Zaz usulu caz… Bayıldım!

Bugüne facebook sayesinde daha dün gece keşfettiğim çok cici bir kadın vokalle başlıyoruz.  Kar yağdı, üstüne hava bir de dona çekti bizi ısıtacak bir şey lazımdı. Bulundu: ZAZ! 

1 Mayıs 1980 doğumlu İsabelle Geffroy…. 2007 yılından bu yana dünya onu Zaz ismi ile tanıyor. Ben de dünden beri hayıflanıyorum neden ben daha yeni keşfettim diye! Müzikle tanışması 5 yaşında girdiği konservatuarda aldığı solfej, keman, piyano gitar dersleri ile oluyor Zaz’ın. 11 yaşına kadar konservatuara devam ediyor. Ardından Bordeaux’ya taşınıyorlar. Müzikle yeniden haşır neşir olmaya başlaması 2000 yılında kazandığı burs ile gittiği CIAM ‘da oluyor. 2001 yılında ilk grubu olan Fifty Fingers’da solistlik yapmaya başlıyor. Bunu izleyen dönemde caz, bask, endülüs, latin, küba, afrika ritimlerini harmanlayan çeşitli gruplarda solistlik yapıyor.

2002 yılında latin-rock grubu Don Diego’nun solisti oluyor. Zaz ismini de bu dönemde alıyor.  İsabelle’e göre ZAZ A’dan Z’ye müziğin tüm sesleri demek ya da tam tersi yani Z’den A’ya.

2006 yılında Paris’e taşınıyor ve pek çok cafede, kabarede, piyano barda şarkı söylüyor. Daha özgür çalışmak istediği dönemlerde Montmartre sokaklarında da şarkılar söylüyor. Normalde sokak müzisyenleri saatte 20-30 euro civarında kazanıyorken, yetenekli kızımız saatte ortalama 450 euro kazanıyor! Sokakların divası 2007 yılında prodüktör ve besteci Kerredine Soltani ile tanışıyor. Soltani o dönemde hafif kısık sesli bir kadın vokal arayışı içinde olduğundan  Zaz’ı bulunca kaçırmıyor. Tanışmalarının ardından da Zaz için “Je veux”yü besteliyor.

Mayıs 2010’da Zaz’ın ilk albümü çıkıyor ve Ocak 2011 itibarı ile de 20 ülkede 500.000 albüm satan bir sanatçı oluyor. Yakın zamanda ParisMatch dergisi tarafından yılın en iyi çıkış yapan sanatçısı seçilmiş. Nasıl ama… nefis değil mi? Kendisini en kısa zamanda doğru düzgün bir konser salonunda kanlı canlı dinleyebilmeyi diliyorum ve bir şarkısı beni kesmediği için iki şarkısını birden aşağıda paylaşıyorum. Lütfen dinleyin ve dinlettirin!

Je veux- sözleri de çok güzel klibi de melodisi de…

Zaz à Montmarte : Les passants- Tıpkı Montmarte sokaklarında çaldığı zamanlardaki gibi 🙂

Reklamlar

Karlı bir günde ilaç niyetine Stacey Kent- Raconte Moi

Epeydir her güne bir müzik projemize ara vermiş görünüyoruz. Aslında hemen her gün farklı bir  müzik dinlemeye devam ettim ancak malum Brüksel yazıları nedeni ile araya bir şey almak istemedim. 

Hala Brüksel hakkında yazacak çok şey var fakat ben bu yazacaklarımı biraz daha ileriki bir tarihe ertelemeyi tercih ettim. O yüzden şimdi biraz müzik!

Bu karlı buzlu Ankara gününde hepinize çok iyi gelecek bir ses, çok hoş bir albüm. Stacey Kent’ten Raconte Moi yani “Anlat Bana”.

Stacey 1966 yılında New Jersey’de doğmuş. 1997 yılında çıkardığı ilk albümden bu yana çok sayıda albüme imza atmış.

Bugün Stacey’in son albümü Raconte Moi’dan seçtiğim şarkı La Vénus du Mélo.  Buyrun dinleyin…

Renee Olstead

Bugün yerimde oturamadığım, arşivin tozlu dosyaları arasında kaybolan bir gün olsa da güzel bir müzik seçmeyi ihmal etmedim.  Bugün Renee Olstead dinliyoruz. Kendisi 1988 Texas doğumlu çok genç ancak yetenekli mi yetenekli bir caz solisti. Küçük yaşlardan bu yana TV ekranlarına alışkın. Dizilerde tol de almış. Bugün Renee’den sizin için yine Gershwin’den Summertime yorumunu seçtim. Summertime o kadar çok sanatçı tarafından yorumlanmış bir şarkı ki zaman zaman seslerden size bu şarkıyı dinletmek hoşuma gidiyor. Angelique Kidjo’dan sonra bakalım Rene Olstead yorumunu nasıl bulacaksınız.

Erykah Badu-Baduizm: Biraz Hip Hop, R&B, Jazz

Bugün güne sahnelerde Erykah Badu olarak bilinen Erica Abi Wright ile başlıyoruz. Baduizm 1971 doğumlu Erykah’nın çıkardığı 1993 tarihli ilk albüm. Bana güneşli bahar sabahlarını hatırlatıyor sesi. Sabah çıkıp arabaya bindikten sonra yol boyu dinlediğinizde ne trafik stresi, ne Pazartesi sendromu bırakacak bir ses. Hava ılık, ama hafif bir serinlik de var… işte o anda arabanın aralanmış camından yüzünüze çarpan rüzgar gibi Erykah…  Kafanızı kaldırıp yol kenarına bakıyorsunuz ve  Melih Gökçek’in lamba çiçeklerini değil, palmiye ağaçlarını görüyorsunuz… Baduizm’den sonra sonuncusu 2010 yılında olmak üzere dört albüm daha çıkardı. Her biri birbirinden güzel. Dinleyin, dinlettirin. Günün şarkısı mı? “Next Lifetime”.  Videosu da çok güzel.

Madeleine Peyroux- 2000lerin Billie Holiday’i

Bugün Madeleine Peyroux dinliyoruz. 1975 doğumlu Amerikalı caz solisti, bestecisi ve söz yazarı bana başka bir caz divasını hatırlatıyor: Billie Holiday. Yumuşak bir ses, keyifli ve rahatlatıcı bir müzik. İster evde dinleyin, ister işte. Madeleine yapacağınız her işte sizi yormadan eşlik edecektir.  Pazartesi gününü mahmurluğuna da gayet iyi gidecektir. En sevdiğim şarkısı mı? Madeleine’nin “Careless Love” albümünde  seslendirdiği bir Josephine Baker bestesi olan  “J’ai deux amours”. Şarkı Paris’e duyulan aşktan bahsediyor.  Buyurun buradan Paris fotoğrafları eşliğinde dinleyin ve keşfedin.

 

Melody Gardot-My One and Only Thrill

Bugün Melody Gardot dinliyoruz. 1985 New Jersey doğumlu bu gencecik kızdan çıkan ses insanı gerçekten çok mutlu ediyor. İsmi hoş, hendisi hoş, sesi ve şarkıları çok çok hoş. Özellikle akşam vakitlerine yakışır müzikler yapıyor bana kalırsa. Bana hep bir kadeh şarap ve yanında tadı çıkarılarak tellendirilen sigarayı özletiyor bu güzel sesli hatun. Şimdiye kadar çıkmış iki albümü var.  2008 yılında çıkardığı “Worrisome Heart” ve 2009 yılında piyasaya sürülen “My One and Only Thrill”. Şanssızlık eseri geçirdiği beyin kanamasından sonra rehabilitasyon döneminde doktoru tarafından müzik yeteneği teşvik edilince o günlerden bugünlere gelmiş. Gününü Jazz, Blues ve aralara serpiştirilmiş  Latin ritimleri ile geçirmek isteyenler için tavsiye edilir. Benim favori şarkım ne biliyor musunuz? İşte bu 🙂

Yıldızlar sizin olsaydı siz kime verirdiniz? Şarkının sözleri gerçekten de en karanlık günde bile yüzünüzde bir gülümseme yaratacak cinsten. Dinleyelim, mutlu olalım. 🙂

“If the stars were mine
I’d give them all to you
I’d pluck them down right the sky
And leave it only blue
I would never let the sun forget to shine upon your face
So when others would have rain cloudsyou’d have only sunny days
If the stars were mine
I’d tell you what I’d do
I’d put the stars right in a jar and give ’em all to you…”

1900 Efsanesi: Giuseppe Tornatore, Tim Roth, Jazz, Piyano…

Yeni yılda film önerilerimiz sürerken, bu defa lezzet filmlerine kısa bir ara verip, ruhumuzun en büyük gıdası olan müzik konulu filmlere bir bakalım diyorum. İlk kez bundan 8-9 yıl önce izlediğim 1900 Efsanesi ya da İngilizce ismi ile The Legend of 1900, genelde çok fazla bilinmeyen, benim maalesef sinemalarda gösterildiğini de hatırlamadığım bir Giuseppe Tornatore filmi. Tornatore’nin akıllarda en çok yer etmiş filmi Cinema Paradiso kadar güzel ve etkileyici bir hikayesi var 1900 Efsanesinin. Yönetmenin masalsı anlatımı bu filmde de kendini hissettiriyor. Filmin başrol oyuncusu ise Tim Roth.

Film sondan başlayarak, geri dönüşlerle bize 1900 efsanesini anlatıyor.  Trompetçi Max, meteliksiz kalmıştır. Elindeki tek değerli şeyi olan trompetini satmak üzere bir ikinci el dükkanına girer. Dükkan sahibi ile kısa bir pazarlıktan sonra emektar trompetini değerinin epey altında satmak zorunda kalır. Tam dükkandan çıkmadan önce dükkan sahibine rica ederek, son bir şarkı çalmak ister. Dükkan sahibi teklifi kabul eder ve Max şarkıyı çalar çalmaz, şarkının bir yerden tanıdık olduğunu farkeder. İkinci bir el piyanonun içinden çıkan kırık plakta çalan şarkı ile Max’in çaldığı şarkının aynıdır. İşte böylece Max hikayeyi anlatmaya başlar.

Amerika ve İngiltere arasında mekik dokuyan transatlantik gemisi Virginian’da bir limon sepeti içerisinde piyanonun üzerine bırakılan ufak bebek, yolcular gemiyi terk ettikten sonra balo salonunda zengin müşterilerden  yere düşmüş değerli bir kaç parça eşya arayan geminin ateşçisi Danny Broodman tarafından bulunur. Danny bulduğu bu erkek bebeğe Danny Broodman T.D. Lemons 1900 adını verir.

1900 gemide büyürken Danny’den okuma-yazmayı  öğrenir, fırtınalı günlerde kamarasından okyanusun dalgalarını izler ve gizlice 1. mevkideki zengin müşterilerin  eğlendikleri balo salonunda çalan müzikleri dinler.

Babası Danny ile gazeteden at yarışı haberlerini okur.  Filmin bu bölümlerinde aralarında geçen diyaloglar gerçekten de izlemeye değerdir.

1900- Danny, anne ne demek?

Danny- Anne bir attır, atların en iyisidir, liderdir, anneye oynarsan sırtın hiç bir zaman yere gelmez.

1900- Danny, yetimhane ne demek?

Danny-Yetimhane  çocuğu olmayan yetişkinlerin gittikleri hapishane gibi bir yerdir.

1900- Yani ben olmasaydım seni yetimhaneye mi koyacaklardı?

Danny-Evet dostum.

Bu eğlenceli günler uzun sürmez, Danny bir iş kazası sonucunda hakkın rahmetine kavuşunca 1900 bu defa yetim kalır. Zaman akıp gitmektendir, bir gece bütün gemiyi çaldığı piyano ile uyandıran ve yaşına gire büyük bir yetenek sahibi olan 1900 ilerleyen zamanda geminin orkestrasının piyanisti olur. Hem 1. Mevkideki yolculara, hem de 3. Mevkidekilere çalmaktadır. Atlantik okyanusunu bir o yana bir bu yana geçerken, dış dünya 1900 için bilinmezlerle doludur. Gemiden hiç inmemiştir. Her karaya yanaştıklarında diğer mürettebat karaya çıkarken, 1900 geminin tepesinden onları izlemekle yetinir.

Filmin gerisinde, Max ile 1900’ün tanıştıkları gece, fırtınalı bir havada balo salonunda piyano ile yaptıkları dans, şimdiye kadar görülmüş en nefis düello sahnesi, arka planda aşk, bol ve güzel müzik var. Tim Roth’un oyunculuğu ise gerçekten olağanüstü. Güzel bir Pazar günü için tam bir keyif filmi olacağını düşünüyorum.

Jamie Cullum- The Pursuit

Norah Jones’tan sonra albüm tanıtımımıza Jamie Cullum ile devam ediyoruz. Kendisi 3. albümü olan The Pursuit’i çıkarmış. Jamie, 2003-2004’te ben londra’da master yaparken daha ilk albümünü yeni çıkarmış ve genç bir caz vokalisti olarak yeni yeni isim yapmaya başlıyordu. Kendisini o zamandan beri severim, dinlerim.  Siz de bir göz atmak  istiyorsanız yukarıdaki linke tıklayıp myspace sayfasına  ulaşabilirsiniz.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑