Aktur’dan Selimiye’ye Tekne Turu

Aktur’daki son günümüzde Marmaris tarafındaki koylara tekne turu düzenlendiğini duyunca, yine duramadık yerimizde tabi.

Akşamları karaya basıp gündüzleri teknede olmak gerçekten nefis bir duygu.

Beklentimiz çok yoktu ama en azından bir de Datça’nın Hisarönü Körfezi tarafındaki koylarında yüzelim niyetiyle yola çıktık.

hisarönü Körfezi haritaSanırım Aktur’dan bu şekilde turlar düzenleyen 2 tekne var. Biz Özgürüm teknesi ile gittik. Küçük koyun tepe tarafından kalkıyor tekneler.

Sabah aldığımız simitlerle tekneye bindik. Ardından çay geldi. Mis gibi bir kahvaltıyı oraya yapıverdik. Ardından saat 09.30 gibi yola çıktık.

Yeşil ve mavinin bir arada olduğu bu bölge sanırım Türkiye’deki cennet. Suyun rengi insanı deli edecek kadar güzel.

Aktur'da Selimiye'ye  teknede

Datça Aktur'dan Selimiye'ye tekne Turu

Aktur Selimiye Tekne Turu

Aktur Selimiye Tekne Turu

Akturdan Selimiye'yeBize günün sürprizi Selimiye oldu.  Daha önce Marmaris tarafına gittiğimizde Selimiye’ye uğrayamamıştık ve ben çok merak ediyordum bu kasabayı.

Tekne turu öğle yemeği için Selimiye’de mola verdi ve yemeğimizi oradaki restoranlarda yedik.  Her tekne rotasında bunu yapabilmek kolay değil. Ama mümkün olduğu sürece böyle bir seçeneği kullanmak bana çok makul geldi.

Bodrum’daki gibi rezil bir tabağı müşterinin önüne koymaktansa, sadece gezi masrafını  alıp sonra karada demirlenebilecek bir yer varsa demirleyip öğle yemeğinde herkesi serbest bırakmak en mantıklısı. İsteyen getirir sandviçin yer, istemeyen gider restoranda yer. İllaki teknede yiyeceğim diye ısrar eden var ise o zaman başka tabi.

Selimiye minik, şeker, çok cici bir kasaba. Bir o kadar da sıcak. Tüm sahil şezlonglar ve güneşlenenlerle dolu, arka tarafa ise pansiyonlar ve restoranlar dizilmişler.

Selimiye

Selimiye

Selimiye

SelimiyeYemekten sonra yemyeşil ve masmavi koylarda yüzmeye devam ettik…

Aktur Tekne Turu

Aktur Tekne Turu Selimiye Dişli KoyTatilin Datça bölümü böyle geçti. Ben bu hafta dönüp dönüp bu resimlere bakacağım.  Şimdiden herkese iyi haftalar.

Reklamlar

Tadı hala damağımda: Datça Aktur’da bir kaç gün

2010’da MarmarisDatça civarında dolanırken Adam bana boşver pansiyon, otel arama gidelim Aktur’da kalalım demişti. Nasıl bir yer orası diye sorduğumda bana kendi eski tatillerinden bahsedip burada cadır kurduklarını anlattı. Ancak o zaman camping, çadır sözleri beni bu fikirden caydırmaya yetti ve biz o tatili klasik pansiyonlarda, otellerde geçirdik.

Bu yıl tatil planı yaparken Adam yeniden Aktur’u hatırlattı ve Aktur’un içerisindeki tesislerde hiç değilse bir-iki gün konaklayabileceğimizi söyledi.

Zaten plan yapma konusunda sıkıntıya düştüğüm bir anda gelen bu teklif benim de hoşuma gitti bu defa.

Ben Ayvalık tarafındaki tatilimi bitirdikten, Adam da Ankara’ya kısa çaplı bir seyahat yaptıktan sonra Datça Aktur’da buluşmaya karar verdik.

Datça AkturAdamla inatlaşmamakla, ona ayak dirememekle ne kadar iyi etmişim anlatamam.

Aktur gerçekten cennetten bir parça gibi.

80’lerin ilk yıllarında yapılmış bir site.

Yukarıdaki fotoğraftaki tepenin böldüğü iki ayrı koy üzerine kurulu.

Sakin bir yer. Denizi çarşaf gibi. İçeride yok yok.

Evet öyle deliler gibi eğlenip, sabahlara kadar o bardan bu bara koşacağınız bir yer değil ama 3 günlük bir tatilde sıkılacağınız bir yer de değil.

Datça Aktur

Datça AkturÖnümüz masmavi, arkanız yemyeşil, cırcır böceklerinin orkestrasını dinliyorsunuz.

Bisiklet en yaygın ulaşım aracı.

Sitenin içerisinde yaz aylarında 2 günde bir pazar kuruluyor.

Datça’dan aşağı yukarı saat başı dolmuş var.

Ev fiyatlarının 1,5 milyon ile 300-400 bin TL arasında değiştiğini söylediler bize!

Datça AkturBiz Camping’in orman içerisindeki odalarında kaldık.

Banyo ve tuvaleti içerisinde, çok iyi çalışan bir klima ve buzdolabına sahip bu odalar zaten içeriye sadece yatmak için girdiğiniz için her türlü ihtiyacınıza cevap veriyor.

2 kişilik odanın fiyatı 150 TL. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinizi site içerisindeki farklı restoranlarda almanız mümkün.

Datça Aktur

Kahvaltı için ilk sabah acele ile ilk bulduğumuz Leo Beach Restorana oturduk.

Kahvaltı tabağı bence vasat.  İçinde üç çeşit reçel var. Üç çeşit reçel yerine 3 çeşit peyniri tercih edebilirim ben.

Vasat kahvaltı tabağına rağmen yumurtaları ve omletlere söyleyecek şey yoktu. Hepsi gerçekten çok lezzetliydi.

Leo Beach Datça KahvaltıBiz diğer günlerdeki kahvaltılarımızı Kır Kahvesinde yaptık.

Burası bize hem çok daha sevimli geldi hem de daha basit olmasına rağmen kahvaltılarını daha çok sevdik.

Ara ara arılar tarafından taciz edilsek de burada gerçekten nefis kahvaltılar yaptık.

Burasının gözlemeleri de meşhurmuş ancak biz hiç denemedik.

Gözleme yemek için akşam saat 17.00’den sonra gitmeniz gerekiyor Kır Kahvesine.

Pazarın kurulduğu günler, pazarcı abilerden böreklerinizi alıp kahvaltı tabağınıza destek çıkmanız da mümkün ayrıca.

Akşamları bu Kır Kahvesi inanılmaz kalabalık oluyor. Bir nevi aile çay bahçesine dönüşüp gürültülü bir kalabalığı ağırlıyor.

Aktur Kır Kahvesi Kahvaltı

Datça Aktur- Kır KahvesiSabah büyük koyda denize girdikten sonra burası biraz dalgalanmaya başladıktan sonra Küçük Koy’a geçtik.

Burada Promil dedikleri bir bar var.  Akşamları da ayrıca herkesin toplandığı bar burası.

Zaten sanırım başka bar yok sitenin içinde.

Ufak tefek atıştırmalıklar ve buz gibi bira 🙂 Güneşli bir öğleden sonra nefis bir rüzgar.

Oh dedirten cinsten. Müzikler güzel. Deniz süper.

Datça Aktur Promil

Datça Aktur Promil Bar

Datça Aktur Promil BarSite büyük bir çiçek bahçesi gibi.

Begonviller bir yanda, envai çeşit diğer çiçek öbür yanda.

Özellikle sahil tarafındaki evlerin hepsi çok bakımlı.

Datça Aktur

Datça AkturKüçük Koy tarafında tekneler de var ufak marinaya bağlı duran.

Ya da kıyıya çekilmiş böyle sevimli teknelerle de karşılaşabiliyorsunuz sahilde.

Datça AkturBir öğleden sonra midemiz kazındığında tavsiye üzerine büyük koyun sonuna kadar yürüyüp, Tepe Restorana gittik.

Nefis çibörek yapıyorlar burada aklınızda olsun.

Üstelik manzarası da güzel, bol esintili.

Akşamları içkili, müzikli bir meyhaneye dönüşüyormuş burası.

Tepe Restoran Datça Aktur

Tepe Restoran Datça AkturBunlardan başka benim görebildiğim bir balık restoranı, biri Migros olmak üzere iki de market var Aktur’un içerisinde.

Bir de Camping’in kafeteryası var ki orada da bir akşam yemek yedik. Hem sulu yemek çıkarıyorlar hem de pide fırınları var. Yani aslında ihtiyacınız olan herşey düşünülmüş.

Bu yazıyı yazmakla iyi mi ettim kötü mü ettim bilmiyorum.

Ama sanırım şimdiye kadar gidip gördüğümüz pek çok yerden daha çok beğendiğim bir tatil mekanı oldu Aktur benim için.

Son derece basit ve hatta kimilerinin sıkıcı diyeceği tarzına rağmen gönlümde taht kurdu.  Umarım yıllarca bozulmadan kalır.

 

 

Datça- Zekeriya Sofrası Revisited

Bodruma geçmeden önceki geceyi Datça’nın içinde geçirdik. Bir önceki sefer kaldığımız Hote Mare‘de yer ayırttık. Ancak otel el değiştirmiş bu defa memnun kalmadık.  Yeniden aynı otelde kalmayı düşünmeyeceğimiz gibi sanırım Datça Merkez’de de kalmayacağız bundan sonra. Siz kalacaksanız Eski Datçayı gidip görmek mantıklı. Merak edenler için bir önceki Datça-Eski Datça yazım burada..

Gündüz otelin önünden denize girdik, yüzdük. Kumsal taşlık, ancak denize girip iki adım attıktan sonra doğrudan kuma dönüyor. Açıldıkça kıyıdan su berraklaşıyor. Ara ara akıntı ile serin-ılık bir hoşlukta yüzüyorsunuz.  Bu arada öğle yemeği vakti gelip çattı. Daha önce yaptığımız gibi yine Zekeriya Sofrasına uğradık. Burası Datçanın güzel esnaf lokantalarından biri. Sahilin bir paralelinde. Tencere yemekleri yapıyorlar.  Herşeyden azar azar söyledik.

Zekeriya sofrası

Geçtiğimiz son bir kaç yıl içerisinde o kadar çok kabak çiçeği yedim ki sanırım artık doydum. Buradaki kabak çiçeği iyiydi ancak çok bayılmadım. Bu büyük olasılıkla benim doygunluk hissimden kaynaklanıyor.

En alt ortada görünen kereviz sapları ve patates havuçla pişmiş etsiz yemek nefisti. Kereviz sapını sadece et suyu hazırlarken kullanıyordum ben demek ki doğrudan yemeğini de yapabiliriz artık. Sol altta gördüğünüz büyük resimde pazı kavurma var. Evde yapmayı pek düşünmeyeceğim ama bulunca kaçırmamak gereken bir lezzet. Patlıcan oturtma da nefisti. Burada resmini göremediğiniz ciğer de biraz yağlı olmakla birlikte gerçekten çok güzeldi. Bir de damat tatlısı yedik bunların üzerine. Bademli baklava desem sanırım tahmin edersiniz nasıl bir şey olduğunu. Ben baklavayı sadece cevizle sevdiğim için olsa gerek o incecik açılmış hamurun içerisinde ceviz olmasını daha çok isterdim. Ancak bademli hali de fena değil.

Size tavsiyem herşeyden az söyleyip, mümkün olduğu kadar çok farklı tadı deneyebilmeniz. Eğer Datça’dan yolunuz geçerse iyi ve hesaplı bir seçenek olarak Zekeriya Sofrasını değerlendirebilirsiniz.

Tatil Yazıları 2: Datça- Eski Datça

Tatilin 4. Günü sabah Palamutbükü’nden ayrılarak Datça’ya doğru yola çıktık. Yolda uğrayamasak da, meşhur yel değirmenlerinin ve eski bir yel değirmeninin restore edilerek restorana dönüştürülmesi sonucu açılan Zeynep Restoran’ınOlive Farm yol ayrımının, Yaka Köydeki Yaka Mengen‘in önünden geçtik.  Bizim bunları görüp tatmaya vaktimiz olmadı ancak sizler için iyi birer uğrak noktası olabilirler.

Bu fotoğraf www.datcarehber.com adresinden alınmıştır.

 

Üç günlük pansiyon hayatından sonra bu defa Datça’da üç yıldızlı Hotel Mare’de  kaldık. Otel gayet güzeldi. Odalar ter temiz, banyosu düzgün ve tüm odaları tam cephe ya da yan cephe bir şekilde denize bakıyordu.

Hemen üzerimize mayolarımızı geçirip bu sefer soluğu havuz kenarında aldık. Sabah erken kalkmış olmanın ve yolun verdiği açlık duygusunu bastırmak için birer hamburger bir de bira söyledik. Hamburger ve patates kızartması bana hep plajda yenecek en güzel şeymiş gibi gelir. Tahminimce hamburger köfteleri pınar köfte idi ama turşusu, domatesi, yeşilliği yerinde bir hamburgerdi. Patates kızartmalarında da kızartılan yağın tazeliğini kokusunu alabiliyordunuz.

 

Yemeğimizi bitirir bitirmez denize atladık. Su serin ama ışıl ışıldı. Datça’nın tüm sahillerinde olduğu gibi buranın da kumsalı çakıl. O yüzden yürümek epey zor. Özellikle de öğlenin sıcağında ısınan çakıl taşları ayaklarınızın feci şekilde yanmasına sebep oluyor. Hani 5-10 yıl önce “kızgın kumlardan serin sulara” sloganlı bir Algida reklamı vardı, işte Datça’nın taşlı koyları da denize atladığınız da ayaklarınızdan cosssssss sesi gelmesine neden oluyor. Ama bu deniz kızgın taşlarda yürümeyi hak eder. Zaten atlayınca bir şeyiniz kalmıyor.

Yüzme sefasını tamamladıktan sonra otelde akşam üstüne kadar dinlendik. Saat 6 gibi fotoğraf makinemizi de alarak otelden çıktık. Hedefimiz Eski Datça idi. Eski Datça, Datça- Marmaris yolunda ve şehir merkezine 2-3 km uzaklıkta. Kesinlikle Datça’ya uğrayan herkesin mutlaka ziyaret etmesi gereken bir yer. Yola çıktık, Reşadiye dolmuşlarını bulmamız gerektiğini öğrendik. Ancak, yol sorduğumuz amcalardan biri, “ben de o tarafa gidiyorum gelin sizi götüreyim” diyerek arkadaşlarına iyi akşamlar diledi ve birlikte yola çıktık. Kendisi de Eski Datça’da  taş bir evde oturan amca bizi Muhtar Orhan’ın kahvesinin önünde bıraktı. İşte daha sonra başladık biz de begonvillerle süslü taş evlerin olduğu sokaklarda dolaşmaya.

Muhtar Orhan, Eski Datça’nın en ünlü siması olan Can Yücel’in yakın dostu imiş. Hatta kahveye girdiğinizde Can Yücel’in yarım kalmış sarap şişesini ve Muhtar Orhan ile yan yana asılmış resimlerini de görebiliyormuşsunuz. Biz Kahveye girmedik. Yaptıkları otlu gözlemeden de yemedik ama siz deneyebilirsiniz.

Hemen kahvenin yanından Eski Datça Mahallesinin içlerine doğru ilerleyen sokakta köylü kadınların tezgahları var.

 

Yürüye yürüye, Eski Datça mahallesinin en tepe noktasına kadar çıktık. Bölgenin mimarisini bozmadan eski taş evlerin tarzında yapılan yeni bir inşaatın en tepe katına da çıkıp eski ve yeni Datçayı izledik. Deniz ve tepelerdeki rüzgar tribünleri de buradan gözlenebiliyordu. 

Evlerin tamamı taş, yollar bazen dar ve toprak patikalara dönüşüyor ancak her köşe başında karşınıza begonviller ve kaktüs meyveleri çıkıyor. Onun dışında kocaman kauçuk ağaçları, badem ağaçları, adım başı incir ağaçları, zeytinlerle yolu sokaklarda geziniyorsunuz. Bahçelerden meyve koparmak serbest. Benim ne derece incir delisi olduğumu bilen Adam her önünden geçtiğimiz ağaçtan birer ikişer incirleri kopararak beni bir güzel besledi. İncirlerin bazıları öyle güzel ki dalında kurumuş.  Hem yaş hem de kuru inciri bir arada yeme şansımız oldu.

Ömrünün büyük bölümünü burada geçiren Can Yücel’in evi meraklılarının odak noktası. Datça’ya gitmeden önce bölgeyle ilgili olarak okurken o kadar çokyerde aynı cümlelere aynı ifadelere rastladım ki. Aynılarını ben de yazsam mı yazmasam mı diye biraz çekimser kaldım. Ben çok fazla şiir meraklısı, şair takipçisi olmadığım ve facebookta dolananlar dışında Can Yücel şiiri de bilmediğim için bu yazıda ona özel bir önem atfetmek iki yüzlülük gibi geldi. Mahalledeki Can Evi şairin ölüm yıldönümü olan 12 Ağustos’ta ziyarete açılıyormuş. Evin olduğu sokağın ismi Can Yücel sokağı zaten. Dışarıdan bakınca mermer plaka üzerine işlenmiş  kısa bir şiirini görebiliyorsunuz.

Eski Datça’ya ilişkin olarak görmesi gezmesi keyifli bir başka şey sonradan gelip bu bölgeye yerleşenler tarafından açılan sanat galerileri. Biz Sevo’yu hızlıca gezdik. İçeride resim çekilmesi yasak olduğu için ancak dışarıda masanın üzerinde duran bu kedileri ve mekanın dışarıdan görüntüsü ile duvara asılmış ufak bir çiçeklik detayını fotoğraflayabildim.

Bütün Eski Datça mahallesini gezip bitirdikten sonra  Antik Cafe-Bar’a oturduk. Gerçekten keyifli bir yer. Akşamları canlı müzik var. Burası da taş zeminli, ahşap masalı bir mekan. O gece Feride Sofugil ve Onur Karın çalıp söylediği şarkıları dinledik. Gitarı gören Adam onların sigara molasında aldı gitarı eline 4 şarkı çaldı arka arkaya. Böylece daha da keyiflendik. Siz de Feride ve Onur’la keyiflenmek için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz 🙂

Antik aynı zamanda bir sanat merkezi işlevi de görüyor. Bu yaz döneminde Temmuz ayının ortasından Eylül ortasına kadar sürecek birer haftalık  fotoğraf atölye çalışmaları koymuşlar. Meraklıları gerekli bilgilere Antik Datça blog sayfasından ulaşabilirler.

Mahallede eskiden bir de Cam Evi varmış, ancak söylediklerine göre Yücel ailesinin girişimleri üzerine kapatılmış. konuyu internetten araştırınca şöyle bir çağrıya ulaştım. Ancak bahçe duvarının alçaltılmasının yasaya aykırı olması iddiası haricinde Cam Evinin orada bulunmasında çok da mahsur göremedim. Tabi konunun benim bilmediğim detayları haricinde bu söylediklerim. Zira Can Yücel’in hatırasının yaşatıldığı yerde ticari işletme açılması istenmiyorsa o zaman tüm mahalledeki pansiyonları, Muhtar Orhan’ın ki de dahil olmak üzere kafeleri kapatmak gerekir. Zira Eski Datça’yı ziyaret eden turistler iki şey yüzünden bu bölgeye gelmektedir; 1) Taş evler ve begonviller 2) Can Yücel. Can Yücelin evi ziyarete kapalı olsa dahi, bu onun  çoktan marka olmuş adının ticari değerinin artmasına engel olamamaktadır.

Ben konuyu işin uzmanlarına yani hukukçulara bırakarak Eski Datça’da karşılaştığımız bir başka hoşluğu size de göstermek istiyorum. Mahallenin sokaklarının isimleri mimari dokuyu bozmayacak şekilde taş plakalara yazılmış. Öyle de hoş olmuş ki yakaladıklarımın tümünün resmini çekmekten kendimi alamadım.

Adamla ben Eski Datça’dan zor ayrıldık. Dönüş yolculuğunda minibüs şoförüne nerede yemek yenir diye sorduğumuzda kendisinden çarşının içindeki Zekeriya Sofrasına gidin cevabını aldık. Bu cevap beni oldukça tatmin etti, çünkü yaz tatillerini Datçada geçiren bir arkadaşımızdan da aynı tüyoyu almıştık. Minibüsçü amca bizi Zekeriya Sofranının önünde indirdi. Bu arada saat akşam 9’a geliyor olmalıydı. O saatte bile lokantanın önü arı kovanı gibi kalabalıktı. Çocuklu ailelere karşı iki kişi olmamızın avantajını kullanarak bir yere sığıştık. Kabak çiçeği dolması, yaprak sarması, etli  bamya yemeği, pilav ve kocaman karışık bir salata tabağından oluşan yemeği bir solukta midemize indirdik ki elimizde tek bir resmi bile yok :). Zaten yemek konusunda her zaman o kadar sabırsızız ki resim çekmek aklımıza geldiğinde biz çoktan hesabı söylemiş oluyoruz! O yüzden  yaptıkları ve yedikleri yemekleri resimlerle anlatan bloggerları gerçekten kutluyorum ve imreniyorum.

Yukarıda saydığım menüye Zekeriya sofrasında toplam 16 lira ödedik. Bence şaka gibi bir rakam bu. Hem bu kadar lezzetl, hem bu kadar ucuz. Hem de suluı ev yemeği. Çok mutlu oldum çok. Sizin de yolunuz Datçaya düşerse öğle ya da akşam farketmez, hızlıca nerede karnınızı doyurabileceğinizi biliyorsunuz artık.

Yemekten kalktıktan sonra yine tavsiye üzerine, Zekeriya Sofrasının tam çaprazındaki dükkana girdik. Bu defa amaç bal, badem, incir almak. Baştan söyleyeyim ucuz bir yer değil. Nurlu badem alıp bademin bir kilosuna 40 tl verdiğimi duyunca annem çıldırdı. Yani bir nevi turistik tuzak da olabilir ama ben Kaya Bal’ın bademini de, balını da, pekmezini de, incirini de, ezmesini de, zeytinyağını da beğendim. 

Dükkanda alışveriş çok hızlı. Adam dükkanın sahibi olan Nazmi Bey’e pek ısınamadı. Sebebi büyük ihtimalle Balcı Nazminin çok seri bir şekilde müşteriye karşı taarruza geçerek 10 dakikada 100 TL’lik satış yapmasından kaynaklanıyor olması. Sıklıkla da kullandığı bir kelime var: “pırlanta”. Bu dükkandaki herşey pırlanta. Ballar, bademler, incirler, herşeyler  pırlanta 🙂

Nazmi bey satış ritüeline bademden başlıyor. Önünüze üç çeşit badem çıkarıveriyor. Kilo fiyatları 20-30 ve 40 TL. En pahalı olanı Nurlu Badem, sonra sırayı ak badem ve sıra badem izliyor. Sonra geçiyoruz ballara. Kekik balı mı alırdınız? Yoksa çam balı mı? Ardından geliyoruz keçiboynuzuna, kendisini mi istersiniz yoksa pekmezini mi? Ya incir? Kurusu da nefis, yaşı da 🙂 Zeytinyağı da işte burada. Evet sizin de anlayabileceğiniz üzere, son 10 saniyede kolunuzun altında bir kutu da badem ezmesi sıkıştırıp dükkanı terkediyorsunuz 🙂

Biz balı bademi de aldıktan sonra Limanı boylu boyunca yürüdük. Taşlık plajını geçip gölete kadar gittik. Ama oraya vardığımızda  artık hava da karardığından ortam epey ıssız ve sessizdi. Biz de  geri döndük. Yavaş yavaş otelin yolunu tuttuk. Ne de olsa ertesi gün yok uzun, bu defa hedef Bozburundu.

Tatil Yazıları 1: Palamutbükü- Knidos

Uzunca bir bekleyişin ardından 22 Ağustos sabahı önce otobüsle Datça’ya Datça’dan ise minibüsle Palamutbükü’ne vardık. Araba ile değil toplu taşıma araçları ile seyahat edeceğimiz uzun bir rotayı takip edecektik. O yüzden de ulaşım konusunda eziyet çekme ihtimali bizi korkutmasa da aklımızın bir köşesinde duruyordu. Ancak şunu söyleyebilirim ki, özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında her şey, hemen hemen tüm ekonomik faaliyetler turizm üzerine inşa edildiğinden olsa gerek, bütün seyahatlerimizde yeni insanlarla tanıştık, bize gerçekten yardımcı oldular  ve de pratik olarak  pek bir zorlukla karşılaşmadık.

Sabah Datça’ya indikten sonra atladık Otogarda Palamutbükü minibüsünü sorduğumda, az evvel çıktı durun arabanın şoförünü arayalım geri dönüp sizi alsın böylece boş yere burada bir saat beklemeyin dediler.  Böylece, benim için cidden güzel bir hoş geldiniz jesti ile tatil başlamış oldu. Palamutbükü’ne vardığımızda ise minibüsçü amca bizi tam kalacağımız Bük Pansiyon’un önünde indirdi. Datça-Palamutbükü minibüslerinin fiyatı kişi başı 6 TL fakat maalesef, akşam saat 7’den sonra Datça’dan minibüs seferi yok. Datça Merkez’de otogarın yanı başındaki Migros Taksi durağındaki taksiciler, aradığınız takdirde sizi 60TL karşılığında Datça’dan Palamutbükü’ne götürüyorlar. Ancak bana kalsa 60TL’yi taksiye vereceğinize Datça’da uygun bir pansiyon bulup orada kalmak çok daha mantıklı bir seçenek. Çünkü Datça’da da görecek çok şey var.

Neyse konuyu daha fazla dağıtmadan tekrar dönelim Palamutbüküne. Kalacağımız Pansiyonun ismi Bük Pansiyon idi. Odamız henüz hazır olmadığından yaklaşık 1-1,5 saat kadar odanın boşaltılıp hazırlanmasını bekledik. Boşaltıldıktan sonra ise mayolarımızı giyip kendimizi denize attık.


Palamutbükü’nün plajı taşlık, suyu serince ama güzel, berrak. Ufak bir koy olduğundan dolayı yapılaşma pansiyonlarla ve en fazla 2-3 katlı apart otellerle sınırlı. Hemen arkadaki Yaka Köy Muhtarlığına bağlı Palamutbükü. Pansiyonlarla denizi ayıran yegane şey sahil yolu. Hala mütevaziliğini koruyabilmiş bir mekan. Müdavimleri var. Kiminle tanışıp, konuştu isek 8-10 senedir Palamutbükü’nde tatil yaptıklarını öğrendik. Yani aslında pek çok insan buradaki pansiyonları devre mülk gibi kullanıyor desek yanlış olmaz. Zaten çoğu pansiyon sahipleri ile ahbap olmuş vaziyetteler.

Pansiyon ve apart otellerin pek çoğunun önünde kendi restoranları da var. Bütün gün kahvaltıdan başlayarak, öğle yemeği, atıştırmalık, sıcak soğuk içecek ihtiyacınızı bu restoranlardan gidermeniz mümkün. Fiyatlara bakacak olursak, mezelerin porsiyonu 5 TL, çiflik çupra ve levreği 12-14 TL, deniz levrek  ve çuprasının kilosu 35 TL, lagos ve orfozun kilosu ise 60-70 TL civarlarında geziniyor. 50 cclik bira 5TL, 1 duble rakı ise 7,5-8 TL civarında seyrediyor.

Biz ilk akşam yemeğimizi Bük Pansiyonun Restoranında yedik ve yediğimiz en lezzetsiz yemeklerden bir olduğundan dolayı tabağımızdakileri bitiremediğimiz gibi, verdiğimiz paraya da feci şekilde acıdık. Sofraya gelen kılıç şiş beni balıktan soğutacak kadar kötüydü. Kalamar bizim Balıkçıköy’de alıştıklarımızdan farklı bir tat ve kokuya sahipti. Onu da beğenmedik. Sofra’daki en elle tutulur şey deniz börülcesi idi ancak bu olay neticesinde Adam o derece sinirlendi ki, ertesi gün manavdan deniz börülcesi alıp kendisi pişirdi. Böylece bizim tatilde yemek denemelerimiz de başlamış oldu.

İlk günün akşamında pansiyondaki görevlilerden biri ile konuşup, Knidos’a gitmek istediğimizi söyledik. Görevli Palamutbükü’nden Knidos’a sefer düzenleyen Kaptanın arkadaşı olduğunu, konuşup, bizim için ertesi güne rezervasyon yaptırabileceğini söyledi. Biz memnuniyetle teklifi kabul ettik ve Kaptan’la telefon’da konuşup kişi başı 35 TL’ye Knidos Tekne Turu için anlaştık. Gelin görün ki, ertesi sabah teknenin yola çıkma saatine yarım saat kala, tekne turunun iptal edildiği haberi geldi. Epey sinir olduk ve siniri hafifletmek için, o günü de Palamutbükü’nde kah denize girerek, kah pinekleyerek geçirdik.

Bizimle aynı pansiyon’da konaklayan ve daha sabah Pansiyona giriş yapar yapmaz yanıştığımız İstanbul’lu cici bir çiftten Emel Sayın ve Şevket Altuğ’un yazlarını burada geçirdiğini öğrendik. Hatta 2 gün önce akşam sahilde yürüyüş yapan Emel Sayın’ı gördüklerini söylediler. Bunun üzerine sahilin doğu yakasına doğru bir yürüyüşe çıktık. Emel Sayın’ın kendisini göremesek de oturduğu 15-20 evden oluşan küçük ama ferah yazlık sitesini bulup içeride bir tur attık. İçeri girince hemen peşimize takılıp neye ve kime baktığımızı sordukları için de Emel Sayın’a bakıyoruz diyemedik… Neyse diyeceğim şudur ki güzel bir yazlık siteymiş… Satılık, kiralık falan da yokmuş.

Dönüşte, bizim Pansiyonun iki yanındaki Tuna Pansiyon-Restoran’ın önüne oturduk. Bir gece önceki yemek rezaletinden dolayı ben bu defa korka korka da olsa sırf tadına bakmak için bir kabak çiçeği dolması bir de bademli kabak istedim. Önümüze gelenler tatmin edici olunca bu defa biraz daha cesaretlenip bir de kalamar tava istedim. Kalamar da bizi hayal kırıklığına uğratmadı. Sakin sakin bütün günü Tuna’nın önünde geçirdik. Özetle Palamutbükü’nde her yerde yemek yenmez ancak Tuna’da kabak çiçeği, bademli kabak ve kalamar tava yiyebilirsiniz. Öte yandan gitmeden önce yaptığım araştırmalar neticesinde Kıvanç Restoran, Cafe Nostalgia, Badem ve Adamik’in yemek konusunda fena olmadıklarını da öğrendim.

Akşam üstü bu defa sahilin batı kıyısına doğru yürüdük. Yürüyüşün sonunda limana ulaştık. Dizi dizi pansiyonlar burada da sıralanıyordu. Yat limanında farklı bayrak çekmiş çok sayıda gemi var. Yabancı turistlerin de Bükün bu tarafına rağbet ettikleri görülüyor. Yol boyu badem, adaçayı, kekik ve incir satanları görüyorsunuz. İncirler, minik, sert ve yemyeşil, sanki olmamış gibi ama sonra bir ısırıyorsunuz, bal yedim sanıyorsunuz.

İkinci günün akşamı enteresan da bir şey oldu. Hafif bir akşam yemeği yedikten sonra, bir iki bira içtik. Ardından gece saat 12.00 gibi denize girip çıktık. Böyle basit basit anlattığıma bakmayın çünkü benim için gece denize girmek tam bir kabus. Suyun rengi mavi olmayınca gündüz vakti çok sevdiğim serin sulara gece ayağımı dahi sokmam mümkün olmuyor benim.

Sonrasında yat limanına doğru bir yürüyüşe çıktık. Limanda denize karşı bir süre  oturduktan sonra geri dönüş için yürümeye başladık. Biraz ileride, bir grup şen şakrak muhabbet ediyordu. Adam görünce tanıdı Fuat Saka’yı. Fuat Saka benim bildiğim ya da tanıdığım bir müzisyen değildi. Ancak oldukça tok sesli ve kimsenin bilmediği ve söylemediği türküleri farklı şekilde yorumlayarak söyleyen bir müzisyen olduğunu o gece sonunda ben de öğrenmiş oldum. Biz selam verince yanlarına davet ettiler, oturduk yanlarına, hem çalındı hem söylendi. İçkiler içildi.

Bu sırada orada tanıştığımız ve yine uzunca bir süredir yazlarını Palamutbükü’nde geçiriyora benzeyen abinin biri bize çok içilen gecelerin sabahında Palamutbükü kahvaltısı edildiğinden bahsetti. Palamutbükü kahvaltısı balıkçıların sabah avladıkları balıkların daha temizlenmeden doğrudan ızgara edilip yanında bir kadeh kırmızı şarapla servis edildiği kahvaltı imiş. Benim aklım söylenenleri çok kesmese de balıkçı köyünde akşamdan kalmalara ne yapılacağını en iyi balıkçıların bilebileceği düşüncesi ile uygulanabilirliğini çok da sorgulamadım. Ama bunun en favori sabah kahvaltım olmadığını söylemem gerek.

Son gün aslında tekne turu için Datça’ya gitmeye niyetli idik ki, bir gün önce tekne turunu iptal eden çocuk arayıp eresi gün teknenin kesin kalkacağını söyleyince Datça’ya kadar gitmeyip, Knidos’a daha yakın olan Palamutbükü’nden hareket etmenin daha mantıklı olacağını düşündük. Böylece, 3. gün sabah saat 10.45 gibi tekneye bindik ve uzunca süren bir yolculuğun ardından Knidos’a ulaştık.

Knidos

Şehir gerçekten de muhteşem bir konuma sahip. Bir yanı Ege’ye bir yanı Akdeniz’e bakıyor. Kalıntıların pek çoğu yurtdışına kaçırıldığı için 4000 kişilik amfi tiyatro dışında çok da bir şey göremiyorsunuz. Bu da üzücü oluyor tabi. O yüzden çektiğim resimler dışında biraz da bölgenin tarihinden bahsedersem, bilgiler aklımda daha iyi pekişir düşüncesiyle aşağıda kısa bir özet veriyorum.

Datça yarımadasının en uç kısmında Ege ile Akdeniz’in birleştiği noktada Tekir Burnu üzerine kurulan Knidos, antik dünyanın en zengin şehirlerinden biri imiş. Bulgulardan yaklaşık 5000 yıllık olduğu tahmin ediliyormuş. Efes’ten daha büyük bir şehir olmasına karşın hak ettiği ilgiyi göremediğinden bahsediliyor.

Knidoslular, şehrin karşısında yer alan ve bugün üzerinde Deve Boynu Feneri bulunan ada ile yarım ada arasındaki bölge öncelikle doldurulmuş ve arada sadece dar bir kanal bırakılmış. Zamanla ise denizin taşıdığı kumlarla ada ile yarım ada gerçekten birleşmiş. Böylece, iki ayrı denizde iki ayrı liman oluşturulmuş, daha korunaklı olan Ege tarafı askeri, daha büyük olan Akdeniz tarafını ise ticari liman haline getirilmiş.

Şehir birbirini dik kesen yolarda oluşan ızgara planına göre inşa edilmiş. Knidos’un en ünlü bölümü ise Afrodit tapınağının bulunduğu bölüm imiş. Tapınak iki limanı da tepeden görecek şekilde yuvarlak olarak inşa edilmiş. Deve Boynundan iki limanın arasında kalan dar yoldan gelen beyaz mermerlerden yapılmış sütunlu bir yol bu tapınağa çıkıyormuş. Tapınağın tam orta yerinde ise ünlü heykeltıraş Praksiteles’in çıplak Afrodit heykeli varmış.

Heykelin hikayesine baktığımızda, bu ilk çıplak Afrodit heykelini yapan Praksiteles, yonttuğu heykelin canlı gibi algılandığını fark edince, heykeli civardaki adalarda yaşayanlara satmak istemiş. Ama, heykel çıplak olduğu için kimse almaya cesaret edememiş. Ancak, Knidoslular heykeli görür görmez bunun kaçırılmaz bir fırsat olduğunu anlamışlar ve Heykeli, Afrodit Tapınağı’nın en güzel yerine koyarak, ticari bir zihniyetle kullanmaya başlamışlar. Afrodit Tapınağı, heykel sayesinde öteki tapınaklardan daha çok rağbet görür hale gelmiş ve bu çırılçıplak güzelliği seyretme isteği, Knidos’a akını bir kat daha artırmış.

Heykelin nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Kaidesi ve basamakları pembe mermerden olan bu tapınağın yanı sıra aşağı şehirde birden fazla amfi tiyatro ve bir de 19.yy.da maalesef İngiltere’ye kaçırılan Demeter heykeli varmış. Ayrıca mevcut olan Büyük Tiyatro’nun taşları da 19. yüzyılda Kavalalı Mehmet Ali Paşanın Kahire’deki sarayına ve Dolmabahçe Sarayına taşınarak inşaat esnasında kullanılmış.

Şehrin en tepe noktalarından birinde karşılaştığım İtalyan turistler kendi vücutları ile harfleri oluşturarak Knidos yazarken benim de fotoğraflarını çekmemi istediler. Onların resmini çektim ama neden aynı resmi bir de kendi makinemle çekmedim diye de hayıflandım doğrusu.

Knidos’u bir yana bırakıp yeniden tekne turuna dönecek olursak eğer, 1 saatlik Knidos antik şehir gezi molası da dahil olmak üzere verilen toplam 3 yüzme molası ile gayet zayıf bir tekne turu idi. Knidos’ta verilen bu bir saatlik molanın biz yaklaşık 45 dakikasını antik şehri gezmek için harcadık. Geriye kalan 15 dakikada da kendimizi hızlıca suya atıp serinledik. Knidos ve yemek molasını verdiğimiz Domuz İni dışında durduğumuz bir diğer koy ise Akvaryum koyu oldu. Hemen hemen her tatil yöresinin mutlaka bir akvaryum koyu olmasından dolayı çok özellikli bir durum teşkil etmemekle birlikte denizin dibinin pırıl pırıl olduğunu ve çakıl taşlarının mozaik gibi ışıldadığını söylemem lazım. balıkları beslemek de çok dinlendirici ve mutluluk verici bir şeydi.

Dönüşte karşılaştığımız sert rüzgar ise günün adrenalin kaynağı oldu. Koca dalgaların üstünde tekne salıncak gibi sallandıkça benim de içim bir hoş oldu. Neyse ki sonunda sağ salim Palamutbükü’ne ulaştık.

Knidos’a giderken unutulmaması gerekenler:

  1. Knidos’a deniz yolu ile gidiyorsanız tura Datça’dan gidin, teknenizi kendiniz gözünüzle seçin.
  2. Tırmanırken kaymayacak bileğinizi sağlam tutacak bir ayakkabı alırsanız yerinde olur.
  3. Fotoğraf makinesini unutmayın unutursanız epeyce hayıflanabilirsiniz.
  4. Eğer denk getirebiliyorsanız akşam üstü gezmeye çalışın zira öğle vakti o kadar tepeye tırmanmak için hava çok sıcak oluyor.
  5. Tırmanırken yanınıza su almayı unutmayın.

Palamutbükü hakkında son söz:

Palamutbüküne bir daha gelir miyim? Dürüst olmak gerekirse önceliğim Türkiye’nin şimdiye kadar görmediği diğer yerlerini görmek olur. Bu yaz benim görebildiğim kadarı ile çocuklu ailelerin çoğunlukla tercih ettiği bir yer Palamutbükü, ayrıca bölgede Hayıtbükü, Ovabükü gibi başka bükler de mevcut. En azından bizim yaptığımız gibi 3 günü sadece Palamut büküne ayırmayıp, ikinci günün sonunda Datça merkeze geçerseniz daha hareketli ve tempolu bir tatil geçirmiş olursunuz. Eğer arabasız geliyorsanız servis saatlerine de dikkat edin.  Palamutbükü’nden Datça’ya minibüs saatleri şöyle 8.30/9.30/12.39/15.00/19.00. Ayrıca sabahları saat 07.00’de kalkan Muğla arabası ile de Datça ve Marmarise ulaşmak mümkün.

Sonuçta denizi güzel, havası çok nemli değil, begonvillerle yaz sonunda Palamutbükü çok güzel. Yaz başında özellikle bahar aylarında çiçek açan badem ağaçlarının altında da çok güzel olduğunu söylüyorlar. Kedisi, köpeği bol. Kahvaltı eden pansiyoncuların masalarının altında geziniyor bu kediler. Her yıl olmasa bile bir defa görülesi bir yer. Sanatçısı bol sofralardan birine de katıldınız mı gecelerinizin bol müzikli, şarkılı, türkülü, şiirli geçeceğine şüphem yok.  İşte bu duygularla Palamut’a bye bye diyerek Datça’nın merkezine doğru yollandık…

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑