Son zamanlarda izlediklerim….

Bu aralar vaktimin çoğu internette bir şeyler arayarak, izlemediğim filmleri, dinlemediğim müzikleri bulup indirerek geçiyor. Sabah kalkıp biraz film sonra biraz kitap, sonra biraz internet, ardından bir film daha şeklini alan bu döngüden o kadar mutluyum ki kimse bana dokunmasa şöyle bir 2-3 ay kadar daha evde bu şekilde yaşamaya devam edebilirim.

Öte yandan bu o kadar alışkın olmadığım bir durum ki bazen içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Sanki çalışmam, işe gitmem ya da illa kendim için değil de başka birileri için bir şey yapmam gerekiyor gibi hissediyorum. Sonra silkinip kendime geliyorum.

Yeniden yoğun bir çalışma temposuna girmeden önce elimdeki film stoklarını eritmek gibi bir hedefim var. Ne kadar başarılı olacağımı zaman gösterecek… Bakalım “Epicurious Sinemaları”nda bu ay neler varmış!

Bucket List

Morgan Freeman ve Jack Nicholson’ın baş rollerini paylaştıkları bu film birbirlerine hiç benzemeyen iki adamın dostluklarının hikayesini anlatıyor. Ortak tarafları ikisinin de ömrünün çok az kalmış olması. Biri araba tamircisi diğeri hastaneleri olan zengin ve huysuz mu huysuz bir adam. Aynı hastane odasında kalan bu iki kafadar ömürlerinin geriye kalan son demlerinde hayallerinin peşinde birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Bu iki ünlü oyuncuyu görünce ben çok daha iyi bir film beklentisine girmiştim ancak benim beklentilerimin biraz altında kaldı. Filmin ana fikri şu yazıda okuduklarımıza benziyor aslında. hayatın tadını çıkarın, dakikalarınızın, sevdiklerinizin kıymetini bilin diyor. 

The Hangover:

Nasıl olup da şimdiye kadar izlemediğime çok şaşırdığım nefis bir komedi filmi. Hatta yakınlarda ikincisi de çekilmiş ve izlenecek filmler listemde beni bekliyor. Evlenmek üzere olan Phil,  en yakın iki arkadaşı ve müstakbel kayın biraderiyle birlikte bekarlığa veda partisi için bir hafta sonunu Las Vegas’ta geçirmeye karar verirler. Sonrası tam evlere şenlik, çok eğlenceli bir film. Ayrıca yakışıklı Bradley Cooper hayranları için birebir :).


Little Manhattan:

Bu defa bir romantik komedi filmindeyiz. Aşk ve aşık olmakla ilgili bütün klişeleri bolca yer aldığı bir film Little Manhattan. Ancak bütün bunların 11 yaşında Gabe’in başından geçiyor olması olayı komik hale getiriyor. Film bize aşık olunca nasıl da  tecrübesizleştiğimizi, elimizin ayağımıza dolandığını hatırlatıyor. Gabe ‘in iç mücadelesi ve film boyunca süren monologları söz konusu aşk olduğunda  yaşımız 11 de olsa 31 de olsa  çok bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Stardust:

Bir başka fantastik film. Büyüklere masallar serisine ekledim bunu da. İnsana kendini iyi hissettiren cinsten ama yine de bir Finding Neverland değil bence.  Eğer günün stresi sizi fazlaca hırpaladı ise eminim size iyi gelecek bir film. Bir yıldız, bir prens ve  aşk… İyiler ve kötülerin savaşından galip çıkan tabi ki iyiler oluyor ve film mutlu sonla bitiyor. Bu arada Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer’ın da filmi şenlendirdiklerini söylemeden geçmeyelim.  İkisi de yardımcı rollerde olmalarına karşın baş rol oyuncularından çok daha fazla dikkat çekiyorlar.

İçinde yaşadığım deri:

Almodovar’ın son filmi. Sanırım hemen hemen izlemeyen hiç kalmadı bu filmi. Almodovarı gerçekten çok severim. Üstelik epeydir de her hangi bir filmini izlememiş, özlemiştim. Bu defa neden filmi izlemek için acele etmedim sorusunun cevabı sanırım filmin fragmanı. Almodovar filmlerinde genelde gördüğümüz renk cümbüşü yerine daha steril bir tarz, daha nötr renkler görünce sanırım içimde bir yerde bunun kötü bir film olduğuna inandırdım kendimi. Oysaki olay hiç de öyle değilmiş. Nefis bir intikam öyküsü. Filmin ancak ortalarında tahmin edebildiğiniz şaşırtıcı bir son. Deli bir doktor! Karısına çok aşık! Ancak anlaşılabildiği kadarı ile sorunlu bir ilişkileri var ki kadın, doktorun  kaplan kılığında gördüğümüz gerçekten rahatsız edici kardeşi ile kaçıyor… Ardı ardına gelen felaketler zaten bu kaçışın ardından başlıyor! Sonrası hakkında bir şey söylemek istemiyorum! Ben gerçekten çok beğendim.  Filmin en beğendiğim sahnelerinden biri de Concha Buika’nın şarkı söylediği sahneler…

The Secret in Their Eyes

Şimdi sıkı durun. Bu serinin en iyi filmi diyebileceğimiz bir filme geldi sıra. Yine bir intikam filmindeyiz. İçinde Yaşadığım Deri’nin ardından bu filmi  izlemek aslında pek iyi olmadı. Zira ikisi de psikopatlık konusunda bir biri ile yarışabilecek karakterlere sahip filmler. 2010 yılında Yabancı Film Oscar’ını alan son derece durağan bu Arjantin filmi 2 saatten fazla sürüyor ama garip bir şekilde izlerken sıkılmıyorsunuz. 23 yaşında yeni evli Liliana’nın kendi apartman dairesinde tecavüz edilip,  öldürülmesinin ardından başlayan cinayet soruşturmasında birlikte çalışan Esposito ve Sandoval eski bir resimden yola çıkarak katil olduğundan şüphelendikleri Gomez’i aramaya başlarlar. Gomez’i  ele geçirdikten sonra Irene’nin de yardımıyla iyi bir sorgulama yapıp adamı içeri tıkmayı başarırlar. Ne var ki dönemin Arjantin’inde siyasi yolsuzluklar almış başını gitmiş vaziyettedir. Gomez hükümet lehine muhbirlik yapması karşılığında serbest bırakılır! Liliana’nın kocası Morales ile sıkı bir dostluk geliştiren Esposito ise yıllar sonra emekli olduğunda bir kitap yazmaya karar verdiğinde kendisine konu olarak bu Morales davasını seçer… Filmde Aşk, tutku, korku-sevgi, nefret, intikam, söylenemeyen sözler ve bakışlarla anlatılanlar üzerinde duruluyor. Aklımda filmle ilgili pek çok şey kaldı. Üzerine sayfalarca döktürülebilecek bir film yapan Campanella’yı tebrik ediyorum.

Bir sonraki yazıda dizi önerileriyle devam edeceğim.  Güzel bir gün dileğiyle.

Letters To Juliet

Bu haftasonu güzel geçti… Yorulduk ama değdi. Eğlenceye Cuma akşamından başladığımız için Pazar gününü de havanın soğumasını bahane ederek evde film keyfine ayırabildim. İlk filmimiz Letters to Juliet. Romantik komedi tarzındaki filmimiz 2010 yılı yapımı. IMDb puanı 6.3.

Özellikle moralsiz olduğunuz, yüzünüze bir gülümseme yerleştirmekte zorlandığınız bir günde izlemekten keyif alacağınız bir film. Senaryosu gerçekçi olmamakla birlikte inanmak isteyeceğiniz yarı masal kıvamında yazılmış. Arka plandaki İtalya, Verona, üzüm bağları ve kasaba görüntüleri de bizi bu masala inandırmak için elinden geleni yapıyor.

Henüz 15 yaşında iken bir tatil esnasında Verona’ya gelen İngiliz genç kız Claire orada tanıştığı İtalyan genci Lorenzo’ya aşık oluyor.  Claire ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü bu ilişki için Lorenzo ile kaçma planları yaparken son anda korkarak ülkesine geri dönüyor.  Ancak dönmeden önce Verona’daki Juliet duvarına bir mektup bırakarak kendisine yol göstermesini istiyor.

Aradan 50 yıl geçer ve mektubu New York’tan nişanlısı Victor ile birlikte tatil yapmaya gelen Sophie bulur. Sophie’nın bu mektuba yazdığı yanıt üzerine Claire bunun kaderin bir cilvesi olduğunu düşünerek torunu Charlie’yi de yanına alarak Verona’ya gelir. Daha sonrasında Claire, Charlie ve Sophie 50 yıl önce kaybettikleri Lorenzo’yu aramak üzere yola koyulurlar.

Verona’daki Juliet duvarı fikri benim çok hoşuma gitti. Aslında bir çeşit dilek ağacı. Ya da aslında Güzin abla köşesi. Yine de orada kendilerine Juliet’in sekreterleri diyen bit grup kadının her akşam mektupları toplayarak, her birine yanıt yazmaları şaşırtıcı oldu benim için.

Öte yandan, film kesinlikle vasat sayılabilecek bir romantik komedi. Ancak tüm romantik komedilerde olduğu gibi bitince kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Kader, tesadüfler, aşk, aşkın sözü bile içinizi ısıtan halleri bana iyi geldi. Daha iyi oyunculuk, daha güzel bir hikaye olamaz mıydı? Elbette ki olurdu lakin bu da idare eder.

Charlie’nin hallerinden dolayı filmi izlerken daha yakın zamanda Adam’la konuştuğumuz bir konu geldi aklıma. Hayatta kim ne isterse onu buluyor diye konuşmuştuk. Aşk isteyen aşk, para isteyen para, prestij isteyen prestij buluyor diye de ukalalık etmiştik. Epey zamandır enerjimi neye yoğunlaştırırsam onun gerçek olduğunu görmek beni bu şekilde düşünmeye de epeyce teşvik ediyor aslında. Seyahat edeyim, ofiste fazla oturmayayım dediğim anda değişik yerlerdeki iş toplantıları, kişisel seyahat planları ve olasılıkları artıveriyor bir anda. O yüzden yine diyorum neyi isteyeceğimize çok dikkat etmek gerek zira bir şekilde o enerjiyi yaratabilen bir beyin ve kalbe sahibiz.

Ben en çok aşk ve seyahat istiyorum hayatta. Aşk olmayınca geri kalanında bir anlamı olmuyor esasen. Ne seyahatin tadı tuzu oluyor, ne güzel sofraların, ne de güzel manzaraların… Aşk dediğim öyle bir şey ki, gözünün içine baktığında ne dediğini anlarsın,  başka bir yana baktığında bile sana uzanan elini görür, hemen kavrarsın,  o eli tuttuğunda dünyanın en güvenli, en sıcak yerinde olduğunu hissedersin, yıllar geçtikçe de bu hissin hiç eksilmediğini görüp için ılık ılık akarken, gelen tatlı uyuşukluk hissi ile hafiften sarhoş gibi olursun.  Abartmış olabilirim hafiften ama bugün de böyle hissettim ben. Herkese güzel bir hafta dileğiyle.

Bir de not: Çaylar gelmiş, sen kendininkinden önce onun çayına bir şeker at karıştır, sonra bak seyret yüzü nasıl aydınlanır.

Because I said so!

Pazar akşamı üzerimdeki gerginliği gören Adam seni romantik komedi filmi paklar, sana en son getirdiğim filmi izlesene dedi. Adamcağız ne yapsın? Ben bütün gün çemkirir pozisyonumu almış bela çıkarmaya uğraşırken o da beni yumuşatmanın yollarını arıyor tabi… Sımsıcak  bir duş üstüne sıkı bir yemek, kahve ve bir iki tane madlen çikolatanın ardından biraz sakinleştim sanırım 🙂 Hani aslında bıraksalar kuruyemişçiden sipariş verip bir kilo karışık antep fıstığı, badem, fındık, ceviz, yer fıstığı ve beyaz leblebi diyerek gecenin sonunda mide fesadı geçirmeye niyetliyim ama durmak lazım!  O kadar da değil 🙂 

İşte bu duygularla oturup izlediğim Because I said so tam da çerez niyetine geçti. İnternetteki hemen hemen her kaynakta filmin çok kötü olduğu yazıyor. Ancak üzgünüm ben katılmıyorum. Romantik komedi filmlerinden insanlar ne kadar komplike bir senaryo bekliyor onu da pek anlamıyorum.  Neden romantik komedi izlersin? Mutlu son, mutlu bir aşk, flört izlemek için değil mi? O zaman ne kadar şaşırmayı bekliyorsun? Birbirine benzeyen tonlarcası var ve ben hepsini izlemeyi seviyorum, bayılıyorum, beni dertlerimden, tasalarımdan, sebebini bilmediğim gerginliklerimden arındırıyor. Romantik komediler benim için koca bir kutu çikolata yemek gibi.  Ya da bu akşam örneğinde olduğu gibi koca bir çanak kuruyemiş gibi. Ben sevdim, Pazar akşamına çok yakıştırdım, çok hoş kadınlar izledim, keyif aldım.

Filme gelirsek, aşırı müdahaleci bir anne ve onun üç kızı ama özellikle en  küçük kızı ve onun aşk hayatı etrafında dönen bir hikaye ile karşılaşıyoruz. Anne küçük kızının doğru kişiyi bulamayıp, tıpkı kendisi gibi yalnız kalacağından o kadar çok endişe ediyor ki, kendisi kızı için bir çöp çatanlık sitesine üye olup, kızı yerine erkek arkadaş adayları ile tanışıyor. Sonunda da birini seçip, kızıyla tanışmasını sağlıyor. Ama tabi olaylar annenin planladığı gibi gitmeyecek ve oldukça kuvvetli bir başka aday da kız  için rekabete girecek ve bakalım neler olacak. Bu arada Anne ve küçük kızın aşçı olduğunu, o nedenle filmde  kısacık da olsa mutfak sahneleri olduğunu ayrıca, Gabriel Match’in canlandırdığı Johnny’nin oldukça hoş olduğunu söylemem gerek.

Oyuncu kadrosu oldukça güçlü Diane Keaton ve Mandy Moore oynuyor. patlatın mısırınızı, alın elinize içeceğinizi, kısın ışıkları ve oturun izleyin bu filmi,  ister tek başına, ister sevgilinizle, ister arkadaşlarınızla. Her türlü güzel gider:)

jeu d’enfants- love me if you dare

Pazar akşamı kendime özel düzenlediğim sinema kuşağında bu defa Jeu d’enfant ya da İngilizce ismi ile Love Me If You Dare  vardı. Film beni özellikle ilk yarısında gülmekten kırdı geçirdi. Annesi kanser hastası olan Julien ve ele avuca sığmaz, kararlılığı bakışlarından belli Sophie’nin başlattığı var mısın yok musun oyunu üzerine kurulu filmi ister bir aşk hikayesi olsun ister sadece inat üzerine kurulu bir film olsun bana çok güzel bir pazar akşamı geçirtti. Özellikle filmin ilk 15-20 dakikasında renklerden, görüntülerden gözlerimi alamadım. Bir taraftan da genellikle uslu bir çocukluk geçirdiğim için bu iki küçük hınzırı epeyce kıskandım.

Julien’in afacan ufaklık hallerine, Sophie’nin ise büyüdükçe dönüştüğü genç kadının güzelliğine bayıldım. Düğünde masaların altına saklanıp, düğün pastasını devirmelerinden tutun da, Sophie’nin sınıf öğretmenini mürekkebe bulamasına, Julien’in okul müdürünün karşısında ayakta altına işemesine kadar içimde garip bir sevinç duygusu yarattı. Sanırım filmde en sinir olduğum karakter Julien’in babası oldu. Kazık kadar adamın parmak kadar çocuktan ne istediğini hiç anlayamadım. Hele ki bir sahnede iki yaramazın yaptığı haşarılıktan sonra Sophie’ye attığı tokatı hiç içime sindiremedim.

Ufaklıklar büyüyünce oynadıkları oyunun sonuçları da daha ağır olmaya başladı tabi. Örneğin Julien’in Sophie’yi bir demiryolunda gözleri bağlı bekletmesini fazla gaddarca bulduğumu söylemeliyim. Üstüne Sophie’yi akşam yemeğine davet edip, ona evlenme teklif ediyormuş edasıyla başka bir kızla evleneceğini açıklaması da insanın ruhunu paramparça edecek bir şeydi.

Birbirlerine o kadar yapıp ettikten farklı bir şekilde de olsa kavuştukları için ben filmin mutlu sonla bittiğine inanıyorum. Birlikte betona gömülüp sonsuza kadar birlikte kalma fikri sonunda ölüm olduğu için kötü gibi görünse de eger hayatta kalsalardı birinin diğerini sakat bırakacak kadar ileri gidebileceğini filmin sonlarına doğru karşımıza çıkan araba kazası sahnesi göstermişti zaten.  O yüzden bu ölüm sahnesi, filmin sonu geldiğinde suratıma bir gülümseme yayılmasına engel olamadı. Zaten birbirleri ile birlikte olmadıkları vakitte, hayat zenginlik, lüks ve refah içerisinde geçse de çok sıkıcı değil miydi onlar için.

Filmin şarkıları konusuna gelince aklımda “la vie en rose”dan başka bir şey kalmadığını söyleyebilirim. O yüzden bir yerden bulup yeniden dinlemeliyim.

Sonuç olarak, güzel bir filmdi. Sinema izlemeye değerdi. Benim gibi bu fırsatı kaçıranlar için ise dvdsi büyük bir fırsat tabi ki.

Filmler, ikinci posta… 500 days of summer, cadillac records ve diğerleri

Hava Ankara’da o kadar sıcak ki, ne dışarı çıkmak, ne fazla atraksiyonda bulunmak içimden gelmiyor. Hani o kadar ki bira bile içesim yok. Çünkü dışarıda genelde yaprak bile kıpırdamıyor. Serin esintili yaz akşamlarını özlerken ben elimde yarım litrelik su tercihen buzluktan çıkmış su şişesi, üzerimde rahat bir şeyler, mümkün mertebe yerimden kıpırdamadan  film izliyorum. İşte bugünün film menüsü:

500 DAYS OF SUMMER

Gelelim benim için bu yaz izlediğim en güzel romantik komedi olmayan romantik komedi filmine. İşin tuhaf olan tarafı filmin adını epeydir duyuyor olmama rağmen hakkında hiç bir şey bilmeden indirip izlediğim bir film. Film hakkında o derece bilgisizmişim ki 500 days of summer bende sanki 500 yaz günü gibi bir çağrışım yapmış. Meğer  Summer yine Summermış ama benim sandığım summer değil!

Tom tebrik kartları tasarlayıp satan bir şirkette çalışmaktadır. Kendisi aşka feci şekilde inanan biri olduğundan sevgililer günü kartlarını tasarlayan ekiptedir. Bir gün şirkete yeni bir yönetici asistanı gelir. Kızın adı kendisi gibi Summerdır. Tom ilk görüşte kıza aşık olur, kız da Tom’la vakit geçirmekten çok mutludur ancak bağlanma korkusu vardır.Film bu ikilinin arasında aslında 500 gün süren ilişkinin (aslında daha az çünkü Summer çekip gider ve çoktan evlenip evinin kadını olur ancak Tom bunu 488. günde öğrenebilir) erkek tarafının gözünden ve kronolojik sıra izlenmeden anlatıldığı bir hikayeden oluşur.

Filmin temposu hızlı değil ama sıkmadan izlettiriyor kendini. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir film zira başka başka hikayelerde hepimiz Tom da Summer da olmuşuzdur. Herkesin her ilişkide farklı olduğu, birine karşı aslan kesilirken başka biri karşısında süt dökmüş kediye dönebildiğimiz aşikardır.

Summer pek çoklarının canını yakmış olabilecek mavi güzel gözlü bir kız iken aslında ilişkinin başından beri Tom’a dürüst davranmaktadır. Ancak Tom normalde kadın tarafının yapacağı şekilde karşısındaki kadını zamanla değiştirebileceğini ummaktadır.

Summer gittikten sonra Tom’un hayatı altüst olur. Dağıtır. Bu esnada şirket sahibinin kendisini odasına çağırarak tebrik kartları yerine taziye ve cenaze kartları yazmayı teklif etmesi ayrıca komiktir. Bana göre filmde çok az görünmesine karşın 30 yaş üzeri yorumlar yapan akıllı bıdık Rachel filmden çıkarılacak dersleri bir bir gözümüze sokmaktadır.

Senin için mükemmel olan  ilişki karşı taraf için mükemmel olmayabilir. Ancak yine de aşk dışarıda bir yerlerdedir. Adı değişir. Summer gider Autumn gelir o da gider Spring olur. Müzikler güzeldir,  görüntünün ikiye bölündüğü  Expectations-Reality sahnesi pek çoklarımızın başına en az bir kere gelmiştir.

Son- İzleyiniz, göreceksiniz değecek.

CADILLAC RECORDS

Bu kadar romantizmden sonra biraz da müzik tarihi demek istiyorum. “Ray”i beğendi iseniz Cadillac Record‘u da mutlaka izlemelisiniz. Evet Ray kadar iyi değil belki ama yine de müziğe doyacağnız, eski Amerikan arabalarından hoşlanıyorsanız gözünüzünde şenleneceği bir film. Muddy Waters, Little Walter, Chuck Berry, Etta James, Howlin’ Wolf… Tam bir blues ziyafeti…. Roling Stones’un adının nereden geldiğini tutun da Beach Boys’un Surfin’ USA şarkısının müziklerinin aslında Chuck Berry’nin Sweet Little Sixteen şarkısından alıntı olduğuna. Elvis’in satışlarının patlamasının ardından  siyahilerin yaptığı albümlerin nasıl da plak şirketlerinin ellerinde kaldığını film sayesinde özet şekilde görebiliyorsunuz. Filmin yanyana ilerleyen hikayelerinde, ırkçılık, müzisyenlerin seks, alkol, uyuşturucu üçgeninde kazandıklarını tüketmesi, kazanırken, cadillaclara binerken iyi giden ortaklıkların paralar suyunu çekmeye başlayınca öküz öldü ortaklık ayrıldı kıvamına gelmesi anlatılıyor. Kısacası güzel film,  izlemek gerek, vakit kaybı hiç değil. Hatta sonra soundtrack albümünü indirip onu da dinlemek gerek.

 

 

BRIDE WARS

2009 yapımı. Başka bir Anne Hathaway filmi. Bu defa kendisine Kate Hudson eşlik ediyor. 6 yaşından bu yana düğün hayali ile yaşayan iki kızın düğünlerinin wedding plannerın yaptığı bir hata yüzünden aynı gün aynı saatte aynı yerde gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan olaylar silsilesi…. Evet bu da klişe, evet sonu bunun da belli, ama korkunç bir film değil…. Hatta gayet eğlenceli… Düğün hayali ile yaşamayanlar da gayet kahkahalarla izleyebilir bence.  Vakit çok yapacak bir şey yoksa izleyin…

 

LEAP YEAR

Beğenmedim. Yerden yere vurulan diğer romantik komedi filmleri kadar dahi güldürmeyen, nedense bende klişe çarpı beş tadı uyandırmış film. İrlanda manzaraları çok güzel o yüzden belgesel niyetine izlenebilir. Ancak bence boş vaktinize bile yazık olacak bir film bu.

Şimdilik bu kadar, ama hala izleyecek çok film var.

sıcak yaz akşamlarına uygun hafif filmler…

Yazmayalı 20 gün olmuş neredeyse. Bu 20 günde bir taraftan Ankara sıcağıyla mücadele ederken  bir yandan yaz ortasında üstüste gelen heyetlerle ilgilenip, iş yemekleri ve bütçe meseleleriyle ilgilendim. Şu an ortalık sakin. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar. Ama biliyorum ki Pazartesi günü yine kaldığımız yerden devam edeceğiz.

İşte bu yoğun günlerin akşamlarında aklımı boşaltıp, yayılarak yapmaktasn hoşlandığıum bir şey var. Isohunt sağolsun ne kadar izlemediğim romantik komedi filmi var ise bilgisayarın yedek hard diskine depoladıktan sonra akşamları oturup birer ikişer film izliyorum. İşte size de bir kaç öneri:

KINKY BOOTS

 Baba yadigarı ayakkabı fabrikasını ayakta tutmaya çalışan Northhampton’lı Charlie’nin babası ölmeden önce fabrikaya yüzlerce çift ayakkabı sipariş eden müşterisini ziyarete Londra’ya gittiğinde adamın iflas ettiğini öğrenir. Ne yapacağını bilmez şekilde Londra sokaklarında dolaşırken bir drag queen olan Lola ile yolları keşişir. İşte bu karşılaşma travestiler ve show dünyasının kadın görünümlü erkek dansçıları için çizme yapma fikrinin Charlie’nin aklında bir ampul gibi yanmasına vesile olur. Kadın vücudunun ağırlığını taşıyan 13 pontluk sivri topuklu çizmeler erkek vücudunu taşımaya dayanamadığı için gece hayatının drag queenlerine daha sağlam topuklu ayakkabılar lazımdır. Böylece Charlie kendi nish marketını yaratır. Eğlenceli, mutlu sonla biteceği belli, içinde bir başarı hikayesinin anlatıldığı, dozu iyi ayarlanmış bir romantizmin de serpiştirildiği evde seyirlik bir İngiliz komedisi.

 

DID YOU HEAR ABOUT THE MORGANS

Son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmlerden. Zaten sonuna kadar katlanamadım. Hızlı hızlı göz atarak 103 dakikalık filmi sanırım 40 dakikada izledim. New York’lu avukat Hugh Grant, emlakçılık yapan karısı Sarah Jessica Parker’ı aldatır. Sarah Hugh’u terketme kararı almışken, birlikte  bir cinayete şahitlik edince bu defa FBI tarafından güvenliklerini sağlamak amacıyla Wyoming’de Wheeler’ların gözetimine verilirler. New York’tan Çemişkezek’e gelen Manhattanlı çiftin maceraları burada da devam eder….  Bence vakit kaybı bir film. Sarah’yı hep Manhattan upper east side’da görmeye alışmış olmalıyım ki, kırsal alanda rodeocular, tarlalar ve sessizliğin ortasındaki Wyoming’e pek yakıştıramadım.  Sıkıldım.  Kendisi Sex and the City’den kazandığı paraların keyfini sürse de yeni film çekmese diye düşündüm. Hugh Grant için de düşündüklerin pek farklı değil aslında. Evet seviyorum İngiliz aksanını, yakışıklı da adam, ama artık yaşlandı mı ne?

VALENTINE’S DAY

Bu sene sevgililer gününde gösterime giren ve son zamanlarda moda olduğu üzere bir film içerisinde bir şekilde birbirine bağlanan çok sayıda hikaye anlatan filmlerden biri. Evet sonu baştan belli ama yine de hoş. Anne Hathaway’in ara beni boya beni kızı olduğu sahneler inanılmaz. Film eşini aldatanlar, sevgililer gününe gıcık olanlar, öğretmenine aşık olan ilkokul çocuklarını da dahil edince sevgililer gününde ortaya çıkabilecek pek çok senaryoyu birleştirmiş. Ben sevdim. Belki sinemada izlemeye gerek yok ama yazın evde yapacak bir şey yokken izleyip sizi de bol bol güldürecek bir film. Zaten oyuncu kadrosu o derece zengin ki sırf bunun için bile izlenir.

CASH BACK

Kız arkadaşından ayrılan güzel sanatlar öğrencisi Ben bu ayrılıktan sonra insomniaya yakalanır.Bu durum maddi sıkıntılarıyla da birleşince uyumadığı fazladan sekiz saatinde Sainsbury’s’de gece vardiyasında çalışmaya karar verir. Gece vardiyasında da vakit kolay geçmez. Vaktin daha hızlı geçmesi için saate bakmamak gerekir. O yüzden markette Ben’le birlikte çalışan Emilia saatinin üzerini bir bantla kapatmıştır. Geçmek bilmeyen vakit Ben’in hayal gücünü çalıştırır. Böylece zamanı durdurabilen Ben markete alışveriş yapmak üzere gelen müşterilerin yarı çıplak resimlerini yapmaya başlar. Bu esnada da flashbackler yoluyla Ben’in çıplak kadın vücudunu çizmekten duyduğu hazzın temelleri anlatılır. Yine bir İngiliz filmi. Film çok hoş. Espriler çok hoş.  Tahmin edilebilse de sonu da çok hoş. Gerçekten de izlemeye değer. Hatta bence Nolan’ın Inception’ınından daha hoş. Bu arada, konunun ve diyalogların güzelliğinin yanında görüntü yönetmenini de takdir etmek lazım. Özellikle mekan geçişlerini çok beğendim. Dolayısıyla bu hafta izlediklerimin en iyisinin Cashback olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Daha izleyecek çok film var izledikçe yazmaya da devam edeceğim.

iki film daha

Dün gece izlediklerime iki film daha eklendi. Havaya, suya çok fazla bir şeye dokunmayan iki romantik komedi filmi daha.

17again_resized_W406_H600_1İlki “17 Again”, ya da Türkiye’deki sinemalarda gösterildiği hali ile “Yeniden 17”.  30lu yaşlarının ikinci yarısında olan, liseden de mezuın olalı 20 sene olmuş bir adamın yeniden 17 yaşına döndüğünü düşünün. Mike O’Donnell 17 yaşında bir lise basketbol maçında yetenek avcıları kendisini izlemeye gelmişken kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenir ve oyunu terk eder. Yaptığı bu seçim geleceğine ilişkin seçimlerini de tamamı ile değiştirmiştir. Ancak bunu izleyen 20 yıl boyunca da sürekli eğer o gün oyunu terk etmese idi yaşamının ne kadar farklı olacağını düşünerek hayatı kendisine ve karısına zehir etmektedir. Bu durum çifti boşanmaya kadar götürür. İşte tam da bu anda olanlar olur ve  Mike birden kendini yeniden 17 yaşında bulur.

Filmi izlerken düşündüm avcaba benim böyle bir pişmanlığım var mı diyer. Sanırım yok. Yine aynı şeyleri yapar ve bugünkü durumumda olurdum gibi geliyor. Zira geçmişte yaşamanın pek de mantıklı bir şey olmadığını düşünüyorum hatta buradaki yazılarımda da bir kaç defa işlediğim bir konuydu bu.

Öte yandan filmin en komik yanlarından biri, Mike’in düzmece babasını canlandıra Ned’in okul müdüresine aşık olması ve müdirenin Ned’e başta feci ayak diremesine rağmen binbir ısrar üzerine çıktıkları akşam yemeğinde ikisinin de birbirlerinin Yüzüklerin Efendisi hayranlığını keşfetmesiyle birlikte elfçe konuşmaya başlamaları idi. Yine rahat bir seyirlik tavsiye edilir.

definitely_maybeİkinci film Definetely, Maybe.  Karısından boşanan bir adam. Okuldaki cinsel eğitim dersinin ardından bebekleri leyleklerin getirdiğine inanmayan ve fazlasıyla bilmiş bir kız çocuğu. Baba kızına annesiyle nasıl evlendiklerini anlatır. 1 adam ve 3 kadının hikayesi. Doğruyu söylemek gerekirse bu filmi ilki kadar beğenmedim.  Sebebi adamın başka bir kadını sevmesine rağmen dönüp dolaşıp ilk önemli kız arkadaşıyla evlenmesi.  Filmin başında ayrılan çiftin filmin sonunda aradan yıllar geçmiş olmasına karşın bir araya gelip, gezdik tozduk daha iyisini bulamadık bari birbirimizle evlenelim gibi bir yaklaşımla evlenmiş olmasına ben pek bir gıcık oldum. Ne demişler eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı. Sonuçta,  filmin baş kahramanı olan adamın asıl aşık olduğu kadının kapısını çalmaya cesaret etmesi tabi ki iyi bir şeydi ama keşke daha güzel bir son bulsalarmış bu filme.

Yine de çok kötülemeye gerek yok. Ev sinemasında izlemek için o kadar da kötü değildi.