Cenevre Gezi Notları 6: İsviçre Peynirleri

Cenevre turunu hemen hemen bitirmiş ve son yazıda peynir ve fondüden bahsedeceğimi söylemiştim. Sınırlı bilgimle İsviçre mutfağının ya da İsviçre peynirlerinin ne derece bir değerlendirmesini yapabileceğim tartışılır.  Ancak geçtiğimiz son 15 yılda  peynir üzerine en azından tüketicilik, yiyicilik açısından  az çaba harcadığım da söylenemez 🙂 Hayatımın yurt dışında geçenkimi dönemlerinde tükettiğim peynir, ekmek ve şarap yüzünden 3 ayda 8 kilo almayı başararak Türkiye’ye döndüğüm vakidir. Bu çerçevede, peynirden çok iyi anlıyor muyum bilemiyorum ancak söz konusu olan yemek, keşfetmek, peynir üzerine okumak ise kendimce elimden geleni yaptığım aşikar. İşte o nedenle eğer ukalalık olarak algılamazsanız, İsviçre peynirlerinin tanıtımı ile başlayıp ardından kendime Cenevre’de çektiğim bir fondü ziyafetinin fotoğrafları ile bu seriyi noktalayacağım. Haydi bakalım….

İsviçre’nin Alpleri,  kayak turizmi, finans ve bankacılık sektörü, saatçileri ve çikolatacıları kadar önemli bir başka özelliği tahmin edebileceğiniz üzere peynirleri. İsviçre peynirlerini dağ peyniri olarak adlandırmak çok da yanlış olmaz. Dağ peyniri dediğimizde ebat olarak oldukça iri, Alplerde yetiştirilen büyük ve küçükbaş hayvanların sütünden yapılan, eskitilebilen, sert ve bol aromalı peynirler geliyor aklımıza. Dağ peynirleri kaynatılmamış-pastörize edilmemiş inek sütünden yapılan kokulu ve düzgün dokulu peynirler.

İsviçre peynirleri Fransız peynirleri kadar çok çeşitli olmamakla birlikte, bu peynirlerin dünya peynirleri arasındaki konumu tartışmasızdır. Üretimin her aşaması çok sıkı düzenlemelere bağlanmıştır, o nedenle ülkede aynı isim altında üretimi yapılan peynirlerin tamamında aynı tadı yakalayacağınız kesindir.

Şimdi bu peynirleri biraz daha yakından tanıyalım.

Emmental:

Geçmişi 13. yüzyıla dayanan iri delikli, tatlımsı, meyve aromalı bu dünyaca ünlü peynir başta Bern olmak üzere İsviçrenin Almanca konuşan kantonlarında üretilmektedir. İkiz kardeşi olan Fransız Emmentalinin yanı sıra Hollandalıların  Leerdammer ve  Maasdam peynirleri ile de akrabalık taşır.

Bir emmental tekeri aşağı yukarı bir traktör lastiği büyüklüğündedir. Bu da aşağı yukarı 175 ila 220 kiloluk bir peynir demektir. Peynirin üzerindeki delikler zeytin büyüklüğünde olabileceği gibi pinpon topu büyüklüğüne kadar genişleyebilmektedir. Bu deliklerin oluşma nedeni peynirin eskitilme sürecinde ortaya çıkan bakterinin saldığı karbon dioksitttir.

Emmental diğer dağ peynirleri ile kıyaslandığında tuzsuz sayılabilir. Aynı şekilde yapımı esnasında sütün yağı kısmi olarak alındığı için diğer dağ peynirlerine oranla daha yağsız bir peynirdir. Özellikle hafif gövdeli şaraplarla, birayla, meyve ve  sebzelerle iyi gidecek bir peynirdir. Hafif tatlımsı tadı bazılarına garip gelebilse de sandviçlere benim en yakıştırdığım peynirlerdendir.

Gruyere:

Anavatanı Leman gölünün kuzey doğusundaki Friburg olan  gruyere de emmental gibi pastörize edilmemiş sütten yapılan bir peynirdir. Gruyere’in tekerleri emmental’e göre daha ufaktır. Ortalama olarak bir teker gruyere 32 ila 42 kilo gelmektedir. Gruyere emmentalden daha aromalı, daha kuvvetli bir peynirdir. Daha yağlıdır çünkü gruyere’in yapıldığı sütün yağı alınmaz.

Fondünün hammaddesi gruyeredir. Öyle ki başka peynirlerle karıştırmak yerine kimileri tek başına gruyere ile yapılan fondüyü tercih etmektedir. Ağzınıza ilk attığınızda hafif taneli bir yapısı olduğunu hissettiğiniz gruyere kısa sürede damağınızda eriyiverir. Çok kolay eriyen, krema kıvamlı ve kolay kolay yanmayan bir peynirdir.  Bence İsviçre peynirlerinin en lezizidir.

Son olarak, satışa hazır, önceden dilimlenmiş ve paketlenmiş peynirler yerine büyük tekerden ihtiyacınız olan miktar kadar kendinizin kestireceği peynirleri tüketmek daha mantıklı olacaktır.

Appenzeller

Avusturya sınırına yakın olan Appenzell Kantonunda üretilen ve aynı adı taşıyan peynir, şimdiye kadar bahsettiğim emmental ve gruyereden daha keskin bir peynirdir.  Oldukça konulu ve tekerleri daha ufaktır. Ortalama bir appenzeller tekeri 5 ila 7 kilo gelmektedir. Bu peyniri diğerlerinden ayıran en büyük özelliği baharatlı yapısıdır.İlk etapta kokusu rahatsız edecekmiş gibi gelse de çekinmeyin deneyin derim. memnun kalacağınıza eminim.


Vacherin Fribourgeois

Fondüde kullanılan bir başka peynir… Friburg’dan çıkan ikinci lezzet harikası. Gruyere’in amca oğlu olan bu peynir son yıllarda peynir severlerin gözdesi olmaya başlamış. Oysaki tarihi gruyere’den daha eski bir peynir. Gruyere’e göre daha kremsi sanki daha ıslak ve daha tatlımsı bir tadı var vacherin fribourgeois’nın. Pastörize edilmemiş peynirden yapılan bir başka nefis peynir.

İşte benim sevdiğim İsviçre peynirleri bunlar. Şimdi geçelim bizim fondü akşamına. Öncelikle şunu söyleyeyim ki fondü aslında daha çok soğuk kış akşamları için tercih edilen bir yemek. Zira tahmin edebileceğiniz üzere epeyce ağır bir tat. Hatta fondü o derece kokulu bir yemek ki kapalı bir mekanda yediğiniz takdirde o anda üzerinizdeki herşeyin peynir kokacağı söyleniyor. Aşağıda bir peynir fondü yapmak için  ihtiyacınız olan malzemeyi görüyorsunuz. Ufak bir ocak, onun üzerinde bir çukur tava ve uzun çatallar. Fondünün tek bir tarifi de yok. Kendi damak tadınıza göre istediğiniz peynirleri karıştırarak kendi tarifinizi yaratmanız mümkün.

İşte bu yüzden biz klasik fondü yerine bir tane moitie-moitie bir tane de keçi peyniri fondü aldık… Açık havada bir şişe soğutulmuş beyaz şarabın yanında fondümüzü yerken peynir kokusuna bulanmadan akşamı bitirebildik.  Moitie-moitie dediğimiz ve yarı yarıya manasına gelen fondü gruyere ve vacherin fribourgeois kullanılarak yapılan akışkan kıvamlı kremsi bir tat.  Keçi peynirinden yapılan fondü ise daha açık renkli daha katı kıvamlı bir fondü. İkisi de güzel, özellikle masamıza gelen kuru etle birlikte tadına doyulmaz. İşte resimler…

Son olarak o akşam tattığımız en olağanüstü şey sanırım bu tabaktı… Yabani mantarlar, krema, baharatlar ve sanırım biraz peynirle birlikte hazırlanan harç ekmek dilimlerinin üzerine pay edilmiş. Tartışmasız fondüden bile güzeldi desem yalan olmaz:) Eğer yakalarsanız sakın kaçırmayın.

Benim bu seferlik Cenevre maceram bu şekilde sona erdi… İlerleyen aylarda Lozan, Montrö ve diğer göl kıyısı kentleri hakkında da yazabilmek ümidiyle diyorum.

Reklamlar

Cenevre Gezi Notları 5: Botanik Parkı, Birleşmiş Milletler ve Ariana Müzesi

Bir önceki yazıda, Leman gölünün kenarında yaptığımız uzun yürüyüşle şehrin batısına doğru 3-4 kilometrelik bir yürüyüş yapmıştık. Şimdi göl kenarından sola saparak yukarı doğru çıkmaya başlıyoruz. Tam Dünya Ticaret Örgütünün karşısında Botanik Parkının girişini görüyoruz.

İçeri girdikten sonra bitki türlerine göre bölümlenmiş olan parkı gezmeye koyuluyoruz. Bu park bir başka huzur yuvası… gezerken aklıma Ankara’nın göbeğinde Çankaya’yı ortadan ikiye bölen Botanik parkı geliyor… Bu noktada bir kıyaslama yapıyorum ve canım sıkılıyor…. Zira Botanik parkı ile ilgili geçmişte yazmış olduğum bir de yazı var… o yüzden burada tekrar aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Tek dileğim bizim Botanik parkımızında kısa zamanda Cenevre’deki gibi bakımlı bir hale gelebilmesi…. Neyse biz Cenevre’den devam edelim.. İşte resimler…

Çok vaktim yok, o yzddeparkın içerisindehızlı bir tur atıp, BM’ye doğru yürümeye devam ediyorum. BM’nin içini gezecek vaktim yok, ancak Ariana Müzesine giden yolda kırık sandalye ve bayraklı yolun resimlerini çekmeden geçmiyorum.

Ariana Müzesi bir cam ve porselen müzesi. Binanın içerisinde sergilenen objeler kadar kendisi de dikkat çekici…

Müzeyi ücretsiz gezebiliyorsunuz…  İznik çinileri de müzede yerini almış…

Bunlar da benim beğendiğim diğer örnekler…

Cenevre’de gezdiğim bir diğer müze ise Patek Philippe oldu. saatin tarihçesini izleyebildiğiniz, saat yapımı, kullanılan malzemeler hakkında bilgi sahibi olabildiğiniz bu müzede bir birinde güzel, her biri mücevher değerinde yüzlerce saati görme şansınız var. Müze’de fotoğraf çekmek yasak olduğu için size bu güzel saatlerin örneklerini gösteremesem de yolunuz C enevre’ye düştüğü takdirde mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

Geriye son bir Cenevre yazımız kaldı. O yazıda, hem bir peynir fondü sofrasına konuk olacağız hem de İsviçre peynirlerini yakından tanıyacağız.

Cenevre Gezi Notları 4: Lac Leman kıyısında…

En son eski şehiri gezmiş ve nehir kıyısında kalmıştık. O yüzden önce eski şehirin merdivenlerinden aşağı doğru iniyoruz… İnerken de arkamıza dönüp eski şehire son bir defa bakmayı ihmal etmiyoruz.

Burası şehrin Eaux Vives tarafı… Göle doğru ilerlerken geçtiğim caddelerden görüntüler…

Göl kıyısından sahil yolunun görüntüsü… Ağaçlar Fransız bahçevanlığının eseri… hepsi aynı şekilde budanmış… Bana sorarsanız çok sıkıcı bir görüntü…

Ve işte Lac Leman, ya da diğer deyişle Leman Gölü…. Leman Gölü Avrupa’nın en büyük göllerinden biri. Fransa ve İsviçre arasında sıkışıp kalmış olan gölün %60’ı İsviçre’nin, geriye kalan %40’ı ise Fransa’nın kontrolünde. Yaklaşık 580 km2lik bir alana yayılan gölün ortalama derinliği 150 metre. Çenevre’nin temel su kaynağını yine bu göl karşılıyor. Ayrıca Türkiye açısından tarihi önem taşıyan Montreux ve Lozan şehirlerinin yanı sıra, Nyon, Yvoire, Chillon gibi turistik kasabalar da bu gölün çevresinde yer alıyor. Evian içme suyunu bilenler işte bu suya adını veren kasaba da burada…. Önce haritaya bakalım.. sonra  göl çevresindeki gezintiye devam edelim.

Esen rüzgarın da etkisiyle fıskiyenin suları altında seyreden yelkenliler 🙂 Seyretmesi keyifli… neşeli bir görüntü 🙂

Eaux Vives’den gölü yanımıza alarak batıya doğru yürürsek, Jardin Anglais’ye geliyoruz. Parkın içinde heykeller, cafeler, banklar var. Ayrıca ünlü çiçek saat de tam bu parkın cadde tarafında bulunuyor.

Çiçek saati de gördükten sonra bu defa, Mont Blanc köprüsünden karşıya geçerek göl kenarındaki nefis yürüyüş parkuruna dalıyoruz.

Bu yürüyüş yolunda karşımıza ilk le Monument Brunswick çıkıyor.

Ardından Sissi heykeliyle karşılaşıyoruz…

Köprüyü geçince Cenevre’nin Les Paquis bölgesine gelmiş olduk. Burası şehrin en zengin bölgelerinden biri… En lüks oteller de bu bölge de yer alıyor…

Les Paquis’den dönüp şehrin öteki yarısına bakınca görüntü  hoş…

Resimde gördüğünüz minik tren size göl kenarını gezdiriyor…

Yürümeye devam ediyoruz ve karşımıza plaj çıkıyor… Plajın dışında bir de Türk Hamamı var içeride:)

İçeri girip yürümeye devam ediyoruz… ve işte plaj… burada yüzmek serbest… girenler suyun soğuk olduğunu söylemekle birlikte temiz olduğunu söylüyorlar… sizinle birlikte yüzen ördeklere de dikkat çekerim 🙂

Plajın ucundaki deniz feneri…

Geri dönerek yolumuza devam ediyoruz… Bu arada hava bir açıyor, bir kapatıyor…. Glden geçen tekneler ….

Göl kenarındaki güzel apartmanlar…

Gölden manzaralar…

Aşağıda gördüğünüz restoranın ismi La Perle du Lac. Yani Gölün İncisi. Cenevre’nin Michelin yıldızlı restoranlarından biri…

Son bir fotoğrafla göl kenarındaki turumuzu tamamlıyoruz.. Sessiz sakin bu cennet gibi göl yolunda ister yürüyüş yapın, ister bisiklete binin, ya da alın bir elinize kitabınızı oturun bir banka okuyun… Aşağıdaki resim huzurun derecesini anlatabiliyor mu size de ? 🙂

Bir sonraki yazıda bu defa Birleşmiş Milletler, Botanik Parkı ve Ariana Müzesini gezeceğiz…

Cenevre Gezi Notları 3: Eski Şehir/Old Town

Bugün Cenevre’nin eski şehir kısmındayız. Alışveriş sokağı olan Rue du Marché’den gölün tam aksi istikamette yukarı doğru her hangi bir yokuş ya da merdivenden yukarı çıktığınız anda kendinizi eski şehirde buluyorsunuz.

Antikacılar, sanat galerileri, irili ufaklı restoranlar Cenevrenin bu en tarihi bölgesini dolduruyor. Sokak aralarında karşımıza çeşmeler çıkmaya devam ediyor. Şehrin en turistik bölgelerinden biri olmasına karşın çok büyük bir kalabalık yok. O yüzden rahat rahat bir o yana bir bu yana bakınarak yürüyebiliyorsunuz sokaklarda.

Eski şehrin en önemli sembolllerinden biri St. Pierre Katedrali. Katedralin yapımı 1160 yılında başlamış ve 1250 yılında tamamlanmış. Hem gotik, hem greko-romen tarzdan izler yansıtan bu katedral Protestan reformcuların lideri konumunda olan Calvin’i de ağırlamış.

Katedrale yakın bir diğer önemli durak Devlet Arşivleri binası. Burada göreceğiniz toplar Cenevrenin korunması amacıyla eski şehrin rampalarında dururmuş bir zamanlar. 17 yüzyıldan kalma bu bina uzun yıllar silah deposu olarak kullanılmış, ardından tahıl ambarına çevrilmiş, şimdi ise devlet arşivleri olarak görev yapıyor. Duvarlarda görünen resimler ise Cenevre tarihinin önemli dönemlerini canlandırıyor.

Buradan hafifçe aşağıya doğru meyilli yoldan aşağıya indiğimizde Les Promenade de la Treille’den Cenevreyi izleyebiliyoruz ya da ağaçların arasında güzel bir yürüyüş yapıyoruz.

Tarihi bir mekan ancak çok etkileyici mi tartışılır. En son nereleri gezdiğimi düşünüyorum aklıma Budapeşte geliyor, sonra Brüksel’i hatırlıyorum. Diyorum ki nerede oradaki şatafat Cenevre’de. Mütevazilik ve sakinlik hakim Cenevre’nin tarihi kent sokaklarına.

 Mütevazi dedi isem yanlış anlamanızı da istemem.  Bu kelime aklınızdan geçtiği anda karşınıza Christie’s Müzayede Evi çıkıveriyor ve fiyatları görünce sizin dudaklarınız uçukluyor….  Vitrinde sağ tarafta gördüğünüz resim tam 4.073.250 Pound’a satılmış!!!!

Evet gördüğümüz fiyatın şaşkınlığını atıp bir şeyler içmek için  buradan Place du Bourg de Four’a gidiyoruz. Bu ne güzel sürpriz, meydana bir orkestra kurulmuş, kanlı canlı müzik yapıyor…

Acıkmış olmalıyız ki yavaş yavaş bir restoran arayışına giriyoruz… Eski şehirin sokaklarında pek çok şirin restoran var….

Biz  Eren’in tavsiyesi ve liderliğinde Chez ma Cousin’de bir masa bulduk kendimize. Epeyce de şanslıydık çünkü biraz beklemekle birlikte  restoranın minicik terasında  yer bulduk.

Bu restoranın en büyük özelliği menüsünün sadece tavuk yemeklerinden oluşması… İşte nar gibi kızarmış yarım porsiyon tavuk ve yanında benim bayıldığım hardal soslu salata ve yine çok güzel kızarmış patates…. Batmaya hazırlanan güneşe uygun bir kadeh de beyaz şarap… Biliyorum şarap roze görünüyor ancak aslında biz beyaz sipariş etmiştik… Nasıl oldu biz de anlamadık:)

Arkada gördüğünüz büyük tabak Eren’in keçi peynirli salatası. Ben koca tavuk, salata ve patates kızartmasından oluşan menüyü götürürken, keşke kızarmış keçi peynirini koyarken biraz daha cömert davransalarmış diye geçirdim içimden…

Yemekten sonra bu defa yürüyerek göl kenarına iniyor meşhur fıskiyeyi izliyoruz… Aşağıda gördüğünüz bu çok artistik fıskiye fotoğrafını çekebilmeyi isterdim ancak nerdeeee 🙂 Uzun pozlama ile Eren tarafından çekilen bu fotoğraf havanın zifiri karanlık olduğu bir saatte çekilmesine rağmen böyle güzel gece mavisi çıkabildi 🙂 Sizce de çok güzel değil mi?

Bu yazı da burada bitti. Bir sonraki yazıda bu defa göl kenarında bir gezinti yaparak şehrin bir ucundan diğerine yürüyeceğiz….

Cenevre Gezi Notları 2: Plain Palais, Promenade des Bastillon, Opera Binası, Rue du Marché

Cenevre serisinin ikinci yazısına Plain Palais’den çıkacağımız bir yürüyüşle başlıyoruz. Plain Palais Cenevre’nin antika pazarına ev sahipliği yapıyor. Sanırım her gün kuruluyor çünkü üst üste iki gün aynı yoldan geçerken yerinde durduğunu gördüm. Ama tabi yine de bu bilgiyi teyit etmek gerek. İçeride ne ararsanız var…

Aksesuarlar…

Mobilyalar…

Porselen tabaklar..

Gümüş yemek takımları…

Abajurlar…

Hanımlar için broşlar…

Gezmek için gerçekten de keyifli bir yer… Benim özellikle aksesuarlarla süslenmiş konsolda gözüm kaldı…

Antikaları teke tek inceledikten sonra  karşıya geçip yürümeye devam ediyorum. Yol hafiften kıvrılarak beni opera binası ve Promenade des Bastillon dedikleri park ve yürüyüş yoluna götürüyor. Burada isterseniz çimlere yayılıp güneşlenebilirsiniz…

Parkın girişinde, ağaçların altında yere çizilmiş devasa satranç tahtasında arkadaşlarınızla vakit geçirebilirsiniz….

Bisiklete binebilir… yürüyüş yapabilir etraftaki kafeteryalarda bir şeyler atıştırabilirsiniz.

Ben bu defa tamamını dolaşmadım, o nedenle parkın en son noktasında başta Calvin olmak üzere, İsviçre’de Reformasyon’a ön ayak olan ünlülerin heykellerinin bulunduğu duvarı size gösteremiyorum.  Özellikle havanın iyi olduğu günler bu park tıklım tıklım, bisikletine atlayan kendini buralara atıyor. Bisikletler bana Hollanda’yı hatırlatıyor… H er köşe başında bisikletler, bir garip huzur ve sakinlik… Ama cidden bir garip 🙂

Parkın kapısından dışarı çıktığınızda ise opera binasını tam karşınızda bulursunuz. Burası Place de Neuve.

Burada iki şansınız var, seçim sizin: Ya düz yürüyerek şehir merkezine ineceksiniz… Ya da yokuş yukarı çıkarak Rampe de la Treille üzerinden eski şehir kısmını gezeceksiniz.  Ben bu sefer ilk seçeneği tercih ederek, tam opera binasının önünden bir kez daha sağa dönerek Rue de la Corraterie’ye girdim… Bu cadde bizi Rue de la Confédération üzerinden asıl alışveriş merkezi olan Rue du Marché’ye götürecek.

Yürürken gözüme çok sayıda çeşme çarpıyor. Şehirle ilgili en çok hoşuma giden detaylardan biri de bu çeşmeler oluyor. Bunların bir kısmı su içebileceğiniz bir kısmı ise bakıp seyredebileceğiniz cinsten. Aman dikkat suyu içilebilen çeşmelerin üzerinde l’eau potable yazıyor, yanlış çeşmeden su içmeyelim… Çeşmelerin kimi daha sade kimi ise kocaman şatafatlı ve çiçeklerle süslü… O kadar beğeniyorum ki bu süslü çeşmeleri denk geldiklerimin tamamının resmini çekiyorum. İşte aşağıda en beğendiklerimden bir seçki…

Cadde üzerinde yürürken Place de la Fusterie’de merdivenlere oturmuş, bir şeyler atıştıran turistleri, öğrencileri görüyorsunuz.

Caddedeki dükkanlardan benim en çok dikkatimi çekenler tabi ki en leziz görünümlü olanlar oluyor.

Tam da Place de  la Fusterie’nin karşısındaki merdivenlerden yukarı çıkınca Oburcan’ın daha önceki Cenevre yazılarında bahsettiği ve bize çok tavsiye ettiği Laughing Tea Pot’a geliyoruz….

Gerçekten de övgüyü hak edecek kadar lezzetli şeyler yiyip içebileceğiniz, ufak, sevimli bir cafe burası. Ben otururken gelen diğer müşterilerin bir kısmı İngilizce konuşuyordu. Demek ki sadece yerlilerin değil yabancıların da bildiği bir yermiş burası…  Ben sebzeli ve peynirli bir kiş ve yanında La Theiere Qui Rit’nin özel karışım çayını istedim. Hem kiş hem de çay çok güzeldi… Ben de eğer yolunuz düşerse buraya bir uğramanızı mutlaka tavsiye ederim 🙂

Bu yazı bu kadar. Bir sonraki bölümde size bu defa eski şehir bölümünü gezdireceğim. Güzel bir hafta dileğiyle…

Cenevre Gezi Notları1: Giriş

Cenevre’den döneli nerede ise 10  gün oldu. Elimde resimler, aklımda sürekli yazma isteği. Ancak fırsat yok. Niye yok? Çünkü iş çok. Akşamları plan bol. Oturamıyorum ki evde. Oturduğum gece de yorgunluktan kanepede sızıyorum. Daha bıraksanız yazacağım da yok. Zira bu aralar iş yerinde bir rapor yazıyorum. Enerjimi sömürüyor. Ama ertelemek ne zamana kadar ha gayret Epicurious, başla Cenevre’yi anlatmaya…

Ama önce İsviçre’den başla… İsviçre… Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Liechtenstein’a komşu. Avrupa Birliği’ne üye değil ancak Schengen alanına dahil. Nüfusu aşağı yukarı 8 milyon. Kişi başına düşen gelir ortalama 70 bin$. Başkenti Bern. Tarafsızlığı ile ünlü 1815 yılından bu yana tarafsız bir ülke. Bu sayede pek çok uluslararası kuruluşa ev sahipliği yapıyor. Birleşmiş Milletlere daha 2002 yılında üye olmuş. Nüfusunun %64’ü Almanca, %20.4’ü Fransızca, %6.5’i İtalyanca %1’i ise Romanş konuşuyor. Bu çok dillilik nedeniyle hiç bir gruba üstünlük tanımamak için ülkenin adı resmi kayıtlarda Latince  olarak kullanılıyor: Confoeratio Helvetica. İşte bu nedenle İsviçre’nin uluslararası simgesi CH.

Finans sektörü, bankalar, saat, mücevher, lüks arabalar, çikolata diyince ilk akla gelen dünya ülkesi. En ünlü İsviçreliler hepinizin çizgi filmlerinden hatırlayacağı Alplerin kızı Heidi ve oğlunun başındaki elmayı tam ortasından vuran halk kahramanı Guillaume ya da William Tell.

Peki ya Cenevre? 26 kantondan oluşan İsviçre’nin güney batısındaki Cenevre kantonuyla aynı ismi taşıyan şehir. 140 metrelik kocaman fıskiyesi, Birleşmiş Milletleri, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Çalışma Örgütü ile uluslararası kuruluşların cenneti. Bu ikinci gidişimdi. İlki neredeyse ise 15 sene önceydi. Şehir nerede ise aynıydı… Değişime direniyor, değişmemek için elinden geleni yapıyor diyorlar. Temiz… Sakin… Düzenli… Kozmopolit… Zengin… Fransız lezzetleri… Alman nizamı..

Nüfusu yaklaşık 200 bin civarı. Geniş parklar, adım başı çeşmeler, çok iyi çalışan bir toplu taşıma ağı, pırıl pırı bir hava,  ve ışıl ışıl bir göl.  Emlak fiyatları çok yüksek, elini sallasan diplomata çarpıyor. Aşırı düzgün. Hani öyle ki kısa süreli gelince iyi ama bir süre sonra fenalaştırabilir. Aman dikkat! 🙂

Ben bu gittiğimde otelde kalmadım. Brüksel’den tanıştığımız şimdilerde Cenevre’de olan Eren’in Plain Palais’ye çok yakın olan  evinde misafir oldum. Evin yeri çok merkezi. Üstelik de tam üniversitenin yanında olduğu için civarında pek çok restoran ve pub var.

Henüz Cenevre’yi kaç bölümde anlatacağımı tasarlamamış olmakla birlikte, size başta eski şehir olmak üzere, göl kıyısı, parklar, BM bölgesi, Patek Phillippe, Ariana’yı anlatıp, bir de antika pazarı gezdireceğim. Eh tabi yiyip içtiklerimiz de cabası….

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑