İstanbul kazan biz kepçe geziniyoruz ağzımız kulaklarımızda…

Buralara uğrama sıklığım yine azalmaya başladı sanki. Hiç de memnun değilim bu durumdan çünkü haftalar ve günler boyunca aklıma gelen bir bir çeşit enteresan şeyi not dahi alamadan unutuveriyorum. Oysaki hergün biraz zaman ayırsam şu yazma işine geri dönüp baktığımda gerçekten de tadından yenmeyecek. Sokakta gezindiğim zamanlar dışında evde ya çalışıp ya da interneti karıştırmaya devam ediyorum. Tabi bu da planlarımın aksamasına neden oluyor. Bu ay hala doğru dürüst kitap okuyamadığım gibi sporla da ilişkilerim kesat. Ancak yarın sabahtan itibaren düzeltiyorum bu durumu kesin kararlıyım. Yeniden bir düzene girip o bayıldığım rutini yakalamak derdindeyim. Bu girizgahı bahaneler üretmek için de yazmadım. Biliyorum ki eğer gerçekten bir şeyleri başarmayı istiyorsam  bir yolunu bulmalıyım ve bahane üretmeyi bırakmalıyım. Bu arada internette de boş boş gezinmedim aslında, yeni tiyatro ve uçak biletleri almak gibi heyecan verici yeni planlarla meşguldüm ama tabi bunlar da bahane değil. 🙂

ways-to-motivate-yourself-to-studyBu son bir iki haftada epeyce dışarıdaydım. O kadar keyifle gezindim ki İstanbul sokaklarında bir kere daha bayıldım yaşadığım bu hırçın ve nazlı, güzel ve büyüleyici şehre. Bu aralar kafayı taktığım bir restoran var. Daha önce de yazmıştım Leyla‘yı, hani Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Cihangir Akarsu Caddesindeki restoran. Kocaman bir barı olan ve daha  ilk gittiğimde sık sık gideceğimi bildiğim Leyla. Enteresan bir huzur var burada. Barmenleri çok güler yüzlü, gelenler kendi halinde, İstanbul’da sakin sakin barda oturabileceğiniz çok az sayıda yerden biri sanırım. Burayı o kadar sevdim ki Cihangir’de yaşamayı aklından bile geçirmeyen biri olduğum halde çakırkeyif olduğum bir akşam acaba buraya mı taşınsak fikri aklımdan gelip geçti.

İstanbul’a ilk taşındığım sene ben Koşuyolu’nda Adam Cihangir’de otururken gittiğimiz TEDx konferansında Levent Erden’e denk gelmiştik. Benim Ankara’dan gelip de bir de Koşuyolu’nda oturmaktan çok mutlu olduğumu duyunca bana hafiften taşralı muamelesi yapmıştı ve belli etmesem de  o gün müthiş kızmıştım kendisine 🙂 Geçenlerde bir akşam Leyla’da yine kendisine rastlayınca bu konuşmayı da hatırlatma şansımız oldu. Cihangir’e belki sadece Leyla yüzünden taşınırım dediğimde bana “eh o da enteresan bir sebep” dedi 🙂 Bu defa altta kalmayıp neden Ankara’lılara bu kadar yükleniyorsunuz dediğimde, ben de 17 yıl Ankara’da yaşadım dedi. Öyle ki Ankara’yı bir cefa memleketi olarak hatırlıyor gibi bir hali vardı. Şimdi düşünüyorum da ah Ankara ne çektin bu şehir kıyaslamasından be canım. Yakın zamanda Ankara’dan bir arkadaşım da İstanbul tutkumla ile ilgili bana serzenişte bulununca  dedim ki Ankara’yı gücendirmemek lazım.  Her memleket ayrı güzel, hepsinin güzelliği de var çirkinlikleri de ama kimse alınmasın bu defa yine İstanbul’dan bahsedeceğim. Bir kusur işlersem, sürç-i lisan edersem şimdiden affola.

Gelelim Leyla’ya… Bana kalırsa Leyla’da barda oturulmalı, sandalyeler gerçekten çok rahat ve masaların arada bıraktığı mesafeye nazaran sohbeti çok daha samimi bir konumda sürdürmek mümkün. Üstelik barmenlere de birbirinden harika kokteyllerinizi istediğiniz gibi hazırlatma şansınız var. Burada içtiğim herşeye bayıldım şimdiye kadar. Üstelik alkolü kıt kokteyller de değil bunlar. Bir tane içince kikirdemeye başlayıveriyorsunuz.

leylaBira ve rakı tabakları efsane bence. Kızartma yapmayı gerçekten çok iyi biliyorlar. Öte yandan menülerindeki vegan tatlardan biri olan körili ve hindistan cevizli bal kabağını deneme şansımız oldu geçenlerde. Tek kelime ile bayıldım. Şimdiye kadar vegan yemeklerden hep uzak durmuş ve bu yemekleri yenilemez kategorisinde konumlamıştım. Balkabağı o kadar nefisti ki sağlıklı ve temiz yemek konusunda epeyce sık yazan ve severek takip ettiğim One Life Be Fit ve Doyasıya Yaşamak bloglarındaki restoran önerilerini ve yemek tariflerini daha can kulağı ile dinler oldum. Bu bloglarda gördüğüm kabaktan spagetti ya da karnabahar pilavı sizin kulağınıza ne kadar çekici geliyor bilmiyorum ama ben ilk fırsatta deneyeceğim. Bir de restoran adresi öğrendim onlardan Bi’Nevi varmış Karaköy’de. Çoktan listeye eklendi bile.

Geçen  hafta yeniden uğradığımız bir başka mekan Mana oldu. Genelde bir mekan hakkındaki ilk izleniminiz çok iyi ise zaman içerisinde memnuniyetsizlikler ortaya çıkmaya başlaması çok genel bir durumdur benim için. Mana bunun tam tersinin çok güzel bir örneği. Öyle ki her gittiğimde neden buraya daha sık gelmiyorum diye düşündürüyor bana. Hafta içi bir akşam hazır Karaköydeyiz nerede oturalım diyince yine kendimizi Mana’da bulduk. Lezzetten gözümüz döndü dersem yalan olmaz. Uzun rakı menüsünden seçtiğimiz rakıya bayıldık. Adını hatırlayamıyorum ama üç kez damıtımış bir rakı idi. Üç kişi bir 35’lik söyledik. Bardaklarımızı da ata bardağı seçtik. Sonrasında damaklarımız çatırdayarak mezelere ve ara sıcaklara gömüldük. 3-4 kişi gitmek için enfes bir yer bence Mana. Çok kalabalık gittiğimiz hiç bir yerden çok büyük bir tat alamıyorum ben. O yüzden grup yemeklerini de pek sevmiyorum, ne yediğimden ne de konuştuğumdan bir şey anlıyorum böyle kalabalıklarda. Mana ile ilk tanışmamız da böyle bir grup yemeği ile olduğu için sanırım sonrasındaki her gidişimde daha çok beğendim burayı. Gelelim mezelere, kağıtta kokoreç mutlaka denenmeli, yaprak ciğerleri lokum gibi, mücver evde yaptığımızın aksine top top,  ızgara köfte leziz mi leziz, bulduğum zaman asla kaçırmadığım topik de öyle. Özellikle baharda daha da keyifle oturulabilecek bir mekan Mana. Hala gitmeyen görmeyen varsa bir şans verin derim.

Desktop4Bir başka güzel yer Bebek’deki Divan Brasserie. Burada önce bir baby shower kahvaltısı ettik ve açık büfesini denedik ancak asıl bomba haftasonları sundukları açık büfe değil hafta içi gelip ala carte menülerinden seçebileceğiniz egg benedict imiş! Şimdiye kadar yediklerimin en iyisi ve benim damak tadıma en uygunu idi. Gördüğünüz tabağı sıyırıp tertemiz yapmayı ihmal etmedim. Denize nazır bir ortamda, sakin bir şekilde boğazın tadını çıkarıp nefis bir yumurta yemek isteyenler haftaiçi bir sabah uğrasın derim.

divan egg benedict

bebek divanSona sakladığım iki nefis yer var ki özellikle bir tanesi beni şaşırtmakla kalmayıp büyüledi de. İstiklal Caddesi 201 numaradaki Ravouna 1906. 1894 yılında İstanbul dogumlu Alexandre D. Neocosmos Yenidunia ve C.P Kyriakides tarafından projelendirilip, İtalyan Ravouna ailesi için bir antika mağazası ve ev olarak tasarlanan binanın inşaatı 1906 yılında tamamlanmış. İyi korunmuş, ikinci derece bir tarihi binanın ahşap barında bir kahve içmeye ne dersiniz? Ya da  yukarı katta güzel bir yemek yemeye. İstanbul’un bu insanı şaşırtan hallerine bayılıyorum. Ne zaman karşınıza nasıl bir sürpriz çıkacağı gerçekten de belli olmuyor. İçeri adım attığınız andan itibaren çağ değitirip gerçekten de 1900lerin başlarına Art Nouveau’nun en güzel zamanlarına gidiveriyorsunuz.

ravouna 1906

IMG_20150309_193029Biz yediğimiz herşeyi çok beğendik buna gelen hesap dahil! Bir şişe şarapla birlikte bir karidesli gyoza, ıspanaklı piliç sarma ve bonfile külbastı 165 lira. Bu kategorideki pek çok restoranda daha fazlasını ödeyeceğimize nerede ise eminim.

ravouna 1906 3

Ravouna 1906 5

Screen Shot 2015-03-10 at 11.37.17 PMGelelim son sürprize. İstanbul’da caz müzik diyince benim aklıma hemen Nardis ve Nublu gelirdi. Meğer, Beyoğlu’nda başka bir cevheri bizden saklıyormuş. Huzurlarınızda Cafe Mitanni. Haftanın her günü Türkiye’nin caz müzisyenlerini sadece 10 TL karşılığında dinleyebileceğiniz minicik bir bistro burası. Beklentinizi yükseltmek istemem, lüks bir yer değil, incecik, daracık içi dolu turşucuk bir yer. Ancak caz ve bir kadeh birşeyler içmek için son derece ideal. Bizim gittiğimiz akşam Sarp Maden çalıyordu.

cafe mitanni 2

cafe mitanni 1

cafe mitanniBenden şimdilik bu kadar, arayı açmadan yeni bir yazı ile karşınızda olmak diliyorum.

Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8’i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane 🙂 Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

İstanbul’da yaz nasıl geçer (2): Avrupa yakasından, yeniden Karaköy, hamam sefası, yemeler ve içmeler…

Geçenlerde bir cumartesi akşamı aklıma gelen bir fikirle Google’da İstanbul Hamamlarını aratıp 5 dakika sonrasında kendimi ertesi sabah için hamam randevusu alırken buldum.  Kılıç Ali Paşa Hamamı hem Karaköy’de olması hem de daha yeni restore edilmiş olmasından ilgimi çekti. Yazın nem ve sıcağından arınmanın en iyi yolu bu olsa gerekti.  Sabah saat 9’da bindiğim vapurla karşıya geçerken bir elimde tost bir elimde karton bardakta çayım birazdan hamamın o buharlı, büyülü dünyasında deliler gibi terleyeceğimi, bütün toksinlerimden arınacağımı falan düşünüyordum. Neyseki tam saat 10.00’da Hamamdan içeri adımımı attım. Ardından bana getirilen formu dolduruken getirdikleri şeftali şerbetini yudumladım. Herşey gayet iyi gidiyordu. Ortalık sakin ve pırıl pırıldı. Üstelik buz gibi şeftali şerbeti de çok iyi gelmişti.

Kılıç Ali Paşa HamamıSoyunma odalarında onların verdiği peştemale sarınıp hamam bölümüne geçiyorsunuz. Önce göbek taşına yatıp, terlemeye çalışıyorsunuz. Sonrasında size ayrılan natır sizi keseliyor, köpük masajı yapıyor ve ardından da keseleyerek 1 saat gibi bir zamanda sizi hamamdan çıkmaya hazır hale getiriyor. Çıktıktan sonra sizi ilk girdiğiniz hamam avlusuna alıyorlar dilerseniz biraz dinlenip, bir şeyler içebiliyorsunuz. Sonrasında giyinip kuşanarak hamamdan çıkıyorsunuz. Bir uyarı hamama gitmeden önceki bir kaç gün sabunla yıkanmazsanız ölü derinin atılması zor oluyormuş, çünkü kese deriye tutunamıyor, kayıyormuş. Yani hamama gidecekseniz duş jeline bir kaç günlüğüne ara vereceksiniz.

Şimdiye kadar size genel süreci anlattım. Eminim bir çoklarının hiç de yabancı olmadığı bir şey bu. Ancak bu hamam deneyiminden sonra merak ediyorum acaba diğer İstanbul hamamları nasıldır diye. Niye derseniz ben burada ne öyle buharlar, ne beni su gibi terleten bir sıcak gördüm. Evet son derece steril bir ortam. Tertemiz, çok nezih. Ama bana kalırsa hamam bu değil, olmamalı. Kendilerine sorduğumda bana yeni hamamların artık doğalgazla çalıştığını, eski hamamlar kadar sıcak olmadığını ve çoğunluk tarafından böylesinin tercih edildiğini söylediler.  Gelin görün ki ben bu cevaptan tatmin olmadım. Bilen varsa bana tavsiyede bulunabilir mi? Cidden temiz, pak, düzgün ve cidden hamam gibi bir hamama gitmek istiyorum ben!  Yazın bu sıcağında ne işin var hamamda diyebilirsiniz ama inanın bana çok iyi gelecek biliyorum. O yüzden bilenler varsa bana lütfen iyi bir hamam ya da o işlevi görebilecek iyi bir spa önersin. Lütfen Balili masözlerin kese yaptığı spaları önermeyin. Bana Türk usulü Türk natırı olan bir hamam/spa lazım. Derdim ayrımcılık değil sadece klasik bir hamam tecrübesi yaşamak ve mümkünse bunu alışkanlık haline getirmek.

Bu hamam macerasından sonra- tam olarak aradığımı bulamamakla birlikte sonra kendimi gayet rahatlamış hissederek- duş jeli değil de sabun köpükleri ile 1 saat ovulmanın sonucu emin olun çok memnun edici, her şekilde teninize bir duruluk veriyor- bir arka sokakta gözüme kestirdiğim Muhit’e yerleştim. Muhit açılalı epeyce zaman oldu sanırım. Ancak ben Karaköy’e en son yılbaşı civarı uğrayabildiğim için yeni mekanları deneyememiştim.

Bir arkadaşımla buluşacaktık o sabah ancak o biraz gecikecekti. Ben kuruluverdim hemen yanpiri bir masaya. Bir cafe latte bir de avokadolu tostlarından söyledim. Mmmmmm enfes bir tost kesin tavsiye edilir. Kahve de o kadar lezizdi ki… İkincisini söyledim…

Muhit KaraköyMasada iki kişi olduktan sonra sohbet muhabbet gırla gitti. Bu defa serin serin bir şeyler içmek istedik… Kendilerinin yaptığı bir de soğuk çay söyledim. O ne lezizdi.

Muhit - Soğuk ÇayBu Muhit’in olduğu asma yaprağı altı bu şirin Karaköy köşesinde kediler cirit atıyor. Bir tanesi annesi olmayan bir yavru kediymiş. O kadar şekerdi ki anlatamam size. Yakında İstanbul kedilerinden oluşan bir seriye başlasam mı diye düşünmeye başladım.  Çok da fena fikir değil galiba…

Neyse efendim Karaköy’e yaptığımız bu ziyaretin arkasından geçen  cuma akşamı Adam’la Kabataş’ta buluştuk. Karaköy’e gidelim mi dedim, gidelim hadi dedi. Bu sefer yemek yiyecektik o yüzden ızgara kokularının geldiği Baltazar’a yöneldik. Burası bir steak house. Menülerinde alkol yok ancak kavun suyu gibi bir güzellik de var. Soğuk etler, ızgara köfte, hamburgerlerle dolu bir menüleri var. Çok beğendim.

Baltazar Karaköy

Baltazar KaraköyKöftelerin üstü biraz fazla kızarmıştı ancak içleri gayet sulu idi. Bir dahaki sefere hamburgerlerini deneyeceğim.

Baltazar KaraköyKaraköy maceralarımızın sonu elbette bu yazı değil. Gün değil ki yeni bir mekan açılmayagörsün. Ben takipteyim. Siz de merak ederseniz buralara bir uğrayıverin.

Yaz İstanbul’da nasıl geçer serisi devam edecek Avrupa yakasından… Anadolu yakasından restoran önerileri arıyorsanız bir önceki yazıma bakabilirsiniz.  Herkese şimdiden iyi haftalar…

Yeniden Karaköy: Balık Ekmek, Unter, Pera Balık

Bu haftayı yarı çalışarak, yarı izinli geçirdim. İzinli olup da hava da yeni yıl hediyesi kıvamında bol güneşli seyredince, bize de bundan maksimum faydalanmak kaldı. Karaköy çok sevdiğimiz bir semt. Sanat, yemek, manzara derken ne ararsanız bulabilmeye başladınız son zamanlarda. İlhan Erşahin’in Nublu’su da farklı bir hava kattı sanırsam buraya. Ben geçenlerde bir gece kapıdan girip şöyle bir bakıp çıktım. O yüzden çok fazla anlamadım nasıl bir mekan olduğunu. Ama ilerleyen zamanlarda ziyaret edeceğiz mutlaka.

Çarşamba günü havayı görüp de geç kalmadan evden kendimizi dışarı attık. Karaköy’de buluşup, geçiştirerek yaptığımız kahvaltıın üzerine bir güzel balık ekmek yedik şu manzaraya karşı. Sizi bilmem ama bana o balık ekmeğin tadı, içindekinin donmuş balık olduğunu bilmeme rağmen, en lüks restoranda yediğimiz balıktan daha leziz geliyor her defasında.  Karaköy’de de Motor iskelesinin hemen sağında, balık pazarını geçince yan yana dizilmiş salaş mı salaş masalar da balık ekmek yiyip, üstüne çayınızı söyleyebiliyorsunuz. İki balık ekmek, birer kola ve iki çay 16 TL. Hem de karşıda yarımada manzarasıyla.

IMG_8147

IMG_8148Güneş gidip de biz hafiften üşümeye başlayınca, yeni bir keşif uğruna kendimizi attık Unter’e. Karabatak’ın tam karşı köşesine yakın zamanda açılan Unter’i epeyce merak ediyordum. Hatta şirketin yeni yıl partisi için en üst katısındaki özel odayı bile düşünmüştük ancak olmamıştı bir şekilde. O yüzden bir merakla daldık içeri. Beyaz kumaş peçetelerle restoran havası hakim içeriye ancak peynir ve şarküteri tabağı söyleyip, bir kadeh şarapla birlikte keyif yapabileceğiniz bir yer. Sıcak bir ışık, haftaiçi ve akşam üstü olması sebebiyle tenha. Yani çok keyifli. Garip bulduğum tek şey su bardakları oldu ne yalan söyleyeyim. Paşabahçenin kapaklı ve bizim evde kahvaltılıkları koymak için kullandığımız kavanozcuklar su bardağı olmuş sanki burada.  Şarap pardaklarını da balon seçmelerini dilerdim kendimce.

Unter KaraköyÇok aç değildik ama yine de Birimiz karnabahar çobası söyledi önden, ben mortadella ve peynir istedim.

Unter Karaköy Karnabahar ÇorbasıMenülerinde üç farklı peynir var. Her birini 50’şer gramlık porsiyonlarda servis ediyorlar. Ahşap doğrama tahtalarının üzerinde geliyor herşey. Gorgonzola, Camembert ve Parmezan sipariş edebiliyorsunuz. Benm gözlerim gruyere, gouda emmental arıyor. Neden yok menülerinde anlamıyorum. Belki duyup sesimizi eklerler menüye. Yine de servis çok iyi sunum güzel, gelen peynirler ve mortadella güzel. Önden gelen otlu tereyağı ve ızgara ekmekler de çok güzel.

Karaköy Unter

Karaköy Unter

Karaköy UnterUzun sohbet sırasında kırmızı, beyaz 2şer 3er kadeh şaraplarını da hüplettik. Daha akşam bile olmamıştı oysaki 🙂  7 gibi kalkıp ayrı planlar için bu defa Beyoğluna daldık.

Benim adresim Pera Balık’tı. Maalesef o kadar leziz yemeklerden ve nefis bir muhabbetten tek bir fotoğraf çekememişim. En beklenmedik şekilde bir arka Beyoğlu sokağında karşımıza çıkan bu sade ve sakin restoranı bir daha ziyaret etmek şart. O yüzden resimler size borcum olsun.

Karaköy’de bir Pazar günü Bölüm 3: Ops Cafe

Bu Pazar o kadar keyifli geçti ki, gezip gördüklerimizin hepsini tek bir yazıya sığdırmaya kıyamadım gerçekten de. Karabatak’ta birer bir şeyler yudumladıktan sonra karnımızın hafiften acıktığını farkedip adres değişikliğine gittik. Ne kadar da iyi etmişiz. Hemen Karabatak’ın az ilerisinde bir arkadaşımızın tavsiyesiyle bulduğumuz Ops Cafe gerçekten de günün başladığı gibi nefis şekilde noktalanmasını sağladı.

Yine hafif yemeklerden oluşan bir menü ama özellikle bu sıcak yaz günleri için bire bir. Rengarenk bir dekorasyonu ve gerçekten çok güler yüzlü garsonları var Ops’un.  Web sayfasından kahvaltı konusunda iddialı olduğunu anlıyoruz. O yüzden yine geleceğimiz kesin. İçerideki kocaman kanepede kitabını okuyanların yanında dışarıda sohbet edenler çoğunlukta. Ama rahatlıkla buraya kitabınızı, laptopunuzu alıp bir güzel keyif yapabilirsiniz.

Apartmanların gölgesinin düştüğü bir sokak burası, efil efil bir esinti var. Biz bu keyfi tamamlamak için öncelikle birer yaz çorbası istiyoruz. Yoğurt, haşlanmış yoğurt, kimyon, ceviz ve mısır cipsi kırıntılarıyla nasıl da nefis olmuş. Bizim bildiğimiz ayran aşını menüsüne koyan Ops’a bir bravo gerçekten.

Yaz çorbasının porsiyonu o kadar büyük ki ardından bir etli dürümü paylaşıyoruz. İçindeki etin lezzeti maydanoz ile birlikte taçlanmış, aslında epey doymuş olmamıza rağmen keyifle midemize indiriyoruz.

Bu güzel yemeklerden sonra birer ikişer bardak içtiğimiz çaylarla hem keyif hem sohbet devam ediyor. Mutlu mutlu gülümsüyoruz. Bu sokakları daha çok karıştırmak lazım diyerek sözleşip evlerimize doğru yollanıyoruz.

Karaköy’den bindiğim motor beni Kadıköy’e getiriyor. Bu sırada güneş yavaş yavaş inerken Topkapı Sarayı yıldız gibi parıldıyor. Kadıköy iskelesine yaklaşmışken Haydarpaşa gözüme takılıyor. Şimdiye kadar hiç resmini çekmediğimi hatırlatıyor bana. Batan güneşle birlikte o kadar güzel poz veriyor ki bana elim yeniden makineme gidiyor.

İşte bir hafta  böyle bitiyor. Saat çoktan 12’yi geçip sabaha doğru yol alırken yeni hafta iyi uyku ister diyip, yine geç kaldığımı bilip hafiften suçluluk duyarak güzel bir uykuya doğru yol alıyorum ben. İyi geceler, güzel haftalar herkese.

Karaköy’de bir Pazar günü 2. Bölüm- Karabatak Julius Meinl

Bir önceki yazıyı epeyce uzattığımdan dolayı sergiden çıktıktan sonra yaptıklarımızı ikinci bir yazıya sakladım 🙂 Köaraköy öyle değişik bir semt ki hem büyük sergilere ev sahipliği yapıyor hem de yıkık dökük ara sokaklarında renk renk kafelere ev sahipliği yapıyor. Biz de Tophane’deki sergiyi gezdikten sonra bu sefer ara sokaklara dalarak önceden kararlaştırdığımız gibi Karabatak Julius Meinl Cafe‘nin yolunu tuttuk.

Yem yeşil bir asma ağacının serin gölgesinde hem sokağa attığı masalarla hem de içerideki özenli dekorasyonuyla tam bir pazar kafesi Karabatak. yaz aylarında dışarıda asma gölgesinde dışarıda oturmak kadar kış aylarında binbir çeşit objenin süslediği iç mekanında da vakit geçirmek çok keyifli olur gibi geldi bana. Menüsü adından da anlaşılacağı üzere doğal olarak kahve üzerine kurulu, keyifli kahvaltılar ve öğleden sonra kahve-tatlı saatleri içi rahatlıkla uğranacak bir yer burası. Havanın sıcaklığından dolayı ben kahvelerini denemeyi sonraya bırakarak karadut frozen söyledim. İyi ki de söylemişim, gerçekten de mayhoş tadıyla serin serin çok da güzel gitti.  Kafenin dış mekanı, iç mekanı, 1. ve 2. katları çok farklı havalarda. Aslında üşenmeseniz içeriyi 2 saat müze gibi didikleye didikleye gezersiniz. Şimdilik sizi ilk Karabatak turumun fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum. Yolunuz düşerse, bir kahve içip soluklanmak için mutlaka uğrayın. Sırf içini görmek için bile gidilir bu Karaköy’ün Karabatak’ına. 🙂

Karaköy’de bir Pazar Günü

Bu sabah gece geç yatmanın verdiği mahmurlukla on buçuk gibi uyandım. Cumadan verilmiş güzel bir sözüm vardı.  Kahvaltı ve evde bir iki küçük işi halledip duş aldıktan sonra Kadıköy’e inip bir motora atladım. Kadıköy’den motora ya da vapura binmenin en güzel tarafı gerçekten de deniz yolculuğunun daha uzun sürmesi. Bizim gibi Anadolu yakasında yaşayanlar açısından boğazı geçmek dezavantaj gibi görünse de bence insanın İstanbul’da yaşadığını hissetmesinin en iyi yolu hergün denizden karşı yakaya geçmek sanırım… Boğaz köprülerine bakarak gidip, Topkapı Sarayına ve eski yarımadaya bakarak dönmekten güzel ne var? Sabah eğer karşıya Üsküdar’dan geçiyorsam, tam Üsküdar-Kabataş Motorlarının kalktığı iskelenin arkasındaki Cem Büfe’den bir kaşarlı tost bir de çay alıp, püfür püfür rüzgara karşı varmak karşı kıyıya en bayıldığım ey sanırım. Kadıköy’den geliyorsam daha da şanslıyım. Yol daha uzun olduğu için çay ve tostla tekneye binmeme gerek yok, içeride ayağınıza kadar servis yapıyorlar sağ olsunlar. Bir de garip bir huyum var, cam bardak da değil de karton bardakta içtiğim sabah çayını gerçekten çok seviyorum. Bütün gün içtiğim en keyif veren çay bu oluyor bana! Benim gibi bir çay delisi açısından cam bardak yerine karton bardak tercih etmek de ayrı bir gariplik oluyor.

İşte tekne önce Eminönü’ne oradan da Karaköy’e doğru yol alırken aklımdan geçenlerdi bunlar. Planımız Great Masters sergisini gezip oradan da Karaköy kafelerini keşfe çıkmaktı. Böylece Leonardo, Michelangelo ve Rafael’in interaktif olduğu söylenen sergisi için Tophane-i Amire’nin merdivenlerinden yukarı tırmandık. Sıra yoktu ancak içerisi epeyce kalabalıktı. Biletler 17 TL’den satılıyordu ayrıca bu ücrete birer audio guide’da dahildi. Bu tarz sergileri aslında sanırım ya haftaiçi ya da sabah erken saatlerde gezmek gerekli. Yine de ekranların önünde biriken kalabalığa rağmen görebileceğimiz herşeyi dikkatle incelemeye uğraştık.

Leonardo (1452)  bu üç büyük üstadın en yaşlısı, Michelangelo ortancaları (1475), Rafael ise en gençleri (14839.  Sergi’de bu üç üstadın yaşadığı dönem hakkında bilgi vermek üzere bir de zaman çizelgesine yer verilmiş. Bu çizelgeyi takip ederek üç büyük adamın hayatlarını  önemli anlarının nasıl kesiştiğini görebiliryorsunuz.

Serginin en etkileyici bölümü Leonardo’nun eserlerinin, çalışmalarının anlatıldığı bölümdü bana kalırsa. Bunda Leonardo’nun eşsiz dehasının, hem bir matematikçi, mühendis, mucit, anatomist, mimar, hem de bir ressam, helkeltraş, müzisyen olmasının payı var diye düşünüyorum. Çağının kat be kat ötesindeki bu adamın yaptıkları insanı gerçekten de derinden etkiliyor. Bi yandan Vitrivius insanını incelerken diğer yandan Leonardo’nun kadavra odasında insan anatomisini  incelediğini ve eskizlerine yansıttığını hayal edip şaşakalıyorsunuz.  Az ileride aynı dehanın çizip, tasarladığı savaş silahlarını görünce her ikisinin de aynı insanın elinden çıktığına inanamıyorsunuz. 2. Bayezid’e mektup yazarak Haliç’e köprü yapmak istediğini öğrendiğinizde daha da şaşırıyorsunuz. Sonra aynalı odaya giriyorsunuz. Girince ben kendimi Battle Star Galactica’da resurrection gemisinde kopyalanan  cylon’lar gibi hissettim. Oysa ki, kendinizi her yönden görmenizi sağlayan, bu aynalı oda özellikle resim sanatı için çok önemli kabul ediliyormuş.

Sergide Leonardo’nun  dehasın başımı döndürürken Michelangelo’nun estetiği beni benden aldı. Burada daha önce İtalya’da hayranlıkla  gezidğimiz Sistine Chapel’in bir kopyası yapılmış. Tüm tavanın bitmesi Michalengelo’nun tam 3,5 yılını almış. Nası olmuş da bu kadar zor koşullarda böyle bir eseri ortaya çıkarabilmiş inanılır gibi değil bence. Ancak sergi salonunun tam orta yerindeki Davud heykeli de en az Sistine Chapel kadar etkileyici. Tabi bir de Aziz Petrus Bazilikasının kubbesi var. Her ne kadar kubbeyi tamamlayamadan ölse de emeği ve yeteneği gerçekten tartışılmaz.

Bir de itiraf  serginin sonuna doğru farkettik ki Rafael’in her hangi bir eserini göremeden çıkışa doğru yönelmişiz. Bir takım başka bloglarda yaptığım araştırmada sergi de son akşam yemeği tablosunun da bulunduğunu gördüm ancak ben denk gelememişim!