Kıbrıs gezi notları: Girne 2

Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Bu geçtiğimiz 4 haftada o kadar çok şey oldu ki yine bana Kıbrıs  seyahati bundan aylar önceydi gibi geliyor. Bir yandan İstanbul’da hayat son hızla akarken araya giren iş seyahatleri bende sanki 2-3 hayatı aynı anda yaşıyormuşum hissini uyandırmaya devam ediyor. Kendimi kopyalamak istiyorum sıklıkla. Biri iş için seyahat eden diğeri İstanbul’da daha düzenli bir hayat süren iki hayatım olsun istiyorum. Biri her akşam evde yemek pişirsin, kitap okusun, resim yapsın, müzik dinlesin, tiyatroya, sinemaya gitsin. Diğeri yeni gördüğü şehirlerin tadını çıkarsın. Bu hayali tek bedenim ve tek ruhumda birleştirmek durumundayım şimdilik. Aslında bu da zevkli ancak bazen uykuya hasret geçen gün ve geceler ve kapının önünde bir valizle devam eden koşturmacayla yukarıda saydıklarımın çoğunu aksatabiliyorum. Uzun zamandır aklımda olan bir konu iş hayatını ve özel hayatı dengelemek. İş benim için hep çok öncelikli bir konu oldu şimdiye kadar. Bundan sonra da öyle olacak ancak yeni bir yaşa daha gidiğim bu Kasım ayında belki de bu dengeyi biraz daha kendi tarafıma çekmek gerektiğini hissediyorum. O yüzden kendi kendime yapmaya çalıştığım, alışkanlık haline getirmeye çalıştığım yeni konular var ama bu yazının konusu değiller. Onları daha sonra anlatacağım. Şimdi bu kapalı, yağmurlu ve cidden karanlık İstanbul gününde  güneşli, ışıl ışıl parıldayan mavi denizi ile Kıbrıs’a yeniden gidelim.

Girne’nin çok sevimli bir şehir merkezi var.. Limanı hem çok fotojenik. Dönüp dönüp aynı yerlerin resimlerini kaç kez çektim gerçekten bilmiyorum. Kocaman bir kalesi var. Benim şimdiye kadar gördüğüm bu kadar sağlam kalmış en büyük kale sanırım.

download

Bir sabah otelden çıktıktan sonra ilk iş liman tarafına yürüyüp oradan da kaleyi gezmeyi planladık. Kaleyi gezmek 3-4 saatimizi aldı! Siz oradan anlayın büyüklüğünü.

Girne Limanı

Kalenin tam olarak hangi tarihte yapıldığı halen bilinmiyor ancak kazı çalışmalarının verdiği  bilgiler  kalenin Girne’yi Arap akınlarından korumak üzere 9. yy’da inşa edildiğine işaret ediytormuş. Zaman içinde Lüzinyanlar tarafından eklemeler yapılmış ve Venedikliler tarafından da kale güçlendirilmiş. Venedikliler kaleyi ele geçirdiklerinde, Osmanlı saldırılarına göre yeniden inşa etmişler ancak bu önlemlere rağmen 1570 yılında kaleyi Osmanlılar’a teslim etmişlerdir. Kale hakkında en ilginç gerçek tarihte hiç bir saldırı sonucu ele geçirilmemiş olması.

Girne Kalesi

Girne Kalesi

IMG-20141026-WA0003

IMG_20141026_111545-EFFECTSKalenin içerisinde bir  de Batık Gemi Müzesi var. Müze denizden çıkarılmış en eski ticari gemiye evsahipliği yapıyor. M.Ö. 300 yılları civarında, Girne kıyısından bir mil açıkta şiddetli bir fırtına sonucu batmış. Akdeniz’de İskender’in ölümünden sonra kurulan Hellenistik krallıklar dönemine ait olduğu biliniyor. 1969 yılında uzmanlar tarafından deniz tabanından çıkarılan gemi parçaları tekrar bir araya getirilmiş ve sergilenmeden önce özel bir koruyucu işlemden geçirilmiş. Müzede geminin son yolculuğunda taşıdığı 400 şarap amforası, 9.000 badem, 29 değirmen taşı, 4 ahşap kaşık, 4 kavanoz yağ, 4 tuz potası burada sergileniyor.

IMG_3130

IMG_3129

IMG_3132

Kaleyi gezidkten sonra limanda oturup bir yemek yedik. Bütün restoranlarda fiks bir fiyat ve menü var nerede ise. 10 çeşit bedava meze dedikleri bir uygulamaları var lakin aldanmayın. Keşke hiç bedava meze getirmeseler de o mezeleri daha düzgün yapıp parayla satsalar. Ortalama bir yemek yiyerek kalkıyoruz ve ara sokaklara dalıyoruz.

IMG_20141027_103436-EFFECTS

IMG_20141027_103042

IMG_20141026_162544

IMG_20141026_161939İşte böylece bir gezinin daha sonuna geldikten sonra yeniden İstanbul’un yolunu tutuyoruz. Mavi gökyüzü ve beyaz pamuk gibi bulutları arkamızda bırakıp rutin yaşantımıza dönüveriyoruz. Yakın zamanda güneşli günler görebilmek dileğiyle herkese mutlu haftalar.

IMG_20141027_114014

Kıbrıs gezi notları- Girne 1

Kıbrıs benim gözümde her zaman ünlülerin gidip kumar oynadıkları bir yer olmuştu. Kumar daha önce Macau yazısında da bahsettiğim gibi beni hiç mi hiç cezbeden bir şey değil. Hatta bu uğurda harcanan savurulan zamana da, paraya da çok acıyorum ben. Kıbrıs’tan uzak durmamın sebeplerinden biri de sıcak denizlerden ziyade serin suları tercih etmiş olmam olabilir.

Planlama yaparken beni en çok cezbeden şeylerden biri uçak biletlerinin gidiş dönüş 400 küsur lira gibi bir rakama denk gelmesiydi. Atatürk’ten uçup Sabiha Gökçene indik. Gelin görün ki Kıbrıs ucuz bir yer değil. Burada sezon sonunda olduğumuzu da göz önünde tutmak gerekiyor tabi. Kaba bir hesapla, gidiş dönüş havalimanı transferlerini 210 TL’ye, Mağusa’dan Girne’ye transferimizi ise 150 TL’ye ayarladık. Bu rakamlar büyük olasılıkla pazarlığa tabi. Ben havalimanı transferlerini internetten ayarladığım için pazarlık etmedim. Mağusa-Girne yolu için ise ilk olarak 180 TL istediler sonra 150 TL için anlaştık. Oteller ise Türkiye’deki sezon fiyatları civarındalar.  Bir notum da ödemelerin şekli ile ilgili. Kıbrıs’ta otellere rezervasyon yapmak istediğinizde parayı peşin olarak önceden ödemenizi istiyorlar.  Bu defa Booking.com’dan ayarlayamadım konaklamamızı o nedenle otellerle doğrudan konuşunca ödemelerini de daha gitmeden yapmış olduk. Taksi transfer için de yine önceden %25 oranında kapora göndermenizi istiyorlar. O nedenle planlama yaparken bunları dikkate almakta fayda olabilir.

Girne de Mağusa gibi bizi güneşle karşıladı. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra bir taksi çağırarak hiç beklemeden gezmeye başlamak istedik. İlk etapta planımız sadece Bellapais manastırını gezmekken, taksiciyi de sevmemizin etkisiyle nerede ise akşam saat 7’ye kadar süren bir tur yaptık.

Kısa bir yolculuktan sonra vardığımız Bellapais Manastırı da gerçekten çok estetik bir yapı. Girneyi tepeden gören Manastır kendisi ile aynı ismi taşıyan bir köyün içerisinde yer alıyor. Girnenin zenginlerinin epeyce rağbet ettiği bir bölge imiş burası. Köy çok şeker, turistik bir tatil kasabası havasında, müstakil evler, çiçekler, kafeler, restoranlar hepsi yanyana dizilmişler burada.

Burada dikkatimizi çeken şeylerden biri Kıbrıs Bayrağı ile Türk Bayrağının yan yana dalgalanıyor olması. Ben Kıbıs’ta kendimi Türkiye’de gibi hissetmedim. Bana kalırsa apaçık başka bir ülke hissiyatını veriyor burası insana. Aynı dili konuşmak, TL harcamak da bu hissi değiştirmiyor. Pek çok açıdan Türkiye’ye bağımlı olmakla birlikte yine de adanın başka bir yer olduğunu hemen algılıyorsunuz.

Bellapais Manastırı, Fransızca “Abbaye de la Paix” yani “barış manastırı” isminin zaman içinde bozulması ile bugünkü Bellapais adına ulaşmış. Türkçe ismi Beylerbeyi olarak degiştirilmiş,  halk arasında ise Balabayıs olarak biliniyormuş.   MS 12. yüzyılda Roma döneminde inşa edilen temeller üzerine inşa edilmiş ve orta çağda yapılan eklentilerle gotik mimari özelliğini kazanmış. Manastır klasik müzik konserleri ve çeşitli müzik festivallerine ev sahipliği yapıyormuş. Kıbrısın Osmanlılar tarafından alınmasının ardından manastır, Yunan ortodoks kilisesine verilmiştir. Bir rivayete göre avlusundaki dört selvinin altında dört rahibenin mezarı varmış.

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais ManastırıManastırda yaklaşık 30- 40 dakika kaldıktan sonra bizi bekleyen taksimize atlayarak bu defa Saint Hillarion’a doğru yola koyuluyoruz.  Saint Hillarion bir kale. Bu kale, kuzey kıyıdan gelmesi muhtemel Arap saldırılarına karşı Beşparmak Dağları üzerinde kurulan kalelerden biri imiş. Diğer bir kale Girne Kalesi benim orada olduğumuz süre boyunca adını duyduğum bir diğer kale ise Buffavento kalesi. St. Hillarion deniz seviyesinden 700 metre yüksekte iki tepe üzerine kurulmuş. tepeye doğru tırmanırken burada nasıl yaşamışlar diye düşünmeden edemiyor insan. Kalede bir manastır ve kilise de mevcut. Kıbrısta bir süre hakimiyet kuran Lüzinyanlar burayı yazlık mekan olarak kullanmış! Lüzinyanların ismini Kıbrıstaki tarihi mekanları gezerken pek çok kere duyuyorsunuz.

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. HillarionKraliçe penceresi….

St. HillarionZirve…

St. HillarionZirvedeki dilek ağacı…

St. HillarionYorucu ama bir o kadar keyifli bir tırmanışın ardından zirveye ulaşınca benim gibi yükseklik korkusu olmayan biri bile cidden tedirgin olabiliyor. Size de tavsiyem eğer her hangi bir sağlık sorununuz yoksa mutlaka zirveye kadar çıkmanız yönünde.  Bu yolu yakşalık 15-20 dakikada geri inerken yolda karşılaştığımız herkes daha ne kadar var diye soruyordu. Şoförümüz Yakup’un söylediğine göre 999 basamak varmış, ancak kalenin farklı bölümlerini gezeyim derken kimi zaman çıktığınız merdivenleri inip başka bir yerden yeniden çıkıyorsunuz o yüzden bu hesap ne kadar doğrudur bilemiyorum. İndikten sonra Yakup bize soruyor şimdi mavi eve mi gitmek istersiniz yoksa yemek yemek mi diye. Sabah Mağusa’da erken kalktığımız ve bir o kadar da enerji harcadığımız için bizim tercihimiz yemekten yana oluyor. Aslen Trabzonlu ama 40 yıldır Girne’de yaşayan Yakup bizi Kuzey Kıbrıs’taki tek Rum köyü olan Koruçam’a götürüyor.

İşte Yorgo’nun Restoranı…

Yorgo Kasap Restaurant

Yirmilik bir rakı söyleyip zaten fiks menü olan yemeklerin gelmesini bekledik. Bu ufak lokantanın girişine yerleştirilmiş kocaman küpler var. Servis edilen etler bu küplerde pişiriliyor.

Yorgo Kasap restoran Girne

IMG_20141025_160154

Keyifli bir yemeğin ardından bu defa Mavi Köşke doğru yola çıktık. Yakup Köşkü o kadar çok abarttı ki ben gördüğümde pek de etkilenmeyeceğim diye düşündüm yol boyunca. gelin görün ki köşkün inşa tarihi 1957 olunca işler değişti tabi. Mavi Köşk şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işletilen bir müze. İçeride periyodik olarak turlar düzenleniyor ve askerlerden biri size köşkün bütün tarihçesiyle birlikte eşyaların yapıldığı malzemelere kadar anlatıyor. tahmin edebileceğiniz üzere biraz didaktik bir tur ancak bence verilen bilgiler içerik açısından gayet doyurucu. 1974 yılından evvel bu köşk İtalyan asıllı bir Rum olan Paulo Paolides’e aitmiş.  Paolides Makarios’un avukatı olarak bilinmekle birlikte, aynı zamanda bir silah tüccarı imiş. Ev dışarıdan görünmeyecek bir konuma yaptırıldığı için savaş zamanında Türk ordusuna epeyce büyük zayiat verdirmiş.

Evde süt banyosu yapılabilen bir havuzun yanında, çok sayıda antika ve sanat eseri bulunuyor. Süt havuzunda Sophia Loren’in bile banyo yaptığı söyleniyor. Köşkün içerisinde bir bar ve taverna dahi mevcut. Paolides gelen misafirleri niteliklerine göre farklı renkte masalara oturturmuş. Mafya babaları bir masaya, dostları bir masaya, çocuklu aileler başka renkte bir masaya… Misafir odalarının her biri başka bir renkte yapılırken, çocuk odası farklı bir mekanizma ile depreme dayanıklı yapılmış. Köşkün kocaman bir bahçesi var. Bu bahçede şarap akan çeşmelerden, amfi tiyatro şeklinde ile yapılmış ve topluluklara hitap etmeden önce prova yapmak için kullandığı ve kendi sesinin aksini duymasını sağlayan bir sistem de kurmuş. Şu anda hatırlayamadığım pek çok detayşa birlikte ev gerçekten de anlatıldığı kadar varmış. Önündeki kocaman yüzme havuzu da cabası! 1974 Barış harekatından sonra adadan kaçan Paolides 1986’da İtalya’da öldürülmüş.

Mavi Köşk

mavi köşk

IMG_3087Müzenin içerisinde fotoğraf çekmek yasak, tahmin edeceğiniz üzere eşyalara, tablolara dokunmak yasak. Biz köşkü koltuklara oturup fotoğraf çektiren, tabloları parmaklayan, dokunmayın denildiği halde herşeye dokunan bir insan güruhu ile gezdik. Yaptıkları bu enteresan hareketler kamera ile tespit edilince bir asker gelip önce fotoğrafları sildirdi, daha sonra da eğer bu şekilde davranmaya devam ederlerse turu bitireceklerini söyledi. Ziyaretçiler arasında çocuk olmadığıı ve yaş ortalamasının 30 civarında olduğunu söylemem lazım. Neyse ki tur sonrasında kazasız belasız tamamlandı. Tabi bu insanların inatla antika değeri taşıyan bu eşyalara dokunma isteğini, hele hele kocaman adamların o koltuklarda oturup fotoğraf çektirmesini hiç anlamıyorum. Her yerde kamera olduğunu gördükleri halde bunu yapmaları bir başka enteresan nokta.

Biz müzeden sonra Barış harekatının başladığı çıkarma plajını ve şehitlikleri görüp buradan otele döndük ve yaklaşık yedi buçuk saat süren turumuzu tamamladık. Bu turun bize maaliyeti 350 Tl oldu.  Bir sonraki yazıda sizi Girne Kalesi ve limanına götürerek Kıbrıs turunu bitireceğim. Herkese bol gezili günler dilerim.

Kıbrıs gezi notları- Mağusa

Bu yaz tatil yapamadım diye içten içe sıkılıp dururken belki de yılın son tatil fırsatını yakalayıp Kıbrıs’a kaçıverdik Adam’la birlikte. O kadar kısa bir zaman içerisinde ve o kadar da emin olamadan ayarladık ki herşeyi kafamda çok da fazla bir şeyi büyütmeden uçağa biniverdik. Atatürk Havalimanından kalkan uçağımız bir saat 20 dakika sonra Lefkoşa’ya inmişti bile. Kıbrıs’ın tek havalimanı Ercan Lefkoşa’da. Burada internet üzerinden ayarladığım taksi şoförü ile buluşarak otelimizin bulunduğu Gazimağusa’ya doğru yola çıktık.

Şimdi burada kısaca Kıbrıs’a giriş mahiyetinde bir kaç bilgi vermenin tam zamanı aslında. Trafik  İngiltere’deki  gibi sağdan akıyor. Kullandıkları prizler üç dişli İngiliz prizlerinden. Kıbrıs’ta tek bir şehire ya da otele tıkılıp kalmak istemiyorsanız üç seçeneğiniz var: (1) araba kiralamak, (2) taksi kullanmak, (3) toplu taşıma. Biz her yere taksi ile gittik. Her defasında enteresan taksi şoförleri ile tanıştık. Kesinlikle adayı gezmenin en pahalı yolu ama bir yandan da en konforlusu olduğu kesin. Hemen hemen her yöne taksi fiyatları sabit gibi. Ancak yine de uzun mesafelerde pazarlık etmek mantıklı. Karşılaştığımız şoförlerin büyük bölümü Türkiye’li Kıbrıslılardı. Aralarından sadece biri Kıbrıs’ın yerlisi çıktı. Türkiye’li şoförlerin çoğu Kıbrıslı Türklerin Türkiyeli Türkleri sevmediğinden bahsediyor. Bu bizim Türkiye’de de hep duyduğumuz bir şeydi o yüzden çok şaşırmadık.

Bizim taksici arkadaşların anlattıklarına göre, Kıbrıs Cumhuriyeti doğum kağıdına sahip olanlar Güneye geçebiliyorlarmış. Kıbrıs vatandaşlığını aldıkları halde Türkiye’den göçenler ise geçemiyorlarmış. Kıbrısın yerli halkının çoğu adadaki garantör devletlerden biri olan İngiliz vatandaşlığını almış o nedenle özellikle gençler  birer birer İngiltere’ye göç ediyormuş. KKTC’nin şu anki nüfusu 300 bin kişi imiş. Buna Kuzey Kıbrıs üniversitelerinde okuyan 80 bin öğrenci ve emekliliklerini bu sıcak ve sakin adada geçirmek isteyen  İngilizleri de ekleyince sayı 500 bine yaklaşıyormuş. Öğrenciler demişken bir de enteresan olayı anlatmadan geçmek istemiyorum. Malum her yerden Ebola virüsü vakaları hakkında bir sürü haber duyuyoruz. İstanbul’da uçağı beklerken Kıbrıs uçağında epeyce yabancı olduğunu farkettik, sırada beklerken önümdeki yolcuların elinde Kongo pasaportunu görünce biraz gerilmedim değil. Uçak inene kadar bu kadar çok Afrikalının Kıbrıs’ta ne aradığını düşündük ve bir cevap bulamadık. Meğer Kıbrıs’taki üniversitelerde okuyan yabancı öğrencilermiş bunlar.

Gelelim şehir ve otel seçimine. İlk hedefimiz Akdeniz sloganı ile yola çıktığımız en büyük dileğimiz denize girebilmekti. Dar zamanda yaptığımız araştırmadan sonra farkettik ki denize girilebilecek en güzel plajlar Mağusa’da. Burada bir parantez daha açıp bizim Gazimagosa diye bildiğimiz şehrin adının Gazimağusa olduğunu da hatırlatmakta fayda olabilir. Ben gidene kadar Lefkoşa’yı Lefkoşe, Mağusa’yı da Magosa diye biliyordum. İlk anda dilinize biraz garip gelse de bir süre sonra alışıyorsunuz.  Biz otele vardığımızda akşam saat 4’e geliyordu ki eşyalarımızı odamıza bıraktıktan sonra, güneş sırtımızı ısıtarak batarken masmavi denize bakıp birer içki içmenin tadına gerçekten de doyum olmadı. O saatlerde herkes yavaş yavaş denizden çıkıp dinlenmek üzere odalarına çekilirken biz ne iyi ettik de buraya geldik diye minnet duyarak sahilde oturmaya devam ettik.

Arkın Palm Beach SahiliKaldığımız otel Arkın Palm Beach Hotel. Tam kapalı Maraş bölgesinin yanıbaşında. Kafanızı çevirince 1974 harekatı ile bombalanan otelleri ve ünlü Maraş bölgesinin hayalet şehrini görebiliyorsunuz. Bana nedense bu manzaralar bir parça Beyrut’u hatırlattı. Hemen yasak bölgenin başlangıcında yer alan otellerden birinin bombalandığı ve bu nedenle yarısının yok olduğu söyleniyor. Bombalanma sebebi ise Türkiye’nin müdahalesi öncesinde bu otele yerleştirilen ağır ateşli silahlarla Türk tarafına sürekli şekilde ateş açılması imiş. Ateş açılan mevziler tespit edilince otelin tepesine Türk savaş uçakları bombayı bırakıvermiş.

Maraş bölgesi Kıbrıs’ın en spekülatif meselelerinden biri. Burası ile ilgili öyle şeyler dinledik ki bir kısmına inanılır mı bilmiyorum. 1974’de burada yer alan 42 otelin tamamının 2025 yılına kadar rezerve olduğunu söyledi Kıbrıs yerlisi taksi şofürümüz. Öte yandan Maraş açıkken Antalya gibi Türkiye’deki turizm bölgelerinin kimsenin ilgisi dahilinde olmadığını da iletti kendisi. Antalya’da turizmin 1980 yılından itibaren gelişmeye başladığı doğru ama Maraş’ın kapanması bunda doğrudan etken midir emin değilim. Özetle Maraş eskiden dünya jet sosyetesinin duraklarından biri imiş. Gerçekten de o dönemde bir plajda 42 tane otel olması bu açıdan büyük bir gösterge. Şu anda ise sadece bir ordu evinin olduğu bomboş plajları ile sessiz sakin eski günlerini anan melankolik bir hali var.

Kıbrıs kapalı Maraş bölgesiPlaja gelince gerçekten de efsane…. Burada isterseniz ben susayım ve resimler konuşsun….

Arkın Palm Beach Plajı

Otel beş yıldızlı bir otel, açık ve kapalı yüzme havuzları, buhar odası ve saunası var. Ayrıca dilerseniz masaj da yaptırabiliyorsunuz. Oda kahvaltı ve yarım pansiyon konaklama şansınız var. Yemekler gerçekten de bu tarz oteller için fena değil. Aşçıları Bolu Mengen’den getirmişler. Tatlılar özellikle iyi demeden geçmek istemiyorum.

Arkın Palm Beach HotelBu otel dışında Mağusa’da bir otel daha var- Salamis Bay Conti.  Biraz daha uzaklara gitmeyi göze alırsanız Bafra bölgesine doğru Kaya Artemis ve Nuhun gemisi otelleri de bu yakınlardaki diğer oteller. Biz Mağusa’nin tarihi şehir merkezine yakın olması ve plajlarının çok övülmesi nedeniyle Palm Beach’i tercih ettik, ancak siz daha farklı ve daha lüks bir tatil planlamak isterseniz diğer otel seçeneklerine de göz atabilirsiniz. Otellerin tamamının iyi olduğunu tahmin ediyorum.

Burada dört gün boyunca denize girip kumsalın tadını çıkartmanın, bu berrak sulara bakmanın tadına doyamadım. Kah kitap okuyarak kah bir içkiyle mavilere dalarak gündüzlerimizi tükettik.Benim için tatilin içkisi cin tonic idi.  Yeni keşfettiğim Hendrics cin bir dilim salatalık ve tonik sonra da kızgın kumlardan serin sulara…. Şimdi gelelim asıl güzelliklere… Akşam üstü deniz sefasını bitirdikten sonra bir duş alıp civarda görülecek yerleri gezerken Mağusa’nın tarihi ile büyülendik.

İlk göze çarpan yapı  Lala Mustafa Paşa Camii.  Kuzey Kıbrıs’ın en büyük ikinci camii olan bu eski gotik katedralin orijinal ismi Saint Nicolas Katedrali ve tahmin edebileceğiniz üzere burası bir Katolik ibadethanesi. 1328’de katedral olarak açılmış ve 1571’de Osmanlı Devleti tarafından bölgenin ihtiyacını karşılamak için camiye çevirilmiş. Cami’nin ismi Kıbrıs Fatihi olarak anılan Lala Mustafa Paşa’dan geliyor.  Katedralin girişindeki ağacın bir çeşit tropikal incir olduğu ve 700 yaşında olduğu söyleniyor. Yine rivayete göre adadaki en yaşlı canlı varlık bu ağaçmış ve katedralin inşaatına başlanan sene dikilmiş. Ben bu cami/katedrale bakmalara doyamadım, kaç poz resmini çektim gerçekten bilmiyorum. Özellikle akşam üzeri güneş batmaya yaklaşırken üzerine o kadar güzel bir ışık vuruyor ki anlatamam. O nedenle akşam üstü bir vakitte gezmenizi tavsiye ederim.  Katedralin bulunduğu meydanda pek çok bar/bistro da var. Keyifle burada soluklanıp bu tiyatro dekoru gibi duran güzelliği izleyebilirsiniz de.

Lala Mustafa Paşa Camii

Lala Mustafa Pasa Camii

IMG_2909Şehrin orta yerinde dört duvarı olmasa da iki duvarı zarar görmeden bu güne kadar gelebilmiş Venedik Sarayı var. Şu anda sarayın içi otopark olarak kullanılıyor. İlk olarak adada hakimiyet kuran Lüzinyanlar tarafından 13. yy’da yapılmış olan saray kalıntıları üzerine Venedikliler yeni bir krallık sarayı yaptıkları için bu saraya Venedik Sarayı deniliyor.  Sarayın 16.yy’da yapılmış olan ve halen ayakta olan cephesinde kullanılan sütunların Salamis harabelerinden alınmış olduğu söyleniyor. Sarayın büyük bölümü depremler sonucu yıkılmış.

Venedik Sarayı Mağusa

Venedik Sarayı MağusaAşağıda gördüğünüz dört sütunun taşımakta olduğu üç kemerli saray girişi ise  yaklaşık 10 km uzaklıktaki Salamis Antik Şehrinden getirilmiş. Ortadaki kemerin üst başındaki arma  ise 16. yüzyıldan kalma bir Venedik arması.

Mağusa Tarihi Şehir

Mağusa tarihi şehir merkezi

Tam saray ile bu kemerli giriş kapısının arasında Namık Kemal Zindanı ve Müzesi var. Buradan gezmeye devam ediyoruz ve bakın karşımıza ne manzaralar çıkıyor… Karşınızda Sinan Paşa Camii yani bir diğer adıyla Saint Paul Katedrali…

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii MağusaSaint George Kilisesi başka bir muhteşem yapı… O kadar devasa ki gözlerime inanmakta zorluk çekiyorum… Çok gözalıcı… Resimlere bakın ve siz karar verin…

Mağusa Tarihi Şehir

Saint George Kilisesi MağusaDevam ediyoruz ve tüm bu yapıların birbirinden en fazla 500 metre uzaklıkta olmalarına da inanamıyoruz… Gerçekten şehir merkezi bir açık hava müzesi gibi…

Magusa tarihi şehir merkezi

mağusa tarihi şehir merkeziHamam….

Mağusa Tarihi şehir merkezi

IMG_20141022_174336

IMG_20141022_174413Bu arada yavaş yavaş güneşin batmaya hazırlandığını farkediyoruz ve doğru Mağusa kalesine tırmanıyoruz… Güneş bulutlar gerçekten bir acayip burada… İnsan bu görüntüyü görüp de büyülenmez mi?

Mağusa gün batımıGünü batırırken bu defa Tam Lala Paşa Camiinin arkasındaki sokakta bulduğumuz Monk’s Inn’e oturuyoruz. Ağaçların gölgesinde yüksek tavanlı, eski bir ev bara dönüştürülmüş. Burada da birer içki yuvarladıktan sonra akşam yemeği için otelin yolunu tutuyoruz.

Monk's Inn MağusaYazıyı uzattığımın farkındayım ancak Mağusa’da görülmesi gereken iki yerden daha bahsetmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Hemen şehir merkezinde olmasa da yaklaşık 8-10 kilometre mesafedeki Saint Barnabas kilisesi ve Salamis Antik Kenti Mağusa’ya gelmişken görmeden geçilmemesi gereken yerler. Biz o gün kumsalda yürüyüş yapıp biraz geç kaldığımız için az kalsın Salamis’e giremeyecektik ancak becerikli taksi şoförümüz bizi hafiften alacakaranlıkta da olsa bizi içeri sokmayı başardı.

Şimdi dilerseniz önce bir parça Saint Barnabas’tan bahsedelim. Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a dönüp, Hıristiyanlığı yaymak için M.S. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlıyor fakat öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanıyor. St. Barnabas’ın öğrencileri cesedi  bir yeraltı mağarasına gömüyorlar ve göğsüne de St.Mathews’un yaptığı incilin kopyasını koyuyorlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalıyor. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını istiyor. Mezar açıldığında St. Mathews incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilmiş oluyor. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul’a giderek İmparator Zeno’yu bilgilendiriyor ve Kıbrıs kilisesi özerkliğini kazanıyor. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulunuyor ve Manastır 477’de inşa ediliyor.  Burada ayrıca bir de arkeoloji müzesi var. Vaktiniz var ise gezmeden geçmeyin derim.

Saint Barnabas Kilisesi

Her yıl binlerce kişinin burayı ziyaret ettiği ve ikonaları öperek ibadet ettiği söyleniyor.

IMG_2927

IMG_2928

Manastır etrafında ayrıca çok sayıda mezar bulunmuş. Burada gördüklerinizin her biri mezarlıklar. Bu nedenle, Manastır etrafındaki oldukça geniş bir alan  tarıma açılamıyor, yerleşim de  yapılamıyor.

IMG_2944

IMG_2945

Mağusa’da görmeden geçmeyeceğiniz son nokta ise Salamis Antik Kenti.  Tam deniz kıyısında bir antik kent burası. Kuzey Kıbrıstaki en önemli ören yerlerinden biri olduğu söyleniyor. 1952-1974 yıllar arasındaki kazılar sonucunda  ortaya çıkarılmış. Bu Antik şehirdeki kalıntıların tamamının Romalılardan kaldığı söyleniyor. Gladyatörlerin dövüştükleri ve idman yaptıkları gymnasium, amfi tiyatro,  agora ve hamam gibi bölümleri var. Beni en çok eğlendiren şeylerden biri bizi gezdiren taksi şoförünün bilirsiniz Romalılar alemcidir, burada sabahtan akşama kadar sauna, hamam, yüzme havuzunda alem yapıp akşamları sütunlu yolda en güzel kıyafetlerini giyip piyasa yaparlarmış demesi oldu. Gerçekten de her yeri mermer taşlarla ve mozaiklerle kaplı olan bu şehri o dönemde partileri, eğlenceleri, kutlamaları ile hayal etmek mümkün.

IMG_2946

IMG_2947

IMG_2948

IMG_2951

IMG_2952

IMG_2955-001

IMG_2957

IMG_2961

IMG_2967

Mecburen çok hızlı bir tur atmak zorunda kalıyoruz ancak kısa zamanda dahi gördüğümüz şehirden çok etkileniyoruz.  Bu arada Salamis’te gün batarken biz de hızlı adımlarla bu müzeyi terk ediyoruz.  Tek yazıda hem çok fazla resim koyup hem de size bütün Mağusa’yı anlatmak epeyce uzun sürdü. Bir sonraki yazıda size Girne ve civarını anlatacağım. Herkese mutlu Pazarlar…