Londra’da lezzet durakları 1: Barrafina Soho

Geçtiğimiz sene Temmuz ayında iş için yolum Londra’ya düştüğünde bir iki gün önceden gidip haftasonunu da oraya geçirmeye karar vermiştim. En son Londra ziyaretimin üzerinden nerede ise iki buçuk sene geçmiş, güzelim şehir burnumda tüter olmuştu. Bir şehirde uzun zaman geçirdikten sonra ayrılsanız dahi her yeni ziyaretinizde sanki hiç gitmemiş, yıllardır orada yaşıyormuşsunuz hissini size veriyorsa o şehir artık sizin bir parçanız olmuş gibi geliyor bana. Londra’nın bu kucaklayıcı tavrı ve hissiyatı daha havalimanında sarmaladı beni. Üstelik şansımıza hava da nefisti. Otele eşyaları bırakıp kendimizi dışarı attık.

İlk durak her zamanki gibi Covent Garden oldu. Buradaki publardan birinin balkonunda Pimslerimizi yudumlarken, aşağıdaki sokak sanatçılarını izledik.

Covent Garden

PimsSonrasında Trafalgar Square’den nehir kıyısına indik…

Trafalgar SquareNehrin güney yakasına geçtik… Adet olduğu üzere Knights Bridge’e kadar yürüdük…

The Anchor

Shakespeare's Globe

 

Knights BridgeTower of London’a selam vermeyi ihmal etmedik…

Tower of LondonYol boyunca publarda ara verip her birinde bir bira içtik… Son molayı  St. Katherine’s Dock’ta verdik..

St. Katherine's Dock

Dicken's InnBir başka gün Hyde Park’a gittik… Şu sandalyelerde yatıp gökyüzünün tadını çıkardık…

Hyde Park

PANO_20140817_163156

IMG_20140817_163140Bu kadar Londra nostaljisi yeter derseniz, gelelim asıl konumuza. Londra’ya bu son ziyaretimde güzel restoranlar deneme şansım oldu. Bunlardan özellikle bir tanesi beni benden aldı dersem hiç abartmamış olurum. Barrafina Soho’da bir tapas bar. Frith Street’deki bu ufak ve her daim kalabalık lezzet cenneti 2007 yılında açılmış. Önünde daima kuyruk var ve sıranın size gelmesi yaklaşık 1 saat sürüyor. Rezervasyon almıyorlar o nedenle beklemek herkesin kaderi. Ancak oturduktan sonra önünüze gelenler ağzınızın kulaklarınıza varmasına sebep oluyor. Beklerken içkinizi söyleyip yanına da et tabağı isteyebiliyorsunuz. Biz beklerken o kadar acıktık ki bir şişe beyaz şarabın yanına kocaman bir et tabağını gümlettik.

Barrafina

BarrafinaBu arada benim daha yeni haberim oldu ancak ikinci bir şubelerini de Adelaide Street‘e açmışlar. Sıra sonunda bize geldiğinde dakikalardır diğer misafirlerin söylediklerine bakmaktan helak olmuştuk ancak oturduktan kısa bir süre sonra bize  servis yapılmaya başlayınca mutluluktan deliye döndük.

Barrafina

Barrafina

barrafina

Barrafina

Barrafina

BarrafinaYemeklerin isimlerini hatırlamıyorum. Gördüğünüz yayvan balık dil balığı, bir yiyen bir daha vazgeçemiyor. Ahtapot, yengeç, kırmızı biberli ve yumurtalı tapas ve hatta marulla servis edilen bacon dilimizi damağımızı çatlattı, ağzımızda bir bayram havası estirdi. Burada otururken yurtdışında Türk mezelerinin bu tarzda servis edildiği bir bistro-meyhane açmak nasıl olur diye sormaktan kendimi alamadım. Bence nefis olur sanki. Biraz global bir dokunuşla önünde kuyruklar oluşan bir restoran açmak çok zor olmasa gerek. Yemekten önce zeytinyağı, narekşisi, sumak ekşisi, yanında cevizli, acılı, salçalı kızarmış ekmeklerin üzerine sürülmelik ezme, hatta iyi kalite ızgara sucuk, pastırma, balık pastırması, sonrasında kabak çiçeği dolması, levrek marine, kalamar dolma, ızgara ciğer, ızgara ahtapot ve kalamar, enginar yatağında karides… Liste böylece uzar gider…

Olurda yolunuz Londra’ya düşerse, lütfen Barrafina’ya bir şans verin.. Pişman olmayacağınıza eminim.

 

 

Reklamlar

Oren Lavie- Her Morning Elegance

Herkese günaydın… Bu soğuk karlı, buzlu Ankara sabahında yataktan kalkamayan bünyelerimize iyi gelecek bir şarkı ve en az şarkı kadar güzel klibi ile başlıyoruz güne. Bugünkü konuk sanatçımız 1974 doğumlu İsrailli sanatçı Oren Lavie. Kendisi aynı zamanda bir oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni. İlk ve tek albümünü 2009 yılında “The Opposite Side of the Sea” adı ile çıkarmış. Şarkılarında pek çok müzik enstrümanının tınılarını duymak mümkün, özellikle yaylı sazları, gitarı ve piyanoyu çok güzel kullandığını söylemek gerek. Sesinde hafif bir buğu var. Bu hali ile bazen bana Sting’i de çağrıştırıyor. Oren’in sesinin bende yarattığı etki huzur ve hatırlattıkları ise eski anılar. Dinlerken puslu, yağmurlu bir Londra’da gününde, Islington Upper Streette  yürüdüğüm, biraz ıslanınca da  Tinderbox’ta bir kahve molası verdiğim günler geliyor aklıma.  Bugün için Oren Lavie’den seçtiğimiz şarkı “Her Morning Elegance”. Şimdi sizi bu güzel şarkı ve nefis klibi ile başbaşa bırakıyorum.

Benim Londram: Please mind the gap between the train and the platform

Londra’dan döndüm. İşin ilk iki günü bitti bile, dudağımın kenarında kocaman bir uçuk çıktı ve ben bir an önce Londra’yı yazmak için çok sabırsızlanıyorum. Sebebine gelince aslında bu yazı bundan 5 sene önce yazılması gereken bir yazıydı. O zamanlar benim bir bloğum yoktu ama seyahat defterlerim vardı. Ne var ki o zamanlar ben sadece yemek bloglarını okur ve nedense benim de bir blog sahibi olabileceğim aklıma gelmezdi.

Londra’dan bundan kısa bir süre önce yazdığım Paris mi Londra mı yazısında bahsetmiştim.  Dolayısıyla zaten bu blogu okuyan ya da beni tanıyan herkes benim tam bir London lover olduğumu biliyor.  Dolayısıyla önceden uyarıyorum bu tamamen subjektif bir Londra yazısıdır ve tamamen Londra’da benim yapmayı sevdiğim şeyler üzerine kuruludur.  Gecikmiş de olsa işte benim Londram:

5 Mart 2010 Cuma, sonunda beklenen an geldi ve ben kendimi İstanbul- Londra uçağına attım Pebbles’la birlikte. En son 2005’te gitmiş olmanın verdiği heyecanla yolda içimden dualar ettim ne olur sanki hava güzel olsa diye. Gerçi zaten hava tahminleri Londra’yı güneşli gösteriyordu ama Cumartesi günü %20 yağmur olasılığı da yok değildi. Şimdiye kadar çevremdeki çok insan Londra’ya gitti. Orada bir süre yaşadı geri geldi. Hepsi bana Londra’yı başka anlattı. Gittim, geldim ben de Londra’yı başka anlatıyorum. İşte o yüzden herkesin Londrası başka tıpkı Parisinin de başka olduğu gibi.

Heathrow’da pasaport kontrolünde kızının doğumu için İngiltere’ye gelen yaşlı teyzeye yardım ettikten sonra kendimizi dışarı attık. Elimizde ufacık valiz, bir sigara molası için önce havaalanından dışarı çıktık, baktık ki güneş pırıl pırıl tepede. Hava sıcak değil belki ama olsun gökyüzü masmavi. Bundan güzel karşılama mı olur dedim içimden. Londra’yı görmeden bilmeden puslu, yağmurlu sisli diye burun kıvıranlara güldüm yine içimden. Sonra atladık Picadilly Line’a indik Covent Garden’da. Şehre doğru ilerlerken her durakta o bildik sesin “Please mind the gap between the train and the platform” uyarıları karşısında gülüştük. Otel Strand üzerindeydi, zaten elimizle koymuş gibi de bulduk. Oda daha hazır olmadığı için valizleri verdik biz yine kendimizi dışarı attık. O kadar garip bir histi ki içimdeki sanki aradan hiç zaman geçmemiş de okuldan çıkmışım sokaklarda yürüyorum gibi hissettim. Ama bir yandan da aynı sokakları beynime bir kere daha kazımak için bir o tarafa bir bu tarafa bakarak hızlı adımlarla Oxford Street’in Regent Street ile kesiştiği noktaya kadar yürüdük. Ben sağa sola acaba nerede ne değişmiş diye bakınırken Pebbles benimle epey dalga geçti. Benim derdim ise başkaydı. Gördüğüm  her şeyi kafama kazıyıp, hafızamı tazelemek derdindeydim ben.

Bu yürüyüşün ardından Oxford Street’in kalabalığına girmeyi göze alamayıp rotayı tekrar Covent Garden’a çevirdik.  Sadece 2 günümüz olduğuna ve müze gezip klasik turistler gibi takılmaktansa  Londra’nın keyfini sürme amacında olduğumuza göre, dedik ki oturalım meydanda hem bir yemek yiyelim, hem de meydanda gösteri yapanları izleyelim. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, Londra çok güzel müzeleri olan bir şehir. Üstelik müzelere giriş ücretsiz. O yüzden ilk defa gidenlerin mutlaka, British Museum, Natioanal  Galery, Tate Modern, National Portrait Galery, Victoria and Albert Museum, Natural History Museum ve daha adını hatırlayamadığım onlarca müzeyi gezmelerinde büyük fayda var. Ayrıca, Buckingham  Palace ve Kensington Palace içerisindeki müzeler de görmeye değer.  Özellikle Kraliçenin şapka koleksiyonu mutlaka görülmeli.

Covent Garden her zaman kalabalık, turistler ve sokak sanatçıları ile dolu bir semt.  Meydandaki pub ve restoranların dışında meydanı kesen sokaklarda da çok sayıda güzel restoran ve pub bulunuyor.  O yüzden aslında sadece turistlerin değil, İngilizlerin de rağbet ettiği bir yer. Hatta öyle ki turistler bir an önce şehrin bütününü gezmek derdinde oldukları için meydanın tadını çıkartmaya pek de vakitleri olmuyor.

Oturduk yemekleri söyledik. Ben kırmızı şarapla başladım, Pebbles en favori birası Hoegarden ile. Bira Belçika birası ama güzel bira, içimi kolay hafif ama yarattığı etki diğerleri ile farklı değil. Biralarımızı, şaraplarımızı içip yemeğimizi yedikten sonra kalktık. Sokak gösterilerini daha rahat izleyebilmek için çıktık publardan tekinin balkonuna. İki tane Pimm’s ve Limonata söyledik bu defa. Daha önce Londra’da bir yaz vakti kocaman sürahide Pimm’s ile tanıştığımız vakitleri yad ettik. Bir yandan yudumladık içkilerimizi bir yandan da turistlere gösteri yapan sokak showmanlerini izledik. Çok zevkliydi yeniden aynı balkonda olmak. Hayat her ikimiz için de o zamankinden epeyce farklı olsa da.

Bütün gün açık havada oturmuş olmak biraz içimize soğuğu çekmemize sebep oldu. Soğuk artık içimize işlemeye başlayınca kalktık. Otele doğru yollandık. Sonra  biraz dinlenip Peacock Theater’a doğru yola çıktık. Londra, NY- Broadway’den sonra dünyanın ikinci müzikal cenneti demek yanlış olmaz sanırım. Daha önce Chicago, Phantom of the Opera, Lion King ve şimdi adını hatırlayamadığım bir iki tanesini daha izlemiştim. Bu defa biraz değişik bir şey olsun diye bir dans gösterisine bilet aldık. Bir Küba Dans topluluğunun gösterisi olan Havana Rakatan’ı beğenmesine beğendik ama aslında bizim özlediğimiz Chicago tadında bir müzikal olduğundan olsa gerek çok da bayılmadık. Ama kıyafetler, müzik, koreografi güzeldi. Bir kavga sahnesinin ardından, dansçıların oyun gereği birbirlerine bir güzel çemkirdiğini gören Pebbles’ın yorumu bu Kübalıların bizim Romanlardan pek de farkı yokmuş oldu. Ne yalan söyleyeyim ben de pek bir katıldım bu fikre.

Tiyatrodan sonra gidip yemek yesek diye bir restoran aradık. Ancak paella yeriz diye büyük bir iştahla girdiğimiz La Tasca’nın ağır kokusu bizi bu fikirden uzaklaştırdı. O akşam yolun verdiği yorgunluk, nerede ise bütün öğleden sonra çakır keyif geçmemize yetecek kadar içki içmiş olmanın verdiği ağırlıkla Tesco’dan sandwich alıp otelin yolunu tuttuk. Öyle bir uyuyup kalmışız ki, gecenin bir yarısı uyanıp, açık kalan televizyonu ve ışıkları kapatıp, bir koca bardak da su içip, doğrudan uyumaya kaldığım yerden devam ettim.

Cumartesi günü otelin kahvaltı salonunda bizi mükellef bir İngiliz kahvaltısı bekliyordu. Bu kahvaltıyı her gün etmek, kalp ve damar hastalıklarına yol açar tarzı bir ibare gerekli bence. Ama bu çok lezzetli olmadığı anlamına asla gelmemeli. Bir kere sabah kahvaltıda çırpılmış yumurta, kızarmış yumurta, mantar, bacon ve fasulye (baked beans), ızgara domates, sosis, patates pane (hash browns)’den oluşan koca bir tabağı mideye indirince insanın bütün gün boyu acıkmaması mümkün tabi. Ama sokakta burnumuza güzel gelen her kokuya doğru yöneldiğimizden İngiliz kahvaltısı da bizi kesmekte başarılı olamadı.

Otelden çıktıktan sonra Charing Cross’ta köprüden karşıya geçip, Thames Nehrinin Güney yakasındaki yürüyüşümüze başladık. Nehrin Güney yakası bana hep bir açık hava parkı gibi gelmiştir. Konser izlemek isteseniz, Royal Festival Hall, eski filmleri izlemek isterseniz National Film Theater güney yakasındadır. NFT’nin önünde hafta sonları kitap pazarı kurulur. Nehre bakan kafesinde kahvaltı edebilir, öğle yemeği yiyebilir ya da arkadaşlarınızla veya Londra’yla baş başa bir şeyler yiyip içebilirsiniz. RFH’de pazar sabahları fuayede bedava konserler olur. Sabahın o saatinde nasıl olup da bu derece büyük bir kalabalıkla karşılaştığınıza şaşarsınız. Seyirci topluluğunun yaşı epeyce büyüktür ancak öğlenin 12sinde çoktan çakır keyif olmuş, 60-70 yaşında amca ve teyzelerin çalan dans müzikleri eşliğinde nasıl da bizlere taş çıkarttığını görüp keyiflenirsiniz. RFH’de akşam konserleri bir başka zevkli olur. Hava kararınca, şehrin bütün ışıkları parıldamaya başlayınca, konser saatini beklerken, terasta ya da konser salonun önündeki büyük antrede şehrin ışıklarını seyretmeye doyamazsınız. İşte bütün bunlar aklımdan geçerken biz bu defa içeri girmeden RFH ve NFT’nin önünden yürüyüp gittik.

Bir sonraki durak Tate Modern‘dı. Vakit çok kısa olduğu için içerideki sergiyi gezmeye yeltenmedim. Zaten Pebbles pek öyle sergi vs. sevmez ama Tate’in en çok sevdiğim iki yeri olan kafesini ve müze mağazasını tavaf etmeden olmaz dedik. Önce yukarı yedinci kattaki kafeye çıktık. Tam da St. Paul Katedraline bakan camların önünde iki bistro sandalyesini bulduk. Manzaraya karşı kahvelerimizi içtik. Bu benim önceden de bayılarak yaptığım bir şeydi ki müzede iki dolanınca sızlamaya başlayan ayakları en güzel şekilde dinlendirmenin yolu bu kafeden geçiyordu. Gözlerim kafenin tam girişindeki büyük kanepeyi aradı ama anlaşılan o ki kanepeyi kaldırıp bistro alanını genişletmişler.

Ardından Tate’in mağazasına daldık. Burada Tate koleksiyonunda yer alan eserlerin kartpostalları ile tasarlanmış eskimeyen birer takvim aldık. Takvim neden mi eskimiyor? Üzerinde yıl yok sadece aylar ve günler var da ondan. Zamanı durdurmak ya da yılların akmasını istemeyenler için bir avuntu olabilir belki 🙂 Kasada bir de Dünya Tuvaletleri diye bir kitap görünce onu da dayanamayıp alışveriş sepetine koydum. Nedeni daha sonra yazacağım bir tuvalet yazısında gizli.

Tate’ten çıkınca, nehrin doğu yakasına doğru yürümeye devam ettik. Shakespeare’s Globe ve Anchor’ın önünden geçip içeri doğru kıvrıldık. Anchor 1600’lerde açılmış Londra’nın en eski publarından biri olma ünvanına sahip. Büyük Londra yangınından kurtulmuş ve bu güne kadar varlığını koruyabilmiş. Shakespeare’s Globe Theater ise aynı yangında yanmış ancak yeniden restore edilmiş bir tiyatro binası. Eğer merak ediyorsanız bir de tiyatro bileti alıp içeride oyun seyredebilirsiniz. Biz yağmurlu bir havada gitmiştik ve yanılmıyorsam 1-2 pound gibi bir para karşılığı tiyatronun sattığı yağmurluklardan almıştık. O yağmurluklar evde bir yerde duruyorlar.  Anlamak biraz zahmetli oluyor ama en azından görmeye değer diye düşünüyorum.

 

Anchor’ı geçer geçmez, bu defa burnumuzun aldığı kokunun yönünde ilerlemek iyi olacaktı çünkü Borough Market‘a varmak üzereydik. Londra parklarının yanında pazarlarıyla da ünlü bir şehir. Notting Hill, Portobello Road Market  ve Liverpool Street Tube yakınındaki Spitalfields marketin yanında, Borough market şehrin en güzel pazarı bence çünkü benim gibi bir obura hitabenden her şey burada mevcut. Peynir, şarküteri, soslar, zeytinyağları, çikolatalar, kuruyemişler, ekmekçiler, hazır yemek satanlar… Kısacası insanda aşçı olma hissi uyandırıp, bir o kadar da obez olma arzusu yaratan bir yer burası. Sadece stand sahiplerinin ikram ettikleri ile bile karnınızı doyurarak çıkabileceğiniz bir yer burası. Ben maymun iştahlılıkla sağa sola bakınıp ne yesem diye aranırken karar veremeyip hiçbir şey de yiyemeden çıkacaktım aslında. Hani mümkün olsa hepsini denesem ama bu tabi ki namümkün. O yüzden Pebbles’ın lafını dinleyip ostrich burgercinin önünde durduk. Ben biftek sandviç tercih ederken o klasik hamburger istedi. Sonuç: tam memnuniyet. Sonradan anladık ki bu leziz et aslında devekuşu eti imiş. Mutlaka tavsiye edilir. Çok leziz, müthiş cidden de. Borough Market’dan birer bardak da sıcak şarap alarak yolumuza devam ettik. Ne de olsa nehir kenarı, rüzgâr insanı üşütüyor. Adamların ikisini de Türkiye’de bıraktığımıza göre bize bizi ısıtacak bir şey lazım.

Pazardan çıktıktan sonra bu defa tam istikamet Tower Bridge’e doğru yol aldık. Tower Bridge üzerinde uzun uzun City’e bakmayı da ihmal etmedim. Yatırım bankalarının olduğu bu semt, benim dick of London olarak da bildiğim 30 St Mary Axe’e de ev sahipliği yapıyor. Pebbles’ın burada iş bulması ve benim de sık sık onu görmeye gelmem ihtimallerini kafamdan geçirdim. Uzun uzun baktım ve evrene olumlu sinyaller gönderdim ki bu dilek gerçek olsun.

Tower Bridge’i geçtik. Bu defa St. Katherine Dock’a doğru yolladık ve Dicken’s Inn’de boş bir masa bulduk, oturduk, biralar söylendi yan masaya gelen fish and chips’e bakıldı. Tokuz dendi ama patates kızartmasının kokusuna dayanamayarak bir tane de bizim masaya söylendi. Balık yağlı idi, patatesler de istediğimiz gibi değildi. Ama olsundu. Sonuçta adet yerini bulmuştu.

Burada 2 belki 3 saat kaldık. Güneş batmadan dışarı çıkıp son biraları da burada yuvarladık. Sonra bir metro istasyonu bulmak için nehrin batısına doğru yürümeye başladık. Metro yine sıkıntılı idi ama sonunda otele ulaşabildik. Akşam bu defa Soho’ya gitmeye karar verdik.

Soho, restoranların, tiyatroların, caz kulüplerinin ve özellikle de gay ve lezbiyen eğlence mekanlarının bulunduğu bir yer. Oldukça kozmopolit, bir o kadar da canlı. Soho, salaş, kalabalık, belki biraz da kılıksız gözüktü bizim gözümüze. Özellikle China Town kısmında her restorandan fışkıran yemek kokuları bizim adımlarımızı hızlandırmamıza neden oldu. Ardından bir süre benim falafelciyi aradıktan sonra sıkış tıkış bir Japon restoranına girip teriyaki bento box sipariş ettik. İtiraf etmeliyim ki yemek çok müthiş değildi. Hani öyle ki ben Wagamamaya gitmediğimize pişman oldum.

Son gün sabahtan British Museum’a uğradık. Müzeyi gezmedik ama kafesinde bir kahve içtik. British Museum binası benim SOAS’ta okurken de bayıldığım, okula yakınlığından dolayı da ara ara gidip çay, kahve içtiğim bir yerdi. Aynı sokaklardan yeniden geçmek benim için hem eski anıları tazelemek oldu hem de 5 senedir yazacağım diye kendime söz verip de bir türlü başına oturamadığım Londra yazısını yazmama vesile oldu.  Okulumu göremedim, çünkü  artık dönme zamanı gelmişti. 

Hızla otele dönüp, valizlerimizi aldık ve maceralı bir yolculuğun ardından Heathrow’a vardık. Maceralı diyorum çünkü Londra metrosu bu sıralar büyük bir tadilat altında. Kimi hatların kimi bölümleri kimi zamanlar çalışmıyor. O yüzden metro, otobüs, metro şeklinde bir seyahatin ardından duty free’ye ulaştık.  Pret  à Manger’ye uğramayı da ihmal etmedik.

Güvenlik kontrolü sırasında bir şemsiyeden olduk, çok da kızdık. Üstelik THY’nin kendi kalkış sırasını kaçırıp bizi 75 dakika uçağın içinde bekletmesi, hosteslerin alışılagelenin dışında küstah tavırları bizi epeyce bezdirdi.

Yine de çok güzel bir hafta sonuydu.  Çok uzun zamandır özlemini çektiğim şeyleri yeniden yapma fırsatını buldum. Klasik Londra turlarındaki Tower of London, Houses of Parliament, Buckingham Palace, London Eye, St. Paul Cathedral bu yazıda yerini bulamadı. Ama zaten internette hangi kaynağı açsanız hepsi hakkında detaylı bilgiye ulaşmanız mümkün.  Otobüsle şehir turları ya da tekne ile nehir turları denenebilecek diğer atraksiyonlar ve Londra böyle bir iki sayfa ile özetlenebilecek bir şehir değil. Restoranları, gece kulüpleri, benim de daha keşfedemediğim daha pek çok şeyiyle tam bir dünya başkenti.  O nedenle unutmuş olabileceklerimi daha sonra tamamlamak üzere bu yazıyı burada noktalıyorum.

An Education: Anglo-saxon Versus Francophone, London or Paris?

Paris mi Londra mı? Böyle bir seçimle karşı karşıya kaldığımızda  sanırım çoğunluğun seçimi Paris’ten yana olacaktır. Bunun nedeni Paris ve Londra’nın insanların kafasında yarattığı imgelemeden kaynaklı. Paris her zaman güzel restoranları, caféleri, sokakları, ferforje balkonları, yazarları, şairleri, bohem hayatı, zerafeti ile anılır. Fransız chansonları, sineması, mutfak kültürü pek çok insanı büyüler. Chanel, Louis Vuitton kadınların gönlünde çoktan taht kurmuştur. Londra ise sisler altında yağmurlu ve bol bulutlu bir şehirdir. İnsanları içine kapalıdır. Zaten İngilizlerin mutfak diye bir şey bildikleri de yoktur. Sadece fish& chipstir yedikleri patates püresi ve haşlanmış et en ayrıcalıklı yemekleri konumundadır. İngiliz kadınları zarafetlerinden ziyade kışın sandalet ayakkabı ve mini etek giydikleri ile bilinirler. Bilinen tek zarif İngiliz kadını Lady Diana’dır. Ayrıca İngilizler holigandır. İki içinde sapıtmak adettendir. Zaten bu ada insanları kıta Avrupasının insanlarına da pek benzemezler. Uzak ve soğukturlar.

Hazırlık, ortaokul, lise derken çocukluktan ergenliğe, ergenlikten de yavaş yavaş erişkinliğe adım attığım yıllarda Fransızca eğitim veren bir okulda okumuş olmam sebebiyle benim de yukarıda anlattığım algılama modellerine uyum sağlamam beklenebilirdi aslında. Oysa ki Tevfik Fikreti bitirdiği gün nerede ise davul zurna çaldıracak kadar mutlu olan ben, o kadar çok Fransa seyahatine de rağmen bir türlü ne Parise  ya da Fransaya karşı içimi ısıtamamışımdır. Bunun kesinlikle sanki Fransayı beğenmiyor gibi algılanmasını istemem. Güney Fransayı ne kadar çok sevdiğimi daha önceki seyahat yazılarında yazmıştım zaten. Ama Paris bana hep biraz taş ve gri gibi gelmiştir. Eyfel kulesinin tefesinden bakında çok bakımlı bir mezarlıktan farkı yoktur aslında benim gözümde. Bana göre Londra’daki parklar Paris’te yoktur.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, dün iş yerinde okuduğum bir makalenin ardından evde izlediğim Oscar En İyi Film Adaylarından biri olan “An Education” filmi oldu. Makale bizim okulun hocalarından melek Fırat’ın ATAUM’un çıkardığı aylık bültenin Benim Avrupam bölümündeki Akdeniz Avrupası yazısıydı. Çok içten, çok hoş bir blog yazısından farklı olmayan bu yazıyı okumaya başladığımda Melek Hoca’nın öncelikle şu satırları çok dikkatimi çekti:

“Avrupa sanatını, müzeleri gezerek öğrendim; sokaklar hiç yabancı değildi, yemekler çok tanıdıktı ve hep bana ait bir yerdeymişim duygusu yaşadım. Ama galiba en cazip olan bu ülkeleri gezerken hissettiğim hafifleme duygusuydu. Türkiye’den temel farkı kimsenin sizinle ilgilenmiyor oluşunun getirdiği rahatlamaydı. Kimliğin ağırlığını taşımamanın keyfi hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar mutluluk vericiydi.”

Bu satırları o kadar özümsedim ve sanki benim ağzımdan çıkmış hissine kapıldım ki yazıyı heves ve heyecanla okumaya devam ettim. Ne var ki yazının sonlarına doğru benim için epeyce şaşırtıcı şu satırlara geldiğimde içimde de bir nevi kızgınlık peydah oldu. Parisi sevene bir itirazım yoktu ama bence Londra sırtını nehre dönmüş, sokaklarında hayat güneşin batmasıyla biten bir şehir tanımlamasını hakletmiyordu. Sonuçta aslında kızacak bir şey de yok, herkesin Avrupası farklı olduğu için böyle bir yazı dizisinin başlatılmış olduğu ortada.

Akşam eve gelince Oscar filmleri dizisine devam etmek için bilgisayarımdaki filmlerden birini rastgele seçtim: An Education. Film Londralı 16 yaşında çalışkan mı çalışkan güzel mi güzel  bir kızın 30lu yaşlarda bir düzenbazla olan ilişkisi, bu ilişki için Oxford hayallerinden vaz geçmesi ve sonra da hüsrana uğraması ama yine de sonunda doğru yolu bulması ile alakalı. Bence film kesinlikle Oscarlık bir film değil. Kıssadan hisse şeklinde oku da adam ol, eşek olma diyor. Hadi Jenny’i geçtim ama David’in abartılı tavırları karşısında aptala dönen anne babaya bayağı sinir oldum. Filmin en beğendiğim tarafı müzikler ve kıyafetler oldu. Şaşırttığı şey ise özellikle gündüz okuduğum makalenin de etkisiyle, teenager bir kızın Paris, bohem hayat, ve Fransızca tutkusu oldu. Kızımız Paris’te oturacak, siyah giyecek, her akşam jazz klüplerinde gezecek, nefis yemekler yiyecek, konserlere gidecek… 

İşte tüm bunlar aslında tüm şehirlerin, ülkelerin, mekanların  kafamızda nasıl anlamlandırıldığı ile alakalı. Bazıları pazarlama konusunda diğerlerinden daha iyi olunca farklı gerçeklikler de yaratılmış oluyor. Fransız mutfağına kimsenin diyecek sözü yok ancak, dünya artık o kadar küçüldü ki dünyanıntüm büyük metropollerinde aynı ürünlere rastlamak, benzer mekanlar bulmak, birbirine yakın insanlar bulmak mümkün. En iyi yemekleri Londra’da, İstanbul’da, Vietnam’da, Tokyo’da yemek de, en şaşalı moda defilelerini Milano ve New York’ta izlemek  de mümkün. Büyük yazarlar, yönetmeler dünyanın her ülkesinden çıkıyor. O yüzden en iyi pazarlayan en çok bilinen, sevilen ve aranan haline geliyor….

Uzun zamandır

pek yazamadığımın farkındayım. O yüzden daha fazla ertelemek yerine bugün kısa kısa notlarla yaptıklarımı özetlemek istedim:

1-Bu ara işte çok sinirliyim. Uzun soluklu bir çalışmayı bitirdik ve ben cidden ara vermeye ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Bu 2 gündür bir parça hafifledi tempo o yüzden çok da mutluyum. Hoş tempo hafifken de sinirlenmeye devam edebiliyorum. Çare patchworke geri dönmekte sanırım 🙂

2- Geçen hafta bir akşam Dafne‘ye, bir öğlen Cafemiz‘e, bir gün varlığını yeni öğrendiğimiz Italic’e, sonra yine bir başka gün Laterna’ya gittik. Bu öğlen de Mezzaluna’da yedik.

3- Ondan önceki hafta da Sherlock Holmes izlemiştik ama iki tane de tiyatro biletim iş yüzünden yandı.

4- Yarın öğlen bir aksilik olmazsa Ankara Palas’ta bir gastronomi programına gidip üstüne bir de kimono defilesi izlemek istiyorum.

2-5-7 Mart tarihleri arasında Londra’da olucam. İş için değil sadece ve sadece gezmek için. 5 sene sonra yeniden Londraya dönmek çok heyecan verici. Düşündükçe içim pır pır ediyor. Gidip Pret a Manger’de avokadolu tavuklu sandwich yemeyi bile özledim. Nehrin kenarında yürümeyi. Eski yurdumun önünden  geçmeyi, metroyu, Oxford Street kalabalığını…. En özlediğimiz şeyleri yeniden yapmak  başımı dödürecek. Müzikal biletimi aldım. Havana Rakatan‘a gideceğiz.  Gerisini daha bilmiyorum. Tek dileğim havanın çok güzel olması.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑