuşuna aldı ve Paşabağı’na bıraktı. İnerken de gezdikten sonra bir meyve suyu için burada dedi 🙂

Paşabağı gerçekten bir başka nefis durak Kapadokya’da. Gördüğümüz en ilginç peri bacaları sanırım buradaydı. Eskiden adı Keşişler vadisi olarak anılırmış ancak şimdilerde Paşabağı olarak bilinir olmuş. Biz aşağıdaki resmin tam orta yerindeki peri bacasının nasıl da ayakta kaldığına bir türlü akıl sır erdiremedik!

IMG_3248-001

IMG_3252-002

IMG_3253-001IMG_3249-001Peri bacalarının arasında bir kez daha hayret ederek dolaştıktan sonra dolmuşçu amcayı dinleyip bir şeyler içmeye karar verdik. Bizim tercihimiz meyve suyu değil, birer kadeh kırmızı Kapadokya şarabından yana oldu. 🙂

IMG_20150322_155808Ardından vakitlice otele döndük. Otelde bir peynir tabağı üzerine de  bir şişe daha şarap söyledik.  Keyfimiz çıtır çıtır yanan sobanın yanında öylesine yerinde idi ki uçak vaktinin nasıl geldiğini hiç anlamadık.

IMG_20150322_165536Dönüş yolunda daha sıcak bir mevsimde buralara yeniden bu defa gelip göremediğimiz vadileri, kiliseleri, yer altı şehirlerini ve peri bacalarını ziyaret etmeye ve trekking yapmaya karar verdik!

IMG_3227-002Herkese güzel haftalar ve bol seyahatli günler diliyorum…

Kapadokya Gezi Notları 1: Göreme Maccan Cave Hotel, Derinkuyu, Belisırma, Topdeck Cave Restaurant

Türk Hava Yollarının haber bültenine epeyce zamandır üyeyim. Ne zaman biletler indirime girse, yolculuk tarihine çok olup olmadığına bakmaksızın iki bilet kapmaktan kendimi alamıyorum. Hatta öyle ki Biletix ile birlikte en sık ziyaret ettiğim sitelerden biri THY anasayfası. Neden sadece THY diyecek olursanız, hem mil biriktirip, harcayabiliyorum, ayrıca zaten normalde de çok uçtuğum için CIP salonlarından faydalanmak mümkün oluyor. E-posta kutuma düşen THY haber bülteninde Türkiye’nin her yönü sadece 55 TL notunu görünce yine kendimi tutamayıp bilet almaya giriştiğimde tarih Temmuz 2014’ü gösteriyordu. Öte yandan, Kapadokya son bir kaç yıldır heveslenip heveslenip gitme hayali kurduğum ama nedense bir türlü denk getiremediğim bir yerdi. Nevşehir 55 TL ilanını görür görmez atlayıp 2015 Mart ayının 20’si gidiş 22’si dönüş iki bilet aldım. Bu arada ben bu yazıyı yazarken THY’den yine email geldi. Yarın satışa çıkacak bir kampanyaları var. 1 Ekim – 20 Ocak tarihleri arasında Türkiyenin her tarafına tek gidiş biletler yine 55 TL. Eğer Türkiye içerisinde bir yerlere gitmeye niyetiniz varsa hiç kaçırmayın derim.

thyKalacağımız oteli de uçak biletlerini alır almaz booking.com’dan rezerve ettim. Göreme’deki Maccan Cave Hotel‘in 202 numaralı Junior Suit odasını ayırttım. 2 gece oda kahvaltı dahil fiyat 140 Euro idi. Kapadokya’da bundan daha ucuz oteller olduğu gibi çok daha pahalı oteller de bulunuyor. Her türlü bütçeye hitap eden çözümler mevcut. Biz otelden memnun kaldık. Son derece temiz. Bir aile tarafından işletiliyor. Her türlü ihtiyacınızı karşılamak ve yardımcı olmak için gerçekten ellerinden geleni yapıyorlar. Karşılaştığımız tek garip olay ise şarabın yanına peynir tabağı istediğimizde nerede ise bir kalıp beyaz peynirin servis edilmesi oldu. Otel Göremenin en yüksek noktalarından birinde, manzarası nefis, taş odaların ısınmasında hiç sıkıntı yok, ses izolasyonu son derece iyi. Aşağıda hem gece hem de gündüz otelden çektiğim fotoğraflar kendini anlatıyor zaten.

maccan 5

maccan 1

maccan 3

maccan 4Bunun dışında, Kapadokya’ya gitmeden önce pek çok blog yazısında ya da restoran ve otel eleştirilerinde karşılaştığım Türk müşterilere kötü davranılması tarzında bir durumla biz hiç karşılaşmadık.

Sonunda yolculuk günü geldi çattı ve biz yoğun kar yağışı uyarılarına rağmen Cuma akşamı saat 5 gibi taksiye binip havalimanının yolunu tuttuk. Ama tahmin edeceğiniz üzere trafik çoktan kilit olmuştu bile. Sahil yolunu tercih etmiş olmanın avantajıyla Yeni Kapı’da metro durağının önünde inip bu defa ilk kez havalimanı metrosunu deneme şansını bulduk. Aklınızda olsun, gerçekten şahane bir olay. Eğer bir şekilde metroya yakın oturuyor ya da geçiş yapılabilecek bir güzergah üzerinde iseniz hayat kurtaracak cinsten. Hatta öyle ki geçenlerde Ankara’dan döndüğümde yine arap saçı olmuş trafik yüzünden havalimanında tek bir taksi bulamayınca yine atıverdim kendimi metroya. 1 saat sonra Osmanbey metro çıkışından çıkıverdim. Daha önce trafikten dolayı uçak kaçırmışlığım var benim. Mesela yarın sabah 9 gibi havalimanında olmam gerek, metroyla gideceğim yine.

Benim Kapadokya’ya ilk ve tek ziyaretim lise ikinci sınıfta iken gittiğim bir okul gezisi ile olmuştu. O zaman ne anlamıştım bu geziden çok anımsamamakla birlikte aklımda kalan masmavi gökyüzünün peribacalarının, bazen pembemsi, bazen bej renkleri ile yarattığı tezat olmuştu. Meğer o sırada peribacaları güneşle birlikte bize ışık oyunları oynuyormuş.

Nevşehire indiğimiz gece ertesi günkü hava durumu ile ilgili olarak bilgi alıp balon uçuşu var mı yok mu onu öğrenmek istedik. Çok yüksek ihtimalle balon uçuşu olmayacağını öğrenince turlarla ilgili bilgi aldık. Otel bize yeşil turu önerdi. Bizim adımıza rezervasyonu da onlar yaptı ve ertesi sabah bembeyaz bir Göreme’ye uyandık. Tur programında Göreme Panaromasını izlemek, ardından Derinkuyu yeraltı şehrini ziyaret sonrasında Ihlara Vadisi, Belisırma, Selime Manastırı, Yaprak Hisar ve Güvercinlik vadisi vardı.

Tura Göreme panoraması ile başladık ancak bu sıralarda hafif hafif atıştıran kar hızlanmaya başladı. O yüzden çok iyi fotoğraflar çekmek de mümkün olmadı.

IMG_3176-001

IMG_3177-001

IMG_3180-001

Kapadokya ile ilgili detaylı okumak isterseniz bir önerim Faruk Pekin’in “Kapadokya: Kayalardaki Şiirsellik ” kitabı olabilir. Gerçekten de hem bölge ile ilgili çok güzel bilgiler veren, Kapadokya’ya güzel bir giriş yapmanızı sağlayabilecek bir kaynak. Faruk Pekin onlarca Kapadokya ziyaretinden sonra böyle bir rehber kitap yazmaya karar vermiş ve bölge ile ilgili olarak doğru bilinen yanlışları da çok güzel açıklamış. Benim ilk gördüğümde burası dünya olamaz başka bir gezegen sanırım dediğim Göreme için demiş ki ” Kapadokya, özgünlüğü, acayip renkleri, sürrealist duruşu, mimari biçem ve duvar resmi çeşitliliği, bezemeleri ve benzersiz görünümüyle, Cézanne, Gauguin, Van Gogh, Picasso, Gaudi gibi ustaları kıskandıracak bir görselliğe sahiptir.”

Sanırım bu tanıma katılmamak mümkün değil. Gerçekten de yer yüzüne ait görünmeyen doğal zenginliği göz kamaştırıcı düzeyde. Doğu ve Batı kültürlerinin birbirleri içinde eriyip gittiği,  savaşların, istilaların eksik olmadığı, Hititlerden, Asurlulara, Perslere, Roma ve Bizanslılara,  Araplara ve Türklere kadar çok sayıda uygarlıktan izler taşıyan bir köşe.

Bölgenin sınırları çağlar boyunca değişmiş. Her dönemde yeni sınırlara sahip olmuş. Hatta öyle ki Karadeniz’e Pontus Kapadokyası diyen yazarlar da varmış. Bugün ise Kapadokya dendiğinde  Nevşehir, Aksaray, Kırşehir, Niğde ve Kayseri arasında kalan bölge anlatılıyor.

Kapadokya’yı ziyaret ettiğinizde yerel rehberler size bölgenin isminin güzel atlar ülkesi anlamına geldiğini söyleyecekler. Okuduğum iki ayrı kaynakta bu bilginin doğru olmadığı yönünde bilgilere rastladım. Hatta öyle ki Kapadokya’nın sadece atı değil, aynı zamanda katırları, eşekleri ve koyunları ile de pek meşhurmuş. İsmin nereden geldiği ile ilgili olarak da pek çok rivayet var. Persçe Katpatuka sözcüğünün Helenler tarafından söylenen biçimi diyenler var, bölgenin baştanrısı Khepat’tan esinlenerek Khepat halkının yurdu manasına gelen Khepatukh kelimesinden geldiğini de.

Bölgenin jeolojik biçimlenmesi bundan 25 milyon yıl önce başlıyor. O dönemde tuz gölleri ile kaplı olan bölge nehir ve göllerle dolu bir çanak görünümündeymiş. Bu Üçüncü Zaman denilen 65-1.6 milyon yıl önceki döneme işaret ediyor!  Üçüncü zamanda Kuzey ve Güney Anadolu Dağları oluşurken Orta Anadolu yer yer yükselip yer yer çökmelere maruz kalmış. Ardından ortaya çıkan volkanik oluşumlar, patlamalar ve magma bölgeyi tamamen değiştirmiş.  Yanardağların püskürttüğü Magma kat kat yatay tabakalar oluşturmuş. Bu tabakaların derinliğinin 100 metre civarında olduğu söyleniyor. Volkanik patlama dönemi ise yaklaşık 6 milyon yıl sürmüş! Yanardağlardan pisküren bu tüf, kül ve lavlardan oluşan volkanik örtü zamanla yağışlar, nemli iklim, eriyen kar suları, yeraltı suları, nehirler ve derelerle aşındırılmış. Böylece peri bacası dediğimiz, dünyada eşi benzeri olmayan volkanik heykeller ortaya çıkmış! Faruk Pekin’in kitabını okurken milyonlarca yılda oluşan bu bölgenin jeolojik oluşumuyla ilgili bölümünü 2-3 dakikada okuyuvermek bana çok tuhaf gelmişti. Şu anda yazarken de kendimi gerçekten çok tuhaf hissediyorum.

Peri bacaları iki parcadan oluşuyor: gövde ve şapka. Gövde kolayca aşınan volkanik tüf, kül ve ponzadan oluşurken tepesindeki şapkaya benzeyen kaya parçası, bazalttan oluşuyormuş ve peri bacasını aşınmadan koruyormuş. Peri bacalarının gövdesine göre çok daha dayanıklı ve sert olan şapkası düşünce,  erimeye başlıyor ve konik gövdenin içinde yeniden sert bir kaya parçasına rastlayınca içinden yeni bir peri bacası ortaya çıkıyormuş. Matruşkalar gibi… Peri bacası içinde peri bacası!

Manzarayı fotoğrafladıktan sonra Derinkuyu yer altı şehrine doğru yola çıktık. Eğer müze kartınız ya da bir İş Bankası kredi kartınız var ise müzeyi ücretsiz gezebiliyorsunuz. Çok klostrofobik olanlara tavsiye etmem, içeride çoğunlukla bükülerek bazen çömelmiş örnek yürüyüşü yaparak ilerleyebileceğinizi düşünerek aşağıya inmeye karar verin. Özellikle 5. kata ulaştıktan sonra yol daha da daralıyor. Ben daha önce dibine kadar inip bir daha buraya girmem dediğimi hatırladığım için olacak 5. kat’a kadar indim ve şu gördüğünüz kapının ardında uzanan daha aşağıdaki katlara inmedim. Adam indi… yaklaşık 10- 15 dakika sonra tabiri yerinde ise nefes nefese geri geldi… Grubu da beklemeden devam edip doğrudan yeryüzüne çıktık. Hayatta bir kere mutlaka görmek lazım!

DerinkuyuKısa bir ansiklopedik bilgi vermeden geçmeyeyim istedim. Derinkuyu ilk ziyarete 1965’te açılmış. Bugünkü Derinkuyu Kasabası da bu yeraltı şehrinin üzerine kurulmuş ve bir çok evin yeraltına inen tünelleri ve derin su kuyuları varmış. Bugün gezilebilen yeraltı şehrinin derinliği 85 metre ve sekiz kattan oluşuyor.

derinkuyuBundan sonra öğle yemeği için Belisırma’ya devam ettik ve şenlik asıl burada başladı. Yaklaşık 50 kilometre yol gittikten sonra rehberimiz yolun geri kalanını yürüyeceğimizi söyledi. Mesafe ne kadar diye sorduğumuzda 2.5 kilometre dedi. Biz hazırlıklı gelmiştik. Ayağımızda trekking botları vardı ancak ekipte babet ayakkabı ile gelenler olduğunu, çoğunluğun ise bez ayakkabı da dahil olmak üzere, spor ayakkabılar giydiğini görünce içim dondu. Ben yanıma iki de şemsiye almıştım, şemsiyeleri yüzümüze siper ederek tipi altında yürümeye devam ettik. Bu arada bu yolu nasıl geri döneceğimizin cevabı da meçhuldü!

Bir saate yakın süren bir yürüyüşün ardından Belisırma’ya ulaştık.

IMG_20150321_125431

IMG_20150321_130306

IMG_20150321_131216

IMG_20150321_131620Öğle yemeğini burada yedik. Açık hava bol oksijen ve bu kadar hareket iştahımızı iyice açmış olmalı ki gelen mercimek çorbasına ekmek bandırdığımı hatırlıyorum. Şu aşağıda gördüğünüz güveçi de silip süpürdüğümü tahmin edebilirsiniz. Bu esnada restoranın wi-fi bağlantısı dışında haberleşme aracımızın olmadığını da söylemeliyim. Ne Turkcell, ne Vodafone ne de Avea buralarda çekmiyor aklınızda olsun.

IMG_20150321_135048Dönüş için orada bulunann bir 4*4 aracın yardımı istendi ve gruplar halinde herkes tur minibüsünün bulunduğu noktaya çıkarıldı. bana kalırsa sadece bir yemek yemek için o kadar yol kara hazırlıksız yakalanan insanlara yürütülmemeliydi ve hatta turun daha fazla devam ettirilmesinin mümkün olmadığı söylenerek geri dönülmeliydi. Ya da en azından araca zincir takılmalıydı!  Böylece hava ve yol durumundan dolayı Ihlara Vadisi, Yaprak Hisar ve Selime Manastırı’nı göremeden dönüş yoluna geçtik.

Göreme’ye varmadan Güvercinlik Vadisinde fotoğraf çektik. Güverciklik vadisinin ismi, bölgede yaşayan insanların güvercin gübresi elde etmek için yaptıkları güvercinlikler ve kuş evlerinden kaynaklanıyor. İnsanın evcilleştirdiği ilk hayvanlardan biri olan güvercinler, hem gübresi hem eti hem de uçma ve yön bulma yetilerinden ve posta aracı olarak kullanılabilmelerinden dolayı çok önemli imiş o zamanlar. Öyle ki sonsuz bir beyazlık ve sukünet içerisindeki şu fotoğrafların çekildiği anlarda kuşlar burada sanki bahar gelmişçesine cıvıldamaya devam ediyorlardı.

IMG_3193-001

IMG_20150321_163113Sonrasında ise  bizi bir onix atölyesine götürdüler ardından da mağazada alışveriş için serbest zaman bıraktılar. Mağazada Sultanite adında bir yarı değerli taşı yerli yabancı misafirlere bölgenin taşı olarak anlattılar. Her ışıkta rengi değişen bu taşı daha önce hiç duymamış olmama epeyce şaşırdım. Sonra geri döndüğümüzde  biraz araştırınca görece yeni bir taş olduğunu ve çıkarıldığı yörenin Muğla olduğunu öğrendim. Yine de internette hakkında o kadar az bilgi var ki ne doğru ne yanlış kestirmek zor.

Göreme’ye geldikten sonra önce odamızda dinlendik sonra bu defa akşam yemeği için Tripadvisor’dan bulduğumuz TopDeck Cave Restaurant’ın yolunu tuttuk. Burası da tam bir aile işletmesi. Acıkan karınlarımızı öyle güzel doyurdular ve öyle sıcak bir ortamda servis ettiler ki anlatamam. Mutluluktan öldük ve cennete gittik o anlarda. Hem otantik bir mağarada yemek yemek hem de fahiş bir fiyatla karşılaşmadan ortalamanın üzeri bir lezzet arıyorsanız burası size göre. Gelen hesabın İstanbul fiyatları ile kıyaslandığında sizi üzmeyeceğine eminim.

IMG_20150321_191150

IMG_20150321_192233

Bizim Kapadokya’daki ilk günümüz böyle geçti. Arayı uzatmadan bir sonraki yazıda, Göreme Açıkhava Müzesini, Ürgüp’ü, Zelve Açıkhava Müzesini ve Paşabağ’ı anlatacağım.

Herkese nefis bir hafta diliyorum.

Londra’da lezzet durakları 1: Barrafina Soho

Geçtiğimiz sene Temmuz ayında iş için yolum Londra’ya düştüğünde bir iki gün önceden gidip haftasonunu da oraya geçirmeye karar vermiştim. En son Londra ziyaretimin üzerinden nerede ise iki buçuk sene geçmiş, güzelim şehir burnumda tüter olmuştu. Bir şehirde uzun zaman geçirdikten sonra ayrılsanız dahi her yeni ziyaretinizde sanki hiç gitmemiş, yıllardır orada yaşıyormuşsunuz hissini size veriyorsa o şehir artık sizin bir parçanız olmuş gibi geliyor bana. Londra’nın bu kucaklayıcı tavrı ve hissiyatı daha havalimanında sarmaladı beni. Üstelik şansımıza hava da nefisti. Otele eşyaları bırakıp kendimizi dışarı attık.

İlk durak her zamanki gibi Covent Garden oldu. Buradaki publardan birinin balkonunda Pimslerimizi yudumlarken, aşağıdaki sokak sanatçılarını izledik.

Covent Garden

PimsSonrasında Trafalgar Square’den nehir kıyısına indik…

Trafalgar SquareNehrin güney yakasına geçtik… Adet olduğu üzere Knights Bridge’e kadar yürüdük…

The Anchor

Shakespeare's Globe

 

Knights BridgeTower of London’a selam vermeyi ihmal etmedik…

Tower of LondonYol boyunca publarda ara verip her birinde bir bira içtik… Son molayı  St. Katherine’s Dock’ta verdik..

St. Katherine's Dock

Dicken's InnBir başka gün Hyde Park’a gittik… Şu sandalyelerde yatıp gökyüzünün tadını çıkardık…

Hyde Park

PANO_20140817_163156

IMG_20140817_163140Bu kadar Londra nostaljisi yeter derseniz, gelelim asıl konumuza. Londra’ya bu son ziyaretimde güzel restoranlar deneme şansım oldu. Bunlardan özellikle bir tanesi beni benden aldı dersem hiç abartmamış olurum. Barrafina Soho’da bir tapas bar. Frith Street’deki bu ufak ve her daim kalabalık lezzet cenneti 2007 yılında açılmış. Önünde daima kuyruk var ve sıranın size gelmesi yaklaşık 1 saat sürüyor. Rezervasyon almıyorlar o nedenle beklemek herkesin kaderi. Ancak oturduktan sonra önünüze gelenler ağzınızın kulaklarınıza varmasına sebep oluyor. Beklerken içkinizi söyleyip yanına da et tabağı isteyebiliyorsunuz. Biz beklerken o kadar acıktık ki bir şişe beyaz şarabın yanına kocaman bir et tabağını gümlettik.

Barrafina

BarrafinaBu arada benim daha yeni haberim oldu ancak ikinci bir şubelerini de Adelaide Street‘e açmışlar. Sıra sonunda bize geldiğinde dakikalardır diğer misafirlerin söylediklerine bakmaktan helak olmuştuk ancak oturduktan kısa bir süre sonra bize  servis yapılmaya başlayınca mutluluktan deliye döndük.

Barrafina

Barrafina

barrafina

Barrafina

Barrafina

BarrafinaYemeklerin isimlerini hatırlamıyorum. Gördüğünüz yayvan balık dil balığı, bir yiyen bir daha vazgeçemiyor. Ahtapot, yengeç, kırmızı biberli ve yumurtalı tapas ve hatta marulla servis edilen bacon dilimizi damağımızı çatlattı, ağzımızda bir bayram havası estirdi. Burada otururken yurtdışında Türk mezelerinin bu tarzda servis edildiği bir bistro-meyhane açmak nasıl olur diye sormaktan kendimi alamadım. Bence nefis olur sanki. Biraz global bir dokunuşla önünde kuyruklar oluşan bir restoran açmak çok zor olmasa gerek. Yemekten önce zeytinyağı, narekşisi, sumak ekşisi, yanında cevizli, acılı, salçalı kızarmış ekmeklerin üzerine sürülmelik ezme, hatta iyi kalite ızgara sucuk, pastırma, balık pastırması, sonrasında kabak çiçeği dolması, levrek marine, kalamar dolma, ızgara ciğer, ızgara ahtapot ve kalamar, enginar yatağında karides… Liste böylece uzar gider…

Olurda yolunuz Londra’ya düşerse, lütfen Barrafina’ya bir şans verin.. Pişman olmayacağınıza eminim.

 

 

Kıbrıs gezi notları: Girne 2

Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Bu geçtiğimiz 4 haftada o kadar çok şey oldu ki yine bana Kıbrıs  seyahati bundan aylar önceydi gibi geliyor. Bir yandan İstanbul’da hayat son hızla akarken araya giren iş seyahatleri bende sanki 2-3 hayatı aynı anda yaşıyormuşum hissini uyandırmaya devam ediyor. Kendimi kopyalamak istiyorum sıklıkla. Biri iş için seyahat eden diğeri İstanbul’da daha düzenli bir hayat süren iki hayatım olsun istiyorum. Biri her akşam evde yemek pişirsin, kitap okusun, resim yapsın, müzik dinlesin, tiyatroya, sinemaya gitsin. Diğeri yeni gördüğü şehirlerin tadını çıkarsın. Bu hayali tek bedenim ve tek ruhumda birleştirmek durumundayım şimdilik. Aslında bu da zevkli ancak bazen uykuya hasret geçen gün ve geceler ve kapının önünde bir valizle devam eden koşturmacayla yukarıda saydıklarımın çoğunu aksatabiliyorum. Uzun zamandır aklımda olan bir konu iş hayatını ve özel hayatı dengelemek. İş benim için hep çok öncelikli bir konu oldu şimdiye kadar. Bundan sonra da öyle olacak ancak yeni bir yaşa daha gidiğim bu Kasım ayında belki de bu dengeyi biraz daha kendi tarafıma çekmek gerektiğini hissediyorum. O yüzden kendi kendime yapmaya çalıştığım, alışkanlık haline getirmeye çalıştığım yeni konular var ama bu yazının konusu değiller. Onları daha sonra anlatacağım. Şimdi bu kapalı, yağmurlu ve cidden karanlık İstanbul gününde  güneşli, ışıl ışıl parıldayan mavi denizi ile Kıbrıs’a yeniden gidelim.

Girne’nin çok sevimli bir şehir merkezi var.. Limanı hem çok fotojenik. Dönüp dönüp aynı yerlerin resimlerini kaç kez çektim gerçekten bilmiyorum. Kocaman bir kalesi var. Benim şimdiye kadar gördüğüm bu kadar sağlam kalmış en büyük kale sanırım.

download

Bir sabah otelden çıktıktan sonra ilk iş liman tarafına yürüyüp oradan da kaleyi gezmeyi planladık. Kaleyi gezmek 3-4 saatimizi aldı! Siz oradan anlayın büyüklüğünü.

Girne Limanı

Kalenin tam olarak hangi tarihte yapıldığı halen bilinmiyor ancak kazı çalışmalarının verdiği  bilgiler  kalenin Girne’yi Arap akınlarından korumak üzere 9. yy’da inşa edildiğine işaret ediytormuş. Zaman içinde Lüzinyanlar tarafından eklemeler yapılmış ve Venedikliler tarafından da kale güçlendirilmiş. Venedikliler kaleyi ele geçirdiklerinde, Osmanlı saldırılarına göre yeniden inşa etmişler ancak bu önlemlere rağmen 1570 yılında kaleyi Osmanlılar’a teslim etmişlerdir. Kale hakkında en ilginç gerçek tarihte hiç bir saldırı sonucu ele geçirilmemiş olması.

Girne Kalesi

Girne Kalesi

IMG-20141026-WA0003

IMG_20141026_111545-EFFECTSKalenin içerisinde bir  de Batık Gemi Müzesi var. Müze denizden çıkarılmış en eski ticari gemiye evsahipliği yapıyor. M.Ö. 300 yılları civarında, Girne kıyısından bir mil açıkta şiddetli bir fırtına sonucu batmış. Akdeniz’de İskender’in ölümünden sonra kurulan Hellenistik krallıklar dönemine ait olduğu biliniyor. 1969 yılında uzmanlar tarafından deniz tabanından çıkarılan gemi parçaları tekrar bir araya getirilmiş ve sergilenmeden önce özel bir koruyucu işlemden geçirilmiş. Müzede geminin son yolculuğunda taşıdığı 400 şarap amforası, 9.000 badem, 29 değirmen taşı, 4 ahşap kaşık, 4 kavanoz yağ, 4 tuz potası burada sergileniyor.

IMG_3130

IMG_3129

IMG_3132

Kaleyi gezidkten sonra limanda oturup bir yemek yedik. Bütün restoranlarda fiks bir fiyat ve menü var nerede ise. 10 çeşit bedava meze dedikleri bir uygulamaları var lakin aldanmayın. Keşke hiç bedava meze getirmeseler de o mezeleri daha düzgün yapıp parayla satsalar. Ortalama bir yemek yiyerek kalkıyoruz ve ara sokaklara dalıyoruz.

IMG_20141027_103436-EFFECTS

IMG_20141027_103042

IMG_20141026_162544

IMG_20141026_161939İşte böylece bir gezinin daha sonuna geldikten sonra yeniden İstanbul’un yolunu tutuyoruz. Mavi gökyüzü ve beyaz pamuk gibi bulutları arkamızda bırakıp rutin yaşantımıza dönüveriyoruz. Yakın zamanda güneşli günler görebilmek dileğiyle herkese mutlu haftalar.

IMG_20141027_114014

Kıbrıs gezi notları- Girne 1

Kıbrıs benim gözümde her zaman ünlülerin gidip kumar oynadıkları bir yer olmuştu. Kumar daha önce Macau yazısında da bahsettiğim gibi beni hiç mi hiç cezbeden bir şey değil. Hatta bu uğurda harcanan savurulan zamana da, paraya da çok acıyorum ben. Kıbrıs’tan uzak durmamın sebeplerinden biri de sıcak denizlerden ziyade serin suları tercih etmiş olmam olabilir.

Planlama yaparken beni en çok cezbeden şeylerden biri uçak biletlerinin gidiş dönüş 400 küsur lira gibi bir rakama denk gelmesiydi. Atatürk’ten uçup Sabiha Gökçene indik. Gelin görün ki Kıbrıs ucuz bir yer değil. Burada sezon sonunda olduğumuzu da göz önünde tutmak gerekiyor tabi. Kaba bir hesapla, gidiş dönüş havalimanı transferlerini 210 TL’ye, Mağusa’dan Girne’ye transferimizi ise 150 TL’ye ayarladık. Bu rakamlar büyük olasılıkla pazarlığa tabi. Ben havalimanı transferlerini internetten ayarladığım için pazarlık etmedim. Mağusa-Girne yolu için ise ilk olarak 180 TL istediler sonra 150 TL için anlaştık. Oteller ise Türkiye’deki sezon fiyatları civarındalar.  Bir notum da ödemelerin şekli ile ilgili. Kıbrıs’ta otellere rezervasyon yapmak istediğinizde parayı peşin olarak önceden ödemenizi istiyorlar.  Bu defa Booking.com’dan ayarlayamadım konaklamamızı o nedenle otellerle doğrudan konuşunca ödemelerini de daha gitmeden yapmış olduk. Taksi transfer için de yine önceden %25 oranında kapora göndermenizi istiyorlar. O nedenle planlama yaparken bunları dikkate almakta fayda olabilir.

Girne de Mağusa gibi bizi güneşle karşıladı. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra bir taksi çağırarak hiç beklemeden gezmeye başlamak istedik. İlk etapta planımız sadece Bellapais manastırını gezmekken, taksiciyi de sevmemizin etkisiyle nerede ise akşam saat 7’ye kadar süren bir tur yaptık.

Kısa bir yolculuktan sonra vardığımız Bellapais Manastırı da gerçekten çok estetik bir yapı. Girneyi tepeden gören Manastır kendisi ile aynı ismi taşıyan bir köyün içerisinde yer alıyor. Girnenin zenginlerinin epeyce rağbet ettiği bir bölge imiş burası. Köy çok şeker, turistik bir tatil kasabası havasında, müstakil evler, çiçekler, kafeler, restoranlar hepsi yanyana dizilmişler burada.

Burada dikkatimizi çeken şeylerden biri Kıbrıs Bayrağı ile Türk Bayrağının yan yana dalgalanıyor olması. Ben Kıbıs’ta kendimi Türkiye’de gibi hissetmedim. Bana kalırsa apaçık başka bir ülke hissiyatını veriyor burası insana. Aynı dili konuşmak, TL harcamak da bu hissi değiştirmiyor. Pek çok açıdan Türkiye’ye bağımlı olmakla birlikte yine de adanın başka bir yer olduğunu hemen algılıyorsunuz.

Bellapais Manastırı, Fransızca “Abbaye de la Paix” yani “barış manastırı” isminin zaman içinde bozulması ile bugünkü Bellapais adına ulaşmış. Türkçe ismi Beylerbeyi olarak degiştirilmiş,  halk arasında ise Balabayıs olarak biliniyormuş.   MS 12. yüzyılda Roma döneminde inşa edilen temeller üzerine inşa edilmiş ve orta çağda yapılan eklentilerle gotik mimari özelliğini kazanmış. Manastır klasik müzik konserleri ve çeşitli müzik festivallerine ev sahipliği yapıyormuş. Kıbrısın Osmanlılar tarafından alınmasının ardından manastır, Yunan ortodoks kilisesine verilmiştir. Bir rivayete göre avlusundaki dört selvinin altında dört rahibenin mezarı varmış.

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais ManastırıManastırda yaklaşık 30- 40 dakika kaldıktan sonra bizi bekleyen taksimize atlayarak bu defa Saint Hillarion’a doğru yola koyuluyoruz.  Saint Hillarion bir kale. Bu kale, kuzey kıyıdan gelmesi muhtemel Arap saldırılarına karşı Beşparmak Dağları üzerinde kurulan kalelerden biri imiş. Diğer bir kale Girne Kalesi benim orada olduğumuz süre boyunca adını duyduğum bir diğer kale ise Buffavento kalesi. St. Hillarion deniz seviyesinden 700 metre yüksekte iki tepe üzerine kurulmuş. tepeye doğru tırmanırken burada nasıl yaşamışlar diye düşünmeden edemiyor insan. Kalede bir manastır ve kilise de mevcut. Kıbrısta bir süre hakimiyet kuran Lüzinyanlar burayı yazlık mekan olarak kullanmış! Lüzinyanların ismini Kıbrıstaki tarihi mekanları gezerken pek çok kere duyuyorsunuz.

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. HillarionKraliçe penceresi….

St. HillarionZirve…

St. HillarionZirvedeki dilek ağacı…

St. HillarionYorucu ama bir o kadar keyifli bir tırmanışın ardından zirveye ulaşınca benim gibi yükseklik korkusu olmayan biri bile cidden tedirgin olabiliyor. Size de tavsiyem eğer her hangi bir sağlık sorununuz yoksa mutlaka zirveye kadar çıkmanız yönünde.  Bu yolu yakşalık 15-20 dakikada geri inerken yolda karşılaştığımız herkes daha ne kadar var diye soruyordu. Şoförümüz Yakup’un söylediğine göre 999 basamak varmış, ancak kalenin farklı bölümlerini gezeyim derken kimi zaman çıktığınız merdivenleri inip başka bir yerden yeniden çıkıyorsunuz o yüzden bu hesap ne kadar doğrudur bilemiyorum. İndikten sonra Yakup bize soruyor şimdi mavi eve mi gitmek istersiniz yoksa yemek yemek mi diye. Sabah Mağusa’da erken kalktığımız ve bir o kadar da enerji harcadığımız için bizim tercihimiz yemekten yana oluyor. Aslen Trabzonlu ama 40 yıldır Girne’de yaşayan Yakup bizi Kuzey Kıbrıs’taki tek Rum köyü olan Koruçam’a götürüyor.

İşte Yorgo’nun Restoranı…

Yorgo Kasap Restaurant

Yirmilik bir rakı söyleyip zaten fiks menü olan yemeklerin gelmesini bekledik. Bu ufak lokantanın girişine yerleştirilmiş kocaman küpler var. Servis edilen etler bu küplerde pişiriliyor.

Yorgo Kasap restoran Girne

IMG_20141025_160154

Keyifli bir yemeğin ardından bu defa Mavi Köşke doğru yola çıktık. Yakup Köşkü o kadar çok abarttı ki ben gördüğümde pek de etkilenmeyeceğim diye düşündüm yol boyunca. gelin görün ki köşkün inşa tarihi 1957 olunca işler değişti tabi. Mavi Köşk şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işletilen bir müze. İçeride periyodik olarak turlar düzenleniyor ve askerlerden biri size köşkün bütün tarihçesiyle birlikte eşyaların yapıldığı malzemelere kadar anlatıyor. tahmin edebileceğiniz üzere biraz didaktik bir tur ancak bence verilen bilgiler içerik açısından gayet doyurucu. 1974 yılından evvel bu köşk İtalyan asıllı bir Rum olan Paulo Paolides’e aitmiş.  Paolides Makarios’un avukatı olarak bilinmekle birlikte, aynı zamanda bir silah tüccarı imiş. Ev dışarıdan görünmeyecek bir konuma yaptırıldığı için savaş zamanında Türk ordusuna epeyce büyük zayiat verdirmiş.

Evde süt banyosu yapılabilen bir havuzun yanında, çok sayıda antika ve sanat eseri bulunuyor. Süt havuzunda Sophia Loren’in bile banyo yaptığı söyleniyor. Köşkün içerisinde bir bar ve taverna dahi mevcut. Paolides gelen misafirleri niteliklerine göre farklı renkte masalara oturturmuş. Mafya babaları bir masaya, dostları bir masaya, çocuklu aileler başka renkte bir masaya… Misafir odalarının her biri başka bir renkte yapılırken, çocuk odası farklı bir mekanizma ile depreme dayanıklı yapılmış. Köşkün kocaman bir bahçesi var. Bu bahçede şarap akan çeşmelerden, amfi tiyatro şeklinde ile yapılmış ve topluluklara hitap etmeden önce prova yapmak için kullandığı ve kendi sesinin aksini duymasını sağlayan bir sistem de kurmuş. Şu anda hatırlayamadığım pek çok detayşa birlikte ev gerçekten de anlatıldığı kadar varmış. Önündeki kocaman yüzme havuzu da cabası! 1974 Barış harekatından sonra adadan kaçan Paolides 1986’da İtalya’da öldürülmüş.

Mavi Köşk

mavi köşk

IMG_3087Müzenin içerisinde fotoğraf çekmek yasak, tahmin edeceğiniz üzere eşyalara, tablolara dokunmak yasak. Biz köşkü koltuklara oturup fotoğraf çektiren, tabloları parmaklayan, dokunmayın denildiği halde herşeye dokunan bir insan güruhu ile gezdik. Yaptıkları bu enteresan hareketler kamera ile tespit edilince bir asker gelip önce fotoğrafları sildirdi, daha sonra da eğer bu şekilde davranmaya devam ederlerse turu bitireceklerini söyledi. Ziyaretçiler arasında çocuk olmadığıı ve yaş ortalamasının 30 civarında olduğunu söylemem lazım. Neyse ki tur sonrasında kazasız belasız tamamlandı. Tabi bu insanların inatla antika değeri taşıyan bu eşyalara dokunma isteğini, hele hele kocaman adamların o koltuklarda oturup fotoğraf çektirmesini hiç anlamıyorum. Her yerde kamera olduğunu gördükleri halde bunu yapmaları bir başka enteresan nokta.

Biz müzeden sonra Barış harekatının başladığı çıkarma plajını ve şehitlikleri görüp buradan otele döndük ve yaklaşık yedi buçuk saat süren turumuzu tamamladık. Bu turun bize maaliyeti 350 Tl oldu.  Bir sonraki yazıda sizi Girne Kalesi ve limanına götürerek Kıbrıs turunu bitireceğim. Herkese bol gezili günler dilerim.

Kıbrıs gezi notları- Mağusa

Bu yaz tatil yapamadım diye içten içe sıkılıp dururken belki de yılın son tatil fırsatını yakalayıp Kıbrıs’a kaçıverdik Adam’la birlikte. O kadar kısa bir zaman içerisinde ve o kadar da emin olamadan ayarladık ki herşeyi kafamda çok da fazla bir şeyi büyütmeden uçağa biniverdik. Atatürk Havalimanından kalkan uçağımız bir saat 20 dakika sonra Lefkoşa’ya inmişti bile. Kıbrıs’ın tek havalimanı Ercan Lefkoşa’da. Burada internet üzerinden ayarladığım taksi şoförü ile buluşarak otelimizin bulunduğu Gazimağusa’ya doğru yola çıktık.

Şimdi burada kısaca Kıbrıs’a giriş mahiyetinde bir kaç bilgi vermenin tam zamanı aslında. Trafik  İngiltere’deki  gibi sağdan akıyor. Kullandıkları prizler üç dişli İngiliz prizlerinden. Kıbrıs’ta tek bir şehire ya da otele tıkılıp kalmak istemiyorsanız üç seçeneğiniz var: (1) araba kiralamak, (2) taksi kullanmak, (3) toplu taşıma. Biz her yere taksi ile gittik. Her defasında enteresan taksi şoförleri ile tanıştık. Kesinlikle adayı gezmenin en pahalı yolu ama bir yandan da en konforlusu olduğu kesin. Hemen hemen her yöne taksi fiyatları sabit gibi. Ancak yine de uzun mesafelerde pazarlık etmek mantıklı. Karşılaştığımız şoförlerin büyük bölümü Türkiye’li Kıbrıslılardı. Aralarından sadece biri Kıbrıs’ın yerlisi çıktı. Türkiye’li şoförlerin çoğu Kıbrıslı Türklerin Türkiyeli Türkleri sevmediğinden bahsediyor. Bu bizim Türkiye’de de hep duyduğumuz bir şeydi o yüzden çok şaşırmadık.

Bizim taksici arkadaşların anlattıklarına göre, Kıbrıs Cumhuriyeti doğum kağıdına sahip olanlar Güneye geçebiliyorlarmış. Kıbrıs vatandaşlığını aldıkları halde Türkiye’den göçenler ise geçemiyorlarmış. Kıbrısın yerli halkının çoğu adadaki garantör devletlerden biri olan İngiliz vatandaşlığını almış o nedenle özellikle gençler  birer birer İngiltere’ye göç ediyormuş. KKTC’nin şu anki nüfusu 300 bin kişi imiş. Buna Kuzey Kıbrıs üniversitelerinde okuyan 80 bin öğrenci ve emekliliklerini bu sıcak ve sakin adada geçirmek isteyen  İngilizleri de ekleyince sayı 500 bine yaklaşıyormuş. Öğrenciler demişken bir de enteresan olayı anlatmadan geçmek istemiyorum. Malum her yerden Ebola virüsü vakaları hakkında bir sürü haber duyuyoruz. İstanbul’da uçağı beklerken Kıbrıs uçağında epeyce yabancı olduğunu farkettik, sırada beklerken önümdeki yolcuların elinde Kongo pasaportunu görünce biraz gerilmedim değil. Uçak inene kadar bu kadar çok Afrikalının Kıbrıs’ta ne aradığını düşündük ve bir cevap bulamadık. Meğer Kıbrıs’taki üniversitelerde okuyan yabancı öğrencilermiş bunlar.

Gelelim şehir ve otel seçimine. İlk hedefimiz Akdeniz sloganı ile yola çıktığımız en büyük dileğimiz denize girebilmekti. Dar zamanda yaptığımız araştırmadan sonra farkettik ki denize girilebilecek en güzel plajlar Mağusa’da. Burada bir parantez daha açıp bizim Gazimagosa diye bildiğimiz şehrin adının Gazimağusa olduğunu da hatırlatmakta fayda olabilir. Ben gidene kadar Lefkoşa’yı Lefkoşe, Mağusa’yı da Magosa diye biliyordum. İlk anda dilinize biraz garip gelse de bir süre sonra alışıyorsunuz.  Biz otele vardığımızda akşam saat 4’e geliyordu ki eşyalarımızı odamıza bıraktıktan sonra, güneş sırtımızı ısıtarak batarken masmavi denize bakıp birer içki içmenin tadına gerçekten de doyum olmadı. O saatlerde herkes yavaş yavaş denizden çıkıp dinlenmek üzere odalarına çekilirken biz ne iyi ettik de buraya geldik diye minnet duyarak sahilde oturmaya devam ettik.

Arkın Palm Beach SahiliKaldığımız otel Arkın Palm Beach Hotel. Tam kapalı Maraş bölgesinin yanıbaşında. Kafanızı çevirince 1974 harekatı ile bombalanan otelleri ve ünlü Maraş bölgesinin hayalet şehrini görebiliyorsunuz. Bana nedense bu manzaralar bir parça Beyrut’u hatırlattı. Hemen yasak bölgenin başlangıcında yer alan otellerden birinin bombalandığı ve bu nedenle yarısının yok olduğu söyleniyor. Bombalanma sebebi ise Türkiye’nin müdahalesi öncesinde bu otele yerleştirilen ağır ateşli silahlarla Türk tarafına sürekli şekilde ateş açılması imiş. Ateş açılan mevziler tespit edilince otelin tepesine Türk savaş uçakları bombayı bırakıvermiş.

Maraş bölgesi Kıbrıs’ın en spekülatif meselelerinden biri. Burası ile ilgili öyle şeyler dinledik ki bir kısmına inanılır mı bilmiyorum. 1974’de burada yer alan 42 otelin tamamının 2025 yılına kadar rezerve olduğunu söyledi Kıbrıs yerlisi taksi şofürümüz. Öte yandan Maraş açıkken Antalya gibi Türkiye’deki turizm bölgelerinin kimsenin ilgisi dahilinde olmadığını da iletti kendisi. Antalya’da turizmin 1980 yılından itibaren gelişmeye başladığı doğru ama Maraş’ın kapanması bunda doğrudan etken midir emin değilim. Özetle Maraş eskiden dünya jet sosyetesinin duraklarından biri imiş. Gerçekten de o dönemde bir plajda 42 tane otel olması bu açıdan büyük bir gösterge. Şu anda ise sadece bir ordu evinin olduğu bomboş plajları ile sessiz sakin eski günlerini anan melankolik bir hali var.

Kıbrıs kapalı Maraş bölgesiPlaja gelince gerçekten de efsane…. Burada isterseniz ben susayım ve resimler konuşsun….

Arkın Palm Beach Plajı

Otel beş yıldızlı bir otel, açık ve kapalı yüzme havuzları, buhar odası ve saunası var. Ayrıca dilerseniz masaj da yaptırabiliyorsunuz. Oda kahvaltı ve yarım pansiyon konaklama şansınız var. Yemekler gerçekten de bu tarz oteller için fena değil. Aşçıları Bolu Mengen’den getirmişler. Tatlılar özellikle iyi demeden geçmek istemiyorum.

Arkın Palm Beach HotelBu otel dışında Mağusa’da bir otel daha var- Salamis Bay Conti.  Biraz daha uzaklara gitmeyi göze alırsanız Bafra bölgesine doğru Kaya Artemis ve Nuhun gemisi otelleri de bu yakınlardaki diğer oteller. Biz Mağusa’nin tarihi şehir merkezine yakın olması ve plajlarının çok övülmesi nedeniyle Palm Beach’i tercih ettik, ancak siz daha farklı ve daha lüks bir tatil planlamak isterseniz diğer otel seçeneklerine de göz atabilirsiniz. Otellerin tamamının iyi olduğunu tahmin ediyorum.

Burada dört gün boyunca denize girip kumsalın tadını çıkartmanın, bu berrak sulara bakmanın tadına doyamadım. Kah kitap okuyarak kah bir içkiyle mavilere dalarak gündüzlerimizi tükettik.Benim için tatilin içkisi cin tonic idi.  Yeni keşfettiğim Hendrics cin bir dilim salatalık ve tonik sonra da kızgın kumlardan serin sulara…. Şimdi gelelim asıl güzelliklere… Akşam üstü deniz sefasını bitirdikten sonra bir duş alıp civarda görülecek yerleri gezerken Mağusa’nın tarihi ile büyülendik.

İlk göze çarpan yapı  Lala Mustafa Paşa Camii.  Kuzey Kıbrıs’ın en büyük ikinci camii olan bu eski gotik katedralin orijinal ismi Saint Nicolas Katedrali ve tahmin edebileceğiniz üzere burası bir Katolik ibadethanesi. 1328’de katedral olarak açılmış ve 1571’de Osmanlı Devleti tarafından bölgenin ihtiyacını karşılamak için camiye çevirilmiş. Cami’nin ismi Kıbrıs Fatihi olarak anılan Lala Mustafa Paşa’dan geliyor.  Katedralin girişindeki ağacın bir çeşit tropikal incir olduğu ve 700 yaşında olduğu söyleniyor. Yine rivayete göre adadaki en yaşlı canlı varlık bu ağaçmış ve katedralin inşaatına başlanan sene dikilmiş. Ben bu cami/katedrale bakmalara doyamadım, kaç poz resmini çektim gerçekten bilmiyorum. Özellikle akşam üzeri güneş batmaya yaklaşırken üzerine o kadar güzel bir ışık vuruyor ki anlatamam. O nedenle akşam üstü bir vakitte gezmenizi tavsiye ederim.  Katedralin bulunduğu meydanda pek çok bar/bistro da var. Keyifle burada soluklanıp bu tiyatro dekoru gibi duran güzelliği izleyebilirsiniz de.

Lala Mustafa Paşa Camii

Lala Mustafa Pasa Camii

IMG_2909Şehrin orta yerinde dört duvarı olmasa da iki duvarı zarar görmeden bu güne kadar gelebilmiş Venedik Sarayı var. Şu anda sarayın içi otopark olarak kullanılıyor. İlk olarak adada hakimiyet kuran Lüzinyanlar tarafından 13. yy’da yapılmış olan saray kalıntıları üzerine Venedikliler yeni bir krallık sarayı yaptıkları için bu saraya Venedik Sarayı deniliyor.  Sarayın 16.yy’da yapılmış olan ve halen ayakta olan cephesinde kullanılan sütunların Salamis harabelerinden alınmış olduğu söyleniyor. Sarayın büyük bölümü depremler sonucu yıkılmış.

Venedik Sarayı Mağusa

Venedik Sarayı MağusaAşağıda gördüğünüz dört sütunun taşımakta olduğu üç kemerli saray girişi ise  yaklaşık 10 km uzaklıktaki Salamis Antik Şehrinden getirilmiş. Ortadaki kemerin üst başındaki arma  ise 16. yüzyıldan kalma bir Venedik arması.

Mağusa Tarihi Şehir

Mağusa tarihi şehir merkezi

Tam saray ile bu kemerli giriş kapısının arasında Namık Kemal Zindanı ve Müzesi var. Buradan gezmeye devam ediyoruz ve bakın karşımıza ne manzaralar çıkıyor… Karşınızda Sinan Paşa Camii yani bir diğer adıyla Saint Paul Katedrali…

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii MağusaSaint George Kilisesi başka bir muhteşem yapı… O kadar devasa ki gözlerime inanmakta zorluk çekiyorum… Çok gözalıcı… Resimlere bakın ve siz karar verin…

Mağusa Tarihi Şehir

Saint George Kilisesi MağusaDevam ediyoruz ve tüm bu yapıların birbirinden en fazla 500 metre uzaklıkta olmalarına da inanamıyoruz… Gerçekten şehir merkezi bir açık hava müzesi gibi…

Magusa tarihi şehir merkezi

mağusa tarihi şehir merkeziHamam….

Mağusa Tarihi şehir merkezi

IMG_20141022_174336

IMG_20141022_174413Bu arada yavaş yavaş güneşin batmaya hazırlandığını farkediyoruz ve doğru Mağusa kalesine tırmanıyoruz… Güneş bulutlar gerçekten bir acayip burada… İnsan bu görüntüyü görüp de büyülenmez mi?

Mağusa gün batımıGünü batırırken bu defa Tam Lala Paşa Camiinin arkasındaki sokakta bulduğumuz Monk’s Inn’e oturuyoruz. Ağaçların gölgesinde yüksek tavanlı, eski bir ev bara dönüştürülmüş. Burada da birer içki yuvarladıktan sonra akşam yemeği için otelin yolunu tutuyoruz.

Monk's Inn MağusaYazıyı uzattığımın farkındayım ancak Mağusa’da görülmesi gereken iki yerden daha bahsetmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Hemen şehir merkezinde olmasa da yaklaşık 8-10 kilometre mesafedeki Saint Barnabas kilisesi ve Salamis Antik Kenti Mağusa’ya gelmişken görmeden geçilmemesi gereken yerler. Biz o gün kumsalda yürüyüş yapıp biraz geç kaldığımız için az kalsın Salamis’e giremeyecektik ancak becerikli taksi şoförümüz bizi hafiften alacakaranlıkta da olsa bizi içeri sokmayı başardı.

Şimdi dilerseniz önce bir parça Saint Barnabas’tan bahsedelim. Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a dönüp, Hıristiyanlığı yaymak için M.S. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlıyor fakat öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanıyor. St. Barnabas’ın öğrencileri cesedi  bir yeraltı mağarasına gömüyorlar ve göğsüne de St.Mathews’un yaptığı incilin kopyasını koyuyorlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalıyor. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını istiyor. Mezar açıldığında St. Mathews incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilmiş oluyor. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul’a giderek İmparator Zeno’yu bilgilendiriyor ve Kıbrıs kilisesi özerkliğini kazanıyor. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulunuyor ve Manastır 477’de inşa ediliyor.  Burada ayrıca bir de arkeoloji müzesi var. Vaktiniz var ise gezmeden geçmeyin derim.

Saint Barnabas Kilisesi

Her yıl binlerce kişinin burayı ziyaret ettiği ve ikonaları öperek ibadet ettiği söyleniyor.

IMG_2927

IMG_2928

Manastır etrafında ayrıca çok sayıda mezar bulunmuş. Burada gördüklerinizin her biri mezarlıklar. Bu nedenle, Manastır etrafındaki oldukça geniş bir alan  tarıma açılamıyor, yerleşim de  yapılamıyor.

IMG_2944

IMG_2945

Mağusa’da görmeden geçmeyeceğiniz son nokta ise Salamis Antik Kenti.  Tam deniz kıyısında bir antik kent burası. Kuzey Kıbrıstaki en önemli ören yerlerinden biri olduğu söyleniyor. 1952-1974 yıllar arasındaki kazılar sonucunda  ortaya çıkarılmış. Bu Antik şehirdeki kalıntıların tamamının Romalılardan kaldığı söyleniyor. Gladyatörlerin dövüştükleri ve idman yaptıkları gymnasium, amfi tiyatro,  agora ve hamam gibi bölümleri var. Beni en çok eğlendiren şeylerden biri bizi gezdiren taksi şoförünün bilirsiniz Romalılar alemcidir, burada sabahtan akşama kadar sauna, hamam, yüzme havuzunda alem yapıp akşamları sütunlu yolda en güzel kıyafetlerini giyip piyasa yaparlarmış demesi oldu. Gerçekten de her yeri mermer taşlarla ve mozaiklerle kaplı olan bu şehri o dönemde partileri, eğlenceleri, kutlamaları ile hayal etmek mümkün.

IMG_2946

IMG_2947

IMG_2948

IMG_2951

IMG_2952

IMG_2955-001

IMG_2957

IMG_2961

IMG_2967

Mecburen çok hızlı bir tur atmak zorunda kalıyoruz ancak kısa zamanda dahi gördüğümüz şehirden çok etkileniyoruz.  Bu arada Salamis’te gün batarken biz de hızlı adımlarla bu müzeyi terk ediyoruz.  Tek yazıda hem çok fazla resim koyup hem de size bütün Mağusa’yı anlatmak epeyce uzun sürdü. Bir sonraki yazıda size Girne ve civarını anlatacağım. Herkese mutlu Pazarlar…

Macau’da bir gün: kumarhaneler ve tarihi şehir merkezi

Hong Kong’daki son günümüzde dönüş uçağımız gece yarısı olunca acaba ne yapabiliriz diye düşündükten sonra Macau’ya gitmeye karar verdik. Macau ve Hong Kong arasında nerede ise her saatte kalkan feribotlar var. Tıpkı Hong Kong gibi Macau’da Türk vatandaşlarına 30 güne kadar vizesiz giriş imkanı tanıyor. Pasaportunuzu yanınıza almayı unutmamanız ve girişte verdikleri kısa formu doldurmanız Çin’in bu özerk bölgesine de giriş yapabilmeniz için kafi.

Hong Kong nasıl eski bir İngiliz kolonisi ise Macau’da eski bir Portekiz kolonisi. Macau’nun beni cezbeden yanı o kadar gökdelenden sonra kendimi biraz daha Avrupa mimarisinin hakim olduğu bir yerde görme isteği idi. Öte taraftan Macau’nun asıl turistik atraksiyonu kumarhaneleri. Söylenenlere buradaki kumarhanelerde dönen paranın Las Vegas’ı dahi geçtiği söyleniyor. Kumarla arası hiç bir zaman iyi bir insan olmadım. Kumar oynama tutkusu benim pek anlayabildiğim bir duygu da değil. O nedenle kumarhane görmeye pek meraklı olmamama rağmen bir grup olarak çıktığımız kısa feribot yolculuğundan sonra ilk durağımız Venetian Macau oldu. Feribottan indikten sonra hemen limanın dışında gitmek istediğiniz kumarhanenin otobüsüne biniyorsunuz. Otobüsler ücretsiz. Biz de Venetian’ın otobüsünü bulup hemen biniverdik. Bu otel Las Vegas’taki aslının bir kopyası, ama sanırım kesinlikle daha küçüğü değil. Kumarhanelerin devasa boyutları ilk etapta insanı şaşkına çeviriyor. İçeriye girdikten sonra ise yön duygunuzu kaybetmeniz ve isteseniz de dışarı çıkamaz hale gelmeniz çok mümkün. Sigara içenler için ayrı bir bölüm yapmışlar. İstiyorlar ki yerinizden bir an için bile ayrılmayın. Sakın oyunu bırakmayın 🙂 Aynı zamanda herşey o kadar detaylı düşünülmüş ki, çocuklar için Transformers sergisi, isteyenler için kocaman bir alışveriş merkezi, restoranlar ve tabi ki çeşit çeşit oyun masaları.

Venetian Macau- transformersKumarhane içerisinde fotoğraf çekmek yasak. O nedenle size fotoğraf gösteremiyorum. Ancak bol ışıklı bir ortam ve rengarenk kumar makinalarının bana pek cazip geldiğini de söyleyemem. Ancak Venedik gibi tasarlanan alışveriş merkezi pek şık. Venedikten ziyade bir film setinde geziyorsunuz gibi.

Venetian Macau

Venetian MacauBurada yeterince zaman geçirdiğimize inanınca doğru eski şehir merkezinin yolunu tutuyoruz. Hava inanılmaz sıcak ama bu grubun geri kalanını hafiften yıldırsa da beni yıldırmıyor. İşte şehrin tarihi merkezi ve senato binası…

Macau centre- Old SenadoBu manzaralar bana bir an için uzak doğuda olduğumu unutturuyor.

MacauYakın zamanda Hong Kong’daki şemsiyeli protestoları hatırladınız mı? Burada şemsiye yağmurun yanında güneşten korunmak için de sıklıkla kullanılıyor. Yani local insanlara karışıp gitmek isterseniz siz de açın şemsiyenizi, böylece kavurucu güneş ışınlarından da daha az zarar görürsünüz.

MacauHedefimiz St. Paul kilisesinin kalıntıları. Sokaklar epeyce kalabalık… Biz de kalabalıkla birlikte ilerliyoruz.

Macau

Just Married- Macau

Macau StreetsSokak yemekleri… Bu gördüğünüz yumurta tartı… Epeyce yağlı, içinde custard var gibi geldi bana ve yumurta tadı da epeyce hissediliyor.

egg tart

Macau Street Food

Macau Street Foodİşte Saint paul Kilisesinden bugüne kalan tek duvar… Unesco Dünya Mirası listesinde yer alıyor bu kalıntılar…

Ruin's of Saint Paul

St. Paul Kilisesi kalıntıları

Ruin's of St. Paul

Ruin's of St. PaulKilisenin yan tarafında bir park var. Bu parkın içindeki patika yolunu takip edip biraz merdiven çıkarsanız eski kalenin surlarına geliyorsunuz. Bu resimde Grand Lisboa Kumarhabesini topun ağzına koydum 🙂

Macau

IMG_2871Şehrin merkezi sıcaktan dayanılmaz hale gelince önce limana yakın bir bölgede gördüğümüz bir başka kalıntı ya yöneldik ancak sonra anladık ki burası eskiRoma kalıntıları tarzında yapılmış bir tiyatro, konferans vs. merkezi. Burada da bir düğün öncesi fotoğraf çekimi var. Eylül ayı Macaulular için en iyi düğün ayı olsa gerek 🙂

IMG_2878

IMG_2880Sonunda limana ulaşıyoruz ve içerideki restoranlardan birine ilişiveriyoruz. Yaşasın dim sum!

IMG_2885

IMG_2889

IMG_2887

IMG_2886Yemekten sonra yeniden feribota binerek Hong Kong’a geri dönüyoruz.. Hong Kong’da iken Macau’ya gelmek bu kadar kolayken değişik birşeyler görmek isterseniz böyle bir günlük geziyi de programınıza dahil edebilirsiniz. Biz bulamadık ama burada bir Portekiz lokantası bulup yemek yemek de değişik olabilir.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑