Filmler: Pitch Perfect, Sleepwalk with me, Mr. Nobody + Gossip Girl

Yıl sonu yaklaşırken bütün bloglarda bir yeni yıl muhasebesi var. O kadar zaman yazamadığım şeyler  oldu ki ben bir değil 5-10 yazı yazmak istiyorum bu son bir iki günde. Bir nevi günah çıkarmak gibi. Nereden başlayayım diye düşünürken izlediğim filmlerden başlayayım istedim. Şimdi eğri oturup doğru konuşayım. Bu yıl hiç film izleyemedim. Hem vakit yetmiyor hem de ben vakti başka şeylerle doldurmayı tercih ediyorum sanırım. Ben de Geçtiğimiz 10 gün içerisinde fırst buldukça izlediğim filmlerle bir yıllık açlığımı gidermeye çalıştım bir nebze. Yetti mi? Hayır! Ama yine de iyi geldi. Hatta öyle ki yıllarca izlediğim Gossip Girl’ü de bir kaç sezondur zaten takip edemiyordum, öyle bir denk geldi ki meğer dizi bitmiş, son bölümü yayınlanmış herkes ermiş muradına, çıkmış kerevetine falan. Aradaki bölümleri izlemek yerine sadece son bölümü izleyip, eskiyi yaad ettim. Blair’in gelinliği su gibi olmuş, akmış. Modada Serena stili mi yoksa Blair mi tartışmasında son nokta bu bence.

leighton-meester-blake-lively-zoom

Gelelim bir iki film önerisine. Geçen haftasonu cumartesi akşamı evde pineklerken es kaza denk geldim bu filme. Kulaklıklarımı takip, kanepede yuvarlanıp, kahkahalar atarak laptopumda izledim. kulaklarım müziğe doydu, yüzüm gülücükle doldu. Bence çok güzel bir 1 Ocak filmi olmaya aday bu film: Pitch Perfect . 31 Aralık gecesi yiyip içtiklerinizin etkisiyle rehabilitasyona almanız gerekecek olan bünyenize çok iyi gelecek diye düşünüyorum. Fragmanı aşağıda. Bir üniversitedeki acapella grupları ve aralarındaki rekabet filmi özetlemeye yetebilir. Ben çok keyif aldım izlerken, siz de deneyin derim.

İkinci film Sleepwalk with me. Bir uyurgezer komedyenin maceraları. İlki kadar nefis değil ama keyifli bir film. Özellikle de ilk başlarda espri yapamayan baş kahramanın kendi hayatınıizleyicileri ile paylaştıkça rahatlaması ve gittikçe daha iyi hikayeler anlatıp espriler yapması kayda değer. Fragmanı burada.

Üçüncüsü Mr. Nobody. Gerçekle, rüya, seçimler, vazgeçişler üzerine bir film. Hiç bir ey seçmediğiniz sürece herşeyi yapabilirsiniz. Seçtiğiniz anda diğer bütün ihtimaller ihtimal olmaktan çıkar. O yüzden yiyeceğiniz yemeği seçerken bile dikkat edin çünkü her bir seçim sizi başka bir sona götürecektir.

Siz de izleyecek film arıyorsanız. Aklınızda bulunsun, belki biri sizin de ilginizi çeker.

Son zamanlarda izlediklerim….

Bu aralar vaktimin çoğu internette bir şeyler arayarak, izlemediğim filmleri, dinlemediğim müzikleri bulup indirerek geçiyor. Sabah kalkıp biraz film sonra biraz kitap, sonra biraz internet, ardından bir film daha şeklini alan bu döngüden o kadar mutluyum ki kimse bana dokunmasa şöyle bir 2-3 ay kadar daha evde bu şekilde yaşamaya devam edebilirim.

Öte yandan bu o kadar alışkın olmadığım bir durum ki bazen içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Sanki çalışmam, işe gitmem ya da illa kendim için değil de başka birileri için bir şey yapmam gerekiyor gibi hissediyorum. Sonra silkinip kendime geliyorum.

Yeniden yoğun bir çalışma temposuna girmeden önce elimdeki film stoklarını eritmek gibi bir hedefim var. Ne kadar başarılı olacağımı zaman gösterecek… Bakalım “Epicurious Sinemaları”nda bu ay neler varmış!

Bucket List

Morgan Freeman ve Jack Nicholson’ın baş rollerini paylaştıkları bu film birbirlerine hiç benzemeyen iki adamın dostluklarının hikayesini anlatıyor. Ortak tarafları ikisinin de ömrünün çok az kalmış olması. Biri araba tamircisi diğeri hastaneleri olan zengin ve huysuz mu huysuz bir adam. Aynı hastane odasında kalan bu iki kafadar ömürlerinin geriye kalan son demlerinde hayallerinin peşinde birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Bu iki ünlü oyuncuyu görünce ben çok daha iyi bir film beklentisine girmiştim ancak benim beklentilerimin biraz altında kaldı. Filmin ana fikri şu yazıda okuduklarımıza benziyor aslında. hayatın tadını çıkarın, dakikalarınızın, sevdiklerinizin kıymetini bilin diyor. 

The Hangover:

Nasıl olup da şimdiye kadar izlemediğime çok şaşırdığım nefis bir komedi filmi. Hatta yakınlarda ikincisi de çekilmiş ve izlenecek filmler listemde beni bekliyor. Evlenmek üzere olan Phil,  en yakın iki arkadaşı ve müstakbel kayın biraderiyle birlikte bekarlığa veda partisi için bir hafta sonunu Las Vegas’ta geçirmeye karar verirler. Sonrası tam evlere şenlik, çok eğlenceli bir film. Ayrıca yakışıklı Bradley Cooper hayranları için birebir :).


Little Manhattan:

Bu defa bir romantik komedi filmindeyiz. Aşk ve aşık olmakla ilgili bütün klişeleri bolca yer aldığı bir film Little Manhattan. Ancak bütün bunların 11 yaşında Gabe’in başından geçiyor olması olayı komik hale getiriyor. Film bize aşık olunca nasıl da  tecrübesizleştiğimizi, elimizin ayağımıza dolandığını hatırlatıyor. Gabe ‘in iç mücadelesi ve film boyunca süren monologları söz konusu aşk olduğunda  yaşımız 11 de olsa 31 de olsa  çok bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Stardust:

Bir başka fantastik film. Büyüklere masallar serisine ekledim bunu da. İnsana kendini iyi hissettiren cinsten ama yine de bir Finding Neverland değil bence.  Eğer günün stresi sizi fazlaca hırpaladı ise eminim size iyi gelecek bir film. Bir yıldız, bir prens ve  aşk… İyiler ve kötülerin savaşından galip çıkan tabi ki iyiler oluyor ve film mutlu sonla bitiyor. Bu arada Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer’ın da filmi şenlendirdiklerini söylemeden geçmeyelim.  İkisi de yardımcı rollerde olmalarına karşın baş rol oyuncularından çok daha fazla dikkat çekiyorlar.

İçinde yaşadığım deri:

Almodovar’ın son filmi. Sanırım hemen hemen izlemeyen hiç kalmadı bu filmi. Almodovarı gerçekten çok severim. Üstelik epeydir de her hangi bir filmini izlememiş, özlemiştim. Bu defa neden filmi izlemek için acele etmedim sorusunun cevabı sanırım filmin fragmanı. Almodovar filmlerinde genelde gördüğümüz renk cümbüşü yerine daha steril bir tarz, daha nötr renkler görünce sanırım içimde bir yerde bunun kötü bir film olduğuna inandırdım kendimi. Oysaki olay hiç de öyle değilmiş. Nefis bir intikam öyküsü. Filmin ancak ortalarında tahmin edebildiğiniz şaşırtıcı bir son. Deli bir doktor! Karısına çok aşık! Ancak anlaşılabildiği kadarı ile sorunlu bir ilişkileri var ki kadın, doktorun  kaplan kılığında gördüğümüz gerçekten rahatsız edici kardeşi ile kaçıyor… Ardı ardına gelen felaketler zaten bu kaçışın ardından başlıyor! Sonrası hakkında bir şey söylemek istemiyorum! Ben gerçekten çok beğendim.  Filmin en beğendiğim sahnelerinden biri de Concha Buika’nın şarkı söylediği sahneler…

The Secret in Their Eyes

Şimdi sıkı durun. Bu serinin en iyi filmi diyebileceğimiz bir filme geldi sıra. Yine bir intikam filmindeyiz. İçinde Yaşadığım Deri’nin ardından bu filmi  izlemek aslında pek iyi olmadı. Zira ikisi de psikopatlık konusunda bir biri ile yarışabilecek karakterlere sahip filmler. 2010 yılında Yabancı Film Oscar’ını alan son derece durağan bu Arjantin filmi 2 saatten fazla sürüyor ama garip bir şekilde izlerken sıkılmıyorsunuz. 23 yaşında yeni evli Liliana’nın kendi apartman dairesinde tecavüz edilip,  öldürülmesinin ardından başlayan cinayet soruşturmasında birlikte çalışan Esposito ve Sandoval eski bir resimden yola çıkarak katil olduğundan şüphelendikleri Gomez’i aramaya başlarlar. Gomez’i  ele geçirdikten sonra Irene’nin de yardımıyla iyi bir sorgulama yapıp adamı içeri tıkmayı başarırlar. Ne var ki dönemin Arjantin’inde siyasi yolsuzluklar almış başını gitmiş vaziyettedir. Gomez hükümet lehine muhbirlik yapması karşılığında serbest bırakılır! Liliana’nın kocası Morales ile sıkı bir dostluk geliştiren Esposito ise yıllar sonra emekli olduğunda bir kitap yazmaya karar verdiğinde kendisine konu olarak bu Morales davasını seçer… Filmde Aşk, tutku, korku-sevgi, nefret, intikam, söylenemeyen sözler ve bakışlarla anlatılanlar üzerinde duruluyor. Aklımda filmle ilgili pek çok şey kaldı. Üzerine sayfalarca döktürülebilecek bir film yapan Campanella’yı tebrik ediyorum.

Bir sonraki yazıda dizi önerileriyle devam edeceğim.  Güzel bir gün dileğiyle.

Tatil Sonu Bilançosu…

Bir Bayram tatilinin daha sonuna gelmiş bulunuyoruz… Yarın 3 haftalık müthiş tatilimin ardından iş başı yapıyorum. İşi özledim mi? Pek değil doğrusu. Daha şimdiden, iki ay sonraki Kurban Bayramı tatilinin hayalini kurmaya başladım bile. Dün uzun zamandır göremediğim bir arkadaşımla buluştuğumuzda bana yüzüne dinginlik gelmiş dedi. Hakikaten de öyle. Dingin ve huzurluyum ve yarın sabah başlayacak olan koşturmacanın bu dinginliği alıp götürmesini de hiç istemiyorum.

Neler yaptım yazmadığım vakitlerde şöyle bir bakalım. İlk olarak “Karma Has kicked My Ass”in temasını değiştirdim. Siyah zemin üzerinde beyaz yazı renginin gözü epeyce yorduğunu uzun zamandır düşünüyordum zaten. O yüzden bu tatil iyi de bir fırsat oldu benim için. Halen css, php konusundaki internet araştırmalarım ve öğrenme sürecim devam ediyor. Neredeyse kağnı yavaşlığında öğrenmeme rağmen en azından Delfina’nın Blogu sayesinde artık nasıl header yapılacağını öğrendim. Photoscape kullanıp, photoshop gibi zor bir programı öğrenmeye debelenmekten kurtuldum.

İkinci olarak yine bir sürü film izledim. Buyrun hepsi burada…

Lake House– Başrollerinde Keanu reeves ve Sandra Bullock’un oynadığı,  farklı zamanlarda yaşayan, bir posta kutusuna attıkları mektuplarla anlaşıp birbirine aşık olan bir adam ve kadının öyküsü. Çok fazla bir şey beklemeden evde bir akşam ayaklarınızı uzatıp izleyeceğiniz sizi mutlu edecek, arkasından da rahat bir uyku çekmenizi sağlayacak bir aşk filmi.  Bence izleyin, hatta romantik filmleri seviyorsanız kesin izleyin.

Vavien- Datça’ya giderken bindiğimiz otobüste izledik bu filmi. Engin Günaydın ve Binnur Kaya var, Serra Yılmaz var, Settar Tanrıöğen var, Uzunca zamandır hakkında bir çok övgü duymuş ancak sinemada da evde dvdde de izleyememiştim. Bence film cidden çok hoş, çok doğal, aslında tam da bir konusu olmamakla birlikte hayattan öyle kesitler sunuyor ki sıkılmadan izliyorsunuz. Hüzünlü, komik, trajik, en önemlisi de çok gerçek…   Bir sahne var…Settar Tanrıöğen sigarayı yeni bırakmış, önünden sigarasını yakarak bir adam geçiyor… bu sahne ekrana ağır çekimde yansıyor…  Kötü niyetli kocasına rağmen, aşkından, sevgisinden hiçbirşey kaybetmeyen Binnur Kaya, samimiyetsiz siyasetçi tiplemesiyle Serra Yılmaz ve yaprak sarmaları.  Müzikleri güzel. Görüntü yönetmeni iyi. Ben derim mutlaka izleyin.

The Way We Were- 1973 tarihli Barbara Streisand ve Robert Redford’un başrollerini paylaştığı filmde Katie ve Hubbel’ın aşk-siyaset ikileminde yürüyemeyen ilişkisini görüyoruz. Hani inatla sürdürmeye çalışırız ya bazı ilişkileri ama aslında karşılıklı olarak hırpalanmaktan öte gitmeyiz. İşte böyle bir hikayeyi anlatıyor film. Ben beğendim. Siz de mutlaka izleyin. Film hakkındaki çok güzel bir yazı için de lütfen tıklayın.

Eyvah Eyvah-Ata Demirer ve Demet Akbağ’ın filmi. Pek çok sinema izleyicisi benden çok önce seyretmiş olacağı için filmin detayına girmiyorum. Sinemada gitmeye gerek olmasa da evde izlemek için gerçekten hoş bir film. Çok beklentiye gerek yok. Hafif bir film izlemek istediğiniz bir anda, yanında bol kahkaha ile birlikte sizi mutlu edecektir.

Synecdoche, New York– Synecdoche, New York izinli olduğum süre içerisinde izlediğim en ilginç filmdi. Filmin bazı replikleri bende Woody Allen hissi uyandırdı. Bir yandan da herkesin öve öve bitiremediği ama nedense benim sevemediğim Inception filminde kullanılan rüya içerisinde rüya fikrinin, oyun içerisinde oyuna dönüşmüş versiyonu gibiydi sanki. Öyleki New York’ta yaratılan bir New York oyun sahnesi, kimi zaman  gerçek hayatın yerine geçti, kimi zaman hem oyuncularda hem de bizde kafa karışıklığı yarattı. İnsan, varoluş, ölüm, ölüm korkusu, ölümü yadsıma… Hepsi bir arada…. İşte bir iki alıntı ile filmin özeti…

“and so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along. something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved. and the truth is i’m so angry and the truth is i’m so fucking sad, and the truth is i’ve been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending i’m ok, just to get along, just for, i don’t know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine. well, fuck everybody. amen. ”

“I will be dying and so will you, and so will everyone here. That’s what I want to explore. We’re all hurtling towards death, yet here we are for the moment, alive. Each of us knowing we’re going to die, each of us secretly believing we won’t.”

Yahşi Batı– Cem Yılmaz’ın son filmi… Coca Cola-şerbet; mangalda kanat ızgara-Kentucky benzetmeleri komikti. Ben sevdim. Çok konuşmaya gerek de yok aslında. Cem Yılmaz’ın tarzını herkes biliyor.

Elimde uzun bir film listesi halen beni bekliyor. İzledikçe sizlerle paylaşmaya da devam…

Bir sonraki yazımda yaptığımız iki Ankara gezisinden bahsedeceğim. Ankara derken aslında civarı değil ancak Ankara içerisinde genelde sıklıkla gitmediğimiz iki yeri yazacağım. Bunlardan biri Anıtkabir, diğeri ise Gençlik Parkı.

Elimizde ise bir haftasonları ve tatil fırsatlarında kaçılacak yerler listesi var… Listeye bakmak bile beni çok heyecanlandırıyor  🙂

Şimdiden herkese güzel bir hafta dilerim….