Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 2: Göbekli Tepe, Harran, Urfa ve Halfeti

Sonunda yaz gelmişken, üstelik sıcaklar bizi yavaş yavaş bunaltıyorken nereden çıktı bu GAP yazıları diye düşünüyorum. Tahmin etmesi çok zor değil tabi çünkü bunların hepsi tembellikten. Aylardır buralara uğramamak için çok güzel bahanelerim oldu. Hayatımız yeniden çok büyük değişimlerin eşiğinde. Hepsi güzel şeyler. Ama sonra anlatacağım bunları birer birer. Üstelik GAP gezisinin ardından 2 güzel seyahat daha yaptık sırada yazılmayı bekliyorlar.  Hazır Bayram tatilinin son gününe gelmişken yazmaya kaldığım yerden devam etmek nefis olur diye düşündüm.

GAP gezisinin 2. gününde, bir önceki gün alışkın olmadığı şekilde dağ bayır tırmanan bacaklarımızın ağrıları ne kadar az sportif bir hayat sürdüğümüzü bize hatırlattı. Öyle ki yataktan kalktığımda ayaklarımın üzerinde durmakta zorluk çektiğimi farkettim. Hatta yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibi 5-10 dakika ayak parmaklarımı oynatıp dengemi sağlama için uğraştım. Önümüzde programı iddialı bir gün vardı yine. Önce Göbeklitepe’ye ardından Harran’a ve oradan da Urfa’ya gidecektik.

Bölge halkı tarafından daha önce de bilinen Göbekli Tepe 1994 yılında Alman arkeolog  Klaus Schmidt tarafından anlamlandırılmış. Yöre halkının gelip dilek diledikleri bir tepe iken sonrasında dünya arkeoloji tarihi açısından çok önemli bir bölge haline gelmiş.

Göbekli TepeYapılan karbon testlerine göre M.Ö. 9600 yılına ait olduğu ifade edilen bu dev anıtların dünyanın bilinen ilk tapınakları olduğu söyleniyor. Kazılar halen devam ediyor ve önemli bir bölümünün  de üzerinde iskeleler kurulu olduğu için aslında çok da bir şey göremiyorsunuz. Göbekli Tepe’nin insanlık tarihi açısından önemini kavrayabilmek için yazının M.Ö. 5000 yılında bulunduğunu söylemek yeterli sanırım. Dünya üzerindeki diğer anıtsal yapılarla kıyaslamak isterseniz, Stonehedge M.Ö.3000, Mısır Piramitleri M.Ö.2650, Machi Pichu M.S. 1450 yılına dayanıyor.

IMG_3324

IMG_3321

Göbekli Tepe

Göbekli TepeHenüz tekerleği bile bulmayan, avcılık ve toplayıcılık yapan taş devri insanı 15 ton ağırlığındaki blok kayaları 500 metre kadar taşımış ve 24 farklı tapınağın her biri farklı zamanlarda olmak üzere 1000 yılı aşkın zamanda yapılmış.  O tarihte Göbekli Tepe’ye en yakın olan  yerleşim yeri  Nevali Çori 35 kilometre ötedeymiş. Dolayısı ile Göbekli Tepeye gelmişler, bu büyük inşaat projesi için burada yaşamışlar sonra ise  üzeri kapatarak terk edip gitmişler. T kafalı tek parça blok kayaların insanı ya da onların tanrılarını sembolize ettiği düşünülüyor. Öyle ki bazı sütunların üzerinde kazınmış elleri görebiliyorsunuz. Turna kuşları, yılan, tilki ve boğa bolca kullanılan hayvan figürleri. GöbeklitepeMevcut hali ile Göbekli Tepe gezilmesi çok tat vermiyor çünkü üzeri kapatılmış vaziyette. Doğa koşullarından zarar görmesini engellemek için alınmış bir önlem bu. Ancak Urfa’da yeni açılan müzeyi gezerseniz, orada Göbekli Tepe’deki tapınaklardan birinin çok güzel bir kopyasını görebilirsiniz. Müzeyi ayrıca anlatacağım. göbeklitepe1Göbekli Tepe’nin ardından Harran’a doğru yola çıktık. Hedefimiz kimi rehberlerin Harran Üniversitesi diye anlattığı ancak rehber kitaplarda Ulucami olarak geçen Türkiye’nin en eski ve en büyük camiinin kalıntısı ve Harran’ın kovan evleri. 12.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği bu cami Moğollar tarafından yıkılmış. Caminin minaresi diğer camilerin minarelerine benzemediği için uzunca bir süre rasathane ya da akademi zannedilmiş ve sonradan cami olduğu anlaşılmış. harran

harran camiiSırada bölgenin en egzotik yörelerinden biri var. Harran’ın Kovan evleri. Bu esnada güneş tepemizde yükselmiş ve bir gün önce karlı buzlu Nemrut’un zirvesinde üşüyen bizleri öylesine ısıtıyor ki insan yaz ayları burada nasıl geçer diye düşünmeden edemiyor. Harran’ın bu geleneksel evlerinin sayısı da epeyce azalmış. Bir kaç tanesi müze gibi gezilebiliyor. Avlularında oturup, soğuk meşrubat, türk kahvesi, çay içebiliyorsunuz. Evler masmavi gökyüzü ile öyle güzel tezat oluşturuyor ki farkında olmadan sürekli fotoğraf çekiyorsunuz.  Aşağıdaki fotoğrafları cep telefonumla çekip hiç filtre kullanmadım. Renkler o kadar güzel ki elleyip doğallıklarını bozmaya kıyamadım. Harran 3

harran 2

Evlerin içine girdiğinizde yüzünüzü çok hoş bir serinlik okşuyor. Dışarıdan küçük görünse de içerisi gerçekten kocaman. Kubbe sıcak havanın yükselmesini sağladığı için yazın içerisi inanılmayacak derecede serin kalıyormuş. Anıtlar kurulu bu evlerin yenisinin yapılmasını ve onarılmasını yasaklamış. Sebebini anlamış değilim.

IMG_3315

IMG_3311

Buradan doğruca öğle yemeğine geçtik. O kadar acımıştık ki Çulcuoğlunda kendimize müthiş bir ziyafet çektik. İçli Köfte, fındık lahmacun,çiğ köfte ne varsa yedikten sonra üzerine bir de bu güzelim kebapları ve tatlıları mideye indirdik.  Adıyaman’da yiyemediklerimizin acısını Urfa’da çıkardık.

patlıcan kebabı

urfa kebap

tatlı

Size önerebileceğim bir diğer adres de Dedecan. Aşağıda da kanıtı:)

dedecan 3

dedecanYemekten sonra Urfa merkeze doğru yola çıktık. Balıklı Gölü ve çarşıları gezdik ancak o kadar kalabalıktı ki çok zevk aldığımızı söyleyemeyeceğim. Urfa peygamberler şehri olarak biliniyor ve Türkiye’de İslami turizmin en önemli noktalarından biri.  Urfa ilk görüşte aşık olunacak bir şehir değil. Sıcak ve kalabalık canınıza tak ettirebilir zira son yıllarda yarım milyon göç almış. Halkın yarısı Arap yarısı Kürt. Eski ismi Edessa. Yunan ve Roma medeniyeti açısından da önemli bir nokta. Biz çıkmayı göze alamadık ancak bir kalesi var ve kale surlarının dibinde kaynak suyun olduğu bölge tarih boyunca kutsal sayılmış. Antik adı Kalirrhoe ya da bize daha tanıdık gelebilecek adıyla Halilürrahman Gölü. Bu bölgenin odak noktası ise Balıklı Göl. Gölün içerisinde yüzen sazan balıkları kutsal sayılıyor, bu balıklara dokunmak çarpılmanıza neden olacak bir günah,  yem vermek ise sevap. Gölün etrafında çok sayıda balık yemi satan tezgah var. Urfa Hükümdarı Nemrut İbrahim Peygamberin burada ateşe atılmasını emretmiş ancak ateş İbrahim Peygambere değmeden suya dönüşmüş odunlar ise balıka.

IMG_3355

IMG_3348

balıklı gölÇarşıdan hurma, pul biber, kimyon alıp Gümrük Han’da oturup birer Türk kahvesi içtik. Ben üstüne bir de dibek kahvesi yuvarladım.

IMG_3361Bu gezi sırasında henüz açılmamış olan Urfa müzesini gezememiş ve dışarıdan epeyce ihtişamlı görünen binaya bakıp geçmek durumunda kalmıştık. Ancak  bu seyahatten yaklaşık 3 hafta sonra bu defa iş için Urfa’ya yolum düşünce tabi ki affetmedim ve toplantılar bittikten sonra müzenin yolunu tuttum. Hızlı hızlı gezmek durumunda kalmakla birlikte gerçekten çok etkilendim. Antep’teki Zeugma müzesinden sonra Urfa müzesi de bu topraklardaki medeniyet tarihine ve zenginliğine layık bir müze olmuş. Ben ziyaret ettiğimde açılışı seçim öncesinde yapmak için olsa gerek müzeyi apar topar açtıklarından  halen epeyce eksiklikler vardı. Bilgi etiketleri ve audio rehberler eksikti ve içeride yeterince güvenlik görevlisi yoktu. Açıldıktan sonraki 1 ay giriş ücreti alınmadığından içeride hatrı sayılır bir kalabalık da vardı. Bir sonraki Urfa ziyaretimde müzeye daha fazla zaman ayırabilmeyi umuyorum.

Desktop6Bu müzenin ardından bir de mozaik müzesini gezdim ki asıl sürpriz sanırım bu oldu. Urfa’daki açık fuar alanının hemen altında bulunan Halepli Bahçe Mozaikleri Urfa Müzesinin hemen önünde bulundukları yerde sergileniyor. Mozaikler taşınmalarına gerek kalmaksızın üzerleri bir müze binası ile kapatılarak ziyarete açılmış. Amazon kadınlarını savaşırken gösteren mozaikleri görmek için bu müzeye de uğramak şart. Aksi takdirde Urfa geziniz eksik kalabilir.

mozaik 10

mozaik 6

mozaik 2

mozaik 3

mozaik 5Biz Ertesi gün Halfeti’ye ve Birecik’teki Kelaynak Koruma alanına uğradıktan sonra Antep üzerinden İstanbul’a geri döndük. Anteple ilgili eski yazım için buraya bir tık rica ediyorum. Halfeti’de ise tekne turu yapmadan Rum Kale’yi ve sular altında kalan köyü görmeden gelmeyin diyorum. Birecik’teki Kelaynak koruma alanı ise gerçekten bilgi almaya değer. Kuşları yakından görmeniz çok mümkün değil ama en azından Türkiye’de güzel şeyler olduğunu görmek açısından mutluluk verici.  rum kale

halfeti2

halfeti 7

halfeti 5

Herkese güzel bir hafta dileğiyle…

 

 

 

Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 1: Adıyaman ve Nemrut

Türkiye’nin doğusunu keşfetmek için bu kadar yıl neden beklemişim acaba? Yine de ne mutluyum ki, Avrupa’nın belli ülkelerini kendi ülkemden daha iyi bildiğim yıllar yavaş yavaş geride kalıyor ve artık her fırsatta 783 bin kilometre kare yüzölçümüne sahip Türkiye’nin başka bölgelerini, yörelerini, insanlarını, yemeklerini, mimarisini keşfedebiliyorum. Yavaş yavaş ilerleyen bu sürecin her yeni bölümü bir heyecan benim için. İşte bu heyecanın peşinde, 1 Mayıs tatilinde ne yapsak diye düşünürken niye Nemrut’a çıkmayalım ki dedikten yaklaşık 2 ay sonra bir akşam üstü güneşin batmasına 1 saat kadar kala Nemrut dağının tepesindeydik!

İtiraf edeyim Kommagene ismini uzun yıllar boyunca bir çiğ köfte markası zannetmiş biriyim. Kommagene’nin aslında Adıyaman ve Gaziantep’in kuzeyini de kapsayarak Fırat’ın batısından Toroslar’a kadar olan bölgeyi içine alan ve yaklaşık 230 yıl hüküm süren bir krallığın ismi olduğundan bihaber geçen yıllarıma inat bu defa elime geçen tüm belgeselleri okuyup seyahat kitaplarını tarayarak her türlü bilgi kırıntısını kafama zerk etmeye ant içtim. Ne var ki bu defa da elimdeki kaynaklar çok kıttı. Yine de Tanrıların Tahtı Nemrut belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Adıyaman’a her sabah saat 10.00’da bir THY seferi var. 1 Mayıs sabahı bir saate yakın rötarın ardından saat 12.30  gibi Adıyaman’a inip buradan doğruca yemek için Fırat nehrinin kıyısında bir restorana geçtik. Yerel mutfağı deneme aşkıyla Fırat’tan çıkan şaput isimli tatlı su balığı sipariş verdim ve tek bir lokmasını yiyemeyince ekmek kemirip, salata kaşıkladım. Planımız  akşam güneşin batışına kadar bölgedeki diğer ziyaret ederek diğer tarihi ören yerlerini gezmek ardından ise güneşi Nemrut’ta batırıp Adıyaman’daki otelimizde gecelemek.

Karakuş Tümülüsü 

Planımıza uygun olarak, yemeğin ardından, Karakuş Tümülüsü’ne doğru yola çıktık. İsmini kara bazalttan yapılmış 10 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerindeki kartal heykelinden alan tümülüs aslında Kommagenelilerin aile mezarlığı olarak Kral I. Mithratades Kallanikos zamanında annesi Isias, kız kardeşi Antiochis ve kızı için inşa edilmiş. Tepenin üç yanına dikilmiş sütunlar bulunuyor. Bu sütunların pek çoğu zamana karşı koyamamış ya tamamen yok olmuş ya da tepelerindeki heykeller zarar görmüş. Tümülüs bir zamanlar 75 metre yüksekliğinde iken yapılan kazılar ve hırsızlıklar nedeni ile bugün 35  metreye inmiş.

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

karakuş tümülüsü Cendere Köprüsü

Buradan yönümüzü Cendere Köprüsüne çevirdik. Cendere Köprüsü Kahta Deresi üzerine bundan 1800 yıl önce inşa edilmiş nefis bir köprü. Üzerinde üç tane sütun var. Dediklerine göre İmparator Septimus Severus tarafından yaptırılan bu köprünün dört köşesine dikilen ve tüm aile fertlerini sembolize eden sütunlardan teki oğullardan birinin tahta çıkması ve diğerini ölüme mahkum etmesi sonucu yıkılmış! Bu bir rivayet tabi ancak şu anda köprünün bir ucunda tek bir sütun gariban gibi duruyor. Cendere Köprüsü

Cendere Köprüsü

PANO_20150501_160706 Arsameia

Köprüyü yürüyerek geçtikten sonra bu defa bölgenin antik şehri Arsameia’ya doğru yola devam ettik. Arsameia Kommagene Kralığının yazlık sayfiye yeri imiş. Üç etaptan oluşan bir tırmanışla tepeye Eski Kale diye adlandırılan yere ulaşıyorsunuz.  İlk etabı tamamladığınızda karşınıza güneş tanrısı Mithras Helios’un heykeli çıkıyor. Arsameia Kararan hava ve hızla toplanan bulutları görünce biz tepeye kadar çıkmadık.  Tepeye kadar çıkanlar şuradaki I. Antiochos ve Herakles kabartmasını görebiliyorlar.

Nemrut

Nemrut Dağı 1987 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde.  20. yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanından arkeologların yoğun ilgisine konu olan Nemrut’un önemi ülkemizde ancak 1980’den sonra anlaşılmaya başlamış. Bizim izlediğimiz güzergah oldukça bozuk ve toprak bir yoldan bizi dağa ulaştırdı. Şu anda yol yapım çalışmaları devam ediyor ve büyük olasılıkla yakın bir gelecekte düzgün asfalt bizi dağın tepesine ulaştırabilecek.

Araçla zirveye yaklaşılabilen en uç noktaya vardığımızda güneşin batışına 1 saat 15 dakika gibi bir süremiz kalmıştı. Burada bir kafe ve katır taksi sizi bekliyor. Yaklaşık 600 metrelik tırmanışı kendiniz yapmak istemezseniz 30 TL karşılığında katır taksiyle yukarı çıkabiliyorsunuz. Bana sorarsanız yavaş yavaş dura dura çıkıp arada manzarayı izlemek en güzeli. Acele etmeye kalktığınızda nefesiniz kesiliyor gerçekten de ve eğim fazla olduğu için yol tam bir eziyete dönüşüyor. Orta yaşın epey üzerindeki teyzelerin dahi dura dura zirveye çıktıklarını gördüm o nedenle buraya kadar geldi iseniz zavallı katırlara yük olmaktansa kendi temponuzu belirleyerek yukarı çıkmanız en doğrusu. Nemrut Katır taksi Gelmeden önce okuduğum bir blogda insanların güneş doğuşunu ya da batışını izlemek için buraya şarapları ile geldiklerini okumuştum. Harika fikir diyerek İstanbul’dan gelirken getirmek için bir şişe kırmızı şarabı getirmeyi planlamıştım ancak ne yazık ki evde unutmuşum. Tümülüsün bulunduğu noktaya tırmanmadan evvel hediyelik eşyalar satan dükkanda şarap sattıklarını da görünce bir şişe alıp, orada açtırdık ve plastik bardaklarımızla birlikte yukarı tırmanmaya başladık.  Dura dura tepeye çıktığımızda dağın zirvesinin bir yanının hala karlarla kaplı olduğunu görmek gerçekten sürpriz oldu. Daha sadece bir ay kadar önce tipiye yakalandığımız Kapadokya seyahatini düşünüp gülmeden edemedik. Meğer bizden  bir hafta önce Nemrut’ta zirveye çıkanlar burada tipiye yakalanmışlar ve kurtarma ekiplerinden yardım istemek durumunda kalmışlar! IMG_20150501_182804 Nemrut tarih sahnesine ilk kez 1881’de İzmir’deki Alman Konsolosluğu’nun Prusya Bilimler Akademisine gönderdiği bir mektupla çıkıyor. Mektupta Karl Sester isimli bir Alman Demiryolu mühendisinin 2100 metre yüksekliğinde bir dağın tepesinde bulduğu devasa heykellerden bahsediliyor ve hatta heykellerin Asur’lulardan kaldığı iddia ediliyor. Bunun üzerine, Prusya Bilimler Akademisi Otto Puchtein’ı Karl Sester ile buluşmak üzere Türkiye’ye gönderiyor ve bu ikili yaklaşık 2 aylık bir yürüyüşün ardından dağın zirvesine ulaşıyorlar.

Nemrut Dağının zirvesindeki yığma çakıl taşlardan yapılmış 50 metre yüksekliğindeki tümülüs MÖ 36 dolaylarında Kommagene Kralı I. Antiokhos tarafından yaptırılmış.  Tümülüsün doğu ve batı teraslarında birbirinin aynı sırasıyla dizilmiş dokuzar heykel bulunuyor. Her iki grubunda baş uçlarında birer kartal ve aslan var, ortada ise İran ve Yunan mitolojisinden gelen tanrılar karışık olarak tahtlarının üzerinde oturuyorlar. Zeus, Kommagene, Apollon ve Herakles ile birlikte Antiokhos kendi heykelini de tanrılar arasına katıvermiş.

Tümülüs’ün altında ise Antiokhos’un mezarının bulunduğu düşünülüyor. Söylendiğine göre bu şimdiye kadar dünyada açılmamış son Tümülüs mezarmış ve halen esrarını korumaktaymış. Antiokhos, Fıratın batısındaki krallığının bekasını sağlamak için gerek evlilikler yolu ile gerekse ticaret anlaşmaları ile Roma İmparatorluğu ve Pers İmparatorluğu gibi iki büyüğk gücün arasında refah içinde yaşayan bir devlet kurmayı başarmış. Bunun içinde hem Roma hem de Pers kültürünü sentezleyerek yeni bir din yaratmış ve kendisi ile kurduğu tanrısallık bağlantısı ile ülkesinde dirliği sağlamış.

Nemrut’un tepesindeki bu heykelleri yaptırırken en büyük arzusu bin yıllar sonra da insanların gelip burada kutlama yapmaya devam etmesi imiş. Nitekim Antiokhos’un isteği bugün gerçekleşmiş gibi görünüyor 🙂 2000 yıl sonra insanlar akın akın Nemrut’u ziyaret ediyor, güneşin  doğuşunu ve batışını Antiokhos’un tümülüs mezarının önünde izliyor. NemrutZirvede heykellerin yanı sıra Antiokhos’un atalarını resmettirdiği taş kabartmalar da varmış ancak Danimarkalı bir restorasyon ekibi bu kabartmaları renove etmek üzere 2-3 yıldan bu yana çalışıyormuş, o nedenle görme şansımız olmadı. NemrutAradan geçen yüzyılların etkisi, depremler ve zirvedeki sert iklim koşulları heykellere epeyce zarar vermiş. Aslında yukarıda gördüğünüz tahtların üzerinde ki kafaların tamamı yere düşmüş. Hatta yine bir kaynağa göre tümülüsün 75 metre olan yüksekliği de burada yapılan kazı çalışmaları esnasında zarar görerek 50 metreye kadar inmiş. Zamana karşı güçlükle ayakta duran bu güzelim heykellerin bu iklim koşullarına ne kadar daha dayanabileceği meçhul. O yüzden herkes bir an evvel gidip görmeli bence. Aşağıda kafesin içinde gördüğünüz Zeus’un kafası, nerede ise dağılmak üzere! NemrutTanrıça Kommagene’nin tacındaki buğday, üzüm, kiraz gibi meyveler bolluğu bereketi simgeliyormuş. Nemrut ilk keşfedildiğinde kafası gövdesinin üzerinde kalan tek heykel buymuş ancak 1950’lerde bir yıldırım çarpması sonucu bu heykelde parçalanmış ve kafası yere düşmüş. Zamanla aşınmadan olayı tacındaki buğday demetini ne de meyveleri  de tanınmaz hale gelmiş. Bakın burada daha eski ve detayları bozulmamış bir resmi görebilirsiniz. IMG_20150501_182509

IMG_20150501_185745Biz güneşin batışının yaklaşması üzerine batı terasına geçip yerimizi aldık. Bu arada, hava zirvede gerçekten çok soğuk. Kışın zirveye çıkmayın, bahar aylarında ise yanınızdan montunuzu, berenizi, kaşkolunuzu ve eldivenlerinizi eksik etmeyin. Yukarı da titremeniz işten değil benden söylemesi. Güneş yavaş yavaş düşerken  o kadar yorgunluğun üzerine ilaç gibi gelen şarabımızı yudumlamaya başladık, etrafımızdakilere de ikram ettik. NemrutGüneş yavaş yavaş alçalırken ortaya çıkan manzara gerçekten de çok güzel. Bulutlara ve gökyüzünün yakın, tanrıların tahtı Nemrut’ta 1 Mayıs akşamı güneş böyle batıyor… nemrut gün batımı

IMG_3299

nemrut gün batımı

Nemrut’ta gün batımı ayrı güzel  heykeller ayrı güzel.  O nedenle eğer gün batımına ya da doğuşuna yetişemiyorsanız en azından heykelleri ziyaret edin derim. Biz güneşi batırdıktan sonra Adıyaman merkeze doğru yola çıktık. geceyi Grand İsias Otel’de geçirdik. Gerçekten çok vasat ve en önemli kriter olabilecek olan temizlik konusunda sınıfta kalan bir yer idi. O nedenle sizin başka otelleri denemenizi tavsiye ederim. Zor bela otelde yediğimiz akşam yemeğinden sonra kendimizi yatağımıza zor attık ve ertesi güne hazır olmak için bir an evvel uyuduk.  Sırada Göbeklitepe, Harran ve Urfa var… Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, herkese iyi haftasonları…

Mardin Yemekleri: Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restaurant

Mardin’deki iki akşamımızın ikisinde de Mardin’in iki ünlü restoranına gittik. Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restoran. Cercis Murat Konağı’nın İstanbul’da da bir şubesi varmış. Gitmeden 3 hafta kadar önce Mardin’de otel kalmadığını öğrenince ben ilk iş internette  nerede yemek yenir diye bir araştırma yaptım. Otellerde yer yoksa yemek yiyecek yer de yok demekti. Hem Cercis Murat Konağı’na hem de Bağdadi’ye rezervasyonları yapıp, oteli de ayarlayınca hiç bir sıkıntımız kalmamıştı. Benim size tavsiyem eğer çok kalabalık bir dönemde rezervasyon yaptı iseniz tarih yaklaştığında mutlaka rezervasyonunuzu kontrol etmeniz yönünde. Aksi takdirde açığa düşebilirsiniz.

Biz ilk akşam saat 6.30’da hala Hasankeyf’teydik.  Mardin’e geç kalacağımız ortaya çıkınca restoranı arayıp ancak saat 9.30 gibi orada olabileceğimizi söyledik. Bir koşu otelde duş aldıktan sonra restorana doğru yola çıktık. Bindiğimiz taksici bize Mardin’in ne kadar çok kalabalık olduğundan bahsedip rezervayonunuz yoksa Cercis’te oturamazsınız dedi. Yerimize oturana kadar acaba gerçekten burada yemek yiyebilecek miyiz diye korktum bu yüzden. Neyse ki yerimiz ayrılmıştı ve söz verildiği gibi açık havadaydı.

Benim tavsiyem eğer olabiliyorsa dışarıda oturmanız yönünde. Haftasonları içerideki canlı müziğin sesi konuşmanızı bastırabilir.  Yemek kokuları ve  kalabalık da bir süre sonra   havasız kalmanıza neden olabilir.

Cercis’in iki terası var. Üst teras daha çok esmekle birlikte daha havadar. Bizim orada olduğumuz hafta, hava gündüzleri çok sıcak olmakla birlikte akşamları epeyce esintili idi. Siz üzerinize giyecek bir şeyler alın, yetmezse şal getiriyorlar. Restoran o kadar kalabalıktı ki ister istemez serviste aksamalar da vardı. Garson çocuklar sabah 9’dan bu yana hiç durmadıklarını söylediler. Mardin’in hiç görmediği bir kalabalıkla karşı karşıyaydık yani.

Menü fiksti. Ortaya önce bir Mardin tabağı geliyor. Daha sonra haşlama ya da kızartma içli köfte ve patlıcan dolması servis ediyorlar.  Arkasından 4 ana yemekten birini seçiyorsunuz. En son tatlılar geliyor. Yanına da ne isterseniz onu içiyorsunuz.

İşte ilk başta gelen Mardin tabağı… Bakır bir tepside, kepçelerin içinde servis edilen 10 farklı meze. Yanında şarap isterseniz kadeh yerine yine bakır bir tas geliyor. Çok alışık olmadığımız tazda, yayvan ağızlı ayran tası gibi bir şarap tası.

Cercis Konağı- Mardin tabağıBiz daha mezelerde iken erkenden sofraya oturanlar çoktan eğlence safhasına geçmişlerdi. Öyle ki sabahtan beri koşturan gencecik garson çocuklar aşağı kattan gelen müziğin de etkisiyle halaya kalktılar. Müzik nefis, halay müthiş, yorulmuşuz zaten bütün gün, koymuşuz rakıları, önümüzdeki mezeler şahane, hava limonata gibi. İnsan daha ne ister değil mi?

Cercis Murat KonağıMuhabbet bol, şaka, kahkaha, kakara ve kikiri. Gün boyu gördüklerimiz bizi İstanbul havasından çıkartmış, daha şimdiden acaba ne zaman bir daha geliriz diye konuşuyoruz.  Sonra yemekler geliyor. Hepimiz başka bir şey söylüyoruz. İsimlerini hiç sormayın hatırlamıyorum ama  kokusuz, yumuşak, çok güzel et yemekleriydi hepsi. O yüzden çok tavsiye ederim.

Cercis Murat Konağı MardinGece buradan kalktıktan sonra ertesi akşam yemeğe gideceğimiz Bağdadi’nin Bar’ına uğrayalım dedik. Şimdi Mardin’de bar diyince aklınızda ne canlanıyor bilemiyorum. Ben kilimlerin serili olduğu bir yer bekliyordum aslında. Ama bayağı canlı müziğin olduğu, İstanbul’daki Türkçe müzik çalan mekanlar tarzında bir yer. Herkes kurtlarını döküyor. Pop, oyun havası, arabesk aklınıza ne gelirse.  Geceyi birer içki de burada içtikten sonra burada tamamlayıp otele döndük. Ertesi sabah saat 8’de yola koyulacaktık ama saat çoktan 3’e doğru geliyordu bile. Ertesi gün daha önceki iki yazıda anlattığım Kasımiye Medresesi, Deyrülzafaran, Dara Mor Gabriel bizi bekliyordu. O yüzden bir an evvel uyuduk.

Bagdadi Mardinİkinci günümüzde öğle yemeğinde Midyat-Nusaybin yolundaki Beyazsu diye bir restoranda yedik. Kaynak bir suyun dibinde, dilerseniz ayaklarınızı buz gibi akan suya da sokarak yemek yiyebileceğiniz bir yer. Izgaraların yanında alabalık da yapıyorlar. Biz balık, kuzu ve tavuk karışık birşeyler istedik. Yediğimiz herşey gayet lezzetliydi. Sadece kalabalıktan dolayı serviste aksamalar oldu. Eminim ki  kalabalık olmayan bir günde buraya gitmek çok keyifli olur. Özellikle yazın sıcaklarında buz gibi akan su ve yemyeşil ağaçlar burayı cennete çeviriyor olmalı. Eğer siz de bölgeyi gezerken öğle saatlerinde bu civarda iseniz deneyn derim.

Biz uzunca bir günü bitirip de Mardin’e döndükten sonra yine bir duş alıp bu defa Bağdadi’ye yemek yemek üzere doğru yola çıktık.  Terasta köşe bir masya yerleştik. Daha sonrası için diyecek kelime bulamıyorum… Ne kadar anlatsam o atmosferin üzerimde yarattığı etkiyi anlatmak konusunda eksik kalır sanırım. Masal gibi… Kendimi Elhamra Sarayında yemek yiyor gibi hissediyorum. Restoran’ın işletmecisi Alex son derece yardımcı, kibar ve müşterilerinin bir dediğini iki etmeyen biri. Daha önce 8 yıl Mardin’de rehberlik yaptığı için bölgeyi de çok iyi tanıyor. Enerjisi hiç bitmiyor, nerede ise hiç uyumadan birden fazla işi  aynı anda kotarıyor.

Bagdadi MardinBu defa Cercis’teki Mardin tabağının bir benzeri olan Mezopotanya tabağının yerine mezeleri ayrı ayrı seçtik.  Zaten şu yukarıdaki manzaraya bakarsanız yemek bahane, sohbet ve manzara şahane.

Bagdadi Mardin

Bagdadi MardinBen yemekten ziyade hala şaşkın şaşkın işlemelere, ışıklandırmalara bakıyordum ki,  bize bir güzellik yapıp  sofraya çiğköfte de getirdiler. Bulgur nerede ise yok olmuş, lokum gibi bir çiğköfte bu.

Bagdadi MardinBiz yavaş yavaş demlenirken, Bağdadi’nin üst terasında bu defa tur grubu şarkı ve türküler eşliğinde eğleniyordu. Uzaktan gelen müziğin sesi, herşey nefis, keyfimiz çok yerinde. Bu defa yemek yiyecek çok yerimiz yok.. O yüzden tek bir tabağı paylaşıyoruz. Yine kuzu eti… Et tahmin edeceğiniz üzere tel tel ayrılıyor. Adını yine anımsayamıyorum.

Bagdadi MardinBu arada üst kattaki program bitiyor, bu defa bizim olduğumuz katta fasıl başlıyor. Herşey o kadar keyifli ki  mutluluktan iyice gevşiyoruz.

Bagdadi MardinBurada değişik bir tatlı denemek isteyince Alex bize dışarıdan sütlü kadayıf getirtiyor. Müthiş bir lezzet…

sütlü kadayıfOtele doğru yollanmadan önce bize konağın içini de gezdiriyorlar. Yine hayran kalıyoruz. Sonra bizi otele de bırakıyorlar. Eh daha ne olsun? Yolda gece karanlığında Mardin’in abbaralarına bakıyoruz. Cin-peri hikayeleri dinliyoruz 🙂

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Ertesi sabah tur ekibi Savur’a gidecekti biz onun yerine otelde uyuyup, sonra  gruba katılmaya karar verdik ve öğle yemeğinde yine Bağdadi’ye geldik. 🙂 Bu defa et dışında birşeyler yiyelim düşüncesi geçti aklımızdan.  Mesela şöyle güzel bir makarna. Sıra sipariş vermeye  gelince, öğreniyoruz ki Bağdadinin ustalarından biri aslında daha önce 8 yıl bir İtalyan restoranında çalışmış ve makarnayı taze taze açarak servis ediyorlarmış. Hepimizde ete biraz ara verme ihtiyacı var. O yüzden salata ve birer tabak da makarna söylüyoruz. Salata çok taze. Sıcak havada çok canlandırıcı bir lezzet. Kapariler çok yakışmış.

BağdadiMantar soslu tortellini ise dillere destan. Hepimiz silip süpürüyoruz.

Bagdadi MardinYemek kısmını şimdilik burada kapatıyorum. Sonradan bir de Diyarbakır’da yediğimiz ciğeri anlatacağım ama önce size biraz da Mardin sokaklarının havasını koklatmak istiyorum. Görüşmek üzere..

Mardin: Dara Antik Şehri, Mor Gabriel Manastırı ve Midyat

Deyrülzafaran Manastırından ayrıldıktan sonra, Mardin’e yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bir Antik şehri gezeceğimizi söyledi rehberimiz. Antik dönemlere ilgi duymakla birlikte Mardin’de karşımıza ne kadar etkileyici bir şeyin çıkabileceğinden çok emin değildim. Dara’yı ilk gördüğüm anda nasıl olup da şimdiye kadar böyle bir yerden haberim olmadığını anlamakta zorlandım. Türkiye’nin tanıtımında bol bol kullanılan Topkapı Sarayı, Efes, Meryem Ana, Ölü Deniz, Fethiye, Kapadokya gibi çok bilindik yerlerin yanında aslında daha adı sanı duyulamamış ne güzellikler olduğunu düşündüm. Bu yaşa gelip de buraları bilmemek, bırakın bilmemeyi, bir kere bile duymamış olmak beni utandırdı.

Dara MardinDara tarihi İpek Yolu üzerinde Mezopotamya ovasının bitip Tur Abidin dağlarının başladığı yerdedir. Kent kireçtaşı anakaya üzerine kurulmuş ve Romalılar ve Perslerin mücadelesine tanık olmuş. Dara isminin kökeninin Pers Kralı 3. Darius’tan geldiği rivayet ediliyor. Bu Antik Kent’in içerisinde halen yerleşik durumda olan bir köy var. İnsanlar bu kalıntıların arasından üstünde yanında yaşamaya devam ediyorlar. Birinin evinin altından tarihi bir su sarnıcı çıkmış, diğeri antik taşları kullanarak kendine bahçe duvarı yapmış, ya da yaşadığı evin duvarları için bu taşları kullanmış.

DaraŞimdiye kadar yapılan kazılarda bu şehrin sadece %30’u yerüstüne çıkarılabilmiş.

Biz ilk Necropolis’i gezdik. Necro “ölü”, polis “şehir” anlamına geliyor. Yani aslında burası Dara şehrinin ölüler şehri yani mezarlığı. Mezarlığın boyutları şehrin o zamanki büyüklüğü konusunda  bize bir fikir veriyor.  Gerçekten de çok büyük bir mezarlık burası.

Dara Mardin

Dara MardinBurada bizi gezdiren rehberimiz Dara’da yaşayan gençlerden biri. Daha 25 yaşında. Berdel usulü evlendirilmiş 15 yaşında iken. Aslında arkeolog olmak istiyormuş ama bu kadar genç yaşta evlenince okuyamamış. 3 tane çocuğu var o yaşta… Bütün gezimiz boyunca pek çok iç burkan hikaye dinledik  Mardin ve Diyarbakırda. Süryani- Müslüman, Kürt-Türk aşklarının  ne derece zor olduğunu dinledik defalarca.. Bu devirde hala insanların birbirlerine kavuşabilmelerinin bu kadar zor olması gerçekten çok acı.

Dara Mardin

DaraAşağıdaki resimde gördüğünüz yapı zindan olarak adlandırılmakla birlikte aslında o dönemin su sarnıcı olarak kullanılıyormuş. Tabanı Yerebatan Sarnıcı kadar geniş olmamakla birlikte, yüksekliği 30 metreyi buluyormuş. Çok etkileyici değil mi sizce de?

Dara Antik Kenti

Dara Antik KentiBuradan ayrıldıktan sonra Bu defa Mor Gabriel Manastırı‘na doğru yola çıkıyoruz. Mor ya da Mar Süryanice’de Aziz anlamına geliyor.  Mor Gabriyel, Midyat sınırları içerisinde yer alan 1600 yıllık bir Manastır. İçerisinde Theodora Kubbesi, Azizlerin gömüldüğü Azizler Evi ve Meryen Ana Kilisesi de var. 2013 yılının sonuna kadar Süryanilerin elinden alınıp Hazineye devredilmek istenmiş ancak son demokratikleşme paketiyle birlikte sahiplerine geri dönmüş. Manastır neden Hazineye devredilir? Anlaşılır tarafı yok.  Eşşeği kaybettirip sonra buldurulmak istenmiş sanırım. Hem de hepi topu koca Türkiye’de 25-30 bin kalmış bir cemaatin elinde kalmış 2-3 ibadethaneyi almanın kime ne faydası olurdu acaba?

Mor Gabriel Manastırı- MidyatEl işlemeleri muazzam, insan bakmaya doyamıyor. Bu manastır da hali hazırda aktif hizmetini sürdürdüğü için her yer pırıl pırıl, tertemiz.

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel ManastırıMor Gabriel’i de gezdikten sonra, kısacık Midyat’a uğradık ama Midyatı göremedik. Sadece çarşısından telkari alışverişi yapacak kadar vaktimiz vardı. O yüzden önceliği alişverişe verip, Midyatı göremeden Mardin’e doğru yola koyulduk.  Nasıl olsa yeniden geleceğim buralara ben diye düşündüğümden olsa gerek çok üzülmedim Midyat’ı bu defa göremediğime. Eminim çok sürmeden yine Mardin’de olacağım nasıl olsa.

Bu son iki yazının harita üzerinde özetini aşağıda işaretledim.

Mardin RotaGördüğünüz gibi yolun bir kısmında Suriye Sınırına sıfır noktada paralel bir şekilde gittik. Aradaki mayınlı arazı, tel örgüler ve aralıklarla sınıra yerleştirilmş tanklar. Değişik bir duygu… Sınır denilen şeyin ne kadar yapay olduğunun gözünüzle görüp hissediyorsunuz.Yanına inip bakınca o haritada görünenden daha farklı bir his uyandırıyor insanda.

Bundan sonraki yazıda artık biraz Mardin’in lezzet duraklarından bahsetme vakti…. Akşam yine koşturarak otelde duş alıp sonra kendimizi atıverdik dışarıya. Bakalım neler oldu Mardin’de.

Mardin: Kasımiye Medresesi, Deyrülzafaran Manastırı

Güneydoğu gezi notlarına devam ediyorum. Gece Mardinde ne yapılır, nerede yenir yazılarını sona bırakıyorum ve Mardin’in içini değil ama civarını gezidiğimiz ikinci günümüzle devam ediyorum.  Bu arada biz Hilton Garden In’de  kaldık. Mardin’e giden herkes tarihi bir konakta kalınmasını tavsiye ediyor ancak biz zaten yer bulamadığımız için seçme şansımız da olmadı. Yine de Hilton’dan çok memnun kaldığımızı söylemeliyim. Özellikle yorucu bir gün geçirince gece rahat bir yatakta uyumak çok önemli. Diğer seçenekleri denemediğimiz için değerlendirme yapamıyorum ama biz otelden memnun kaldık.

Yola çıktıktan sonra ilk durağımız Kasımiye Medresesi oldu. Mardin’in güneybatısında devasa bir yapı olan Medrese’nin içerisinde Cami ve zaviye de bulunuyor. Yapımının Artukoğulları döneminde başladığı ve Akkoyunlular döneminde, 15. yüzyılda tamamlandığı kabul ediliyor. İnşaatın uzamasının nedeni Moğol saldırıları imiş. Akkoyunlu hükümdarı Cihangir’in oğlu Kasım’ın burada öldürüldüğü söyleniyor. Kasım’ın kızkardeşi onun kanlı gömleğini duvarlara sürdüğü için o tarihten bu yana duvara su döküldüğünde yeniden kanlar aktığı rivayet ediliyor.

Kasımiye MedresesiBuradan gördüğünüz demirli pencelerelerden Mezopotampa ovası büyük haşmeti ile karşınızda. Ben servis araçları ve tur otobüsleri tam pencerelerin önüne park ettiği için resmini çekmek istemedim.

kasımiye medresesiÖnünüzde uzanan manzarada hem ovayı hem de Mardin’i görebiliyoruz.

Kasımiye MedresesiMedresedeki havuzlara dikkat edin doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölümü sembolize ediyormuş. Suyun kaynadığı yer doğum ve çocukluğu, durgun ve kıpırtısız duran bölüm gençliği anlatıyor. Gençlikte zamanın hiç akmıyor gibi hissedilmesinden esinlenilerek suyun bu sakin bölümü gençlikle eş tutulmuş. Suyun döküldüğü nokta ölümle özleştirilmiş. Ölüme yaklaştıkça zamanın hızlı geçmesi gibi burada da su hızla akarak kayboluyor.

Kasımiye MedresesiBu arada belki hatırlarsınız budan bir kaç yıl önce Cemil İpekçi Mardin’de bir defile düzenlemek istemiş ve pek çok tartışma ortaya çıkmıştı. Kasımiye Medresesi o defilenin düzenlendiği yer. Webde ararsanız ilgili fotoğraflara ve haberlere ulaşabilirsiniz.

Kasımiye MedresesiBuradan Deyrülzafaran Manastırına doğru yola çıktık. Manastır halen ibadete açık bir ibadethane. Süryani Ortodoks cemaati açısından en önemli merkezlerden biri.  M.Ö. 4000 yılından bugüne dek ayakta kalmış bir yapı burası. İçerisi çiçek gibi. Bir kafe ziyaretçilere hizmet veriyor. Ziyaretçi sayısı çok olduğunda gruplar halinde sıra ile içeri alınıyorsunuz. İçeride bir müze mağazası var. Her türlü Manastırı korumak ve yaşatmak üzer kurulmuş bir de Dernek var.  Süryaniler’in atalarının Asurlular ve Aramiler olduğu söyleniyor. Tarihte Hıristiyan yukarı Mezopotamya halkı olarak anılıyorlar. Binyıllardır burada yaşayan bir halk.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran ManastırıTüm Manastırın su ihtiyacı burada açılan iki kuyudan karşılanıyormuş. Biz orada iken manastırda inzivaya çekilen bir Rahibi de görme şansımız oldu aşağıda gördüğünüz avluda. Hıristiyan inancında papazlar normal sosyal hayata karışıp, evlenip çocuk sahibi olabilirken,  rahipler manastırda yaşıyorlar.  Deyrülzafaran Manastırı mardin Metropoliti tarafından yönetiliyor. Metropolit Ortodoks Hıristiyanlarda Patrik’ten sonra gelen bir makam.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran ManastırıManastırın içerisinde  Kubbeli Kilise,  Meryem Ana Kiliseleri ve  Azizler Evi’nin yanısıra bir de güneş tapınağı bulunmakta.   Güneş tapınağının M.Ö. 4000 yılından kaldığı söyleniyor. Aşağıda gördüğünüz güneş tapınağının tavanı. Tüm yapıyı oluşturan taşların arasında herhangi bir harç vesaire kullanılmamış. Taşlar verev kesilerek sıkıştırılmış ve doğal bir kilit sistemi oluşturmuşlar. Yerin altındaki bu tapınağın üzerindeki taşların ağırlığının 500 ton olduğu söylendi bize. İnanılmaz değil mi? 500 tonu duyunca insanın içine bir ürperti doluyor. Hem etkilenerek hem de acaba ben buradayken çöker mi diye korkarak inceliyorum duvarları.Güneş tapınağıSağ tarafta gördüğünüz minik pencere güneş ışığının içeri girebildiği tek nokta. O zamanlar sabah güneş doğarken burada ayin yapılır, zaman zaman da yine aynı yerdeki sunakta tanrıya kurban adanırmış. Bu güneş mabedini daha sonra Romalılar bir kaleye çevirmişler.  Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiş. Bu olaydan sonra manastırın ismi Mor Şleymun olarak anılsa da 15. yüzyıldan sonra Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Deyrulzafaran (Safran Manastırı) olarak anılmaya başlamış.

IMG_20140518_095701Manastırın Azizler Evi denilen bölümünde Manastır’da görev  yapan patrik ve metropolitlerin mezarları yer alıyor. İnanışa göre Mesih İsa’nın yeryüzüne  doğudan ineceği rivayet ediliyor. Buna göre burada gömülen metropolitler, İsa’yı karşılayabilmek için oturur durumda ve yüzleri doğuya dönük olarak gömülüyorlar.

Süryaniler el sanatlarında çok ileri gitmişler. Taş ustalığı, ahşap oymacılık, telkari bunlardan bizim orada gözlemleyebildiklerimiz. Aşağıda gördüğünüz kürsü 500 yıllık el yapımı  bir Metropolit Kürsüsü. İki kanadını gördüğünüz kapı da öyle.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran Manastırı2003 yılına kadar yıkık halde kalan Manastır daha sonrasında İstanbul’da yerleşik Süryaniler tarafından restore edilerek bugünkü haline kavuşturulmuş. Bu etkileyici Manastırdan sonra bu defa bir başka inanılmaz şehre doğru yola çıktık: Dara. O güne kadar adını bile duymadığım inanılmaz bir antik şehir. Sonraki yazıda Dara’dan devam edeceğim. Huzurlu ve barış dolu günler dileğiyle.

Batman: Malabadi Köprüsü & Hasankeyf

Diyarbakır’dan sonra Malabadi Köprüsü’ne doğru yola devam ediyoruz. Köprü Artuklular zamanından kalmış  yaklaşık 1000 yıllık bir köprü. Tam Diyarbakır-Batman İl sınırında.

Batman İl SınırıArtuklular köprüyü yaptıktan sonra her iki ucuna da bekçi dikerek geçenlerden geçiş ücreti almışlar. Köprünün her iki ayağında görünen pencereler yolcuların konaklayabilecekleri odalar.  O döneme göreDünyanın en geniş kemerli köprülerinden biri olduğu söyleniyor.  Öyle ki kemerinin altına Aya Sofya’nın kubbesinin sığabileceği rivayet ediliyormuş. Gördüğünüz köprünün diğer yanından şimdiki Diyarbakır- Batman yolu ve köprüsü geçiyor. Otobüs bizi köprünün bir yanında bıraktı, yürüyerek geçtik karşıya. Yörenin çocukları otobüs geldiğini görünce koşarak geliyorlar. Resminizi çekelim mi, köprünün tarihini anlatalım mı diyorlar. 19 metre yüksekliğinde 7 metre genişliğindeki köprünün boyu 150 metre imiş. Daha detaylı bilgi için lütfen tık tık.

malabadi köprüsü

Malabadi KöprüsüYaklaşık 15-20 dakika burada kaldıktan sonra yeniden otobüse dönüyoruz ve bu defa Hasankeyf’in yolunu tutuyoruz. Dicle sağ tarafımızda sakin sakin akıyor, hatta nerede ise durgun. Raman Dağları, ova, nehir bir arada… Görmeye  alışkın olmadığım bir üçleme…

Batman- Hasankeyf Yolu

Batman- Hasankeyf YoluGörüntüler çok güzel.. Gözümüz bu manzarayla şenlenerek Hasankeyf’e varıyoruz. Otobüsten iner inmez bu defa Hasankeyf çarpıyor bizi… Dünya’nın en zengin doğal ve kültürel miras alanlarından biri olan Hasankeyf. Hani yıllardır bir baraj varmış yapılacak sular altında kalacakmış dediğimiz Hasankeyf. Ortaçağ İslam tarihçileri buraya “Hısn-i Keyfa” dermişler. Romalılar “Kipas”, “Cepa”, “Cipes” demişler. Süryaniler “Kife”, Osmanlılar “Hısn-i Keyfa” demişler.

Dicle nehrinin kıyısındaki 10000 yıllık bu yerleşim yerinin ilk sahipleri bilinmese de bugüne kadar çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış. İlkokul kitaplarında okuduğum ama o zamanlar gözümle  göremediğim için mistik ama uzak bir ülkenin ismini çağrıştıran Mezopotamya  önümüzde uzanıyor. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik yaşama ilk geçtiği bölge Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bu bölge, yazının bulunduğu, bilimin, matematik ve astronominin geliştirildiği ve ilk ölçü aletlerinin icat edildiği yer.

hasankeyfKöprünün bu yakasında iniyoruz, yine yürüyerek karşıya Hasankeyf tarafına geçiyoruz. Kale ziyarete kapalı. Yıkılma tehlikesine karşın giriş yapılmıyormuş artık. 30 senedir devam eden baraj inşaatları / projeleri yüzünden hiç yatırım almayan Hasankeyf’in Türkiye’nin en yoksul yerleşim yeri olduğu söyleniyor. Uzun yıllardır Hasankeyf’i kurtarmak için yapılan imza kampanyaları sadece baraj inşaatını yavaşlatmış gibi görünüyor. Devlet burada dikkat çekmeden yavaş yavaş inşaatı yürütüyor. Baraj bittiğinde sular 65 metre yükselecekmiş. Bu bütün Hasankeyf ve  henüz arkeolojik taraması ve biyolojik çeşitlilik analizi yapılmamış olan o bölgedeki yaşam alanları sular altında kalacak. Bölgenin insanoğlunun ilk yaşam alanlarından biri olduğunu söylemiştim. Bunun en önemli sebeplerinden biri de gördüğümüz kayaların aslında kireçtaşı yani kalker olması. Kireçtaşı kolay oyulabilip, şekil alabildiği gibi suyla temas ettiğinde de bir süre zarfında toz olup yokolacak demek. Baraj ilk açıldığında suyun üzerinde kalabilecek tek yapı gibi görünen El Rızk Camiinin minaresi de bir süre sonra eriyip diclenin sularına karışıarak yokolacak.

Hasankefy’te bize rehberliği yine yöre ahalisi yaptı. Söylediklerine göre UNESCO’nun dünya harikaları listesine girmek için gereken 10 şartın 9’unu karşılayan bir kültürel ve tarihi miras alanı Hasankeyf. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı UNESCO’ya başvuru yapmadığı için, yokolmayı bekliyor.  Bir barajın ömrünün 50 yıl olduğu söyleniyor. Yani 50 yıl sadece elektrik üretip, sulamada bile kullanmayacağımız bir baraj için 10000 yıllık tarihten vazgeçen kaç ülke gördünüz siz? Bırakın tarih ve kültür aşkını, buranın turizme kazandırılarak çok daha uzun vadede çok daha büyük kazanç elde edilebileceğini göremeyen hükümetler tarafından yönetildik ve yönetiliyoruz. Yöre insanlarının anlattıklarını duyunca içiniz cız ediyor. Utanıyorsunuz insanlığınızdan… Bu boşvermişlik, umursamazlık ve tahribattan.

Çoban nehrin kıyısında halen koyunlarını otlatmaya devam ediyor. Asurular zamanında Mezoptamya’nın cennet olduğu düşünülürmüş. O yüzden de ölenlerin Dicle ve Fırat arasında kalan bu topraklara döneceklerine inanılırmış.

hasankeyfBurada gördüğünüz geriye sadece ayakları kalmış köprü de Artuklulardan kalma. Uzaktaki minare ise El Rızk camiinin minaresi. Üzerinde nefs işlemeleri olan bir minare. Dicle nehrinin iki yanında da kayalıklara oyulmuş mağaralar var. Bu mağaralar binlerce yıl insanoğluna ev sahipliği yapmış. Baraj projelerinden sonra bu mağaralar boşaltılarak yöre ahalisi yapılan toplu konutlara yerleştirilmişler.

Hasankeyf

Hasankeyf

Hasankeyf

HasankeyfHasankeyfO esnada telefonumun şarjı bitmek üzere olduğu için çok fazla fotoğraf çekemedim.  Zaten burada geçirdiğimiz vakit de Hasankeyfi tam olarak anlamaya, hissetmeye yetecek bir vakit değildi. O kadar kısa zamanda bile ne kadar etkilendiğimi anlatmaya kelimeler yetmez. Sadece müthiş bir duygusal yoğunluk olduğunu söyleyebilirim size. Ben yeniden en kısa zamanda oralarda olmayı umuyorum. Bir kez daha gidip bir iki günü sadece Hasankeyf’te geçirebilmeyi diliyorum. Sizler de eğer henüz görmedi iseniz lütfen acele edin.  havalar daha da ısınmadan bu bir iki hafta içerisinde ya da sonbaharda gidip gezin bu muhteşem yeri.

Hasankeyf’ten sonra biz Mardin’e doğru yola çıktık. Otele valizlerimizi atar atmaz yemek için kendimizi sokağa attık. Akşam yemeğine oturmamız saat dokuz buçuğu buldu ama çok keyifli bir akşam geçirdik. Size bir de fikir vermesi açısından bugünkü rotamızı buraya iliştiriyorum…

Rota

Diyarbakır : Sülüklü Han, Hasan Paşa Hanı, Erdebil Köşkü, Ulu Cami, Mar Peytun Keldani Kilisesi, Surlar, Keçi Burcu

Yine yazmaya epeyce ara verdim. Sebebi hem insan vaktinin çoğunu sokakta geçirirken yazmaya fırsat bulamıyor hem de ülke gündemi cehennemi ayaklarımızın dibine serdiği için olsa gerek yazma şevki kalmıyor. Aslında Güney İspanya yazılarına devam edecektim ama sıcak sıcak bir başka geziden dönmüşken önce onu anlatmak istedim.  O yüzden İspanya yazılarını biraz daha erteleyerek 19 Mayıs tatilinde  Diyarbakır ve Mardin’de geçirdiğimiz bir kaç nefis günü yazmak istiyorum. Mardin uzun zamandır aklımızda olan bir rotaydı ama nedense bir türlü fırsat bulamamıştık. Baktık ki tam 19 Mayıs’taki 3 günlük uzun bir haftasonuna denk gelen bir Diyarbakır toplantımız var. Eh o zaman fırsat ayağımıza gelmiş değerlendirelim dedik.

Tatile 3 hafta kala sıra otel rezervasyonu yapmaya geldiğinde bir de gördük ki  Mardin’de  yatacak otel kalmamış! Ne yapacağız diye düşünüp dururken tur şirketlerini araştırmaya karar verdik. Benim bildiğim ve daha önce denediğim turların Mardin turlarında da hiç yer kalmamıştı. Son bir umutla yeniden bir acentayı denediğimizde 2 boş oda bulabildik. Tur fikri başta cazip gelmese de sonunda mecburiyetten dolayı tura katılmaya karar verdik. Zaten B planımız hazırdı  büyük grupla hareket etmek zor gelirse, ayrılıp bağımsız gezecektik.

Cuma günü iş için Diyarbakırda bulunmak gerektiği için ben yola Perşembe’den çıktım. Koştura koştura geçen bir haftanın ardından havalimanında mil verip biletimi business classa yükseltince rahat rahat uyuyup biraz dinlenirim diye düşünerek koltuğa kuruldum. Yemek servisi başlayınca gelen yemek beni gülümsetti. Bizi lahmacunla karşılayan THY en güzel kebapların, et yemeklerinin diyarına gitttiğimizi bize bir kez daha hatırlattı.

Diyarbakır

İlk gece bir gün önceden Diyarbakır’a inen ekip arkadaşlarımızla buluşup birer kadeh bir şey içtikten sonra otellere dağıldık. Ertesi gün akşam toplantıların bitmesiyle birlikte,  yemek için buluştuk. Erdebil Köşkü’ne doğru yola çıktık ve  15 dakikalık bir taksi yolculuğunun Dicle üzerindeki On Gözlü Köprü’nün karşısındaki bu tarihi restoranda yerimize yerleşmiştik bile. Hava karardığı için köprü ve nehrin aydınlık bir fotoğrafını çekemedim. Ama eminim akşam üstü hava tam kararmadan burada oturmak çok keyifli oluyordur. İçli köfte ve mezelerin yanında saç tava ile yutkuna yutkuna bütün masayı silip süpürdük.

Erdebil Köşkü - Sac TavaBurada yemeğimizi yedikten sonra bu defa yeniden şehre inerek Sülüklü Han’a uğruyoruz. Burada karafla geliyor Süryani şarabı arkada nefis müzikler çalıyor. Ben şaşıp kalıyorum… Zaman ve mekan uçuyor gidiyor… İnanılmaz bir atmosfer… Demirci atölyelerinin arasında ama akşam saat geç olduğu için dükkanlar kapanmış. Kapıdan giriyoruz, sağ tarafta bir eski kapı duvara asılmış. Üzerinde beş dille yazılmış  bir hitabe var: Süryanice, Ermenice, Zazaca, Kırmançe ve Türkçe kullanılmış. Keşke hatırlayabilsem ne yazdığını ama aklımda kalmamış. İçeride kadın, erkek, başı örtülü, açık herkes bir arada.

Sülüklü HanBiz Diyarbakırda kaldığımız iki gecenin ikisinde de Sülüklü Han’a uğradık. Kredi Kartı kabul etmiyorlar, bankalarla çalışmıyorlar. İkincisinde bankadan para çekmeden geldiğimiz için cebimizdeki para hesaba yeter mi acaba diye şarabın şişesinin fiyatını sorunca, zararı yok veremezseniz, bizden olur dediler. Bahşiş kabul etmiyorlar. Köşede bir piyano var. Arada konserler de oluyormuş. Bana sorarsanız gerçekten de zamansız bir mekan Sülüklü Han. Bir benzeri nerede vardır bilemiyorum. Çok büyülü… Şarabın yanında bir dilim koyun peyniri iki de reçel geliyor. Ayrıca isterseniz, çay,  kahve çeşitleri ve iki tip şerbetleri var: Gül ve yabani erik şerbeti. Deneyin kendinize uyan bir bardak bir şey söyleyin sonra kendinizi bırakın arkada tıngırdayan müziğe…

Sülüklü Han

Sülüklü HanBurada şarapları yuvarladıktan sonra çok da gecikmeden otele gittik. Ertesi sabah Hasan Paşa Han’ında tur grubuyla buluşup kahvaltı edeceğiz.  Yani işimiz çok zor bir an evvel yatıp uyumamız lazım. Sabah erkenden kalkıyoruz ve Hasan Paşa Hanı’nın yolunu tutuyoruz.

Hasan Paşa HanıKahvaltı Mustafa’nın Kahvaltı Dünyası’nda buluşacağız tur rehberi ve grupla ama onlar henüz gelmemişler. Bizi önden bir masaya alıyorlar, sonra başlıyorlar servise. Masa doldukça doluyor. Servis tabağında yer kalmıyor. Bana sorarsanız bu kadar kalabalık bir masadansa daha az ama öz tabaklarla masayı doldurmayı tercih edebilirim.  19 Mayıs kalabalığının etkisiyle iğne itseniz yere düşmeyecek kıvamda handaki bütün kahvaltıcılar.  O yüzden böyle bir tatil zamanını beklemeyip herhangi bir haftasonu giderseniz büyük ihtimalle daha çok zevk alırsınız.

mustafa'nın Kahvaltı Dünyası

Mustafa'nın Kalvaltı DünyasıBiz kahvaltımızı bitirip aşağıya iniyoruz birer kahve içecek vaktimiz var… Kalabalık ve tarihi hana kendimizi bırakıyoruz. Tur rehberi ile tanışıp valizlerimizi otobüse yolluyoruz ve Diyarbakır içerisindeki gezinin başlamasını bekliyoruz.

Hasan Paşa Hanı Diyarbakırİlk durağımız Ulu Cami. Anadolu’daki en eski camilerden biri. Bu da kiliseden devşirilmiş. Üzerinde Orta Asya Türk motiflerini görmek mümkün. Sütunlar Romadan. Dört cephesinin her biri İslamın dört farklı mezhebine ayrılmış. Avlusunda amcalar oturmuşlar. Fotoğrafınızı çekebilir miyiz diyoruz. Biri yerinden kalkıp benimkini çekme diyince rahatsız etmeyelim o zaman diyoruz… Ama o avluda hakikaten pek de bir şeker duruyorlar.

Ulu Cami Diyarbakır

Diyarbakır Ulu Cami

Diyarbakır Ulu Cami

Diyarbakır Ulu CamiBuradan sonra istikametimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın şu anda müze olan evi.. Diyarbakırın önde gelen ailelerinden Pirinççioğllarından gelen Tarancı eğitim için önce İstanbul’a sonra Fransa’ya gitmiş.  Evin bir tarafı yazlık diğer tarafı kışlık. Ortada kocaman bir avlu var.  Tarancının babası bir yıl pirinçten büyük zarara uğrayınca soyadını değiştirip Tarancı yapmış.

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı’nın evinde çıkınca bu defa Dört Ayaklı Minarenin önünden geçerek Mar Petyun Keldani Kilisesine yöneliyoruz. Buradaki pek çok manastır ve kilisenin isminin başında yer alan Mar ya da Mor kelimesi aziz manasına geliyormuş.

Diyarbakır

Mar Petyum Kilisesi DiyarbakırMar Petyun Klisesi

Buradan çıkınca otobüse binip Diyarbakır surlarına doğru yola çıkıyoruz. Şimziye kadar gezdiğimiz heryer sur içi diye tabir edilen yerler.  Hedefimiz Keçi Burcu. Aşağıdaki harita size Sur içi hakkında fikir verebilir..

diyarbakir-map

 

Biz surların tamamını dolaşamadık ama Mardin kapı tarafındaki Keçi Burcuna çıktık. Keçi Burcu surlar üzerindeki 82 burcun en genişi imiş. Tepesinde ufak bir kafeterya hizmet veriyor. Çay kahve ya da soğuk bir şeyler içmek için ideal. Keçi burcundanDicle’yi ve hatta Ongözlü Köprüyü de görebiliyorsunuz. Bir zamanlar surların dibinde ciğercilerin yarattığı bir keşmekeş varmış. Sonradan buralar boşaltılmış.

Diyarbakır Surlar

 

Dşyarbakır SurlarıSurlardan manzara..

Diyarbakır SurlarıKeçi Burcunun altında çay, kahve içip turistik eşyalar satın alabileceğiniz bir de han- çarşı benzeri yer var. Gezmeden geçmemeli.

Diyarbakır surlarıBurçlardan sonra bir de Atatürkün kolordu komutanı iken 11 ay kaldığı Gazi Köşkünü gezdik. Köşkün görevlisi anahtarı alıp yemeğe gittiği için bir süre kendisini beklemek zorunda kalsak da o sıcakta gezinmekten yorulan bünyelerimize soda ayran karışımı yudumladığımız bahçe çok iyi geldi.

Gazi Köşkü DiyarbakırBiz Gazi Köşkünden sonra yönümüzü Malabadi köprüsüne çevirdik. Ancak köprünün hikayesini ve  Hasankeyf’i bir sonraki yazıya bırakıyorum.  Bu yazıyı yazarken o iki üç günü yeniden yaşıyor gibi oldum. Görmedi iseniz bir  fırsat yaratıp mutlaka gidin. Büyülü anlar ve mekanlar sizi bekliyor…