Dubrovnik 4

Nerede ise bütün öğleden sonrayı şehri turlayarak geçirdiğim için Cuma akşamı otelde kaldım. Odamın penceresinden manzarayı izledim. Güneşin batma vakti yakınlaştıkça suyun rengi pembeye döndü ve havanın kararmasıyla birlikte ben de yatağıma uzanıp dinlendim.

Ertesi sabah kahvaltının ardından çıkıp bu defa eve dönüş yolunda renkli Dubrovnik manzaraları çekmeye devam ettim. Bindiğimiz takside çalan müziklerin de etkisiyle  klip gibi videolar da çekmedim değil. Dubrovnik’ten ayrılırken bir şişe kırmızı bir şişe de beyaz Hırvat şarabı almayı ihmal etmedim. Onun dışında alınabilecek her şey zaten fotoğraf makinemin içinde diye düşündüm.

Dönüş yolu yine uzundu. Ama Münih havaalanında geçirilecek 5 saat benim hafta içinde bu gezi yazılarını yazacak olmamam sebebiyle çok da işime geldi aslında. Havaalanındaki bir kafeyi işleten Münihli Ömer amcayla uzun uzun sohbet etmekten arta kalan zamanları kafamdakileri bilgisayara geçirmekle harcadım. 58 yaşındaki Ömer Amca Almanya’daki Türklerden çok şikâyetçiydi. 40 sene önce gelmişler ama bir kelime yeni bir şey öğrenmeden, kendilerini geliştirmeden yaşamaya devam ediyorlar diyordu. Öyle ki ben sordukça, ya da aslında çoğu zaman ben sormadan anlattı durdu. Bizim ülkenin haline çok üzülüyordu. Sabahlara kadar Türk kanallarında haber ve tartışma programlarını seyredip hayıflanıyordu. Sonunda vedalaştık, uçuş vakti gelmişti.

Uçuş kartımı yer hostesine verdiğim de bana sizi bu uçuş için business class’a aktardık dedi. Çok teşekkürler dedim. Böylece yanımın boş olmasının da avantajıyla, uzun bir günü böyle rahat bir uçuşla tamamladım.

Şimdi Pazartesi oldu ve nerede ise bitti bile ve ben yeni iş haftasına tam olarak olmasa da adapte olmaya çalışıyorum.

Reklamlar

Dubrovnik 3

Otelde sabah kahvaltısının verildiği teras, karşıda Lokrum adasına, sağ tarafta ise eski şehre bakıyor. İşte bu sayede üç gün boyunca Adriyatik ve Dubrovnik manzarasının içinde yaşıyoruz. Toplantılar verimli geçerken, kahve molalarında herkes toplantı sonrasının planlarını yapıyor. Deniz karşımızda masmavi, güneş tepede parıldamaya devam ediyor ve nihayet toplantıyı bitirip kendimizi denize atıyoruz. Denizden çıkan yine bir bira söylüyor kendine. Otelde 33’lük biranın tanesi 26 kona. Bizim toplantı ekibindeki Lüksemburglu Stew suya balıklama atlayıp da nerede ise 30 metre suyun altından giderek, otelin misafirlerini motorlardan ve teknelerden korumak için çektiği çizginin diğer yanından çıkması bizim otelin Amerikalıları tarafından çığlıklarla karşılanıyor. Bunun üzerine kıyasıya bir dalış yarışması başlıyor. 18-19 yaşlarındaki Amerikalı Jeff büyük bir iddia ile suya göbekleme atlarken aslında daha suyla temas ettiği anda kaybediyor. Son bir yarış teklifi Jeff’in babasından geliyor. Aksanı, ve haşmetli göbeği ile bana Latino asıllı Teksaslı Amerikalıları hatırlatan baba da Stew’e karşı kaybediyor. Amerikalıların bükemedikleri eli öptüklerini ama yine de yarışmayı sevdiklerini Stew’e gelen tebriklerden anlıyoruz.


İlk gün akşam saat yediye kadar denizde kalıp sonrasında duş almak için odama çıkıyorum. Saat 19.45’te lobide buluşarak Hırvatların bizi davet ettikleri restorana gideceğiz. Nitekim vakit geliyor ve eski limandaki restoranlardan Poklisar’ın yolunu tutuyoruz. Masamız çok renkli çünkü nereden baksanız 27 ülkenin temsilcisi var. Yemekten önce bir vişneli cherry geliyor. Hava nefis, güneş batmaya hazırlanıyor. İlk aperatiflerden sonra önce şaraplar sonra da giriş yemekleri masaya servis ediliyor. Şarap olarak beyaz şarabı tercih ediyorum. Tadı çok hafif ve dengeli, hatta nerede ise alkolsüz gibi. İlk gelen tabaklarda balık ezmesi, ahtapot salatası ve ançüez var. Ben balık ezmesi ve ahtapot salatasına bayılıyorum. Beyaz soğanı ve renkli biberleri minik kareler şeklinde doğramışlar, zeytinyağı, limon ve çeşitli baharatlarla tatlandırmışlar. Bu salatada benim en çok hoşuma giden tat kesinlikle kimyon oldu. Ahtapotlar zaten yumuşacıktı ama soğanla, limon ve zeytinyağı ile karışan kimyon ahtapota olağanüstü bir lezzet vermişti.

Arkasından, mayonezli balık salatası yatağında ızgara yapılmış minik karides şişten oluşan ikinci tabağımız geliyor. Ben şahsen daha önce çok daha iyi karidesler yediğimi itiraf etmeliyim ancak karidese ev sahipliği yapan mayonezli balığı da beğeniyorum. Üçüncü tabağımız adının İngilizcesini ve dolayısıyla Türkçesini de öğrenemediğim, maalesef tadını da bildiğim hiçbir balığa benzetemediğim bir balık yemeği geliyor. Yanında karnabahar, taze fasulye ve şu anda çıkaramadığım sebzelerden yapılmış hamursuz bir kişle birlikte ikram ediyorlar. Bunu da vasat kategorisine koyuyorum ama aslında hepsini yiyip bitiriyorum. Son olarak dondurma geliyor ama ben beyaz şarabı dondurmaya tercih ediyorum. Bu arada sohbetler koyulaşıyor. Restoranın piyanist-şantörünün söylediği Frank Sinatra şarkılarına eşlik ediliyor.

Özetle söylemek gerekirse menüsü pizza, kırmızı et, balık ve deniz ürünleri ağırlıklı başlangıç yemekleri ile fena bir yer değil ama Türkiye’de çok daha iyi balık lokantalarına gittiğimi mutlaka eklemem lazım. Hesabı biz ödemediğimiz için fiyat kalite orantısı konusunda da çok bir şey söyleyemiyorum. Ana yemek vs alınmaksızın sırf bir aperatif içerken yanına ahtapot salatası ve balık ezmesi söylemek kafi gibi geldi bana.

Epeyce gırgır, şamatanın ardından Poklisar’dan kalkıp bir caz bara doğru yollanıyoruz. Tabi bu esnada kayıplar vermiyor da değiliz. Ertesi günkü toplantının sabah saat 9’da başlayacağını düşünenler otele dönüyor. Caz bar diyince aklınıza şık ve loş bir mekan gelmemesi lazım. Burası düpedüz sokak aralarındaki bir avluda salaş masa ve sandalyelerden oluşan, eski klasik caz şarkılarının söylendiği bir bar. Yemek sırasında nerede ise 10 kadehe yakın beyaz şarap içtiğim halde çakır keyif olmaktan öteye gitmeyen ben, caz barın olduğu sokağın hiç esmemesi ve gündüzden kalma şemsiyenin kapatılmaması sebebiyle ortamın pek de hava almaması yüzünden burada daha bir çarpılıyorum. Zaten birer kadeh içtikten sonra kalkıyoruz ve sallana sallana otelin yolunu tutuyoruz.

Odama girdiğim anda yatasım var ama adamla konuşuyoruz hatta görüşüyoruz bile, msn messenger sağ olsun ona odamın deniz manzarasını bile gösteriyorum. Sonra zaten çok da fazla bir zaman eden uykuya dalıyorum.

Ertesi sabah oluyor. Yine toplantıdayız. Sonunda öneriler kısmı ile birlikte toplantı sona eriyor ve ben yaklaşık 3 gündür hayalini kurduğum şehrin surları üzerindeki yürüyüşümü yapabiliyorum. Giriş 70 kona. Şehrin her yerinde euro kabul edildiği gibi günlük kur hareketleri dikkate alınmaksızın 1 euro 7 kona olarak kabul ediliyor. Yani 70 kona 10 euro. Bence kötü bir fiyat değil, ayrıca güzel manzaralar eşliğinde açık havada yaklaşık 1 saat gibi bir sürede tamamlanabilen bir yürüyüş. Bence sabah erken saatlerde gitmek hem sıcakla mücadele etmemek hem de kalabalığa denk gelmemek için iyi bir fikir. Yukarıda sıcaktan bunalanlar için soğuk su diğer soğuk içecekler ve dondurma satan soluklanma noktaları da bulunuyor.






Surların üzerinde geçerken bol bol Adriyatik, Lokrum ve Dubrovnik manzarası seyretmenin dışında bir de surların hemen iç kısmında kalan evlerin balkonlu çiçeklerini, balkona asılmış çamaşırlarını izlemek var. Hırvatları bir konuda gerçekten tebrik etmek lazım. Sokaklarını, balkonlarını, bahçelerini çok güzel süslemeyi biliyorlar. Hani öyle ki hepsi alaylı cinsinden peyzaj mimarı gibiler. İşte bu yüzden kale surlarının üzerinde gezerken denizden çok daracık ara sokakların tepeden görüntüsü, asılmış çamaşırlar, çiçekli ağaçlar, renkli saksılar cezp etti beni.



Kaleyi hızla gezdikten sonra indim bu defa ara sokaklara bakınmaya başladım. İncik boncuk, hediyelik eşya satanlar dizilmiş yan yana. Zaten Surların giriş noktası büyük Onforio Çeşmesi ve dünyanın ilk eczanelerinden 3.sü olan Fransisken Manastırının bulunduğu bir yer.

Pile kapısından çıkıp Lapad yarım adasına gitmedim ama vakit olsa aslında oraları da görmek isterdim. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile Lapad yarımadası çok sayıda oteli bünyesinde barındıran aynı zamanda şehrin kalburüstü insanlarının da tercih ettiği bir bölge. Hatta bizim Rixos burada bir otel açmış, ama ben onu da göremedim.

O gün ara sokaklardı da atlamadan gözüme takılan her birine dalarak yine otelin yolunu tuttum. Bir sürü video çektim. Hatta artık daha fazla sokakta gezmek istemediğimden bir süpermarkete girdim. İki tane ciabata ekmeği, 150 gram kaşar benzeri bir Hırvat peyniri, 100 gram da İtalyan işi mortadella salamı aldım. Ekmekleri ortadan kestirdim. Benim gibi yapan çok olmalı ki kadın çok da fazla yadırgamadı. Zaten market İtalyan turistlerle doluydu. Üstelik otelde sahilde akşamüstü içtiğim bir kadeh şaraba 80 kona verdiğimi düşününce yaklaşık 2 öğüne bedel olabilecek bu aldığım şeylerin 33 kona olması da şaka gibi oldu.

Yani özetle aslında Dubrovnik çok turistik ve o ölçüde pahalı bir yer ancak beş yıldızlı otelde kalmaksızın, pansiyonda kalıp çok daha ucuza bir tatil çıkarmak da mümkün. Zaten girdiğim markette çok sayıda İtalyan genç bulunması da bunun bir başka göstergesi.

Dubrovnik 2

19 Haziran 2010 Cumartesi Dubrovnik Havalimanı, Saat 11.34

Münih’te kaldığım yerden devam ediyorum…. Uçağın kalkmasına az bir vakit kala benimle birlikte toplantıya gelen diğerleriyle karşılaşıyorum. Meğer saatlerdir benim gibi uçuşu bekleyen 5 Dubrovnik yolcusu daha varmış. Biz uçağa doğrudan geçebileceğimizi zannederken, uçağa gitmek için bindiğimiz otobüs bizi epeyce dolaştırıyor.Bir terminalden diğerine yaklaşık 10 dakika süren bir yolculuk yapıyoruz.

Üstüne Münih sanki Kasım ayındaymışız gibi yağmur altında. Otobüsten uçağa geçene kadar epey üşüyüp, ıslanıyoruz. Ancak bindikten sonra çok bir sıkıntımız kalmıyor. Yaklaşık 1 saat 45 dakika süren yolculuk sırasında biraz okuyup, biraz da uyuyorum. Ancak tam zamanında uyanmış olmalıyım ki uçağın sağ tarafına oturmuş olmanın da avantajıyla, inene kadar tüm Adriyatik kıyısı kuş başı izleyebilme şansını buluyorum.

Dubrovnik, Münihten sonra resmen iliklerimizi ısıtıyor. Nemli bir hava, ışıldayan bir güneş ve masmavi bir deniz bize hoş geldiniz derken ben şehri dolaşmak, tanımak için daha da sabırsızlanıyorum. Bir Yunan, bir Litvanyalı ve bir Türk şeklinde kendimizi bir taksiye atıyoruz. İsveçlilerle Romanyalı da bir başka taksiye biniyor. Taksicinin İngilizce konuştuğunu görünce başlıyorum adamı sorguya çekmeye. Lokrum adasına nasıl gidilir, kaç dakikada gidilir. Split- Dubrovnik arası kaç kilometre. Şehir şimdiden kalabalıklaştı mı? Adamcağız benim sonu gelmeyen sorularımı cevaplarken ben bir yandan da havaalanından şehir merkezine giden yolun güzelliğini izlemeye devam ediyorum.

Gerçekten de havaalanı ile Dubrovnik’in turistik merkezi olan eski şehir arası aşağı yukarı 20 kilometrelik ve bir yanı deniz, diğer yanı yemyeşil bitki örtüsü ve balkonları çiçeklerle bezeli evlerin bulunduğu bir yol. Bu yol insana gördüklerin göreceklerinin teminatı der gibi Dubrovnik hakkında insanı daha da meraklandırıp heyecanlandırıyor.

Otele gelir gelmez, odama çıkıp, hızla valizi mi boşaltarak altıma bir eşofman çekip kendimi lobiye atıyorum. Bizim taksi ekibini aşağıda bu defa eski şehrin içerisinde önce biraz dolaşıp sonra da deniz kenarında bir şeyler içmek üzere beni beklerken buluyorum.


Yola koyuluyoruz. Şehrin Ploce kapısından girip Pile kapısına kadar yürüyoruz. Eski şehrin Ploce kapısından hemen girişte hemen sağ tarafınıza baktığınızda eski limanı görüyorsunuz. Nitekim Dubrovnik Venedik’le dahi rekabet eden büyük bir liman şehriymiş bir zamanlar.


Surların arasında hafif bir meyille kıvrılarak devam eden yolu takip ederek, biraz ilerleyip sağa doğru kıvrılan sokağı takip edince, kendinizi eski şehrin içerisindeki en büyük cadde olan Placa Stradun’da buluyorsunuz. Tam ana caddeye gelmeden önce ise sol tarafınızda liman manzaralı çok sayıda restoranın uzandığını görüyorsunuz.




Biz ilk gün ana caddeyi de boylu boyunca geçtikten sonra geri dönüp eski şehrin güneyindeki ara sokaklardan birine saparak güneye doğru yöneldik. İyi ki de yönelmişiz çünkü az sonra kendimizi kayalıkların arasında nefis manzaralı bir yazlık pubda bulduk. İçerisi Amerikalı ve İtalyan turistlerle dolu bu kayalık yer meğer aslında şehrin kuzey tarafında ki Buza’nın yazlık versiyonuymuş. O yüzden de adı Buza Beachmiş.

Burada masmavi denize karşı güneşin batışını seyredip, biraları devirdik. Biraların biri bitip diğeri gelirken yanımızda bir de Yunan bulunması sebebiyle konu döndü dolaştı krize ve euronun kaderine geldi. Yunan Theodora maaşlarının %25 oranında kesintiye uğradığını ve ülke olarak cidden zor durumda olduklarından yakındı. Daha önce ayda 2700 euro alırken şu anda bunun ancak %75’ini alıyorlarmış. Sonra Litvanyalı Gediminas’a döndü sizde kesinti olmadı mı dedi. Gediminas bizde de maaşlar düştü deyince, bu defa Theodora peki ne kadar maaş alıyorsunuz dedi. Çocuk da Litvanya’da ortalama 700 ila 900 euro kazanılıyor dedi. Sanırım bu Theodora’nın beklediği bir cevap değildi ki konu kapandı.

Yunanistan’ın Goldman Sach’dan aldığı paraları, Yunanistan da çalışma saatlerinin çok kısa olduğuna ilişkin olarak Economist’te çıkan makaleyi konuştuk. Theodoro pro-europeanlık meselesini o derece ileri götürmüş ki bize eurodan öncesini hatırlamadığını dahi söyledi. Eski Yunan para birimi drahmiyi hatırlamıyormuş. Ben bile Alman markını, Fransız Frangını hatırlarken onun nasıl olup da bir türlü Yunan parasını hatırlayamamasını anlayamadım doğrusu. Üstüne üstlük 2001’de Euro alanına dahil olurken Avrupa Birliği’ni yanlış istatistiklerle kandırıp, bugün euroya duyulan güveni sarstıkları ve ülkelerinin AB içerisindeki güvenilirliğini de sorgulanır hale getirdikleri tüm dünya basını tarafından tartışılırken.

Yunanistan’ın Avrupa’nın şımarık çocuğu olduğu hep söylenir. Bu fikri doğru bulmakla beraber üzerinde çok da durmaya gerek görmemiştim şimdiye kadar. Fakat bu tartışmadan benim çıkarttığım sonuç, 1981’de Avrupa Birliği’ne üye olan Yunanistan’ın o dönemde Birliğin çok sınırlı ölçülerde genişlemesinden dolayı yüksek meblağlarda AB Fonlarından yararlanmış olduğu, yine aynı dönemde büyük bir hızla kalkındığı ve ülkenin ciddi bir refah sürecine girdiği yönünde. Bu durum zaten pek çok akademik kaynakta rakamlarla da doğrulanırken, Theodora canlı kanıtı olarak karşımda duruyor. Tahminimce 45 yaşlarındaki Theodora bu süreçte gençliğini yaşayan bir neslin çocuğu olduğu için de Avrupa Birliği’nin varlığını tehlikeye atabilecek her türlü konuyu sanki kendi hayatına tehditmiş gibi algılıyor. Öte yandan Avrupa Birliği’nin babalık ettiği ülkesinin şanslı olduğunu da kabul ediyor. Yunanistan’ın bu şansının bir kısmını da zeki, atik ve stratejik politikacılarına borçlu olduğunu da söylemeyi ihmal etmiyor. Doğru söze ne denir.

Bu sözlerin ardından, Gediminas eski üye devletlerin kendi aralarında çekirdek grup kurarak yeni üye devletleri aralarına almamasından şikayet ederken, ben Theodora’nın Yunanistan Türkiye’den 50 sene önce şimdi sizin sarf ettiğiniz çabayı sarf ederek birliğe girdi sözüne takılıyorum. Öyle ki Yunanistan’ın 1961 tarihinde Avrupa Birliği ile ilk anlaşmayı yaptığından bahsedip bizim bu işe çok geç giriştiğimizi ima etmesine hayret ediyorum ama ortamı daha fazla germemek için Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki Ankara Anlaşmasının da aynı tarihlerde yürürlüğe girdiğini söyleyip konuyu kapatıyorum, üstelemiyorum. Oysaki söylenecek ne çok şey var. Hani cidden akşamüstü deniz kenarı bir pubda oturmuş keyif yapıyor olmasak, 1980’li yılların başında hem siyasi hem de ekonomik olarak pek çok sorunu bulunmasına rağmen o zaman tam üyelik için Kopenhag siyasi ve ekonomik kriterleri” gibi bir koşul da bulunmadığı için tamamıyla siyasi bir tercihle Yunanistan’ın üye yapıldığını söylemek istiyorum.

Üçüncü biraları da bitirdikten sonra, üçer bira için 100 kona ödeyerek otele yollanıyoruz. Yorgunluğa rağmen yeni bir yer keşfetmenin bana çok iyi geldiğini hissediyorum. Kaldığım oda otelin yan tarafındaki kayalıklarla birlikte denize bakıyor. Sol tarafta ise Akdeniz ikliminin yeşilleri ile çiçek açan ağaçların pembeleri birbirine karışmış görünüyor. Ankara’da işin ortasında boğulurken, hele de her sabah işe geldiğiniz anda yeni bir sürprizle karşılaşırken, insanın 3 günlüğüne bile olsa onca deli zırvasından uzaklaşıp böyle bir ortamda uyanması gibi bir mutluluk yokmuş cidden.

Dubrovnik 1

16 Haziran 2010 Münih Havalimanı Saat: 09.45

Münih havalimanında Wiener’s der Kaffee’de oturuyorum.

Beni Dubrovnik’e götürecek bir sonraki uçuşuma yaklaşık 5 saat var. Bekliyorum. Bundan önce 2003 senesinde de Trier’deki Avrupa Birliği Hukuku eğitimine giderken yine böyle uzunca beklediğimi hatırlıyorum havaalanında. Bu defa uykum yok. Uçaktan inip de dışarı adımımı atmadan transit yolcu oklarını izleyerek havaalanının farklı bir bölümüne geçtiğim için akşama kadar sigarasız kalacağımı düşünerek biraz hayıflanmıştım. Tabi Almanların bile sigara yasağını bizim kadar psikopatça uygulamayabilecekleri ihtimalini aklımdan çıkarmışım ben. İçeride Camel’ın ilk sigaralı alanını görünce epeyce sevindim. Ama daha sonra biraz ilerleyince gördüm ki Camel’ınkinden çok daha konforlu Winston Smoking Lounge var.

Sabah sabah bir tane sigara yeter diyip dün işten çıkmadan önce Dubrovnik’le ilgili internetten bulup bastıklarımı okumak üzere yerleştim bir yere. Bir yandan etrafı izliyorum bir yandan da yazıyorum. Saat sabahın 10’u olmasına rağmen birasını, beyaz şarabını yudumlayan çok insan var. Bizde olsa sabahtan içene alkolik, ayyaş derler. Bu durum bir şeyin nasıl algılanacağının tamamen kültüre bağlı olduğunun iyi bir göstergesi. İşin komiği bu şarapları biraları yudumlayanların hepsi nerede ise annem hatta anneannem yaşında kadın ve erkekler. Şimdi onlar biralarını yudumlarken ben de kahvemin yanında güzel bir sigara yakabilse idim ne güzel olurdu aslında.

Münih havalimanından Dubrovnik’e dönecek olursak eğer itiraf etmem lazım ki uzun zamandır yurtdışına çıkmak beni bu Dubrovnik seyahati kadar heyecanlandırmamıştı. Sebebini birkaç şeye birden bağlıyorum aslında. Birincisi iş gezisi bile olsa yanımda kimsenin olmamasının verdiği rahatlığı seviyorum. İkincisi, en son İstanbul’da saatlerce denizi seyredip doyamadığım için bu defa başka bir ülkenin, hem de bir Akdeniz ülkesinin, bir sahil şehrini görmek beni heyecanlandırıyor. Üçüncüsü, ben tarihi yerleri seviyorum. Fransa ve Almanya’nın kalelerini, şatolarını gezmeyi sevdiğim gibi, Dubrovnik’deki eski şehri de görmeye sabırsızlanıyorum. Dördüncüsü aylardan Haziran olmasına çok seviniyorum. Beşincisi, şimdiye kadar Avrupa’nın hiç ayak basmadığım bir bölgesi olduğu için de heyecanlanıyorum ve hatta bu toplantıdan sonra tatil için bir kere daha bölgeye gelip, sadece Dubrovnik ve Hırvatistan değil, aynı zamanda Saray Bosna, Karadağ, Sırbistan’ı da gezip gitmek istiyorum.

Lafı daha fazla uzatmadan, hazır havaalanında beklerken Hırvatistan hakkında genel olarak okuduklarımı bir giriş yazısı mahiyetinde bilgisayara dökeyim istedim. Hırvatistan 57 bin metrekare üzerine kurulu 4 milyon 800 bin nüfuslu bir ülke. Bu nüfusun yaklaşık 1 milyonu başkent Zagreb’de yaşıyor. Para birimi Kuna. 1 kuna 100 lipa ediyor. Alpler ve Adriyatik denizi arasında uzanması sebebiyle tıpkı Türkiye’de olduğu gibi 4 mevsim yaşanabiliyor. Ülkenin Adriyatik kıyılarını donatan irili ufaklı 1185 adası var. Zagreb ülkenin siyasi ve ekonomik merkeziyken, Dubrovnik yılda 7,5 milyar dolar turizm geliri ile ülkenin turizm merkezi ve büyük yolcu gemilerinin Akdeniz turlarında mutlaka uğradıkları limanlardan biri. Şehrin nüfusu 2009 rakamlarına göre sadece 47.000. 1979 yılından bu yana UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul ediliyor. 1526’dan 1815’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalmış. Daha sonra Avusturya Macaristan İmparatorluğunun hükümranlığına geçmiş. İkinci Dünya savaşında ilk önce İtalyan sonra da Alman işgali görmüş. Daha sonra Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin altı cumhuriyetinden biri olmuş. 1990 yılında Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlığını elde etmiş ve maalesef bunun üzerinden bir sene geçmeden Sırbistan işgaline uğramış. İşte bu saldırılar esnasında ağır şekilde bombalanan Dubrovnik’in kendine gelmesi UNESCO’nun bölgede yürüttüğü projelerle neredeyse tamamen yenilenmiş ve böylece yeniden turistlerin en gözde mekanlarından biri haline gelmiş. Gitmeden önce Dubrovnik hakkında edinebildiğim bilgiler bunlar. Eski şehir, ve kale surları üzerinde bir tur şehrin en güzel manzaralarını görmemi sağlayacak. Ama ben eğer becerebilirsem milli park statüsünde olan Lokrum adasına gitmeyi de çok istiyorum. Şehri gezebilmek için topu topu yarım günüm var. O yarım güne neler sığacak bakalım. Otel Excelcior’da kalıcaz. Toplantılar biter bitmez de eski şehire akıcaz 🙂

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑