Oradan buradan İstanbul’dan: Yine mi Leyla, Mojabuka, Taze Direkt

Bazı Pazartesiler ne kadar da güzel, mesela işe gitmediğiniz Pazartesiler…. Hele o kadar yorulmuşsanız, bir işi güzel sonuçlandırmışsanız ve kendinizi kendi kendinize kalacağınız bir kaç gün ile ödüllendirmek ne kadar da tatlı. Kafamda hala yapılacaklar listeleri dönüp dolaşadursun, bu haftayı kendime ayırdım. İş telefonum halen açık, emailler geliyor gidiyor arada göz ucu ile neler oluyor diye bakmaktan geri duramıyordum ki az evvel kesin karar verdim, telefon çalmadığı sürece ellemeyeceğim o telefona. Öğle vakti kalkıp, acele etmeden hazırladığım bir sabah kahvaltısının tadını çıkardım. Ancak resmini çekmeyi unuttum. Olsun aşağıdaki fotoğraf da 23 Nisan tatilinden kalma… Temsili olarak burada o dursun.

IMG_20150404_101217

Özlediğim şeylerden biri bu blogdu bu geçen zaman içerisinde. Dün gece takip ettiğim blogları toplu bir şekilde okudum, üzerine gece saat geç de olsa Kapadokya’nın ikinci yazısını yazabildim, ama aslında daha anlatacaklarım bitmedi.

İlk haberim Cihangir- Leyla’dan! Bir gün instagramda Leyla’da konuk bir şef olacağını duyunca düşünmeden rezervasyon yaptırdım. Orkestra şefi Cem Mansur bir Pazartesi akşamı Leyla’da yemek pişirecekti.

IMG_20150316_201017Cem Mansur’u çok tanımam ama değişik bir deneyim olacağını düşünerek rezervasyonumu yaptım ve gün geldiğinde Leyla’nın beyaz örtüler serili masasında yerimizi aldık. İçerisi çok kalabalık değildi, kaşınızdakini duymak için sesinizi yükseltmeniz gerekmiyordu.  Çok zevkli bir sohbetle nefis bir akşam geçirdik. Gelelim menüye,

  • Havuç/pırasa mücveri
  • Cemitos (füme uskumrupatesi ve karamelize flambé biberler)
  • Kereviz/Armut çorbası
  • Mandalina/teriyaki somon
  • Fırında patates
  • Karamelize kayısı/sakızlı muhallebi

Desktop5Benim menüdeki favorim karamelize kayısılı sakızlı muhallebi oldu. Çok beğendik diyip, tarifini sorunca Cem mansur kendisi masamızı ziyaret edip, nasıl yaptığını anlattı. Hatta birer porsiyon daha ister misiniz dedi ancak o kadar çok doymuştuk ki teşekkür ettik.

IMG_20150316_214115

Benim dünyadan kopuk şekilde yaşadığım haftalarda, Türkan Şoray yemek yapmış Leyla’da. Bu hafta Perşembe akşamı ise Murat Belge mutfakta olacakmış. Murat Belge’nin “Tarih Boyunca Yemek Kültürü” kitabı benim bayılarak okuduğum ve başucumdan ayırmadığım bir kitap oldu yıllarca. Hatta hala ara ara açıp bakar, mutlu olurum. Bu Perşembe akşamı  “Başka kentler, Başka Denizler” serisi de dahil yanımda bir bavul kitapla gidip  hem Murat Belge’nin elinden yemek yiyeceğim hem de kitaplarımı imzalatacağım Leyla’da.

Konumuz mutfak bu yazıda o zaman bir de güzel tabak tasarımcısından bahsetmek istiyorum size. Mojabuka’yı  Instagram’da keşfettiğim gün kendi tasarladıkları konuşan tabaklara bayılmıştım. Hemen dört tabak siparişi verdim, en sevdiğimi burada sizinle paylaşıyorum. Bir internet insanı olarak bu tabağa bayılmamam tabi ki mümkün değildi. Henüz bu sevgili tabaklarımı kullanmaya kıyamadım. Dolabın bir köşesinde kutularının içerisinde bekliyorlar ama söz verdim kendime yakında ilk siftahımı yapacağım. Siz de daha farklı örnekleri görmek isterseniz buyrun buradan bakabilirsiniz.

IMG_20150323_173404Mutfakla ilgili bir de geç kalmış haber vermek istiyorum. Çok sevdiğim arkadaşlarımdan birinin müthiş bir enerjiyle yönettiği bir girişim haberi bu: Taze Direkt

Daha önce yazmıştım et konusunda çok sıkıntı çeken biri olduğumu, Atlas kasabından sonra Taze Direkt’in etleri de beni çok ama çok mutlu etti. Bir kuzu pirzolaları var gerçekten de yanağınızı dayayıp uyursunuz. Bıraksanız her öğünde tüketecek kadar çok sevdim.

IMG_20150314_154326

IMG_20150315_191554Taze Direkt sadece et satmıyor, taze meyve, sebzenin yanında süt ürünleri ve kahvaltılıklar konusunda da çok iyiler.Tulum peynirleri ve bez sucuklarının da hastasıyım. Umarım kalıcı olurlar.

IMG_20150310_182147Şimdilik benden bu kadar, bu hafta başka anlatacaklarım da olacak ama bir randevuya yetişmeden önceki kısa vaktimde bu ara kalan tavsiyeleri sizinle paylaşmak istedim.  Keyifli haftalar…

 

 

 

Reklamlar

İstanbul kazan biz kepçe geziniyoruz ağzımız kulaklarımızda…

Buralara uğrama sıklığım yine azalmaya başladı sanki. Hiç de memnun değilim bu durumdan çünkü haftalar ve günler boyunca aklıma gelen bir bir çeşit enteresan şeyi not dahi alamadan unutuveriyorum. Oysaki hergün biraz zaman ayırsam şu yazma işine geri dönüp baktığımda gerçekten de tadından yenmeyecek. Sokakta gezindiğim zamanlar dışında evde ya çalışıp ya da interneti karıştırmaya devam ediyorum. Tabi bu da planlarımın aksamasına neden oluyor. Bu ay hala doğru dürüst kitap okuyamadığım gibi sporla da ilişkilerim kesat. Ancak yarın sabahtan itibaren düzeltiyorum bu durumu kesin kararlıyım. Yeniden bir düzene girip o bayıldığım rutini yakalamak derdindeyim. Bu girizgahı bahaneler üretmek için de yazmadım. Biliyorum ki eğer gerçekten bir şeyleri başarmayı istiyorsam  bir yolunu bulmalıyım ve bahane üretmeyi bırakmalıyım. Bu arada internette de boş boş gezinmedim aslında, yeni tiyatro ve uçak biletleri almak gibi heyecan verici yeni planlarla meşguldüm ama tabi bunlar da bahane değil. 🙂

ways-to-motivate-yourself-to-studyBu son bir iki haftada epeyce dışarıdaydım. O kadar keyifle gezindim ki İstanbul sokaklarında bir kere daha bayıldım yaşadığım bu hırçın ve nazlı, güzel ve büyüleyici şehre. Bu aralar kafayı taktığım bir restoran var. Daha önce de yazmıştım Leyla‘yı, hani Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Cihangir Akarsu Caddesindeki restoran. Kocaman bir barı olan ve daha  ilk gittiğimde sık sık gideceğimi bildiğim Leyla. Enteresan bir huzur var burada. Barmenleri çok güler yüzlü, gelenler kendi halinde, İstanbul’da sakin sakin barda oturabileceğiniz çok az sayıda yerden biri sanırım. Burayı o kadar sevdim ki Cihangir’de yaşamayı aklından bile geçirmeyen biri olduğum halde çakırkeyif olduğum bir akşam acaba buraya mı taşınsak fikri aklımdan gelip geçti.

İstanbul’a ilk taşındığım sene ben Koşuyolu’nda Adam Cihangir’de otururken gittiğimiz TEDx konferansında Levent Erden’e denk gelmiştik. Benim Ankara’dan gelip de bir de Koşuyolu’nda oturmaktan çok mutlu olduğumu duyunca bana hafiften taşralı muamelesi yapmıştı ve belli etmesem de  o gün müthiş kızmıştım kendisine 🙂 Geçenlerde bir akşam Leyla’da yine kendisine rastlayınca bu konuşmayı da hatırlatma şansımız oldu. Cihangir’e belki sadece Leyla yüzünden taşınırım dediğimde bana “eh o da enteresan bir sebep” dedi 🙂 Bu defa altta kalmayıp neden Ankara’lılara bu kadar yükleniyorsunuz dediğimde, ben de 17 yıl Ankara’da yaşadım dedi. Öyle ki Ankara’yı bir cefa memleketi olarak hatırlıyor gibi bir hali vardı. Şimdi düşünüyorum da ah Ankara ne çektin bu şehir kıyaslamasından be canım. Yakın zamanda Ankara’dan bir arkadaşım da İstanbul tutkumla ile ilgili bana serzenişte bulununca  dedim ki Ankara’yı gücendirmemek lazım.  Her memleket ayrı güzel, hepsinin güzelliği de var çirkinlikleri de ama kimse alınmasın bu defa yine İstanbul’dan bahsedeceğim. Bir kusur işlersem, sürç-i lisan edersem şimdiden affola.

Gelelim Leyla’ya… Bana kalırsa Leyla’da barda oturulmalı, sandalyeler gerçekten çok rahat ve masaların arada bıraktığı mesafeye nazaran sohbeti çok daha samimi bir konumda sürdürmek mümkün. Üstelik barmenlere de birbirinden harika kokteyllerinizi istediğiniz gibi hazırlatma şansınız var. Burada içtiğim herşeye bayıldım şimdiye kadar. Üstelik alkolü kıt kokteyller de değil bunlar. Bir tane içince kikirdemeye başlayıveriyorsunuz.

leylaBira ve rakı tabakları efsane bence. Kızartma yapmayı gerçekten çok iyi biliyorlar. Öte yandan menülerindeki vegan tatlardan biri olan körili ve hindistan cevizli bal kabağını deneme şansımız oldu geçenlerde. Tek kelime ile bayıldım. Şimdiye kadar vegan yemeklerden hep uzak durmuş ve bu yemekleri yenilemez kategorisinde konumlamıştım. Balkabağı o kadar nefisti ki sağlıklı ve temiz yemek konusunda epeyce sık yazan ve severek takip ettiğim One Life Be Fit ve Doyasıya Yaşamak bloglarındaki restoran önerilerini ve yemek tariflerini daha can kulağı ile dinler oldum. Bu bloglarda gördüğüm kabaktan spagetti ya da karnabahar pilavı sizin kulağınıza ne kadar çekici geliyor bilmiyorum ama ben ilk fırsatta deneyeceğim. Bir de restoran adresi öğrendim onlardan Bi’Nevi varmış Karaköy’de. Çoktan listeye eklendi bile.

Geçen  hafta yeniden uğradığımız bir başka mekan Mana oldu. Genelde bir mekan hakkındaki ilk izleniminiz çok iyi ise zaman içerisinde memnuniyetsizlikler ortaya çıkmaya başlaması çok genel bir durumdur benim için. Mana bunun tam tersinin çok güzel bir örneği. Öyle ki her gittiğimde neden buraya daha sık gelmiyorum diye düşündürüyor bana. Hafta içi bir akşam hazır Karaköydeyiz nerede oturalım diyince yine kendimizi Mana’da bulduk. Lezzetten gözümüz döndü dersem yalan olmaz. Uzun rakı menüsünden seçtiğimiz rakıya bayıldık. Adını hatırlayamıyorum ama üç kez damıtımış bir rakı idi. Üç kişi bir 35’lik söyledik. Bardaklarımızı da ata bardağı seçtik. Sonrasında damaklarımız çatırdayarak mezelere ve ara sıcaklara gömüldük. 3-4 kişi gitmek için enfes bir yer bence Mana. Çok kalabalık gittiğimiz hiç bir yerden çok büyük bir tat alamıyorum ben. O yüzden grup yemeklerini de pek sevmiyorum, ne yediğimden ne de konuştuğumdan bir şey anlıyorum böyle kalabalıklarda. Mana ile ilk tanışmamız da böyle bir grup yemeği ile olduğu için sanırım sonrasındaki her gidişimde daha çok beğendim burayı. Gelelim mezelere, kağıtta kokoreç mutlaka denenmeli, yaprak ciğerleri lokum gibi, mücver evde yaptığımızın aksine top top,  ızgara köfte leziz mi leziz, bulduğum zaman asla kaçırmadığım topik de öyle. Özellikle baharda daha da keyifle oturulabilecek bir mekan Mana. Hala gitmeyen görmeyen varsa bir şans verin derim.

Desktop4Bir başka güzel yer Bebek’deki Divan Brasserie. Burada önce bir baby shower kahvaltısı ettik ve açık büfesini denedik ancak asıl bomba haftasonları sundukları açık büfe değil hafta içi gelip ala carte menülerinden seçebileceğiniz egg benedict imiş! Şimdiye kadar yediklerimin en iyisi ve benim damak tadıma en uygunu idi. Gördüğünüz tabağı sıyırıp tertemiz yapmayı ihmal etmedim. Denize nazır bir ortamda, sakin bir şekilde boğazın tadını çıkarıp nefis bir yumurta yemek isteyenler haftaiçi bir sabah uğrasın derim.

divan egg benedict

bebek divanSona sakladığım iki nefis yer var ki özellikle bir tanesi beni şaşırtmakla kalmayıp büyüledi de. İstiklal Caddesi 201 numaradaki Ravouna 1906. 1894 yılında İstanbul dogumlu Alexandre D. Neocosmos Yenidunia ve C.P Kyriakides tarafından projelendirilip, İtalyan Ravouna ailesi için bir antika mağazası ve ev olarak tasarlanan binanın inşaatı 1906 yılında tamamlanmış. İyi korunmuş, ikinci derece bir tarihi binanın ahşap barında bir kahve içmeye ne dersiniz? Ya da  yukarı katta güzel bir yemek yemeye. İstanbul’un bu insanı şaşırtan hallerine bayılıyorum. Ne zaman karşınıza nasıl bir sürpriz çıkacağı gerçekten de belli olmuyor. İçeri adım attığınız andan itibaren çağ değitirip gerçekten de 1900lerin başlarına Art Nouveau’nun en güzel zamanlarına gidiveriyorsunuz.

ravouna 1906

IMG_20150309_193029Biz yediğimiz herşeyi çok beğendik buna gelen hesap dahil! Bir şişe şarapla birlikte bir karidesli gyoza, ıspanaklı piliç sarma ve bonfile külbastı 165 lira. Bu kategorideki pek çok restoranda daha fazlasını ödeyeceğimize nerede ise eminim.

ravouna 1906 3

Ravouna 1906 5

Screen Shot 2015-03-10 at 11.37.17 PMGelelim son sürprize. İstanbul’da caz müzik diyince benim aklıma hemen Nardis ve Nublu gelirdi. Meğer, Beyoğlu’nda başka bir cevheri bizden saklıyormuş. Huzurlarınızda Cafe Mitanni. Haftanın her günü Türkiye’nin caz müzisyenlerini sadece 10 TL karşılığında dinleyebileceğiniz minicik bir bistro burası. Beklentinizi yükseltmek istemem, lüks bir yer değil, incecik, daracık içi dolu turşucuk bir yer. Ancak caz ve bir kadeh birşeyler içmek için son derece ideal. Bizim gittiğimiz akşam Sarp Maden çalıyordu.

cafe mitanni 2

cafe mitanni 1

cafe mitanniBenden şimdilik bu kadar, arayı açmadan yeni bir yazı ile karşınızda olmak diliyorum.

Yeniler: Virginia Angus, Leyla, Kronotrop ve Bakarsın Bulutlar Gider…

Dışarıda yine rüzgar kıyamet kopuyor. Dünkü şahane havayı düşününce bir anda gelen fırtınalı hava ve yağmur bizi yine eve kapatıverdi. Oysa hava güzel olsa İstanbul Modern’e gitmek gibi bir isteğim vardı. Gelin görün ki olamadı! O zaman yaşasın meyve tabağı, fincan fincan çay, kahve, dijitürk şöminesi ve kanepe. Çok gezerken yazmak zor olduğu için şimdi iki haftadır gezip gördüklerimi anlatmak zamanı. Aslında bu aralar  keyfim çok yerinde. Her hafta gittiğimiz tiyatro oyunları ve yeni keşfettiğimiz mekanlar içimi açıp ısıtıyor sanırım. Geçen haftasonundan bu yanda  sürü yeni yer görüp, yeni lezzetler tattık, izledik. Hepsinden de çok keyif aldık. Gelelim bu yeni keşiflere…

Hafta içi bir akşam Kuruçeşme tarafından eve dönüyordum. Toplantı saat nerede ise 8’e doğru bittiği için karnım kurt gibi aç, eve ulaşmanın yolunu ararken neden hızlıca dışarıda birşeyler yemiyorum ki diye düşündüm. Önce istikameti City’s Mahalle’ye çevirecektim ki aklıma uzun zamandır gitmek isteyip de bir türlü deneyemediğim Virginia Angus geldi. Uzun zaman önce Eminönünde açılan bu dükkan bir süre önce Nişantaşı’nda da bir şube açmıştı. Kalın köfteli sulu bir hamburger hayali ile attım kendimi Virginia Angus’un minik dükkanına. New York Burger sipariş ettim ve beklemeye başladım.

IMG_20141211_201908Yaklaşık 10 dakika sonra önümde bu lezzet bombası duruyordu. Bu hamburgerin köftesi 240 gram. Şimdiye kadar yediğim en kalın hamburger sanırım. Etine diyecek kelime bulamıyorum. Nusret’in burgerinden daha iyi bir lezzete sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

IMG_20141211_202301Burgerleri nefis olmakla birlikte bence patates kızartması daha az yağlı olabilir. Dondurulmuş patates kullanmıyorlar ama yine de bu etin yanına daha iyi  kızarmış bir  patates çok yakışırdı. Böylece üzerine serptikleri baharata da gerek kalmazdı. Bir koca hamburgeri yedikten sonra diğerlerinin de tadını merak etmedim değil ama onları bir sonraki keşfe bırakarak evin yolunu tuttum. Virginia Angus’u hamburger sevdalılarına şiddetle tavsiye ederim.

Bir önceki hafta Cumartesi akşamı tiyatro için Cihangir’e yolumuz düştü. Biraz erken çıkıp hem biraz dolaşalım hem de yeni açılan bir yerler var ise oturup güzel bir yemek yiyelim dedik ve kendimizi Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Leyla’da bulduk. Bizim gittiğimiz saatlerde henüz akşam yemeği saati gelmediği için göreli olarak sakin bir ortam vardı ancak az sayıdaki masaların hemen hepsi dolu idi. Biz bara oturmayı tercih ettik. Arka taraftaki bir masada Serra Yılmaz’ın yemek yediği de gözümüzden kaçmadı. Risottoyu çok sevmeme rağmen her yerde iyisinin yapılmadığını da üzülerek görüyorum. Merakla sipariş edip beklerken etrafı izlemeye devam ettim.  Kocaman bir bar, kara tahtaya yazılmış menüler, barın etrafına dizilmiş ufak masalar. Sevgilinizle gidip diz dize yemek yiyebileceğiniz bir mekan. Leyla aslında Cihangirin çok eski bir mekanı imiş. Arada kapanmış, sonra yakın zamanlarda Deniz Türkali ve Serra Yılmaz bir araya gelip yeniden açmışlar. Sabah saat 7.30’da açılıp ertesi sabah saat 04.00’da kapanıyor.

LeylaLeyla bir İtalyan restoranı.  Atıştırmalıkların her biri birbirinden cazip göründü benim gözüme. Bir akşam etrafımdaki güzel kadınları buraya getirip bu kocaman barda yavaş yavaş demlenmenin hayalini kurdum o anda. Menülerinde çok sayıda kokteyl var. Ünlü oldukları bir başka konu da kahvaltıları. Kahvaltı tabaklarının isimleri de eğlenceli. İstanbul, Cihangir, Roma, Paris, Londra, Madrid, Oslo, Egzotik ve Zeynep Casalini.

O akşam adam bir şey yemedi ve sadece bir bira ve patates kızartması istedi. İlk etapta öyle bir mekanda patates kızartması istemenin biraz garip kaçacağını düşünmüştüm ki epeyce yanılmışım. Aç değilseniz ve sadece bir bira içmek istiyorsanız, canınız da güzel bir patates kızartması çektiyse çekinmeden isteyin, pişman olmayacaksınız. Benim porcini mantarlı risottom son zamanlarda yediklerimin en iyisi idi. Yanında da bir kadeh beyaz şarapla gerçekten çok iyi gitti. Fotoğraf çekmeden evvel dayanamayıp tadına baktığım risotttom huzurlarınızda.

Leyla

 

İstanbul epeydir çok sayıda butik kahveciye ev sahipliği yapıyor. Bunlardan adını ilk duyuranlardan biri sanırım Karaköy’deki Karabataktı. Ancak öyle bir hale geldi ki Karabatak’ta  yer bulmak mümkün ne de keyif almak bana sorarsanız. Bir kahvecinin piyasa mekanına dönüştüğüne ilk kez şahit oluyoruz sanırım. Kronotrop Cihangir’de minicik bir dükkan. gerçekten nefis kahve ve tatlıları var. Minicik balkonunda oturup kahvenizi içerken Firuzağa Camii’ne bakıyorsunuz. Saatlerce oturabileceğiniz bir yer değil. Gerçekten de kahvenizi içip kalkıyorsunuz. Biz kahvelerine bayıldık hatta evde de böyle kahve yapmanın yollarına kafa yorduk.

Kronotrop

Kahve ve tatlıdan sonra Cihangir Sokaklarından dolaştık. Çok güzel ahşap peynir-servis tabakları, kalemlikler satan bir dükkan bulduk Bo Sahne’nin tam karşısında. O sırada taşımak çok zor olacağı için birşey almadan çıktık ama aklımda bir kenara not ettim burayı.

IMG_20141213_192332Dar sokaklarda yürümeye devam ettik,  renkli vitrinlere göz gezdirdik, antika-retro ürünler satan dükkanları gezdik. Ne kadar özlemişiz buraları diye düşündük. Yine gelelim dedik.

IMG_20141213_183651

IMG_20141213_192631Bu ufak gezintinin arkasından “Bakarsın Bulutlar Gider”i izleyeceğimiz Bo Sahne‘nin yolunu tuttuk. Bir evin salonunda geçen oyun iki kişilik.  Selen Öztürk ve Kenan Ece oynuyor. Oyuncular şahane. İlginç ve sıradışı bir konusu var. Kadın kahramanın başı kapalı. Konu muhafazakar bir çevrede geçiyor ve hikayenin sonunu önceden tahmin ediyorsunuz. Bu tarzda ilk oyun olduğunu söyledi oyun yazarı Özen Yula İzlemesi kolay, sıkılmayacağınız bir oyun.  Çok anlatmıyorum ki sürprizi kaçmasın.

Bakarsın bulutlar giderOyun bittikten sonra oyun yazarı, oyuncular ve Tiyatronun kurucularından Levent Özdilek ile bir de söyleşi yapıldı. Oyunu izlemeye gelen bir tiyatro topluluğu için yaptıkları bu söyleşiyi biz de dinleme şansına sahip olduk. Biz Bo Sahneyi yakın takibe aldık. Hem konum olarak etrafta bolca restoranın bulunması çok büyük avantaj. Tiyatro öncesi güzel bir yemek ve ardından güzel bir oyun ve hala enerjiniz varsa gecelere akma şansı. Bizim Cihangir gezilerimiz devam edecek.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑