Budapeşte’de son akşam yemeği ve diğer öneriler…

Budapeşte’deki son akşam yemeğimizi Intercontinental Otelinin Corso Restoranında yedik. Muhteşem bir yemekti ve şüphesiz uzun yıllar aklımdan çıkmayacak bir anı olarak kalacak. İşin en kötü tarafı yemeğin tek bir resminin bile olmaması. O nedenle tek yapabileceğim ayrıntılı tasfirlerle size eğer yolunuz düşerse bu restoran için yemek tavsiyelerinde bulunmak.Başlamadan söyleyelim ki Otel Asma ya da Aslanlı köprünün Peşte ayağında ve doğrudan Kraliyet sarayına bakıyor.

Gulaş ya da Türkçesini söylemek gerekirse Kul Aşı, hepimizin bildiği üzere en ünlü Macar yemeği. Macarlar Gulaş’ın Kul Aşı’ndan geldiğini inkar etseler de zar büyüklüğünde doğranmış, havuç, patates ve daha etinden oluşan bu besleyici ve çok lezzetli çorba aslında bizim damak tadımıza yakınlığıyla dahi kendini ele veriyor.

Gelen çorba porsiyonu ne çok fazla ne de azdı, güzel bir başlangıç yemeği oldu ve yanında getirdikleri poğaçalarla çok güzel gitti. Poğaça diyorum zira Macarcası da Pogacsa. Bu da bir başka benzerlik değil mi?

Bu arada bir şişe merlot üzümünden yapılma adını şu an hatırlayamadığım Macar kırmızı şarabı söylüyoruz.

Çorbaların ardından ana yemek olarak bir akşam önceki menümüzle aynı olan ızgara dana madalyon ve kaz ciğeri sipariş ediyoruz. Et tam istediğimiz gibi orta pişmiş, suyunu kaybetmemiş, hafif kanlı, sevmeyenler olabilir ancak ben çok sevdim.

Ardından tatlı olarak yanında ananas ve şeftalili dondurma ile servis edilen mandalina ve passion fruit ile hazırlanmış creme brulee söyledim. Aman allahım o neydi öyle? içinde hafif badem tadı da mı vardı ne? Ben kendimden geçtim desem yalan değil. Hayatımda yediğim en olağanüstü creme brulee idi. İşte o yüzden eğer olur da Budapeşte’ye gelirseniz mutlaka yemek yemeniz gereken bir yer bu restoran. Sırf bu creme brulee için bile gidilir.

Peki Budapeşte’de başka nerede yemek yenir?

Benim aklımda kalan ve denenecekler listesine yazdığım bir diğer yer meşhur Gundel. 1910 yılında açılan Gundel’in ülkenin en iyi restoranı olduğu ve Macar gastronomisini yarattığı kabul ediliyor. 1992 yılında Amerikalı bir girişimci tarafından satın alınan restoran Michelin tarafından tavsiye ediliyor. Michelin yıldızı var mı onu tespit edemedim ancak fırsat olsa idi ben bu restoranda da yemek yemeyi kesinlikle çok isterdim.

Son olarak, bu yazı dizisini noktalamadan önce, gidemediğim ve daha deyatlı gezebilmeyi istediğim iki de yer var onları da bitirmeden sizlerle paylaşayım istedim. Bunların ilki Magrit adası. Adayı da görebilseydim iyi olurdu diye düşünüyorum.

İkincisi ise bir mimar; Ödön Lechner. Lechner’in yaptığı Uygulamalı Sanatlar Müzesinin önünden geçerken binayı dakikalarca süzdüm. İçeri girecek fırsat tabi ki yine yoktu ancak aklımda, Gaudi, Horta ve Hundertwasser’in yanına adını yazmayı başardı. Bir dahaki sefere Lechner’in eserlerine de daha çok vakit ayırılacak…

Peki başka neler yapılacak?

1) Müzelerin tamamı gezilecek,

2) Magrit Adasına gidilecek,

3) Bir Macar tavernasına gidilerek, çigan müziği dinlenecek,

4) Gundel’de akşam yemeği yenecek,

5) New York Cafe’ye yeniden uğranacak,

6) Gellert Tepesi ve Gül Baba Türbesi görülecek,

7) Açık havuzu olan kaplıcalardan birine gidilecek…..

8) Operaya gidilecek….

SON…..

Reklamlar

Budapeşte Gezi Notları 7: Budapeşte’den Gece Manzaraları ve Tuna Nehrinde bir Akşam Yemeği

Sonu gelmeyen Budapeşte yazılarının bu sayısını mavi Tuna nehri üzerinde güzel manzaralı bir akşam yemeğine ayırdım. Bu yemekli tekne turu benim için büyük şans oldu zira akşamlarımızı programın sosyal faaliyetlerine ayırmak zorunda olduğumuz için eğer organizatörler tekne turuna programda yer vermeselerdi muhteşem manzalarla dolu Budapeşte gecesini görememiş olacaktım.

İşte teknemiz…

Akşam yemeği menümüz burada…

Ben menüde çorba olarak gulaş beklerken kremalı biber çorbası geldi karşımıza. O nedenle gulaş yemeği bir başka akşama erteledik. Bu kremalı ve bizim çorbalara kıyasla daha sıvı nitelikteki çorba masadakilerce beğenilmedi ancak ben sevdim.

Ana yemek olarak bir Macar spesiyali olan dana bonfile üzerine kaz ciğeri geldi. Fena değildi ancak bir sonraki akşam adını daha sonra açıklayacağım restoranda yediğimiz çok daha lezizdi. Kaz ciğerinin tıpkı Fransız mutfağında olduğu gibi Macar mutfağında da önemli bir yeri var. Ancak Macarların tercihi sürülebilir kaz ya da ördek ciğeri ezmesi yerine bildiğiniz ciğeri daha etinin üzerine doğrudan koyup yemek.

Ardından gelen tatlı ise çok fazla iz bırakacak cinsten değil.

Şimdi yemeği bırakarak teknenin dışındaki manzara ile gözlerimizi şenlendirelim… Gece ışıkları altında Budapeşte gerçekten de bir başka güzel…

İşte Parlamento Binası…

Aslanlı Köprü…

Balıkçılar Tabyası ve Matyas Kilisesi…

Aslanlı Köprü ve Kraliyet Sarayı…

Macar dansçılar ve Aslanlı Köprü…

Kraliyet Sarayı…

Sizce de manzaralar yemeklerden daha doyurucu değil mi? 🙂

Budapeşte Gezi Notları 6: Gerbeaud’dan New York Cafe’ye

Budapeşte yazılarına kısa aralar vererek de olsa devam ediyoruz. Bugün önce en son kaldığımız Vaci Sokağının diğer ucunda yer alan Gerbeaud pastanesine uğrayıp ardından New York Cafe’ye doğru uzanacağız.

Macaristan, Osmanlılarca bölgeye taşınan kahve kültürünü en hızlı benimseyen ülkelerden biri olmuş ve Osmanlılar bölgeyi terk ettikten sonra da bu kütü topm yaşmının önemli bir parçasını oluşturmuş. Öyle ki 19. yüzyılda kentte 600 kadar kahvehane ya da Macarca ismi ile kavehaz bulunuyormuş. Aynı dönemde kafeler, edebiyat ve sanat çevrelerinin hakim olduğu entellektüel faaliyet mekanları imiş. İşte Vaci Caddesinin kuzey ucundaki Gerbeaud o dönemden kalma pastanelerden biri. 1858’de kurulmuş. Adını işletmecisi olan İsviçreli çikolatacı Emil Gerbeaud’dan almış. Barok tarzda yapılmış olan bu pastanenin içerisi ahşap malzemenin kullanıldığı abartılı olmayan şık bir tarzında döşenmiş.

Yediklerimize gelince, ben çikolatalı torta yedim, ekip arkadaşlarımın ikisi de çilekli cheesecake yemeyi tercih etti. Benim yediğim en iyi çikolatalı pasta değildi. Fena da değildi ancak aklımda yer etmedi. Yine de 150 senelik geçmişi ile Gerbeaud yolu Budapeşte’ye düşenler için güzel bir uğrak yeri. 

Gerbeaud’nun ardından bu defa New York Cafe’ye gidiyoruz. Biz bu iki mekana bir akşam yemeğinin ardından kaçırmamak için ardı ardına girdik. O nedenle New York Cafe’yi görmekle birlikte ben sadece bir limonata içebildim. Midemiz o derece dolu iken bir tatlı da burada yiyemedim. 

Limonata görüntü olarak cazip olmakla birlikte bizim bildiğimiz limonatadan daha farklı idi. Bildiğiniz sodanın içerisine limon suyu sıkıp buz ve meyvelerle süslemişlerdi. New York Cafe Gerbeaud’dan farklı olarak sadece bir çay salonu değil. Aynı zamanda akşam yemeklerini de alabileceğiniz bir restoran. 1894 yılında New York Insurance Company tarafından yapılan bu bina tam bir şaheser. Yemek yemeye gerek yok, sadece tavandaki süslemeleri, freskleri, varakları seyrederek doyuyorsunuz zaten. Dönemin aristokrasisinin, yazarlarının en büyük buluşma mekanıymış. Yazarlar bir köşede romanlarını kaleme alırken onlara büyük indirim yapan kafenin sahibi, paralı müşterilerinden yazarlara yaptığı indirimin acısını fazlasıyla çıkarırmış.

Bir dahaki sefere burada mükellef bir yemek yemeye söz vererek şarjı bitmek üzere olan fotoğraf makinemle çekebildiğim az sayıda resmi sizinle paylaşıyorum.

Görülebileceği üzere New York Cafe saray tarzında döşenmiş ve dekore edilmiş, beni,m şimdiye kadar Avrupa’da gördüğüm en güzel restoran. Saray yakıştırması çok da yanlış değil aslında çünkü Cafe New York Palace otelinin kafesi.

Otelin lobisi de gözleri şenlendirecek görüntülere sahipti ancak ben fotoğraflayamadım. Eğer Yolunuz Budapeşte’ye düşerse buraya uğramadan asla geçmeyin derim.

Budapeşte Gezi Notları 5: Vaci Caddesinden Şehir Haline…

Budapeşte notlarına devam ederken aklımdan bin bir türlü şey geçiyor. Bunlardan biri de şehir hayatı ve şehirlerin tasarımı ile ilgili. Biz Türkiye’de ne kadar çok alışveriş merkezi açıp, altgeçit ve kavşaklarla şehir caddelerini otobana çevirirsek kendimizi o kadar gelişmiş hissediyoruz. Yolları genişletirken, kaldırımları daraltıyoruz. Yaptığımız bu seçimler kent hayatını yok edip, sokak ve cadde kültürünü yerle bir ediyor. Nüfusun büyük çoğunluğu bu durumdan memnun görünürken ben gayet rahatsızım. Yayalara daha çok alan yaratılması bütün belediye başkanlarının önceliği olmalı diye düşünüyorum. Plastik kaplama, içinde gerçek oksijenin dolaşamadığı, içeride iki saat kalsam boks maçından çıkmış kadar yorulduğumu hissettiğim alışveriş merkezlerine de karşıyım. Büyük meydanlar, parklar, geniş yaya kaldırımları ve bir mağazadan diğerine geçerken kafayı kaldırdığımda gökyüzünü görebileceğim, esnafının soyu tükenmemiş bir şehir istiyorum.

Budapeşte şehir olarak o kadar güzel, o kadar mantıklı tasarlanmış ki caddelerde yürümek insanı yormuyor. Kaldırımda yürürken yanınızdan geçen arabaların egzoz dumanına boğulmuyorsunuz. Vaci Caddesi de bizim Tunalı Hilmi gibi bir yer ancak araç trafiğine kapalı. 19. yüzyıldan bu yana şık kafelerin, restoranların, mağazaların yan yana dizildiği bir buluşma noktası olmuş. Bugün de güzel apartmanları, restoranları, antikacıları ve hediyelik eşya dükkanları ile şehrin en canlı noktalarından biri.

Görüldüğü üzere sokak aslında çok da kalabalık değil. Hani iğne atsan yere düşmüyor demekten uzak. Eh sonuçta bizim gibi 5-10 milyonluk şehirlerde yaşamaya alışanlar için tenha bile sayılabilir. Ancak bu durum yine en çok bizim gibi turist misali sokakta gezinenlere yarıyor. Yürüyüşün tadını çıkarıyor ve kalabalıktan fenalaşmıyoruz. Caddedeki binalar çok güzel. Demir işleme ustalarının marifeti olan süslü balkon demirleri beni görüntüleriyle benden alıyor.

Cadde antika, hediyelik eşya ve turistlere yönelik olarak Macar lezzetlerinin satıldığı şık dükkanlarla dolu. Restoranlar da cabası tabi.

Macar şaraplarının en ünlüsü olan Tokaji ya da bizde bilinen adı ile Tokay’ın ortaya çıkışında da ters bir şekilde olmakla birlikte  Osmanlı bağlantısı mevcut. Osmanlı Ordusu’nun Macaristan’a sefer düzenlemesi nedeniyle,  bir yıl Tokay bölgesinin üzümlerinin hasadı yapılamıyor ve üzümler asmalarında nerede ise kurur hale geliyor. Bu kuru üzümlerle ne yapacağını bilemeyen bölge halkı heba olacağına şarap olsun diyerek bu üzümlerden şarap yapıyor. Ortaya tatlı ancak tütsülenmiş alışılmadık bir şarap çıkıyor. Bu tütsü tadını veren de üzümlerin kabuklarına topraktan yapışan bir nevi mantar oluyor.

Orijinali hafif likörümsü tadı ile tatlı bir şarap olan Tokay ya aperatif olarak alınıyor ya da yemeklerden sonra tatlı ile birlikte tavsiye ediliyor. Bunun bir de sek olanı var ki ben pek tatlı şarap meraklısı olmadığım için bunu denedim. Sek olanı da tıpkı tatlı olanı gibi hafif kekremsi ve tütsülü idi. Çok tarzım olduğunu söyleyemem ancak tabi tek bir deneme ile karar vermek mantıklı da değil.

Vaci’de bu kısa gezintinin ardından yönümü öncelikle şehir haline çevirdim. Bir ülkenin sofra kültürünün en iyi ipuçlarını bulabileceğimiz yerler bence meyve sebze halleri. İşin aşağıdaki resimde gördüğünüz bu güzelim hal binası Vaci Caddesinin güney ucunda yer alıyor.

Çatısı Sarı, kırmızı yeşil süslemeleri ile çok göz alıcı ve bana sorarsanız hal binası demek için bin şahit ister. İçerisi iki katlı ve oldukça geniş bir mekan, gayet yüksek tavanlı, temiz ve ferah. Vakit olsa saatler geçirip didik didik bütük tezgahlara bakabileceğiniz bir yer. Alt katta meyve, sebze, şarküteri, mandıra ürünleri satılırken, yukarı katta hediyelik eşya, giyim ve hazır yemek standlarına rastlıyorum.


Tezgahlara baktığımızda salamlar, sucuklar, bize göz kırpıyor. Macar salamı  bizim ülkemizde de çeşitli firmalar tarafından üretilen bir salam çeşidi. Ancak Macar salamının orijinali dana değil domuz etinden yapılıyor. Bizim alışkın olduğumuz tada göre daha yağlıca ve görüntü olarak da iri ve yağlı bir sucuğu andırıyor. En ünlü markası ise Pick.

Dikkat çeken bir diğer şey hemen hemen her tezgahta gördüğümüz paprikalar. Üstelik Macarlar bunu sadece taze olarak değil aynı bizim gibi kurutulmuş olarak da tüketiyorlar. Duty Free de dahil olmak üzere hemn hemen tüm marketlerde şık paketleri içerisinde acı ve tatlı seçenekleri ile sunulan Macar kırmızı biberlerini bulabilirsiniz.

Beni epeyce şaşırtan şeylerden biri de Macar turşusu oldu. İlk olarak otelin kahvaltı salonunda gördüğüm turşu tabağı ilgimi çekti ancak sabah sabah pek de anlam veremediğim için tadına da bakamadım. Ancak hal binasındaki turşu kavanozlarını görünce bunun aslında pek de anlamsız olmadığını anladım.

Bir de pek çok bal standı gördüm… Ancak bu konuda pek bilgi alamadım. Belki Erdemin bu konuda bize bir katkısı olur. Olur mu????

Aşağıda hızlı bir tur attıktan sonra bu defa yukarı kata çıkarak hazır yemek büfelerinin bulunduğu köşeye doğru ilerliyorum. Burada da bize tanıdık gelecek görüntüler peşimi bırakmıyor.

Şu gördükleriniz lahana sarması ve kuru fasulyenin epey iricesi değil mi?


Ya da bulgur pilavı ve tas kebabı değil mi buradaki?

Bu da langos ve diğer hamur işleri… Langos bizimhamur kızartması ile aynı şey. Ancak macarlar langosun üzerine krema, çeşitli soslar,  peynir yada şarküteri ürünleri koyarak tüketiyorlar. 

Burada gördüklerim bana Macar mutfağının Osmanlıdan epey etkilendiği izlenimini verdi. Siz ne dersiniz?

Bir de not: Bu aralar wordpresse resim eklemek epeyce zor olmaya başladı. O nedenle bir yazıyı bitirene kadar normalden 2-3 kat fazla zaman harcıyorum. Böyle giderse yazılara nasıl devam edeceğimi bilmiyorum. Eklediğim her resim gidip sayfanın en tepesine yapışıp kalıyor. Sonra onu olması gereken yere alana kadar deli oluyorum. Aynı sorunu yaşayan ve çözümünü bilen varsa bana yazsın lütfen.

Budapeşte Gezi Notları 4: Andrassy’den Kahramanlar Meydanına

Yemeğimizi yedikten sonra ayaklanıyoruz. Bu sefer hedef Andrassy üzerinden Kahramanlar Meydanına kadar ilerlemek. Andrassy Budapeşte’nin Champs Elysée caddesi desek yalan olmaz sanırım. Louis Vuitton, Armani, Prada, D&G, Ermenegildo Zegna ve şu anda aklıma gelmeyen tüm ünlü markalar bu caddede. Geniş ve çok güzel binalarla dolu ağaçlarla kaplı güzel bir yürüyüş yolu burası. Daha önce Bükreş ve Sofya’yı ziyaret ettiğimde de bu eski komünist ülkelerindeki şehir alt yapısına hayran kalmıştım. Ancak hem Sofya’da hem de Bükreş’te garip bir soğukluk da vardı.  Budapeşte’ye gelince aynı geniş caddelere, geniş meydanlara, bol yeşil alana sahip olmasının yanı sıra şehirde itici olabilecek pek bir şey yok. Yenileme ve restorasyon çalışmaları henüz tamamlanmış değil, ancak yavaş yavaş boyası dökülen, isten siyahlamış en az 50-60 yıllık zarif  binalarını eski haline getirecek gibi görünüyorlar. Avrupa birliği’nin de bu konuda sağladığı mali yardımlar kanalı ile büyük çaba sarf ettiği görülüyor.

Caddeye adını veren Andrassy de Macar kahramanlarından biri. O da Kossuth zamanında Habsburglara başkaldıranlardan olmuş, sonra o da ülkeden kaçmak zorunda kalmış, gıyabında idam cezası çıkmış, cismini bulamadıkları için kuklasını asmışlar.

Bu caddede önemli durak noktalarımızdan biri daha var: Opera Binası. Eylül 1884 tarihinde Paris, Viyana ve Dresden opera binalarına rakip olarak yapılmış. Dünyanın ilk hidrolik sahne düzeni de buradaymış. Kullandığım rehber kitaptaki resimlere bakılırsa fuayesi, tavan resimleri, avizesi, merdivenleri, kraliyet locası ve ana sahnesi ile Budapeşte Operası gerçekten de muhteşem. O yüzden Erdem’in önerdiği gibi sadece binaya dışından hayran hayran bakmakla kalmayıp bilet ayarlayıp mutlaka bir  konser izlemek gerek burada.  Operadan bahsedince belki Macar müzisyenlere de değinmenin tam sırasıdır. Franz Liszt Macar müzik adamlarının en ünlüsü. Budapeşte’de akademisi, müzesi ve meydanı da bulunuyor. Liszt Müzik Akedemisi pek çok macar müzik adamını da yetiştirmiş. Çok seyahat etmiş, ateşli bir macar yurtseveriymiş. Yaptığı müzikte çigan melodilerine çok yer vermiş. Yardımsever ve epeyce sevilen bir şahsiyetmiş, aşklarıyla da ünlüymüş. Onun dışındaki isimler Bela Bartok ve Zoltan Kodaly.

 Opera Binasını arkamızda bırakarak Kahramanlar meydanına doğru ilerliyoruz.  Burası Macarların Macaristan’a gelişlerinin 1000’inci yıldönümü onuruna 1896 yılında açılmış bir meydan. Ortadaki yüksek sütunun üzerinde Cebrail, sütunun ayaklarında ise başta Arpad olmak üzere Macar kahramanları duruyor.

Bu meydanı karşınıza aldığınızda sol tarafta Sanat Sarayı var.

Meydanı geçerek bu defa Vajdahunyad Şatosu doğru yol alıyoruz. Burası masal gibi bir yer. Kocaman bir parkın içinde Szechenyi kaplıcası, hayvanat bahçesi ve gölün kenarında Vajdahunyad Şatosu var.  Farklı mimari üslupları yansıtan bu şato, yine 1896 yılındaki 1000 yıl kutlamaları için geçici olarak yapılmış. Ancak o kadar beğenilmiş ki daha sonra tuğladan tekrar inşa edilmiş. Burada gotik, rönesans ve barok üsluplarının hepsini görmek mümkün.

Kahramanlar meydanındansa ben burayı çok çok daha fazla beğendim. Buranın bana verdiği hissiyata Almanya’da Heidelberg’de de kapıldığımı da hatırlıyorum. Sanki Şatonun gotik kulesinden Rapunzel aşağıya saçlarını sallayıverecekmiş ya da Külkedisi ve Prens ağaçların arasından fırlayacakmış gibi bir his geliyor insana.

Umarım siz de benim kadar beğenmişsinizdir Vajdahunyad şatosunu. Epeyce uzun bir gezi ancak hoş bir yürüyüş güzergahı oldu bizim için. O nedenle bu yürüyüş parkurunu denemenizi tavsiye ederim. Bir sonraki yazıda Vaci Caddesinde bir yürüyüş yapıp şehir haline uğrayacağız.

Budapeşte Gezi Notları 3:Parlamento’dan Istvan Bazilikasına

Araya aldığımız tiyatro ve bale yazılarının ardından Budapeşte’de kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu defa Parlamento civarındayız. Ancak başlangıç olarak önce Buda yakasından tam da Parlamento binasının karşısından çektiğim güzel bir fotoğrafını aşağıda paylaşıyorum.

Bu da Kraliyet Sarayının avlusundan çektiğim fotoğraf….

Parlamentonun bulunduğu meydanın ismi  Kossuth Meydanı.  Meydana adını veren Lajos Kossuth babası Slovak, annesi Alman olan bir Macar milliyetçisi. 1848’de Avrupa devrim hareketleri ile sarsılırken Kossuth da Macar milliyetçiliğinin sembolü olarak ortaya çıkmış ancak çıkan ayaklanmalar Habsburglarla Rusya’nın el ele vermesi sonucu feci şekilde bastırılmış. Sonrasında Kossuth Osmanlıya sığınmış ve iki yıl kadar Kütahya’da kalmış.

Parlamento ise ülkenin en büyük binası ve Budapeşte’nin sembolü konumunda. Avrupa geneline baktığımızda ise Almanya ve İngiltere’den sonra en büyük üçüncü parlamento binası imiş. İlk bakıldığında bana Londra’daki İngiliz Parlamento binası olan Houses of Parliament’i çağrıştırmıştı ki biraz okuyunca haksız olmadığımı ve 1884-1902 yılları arasında inşa edilen binanın İngiliz Parlamento binası esas alınarak yapıldığını öğrendim.  Neo-gotik üslupta yapılan, 268 metre uzunluğunda ve 96 metre yüksekliğindeki binada 691 salon bulunuyormuş. Murat Belge’nin dediğine göre, toplam 18.000 metrekarelik bir alana yayılan binada 233 tane heykel varmış. İçinin süslenmesi için ise 41 kg altın kullanılmış.

Maalesef içini görme şansım olamadı, zira önünde epeyce uzun bir bilet kuyruğu vardı. Parlamentonun en gösterişli salonları Ulusal Meclis Salonu ve Kubbeli salonmuş. Gideceklere duyurulur.

Bahçeden detaylar…

Macarların Habsburglara karşı ayaklanan ilk kahramanı Kossuth değil, 1703-11 tarihleri arasında çıkan ayaklanmalara önderlik eden bir diğer Macar Transilvanya Prensi Ferenc Rakoczi. Kendisinin bir heykeli de Parlamento binasının önünde duruyor. Habsburglara karşı ayaklanan herkesin adını meydanlarda, sokaklarda, caddelerde görüyoruz. Sanırım Macarlar Osmanlıdan görmedikleri cefayı Habsburglulardan görmüşler.

Aynı meydanda tam Parlamentonun karşısında Etnoğrafya müzesi duruyor. Bu da çok hoş bir bina.

Parlamento ve civarını dolaştıktan sonra bu defa rotamızı Aziz Istvan Bazilikasına çeviriyoruz. İlk Hıristiyan Macar Kral olan Istvan’a adanan bu kilisenin yapımı 1851 yılında başlamış, yapım esnasında 1868’de kubbe çöküyor. Kilisenin tamamlanması ise 1905 yılını bulmuş. Yine Murat Belge’nin anlattığına göre Bazilikanın yapımının bu kadar uzun sürmesi Macarca bir deyime de esin kaynaklığı etmiş. Bir şeyin tarihini öngöremediklerinde Istvan Bazilikası tamamlanınca derlermiş. Tıpkı bizdeki çıkmaz ayın son çarşambası gibi.  Bazilikanın kubbesi 96 metre ve ayrıca bilet alınarak tepeye çıkılabiliyor. Ben tepeye çıkamadım ama bir dahaki sefere çıkmak üzere not aldım.

İçerisi gördüğünüz gibi son derece ihtişamlı. Dışı da ihtişamlı olmakla beraber ben dışının daha sönük olduğu hissine kapıldım. Kilisenin içerisinde bir de Istvan’ın öldükten sonra kesilip, mumyalanarak bugüne kadar saklanan eli sergileniyor. Biraz ürkütücü bir miras!

Bazilikayı gezdikten sonra dışarı çıktığımızda yağmurun başladığını görüyoruz ve yemek arası vermek için iyi bir fırsat olduğunu düşünerek kendimizi meydanı gören bir pizzacıya atıyoruz.  Burası Tom George İtaliano. Aynen bu manzarayı izleyerek, gayet turistik bir mekanda, gerçekten de beklentimin çok üzerinde incecik çıtır çıtır hamurlu bu güzelim dört peynirli pizzayı mideye indiriyorum. 🙂 Eğer sizde buralarda bir mola vermek isterseniz çekinmeden Tom George’da duraklayıp, açlığınızı gayet lezzetli bir şekilde bastırabilirsiniz.

Budapeşte gezi notlarının üçüncü bölümünü burada noktalıyorum. Bir sonraki yazıda Andrassy ve Opera binasını ziyaret edip ardından Kahramanlar Meydanı ve Vajdahunyad Kalesine geçeceğiz.

Budapeşte Gezi Notları 2: Kale Bölgesi

Budapeşte’yi gezmeye başladık. Üç günlük Legenda City  Pass‘imizi  kaldığımız otel olan Novotel Centrum’un resepsiyonundan temin ederek, cebimize koyduk ve metroya atladık. Metro istasyonu yaklaşık 50 metre ileride.  Şehir içi ulaşım haritasından öğrendiğimize göre üç ayrı metro hattı var. Aslında normalde yürüyerek dolaşmayı tercih edebilecekken, vakit darlığını göz önünde tutarak, mümkün olduğunca çok yer görebilmek maksadıyla metroyu tercih ediyoruz.

Metro merdivenlerinden aşağıya indiğimizde, turnike girişi yerine dört Macar kontrol memurunun dikildiğini görüyoruz. Pek güler yüzlü değiller.  Kartlarımızı kendilerine gösterip metronun derinliklerine doğru yol alıyoruz. Bu sahne indiğimiz her metro istasyonunda yaşanıyor. Turnike koymak yerine dört kişiyi gece gündüz metro girişlerine dikmenin mantığını anlayamamakla birlikte her halde ülkede işsizlik çok yüksek oranlarda seyrediyor diye yorum yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Bu arada üç tane metro hattı var ve bu hatların hepsi Deak ter’de kesişiyor. Eski şehrin etrafını turlayan tramvay hattı, İkarus marka otobüsler ve bizim dolmuşun biraz büyüğü olan midibüsler şehri gezebilmeniz için sizleri bekliyor.

İlk durağımız Budapeşte’ye gelen hemen herkesin yaptığı gibi Buda tarafına geçip kale civarını görmek. Blaha Lujza ter istasyonunda bindiğimiz metrodan Deak Ter’de iniyoruz. Buradan Kale çevresini dolaşan 16 No’lu otobüse biniyoruz. Ancak köprüyü yürüyerek geçme sevdası ile Tunanın Peşte tarafından otobüsten atlıyoruz. Gökyüzü masmavi, güneş tepemizde ancak feci rüzgar var. Peki Tunanın güneş altında parıldayan sularına bakarak karşıya geçmek varken kim takar lodosu, poyrazı? En azından biz takmadık.

Peşte’den Buda…

Asma Köprü Budapeşte…

Asma Köprüden Buda…

Asma Köprüden Peşte…

Asma Köprüden Tuna…

Köprüyü geçtikten sonra arkamıza dönüp, köprü ayaklarındaki aslanlara bakmayı ihmal etmiyoruz.

Kale bölgesine çıkmanın en güzel yolu, hemen köprünün bittiği meydanın karşısındaki füniküleri ya da Macarca ismi ile Siklo’yu kullanmak. Füniküler tepeye ulaştığında Asma Köprü ile birlikte Gresham Sarayının bütün ihtişamı ile ayaklarınızın altında uzandığını görüyorsunuz.

Arkamızı döndüğümüzde ise Kraliyet Sarayının giriş kapısı ile karşılaşıyoruz.

Sarayın 1903 yılında yapılan bu süslemeli girişinde macarları Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya getiren Turul Kuşunu da görüyoruz. Turul kuşunun ayrıca sarayı koruduğuna inanılıyor.  Kraliyet Sarayı ise ilk olarak 15. yüzyılda gotik tarzda yapılmış, 1458’de Kral Matyas tarafından Rönesans üslubunda yenilenmiş.  Tarih boyunca defalarca ytıkılan saray en son 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı esnasında tahrip edildikten sonra 1905 yılındaki tasarımına göre yeniden yapılmış. Tıpkı Viyana gibi Budapeşteyi de Osmanlı hakimiyetinden kurtaran Prens Eugene’nin heykeli Sarayın avlusunda yer alıyor.

Sarayın kuzeybatı avlusunda Matyas Çeşmesi…

Sarayın yan avlularından birine açılan Aslan Kapısı…

Bu avlunun diğer ucundaki Budapeşte Tarih Müzesini düz geçerek  kapıdan çıkınca Sarayın güneydeki en uç noktasına kadar gelmiş oluyoruz.

Tahmin edebileceğiniz üzere, vakit darlığı nedeniyle Sarayın farklı bölümlerinde faaliyet gösteren Macar Ulusal galerisi ve Budapeşte Tarih Müzesini gezemedim. Burada Saray turumuz bitti ve geri dönerek  bu defa Kalenin kuzeyine doğru yürümeye başladık. Geri dönerken Saraya bu defa arka tarafından bakmayı da ihmal etmedik.

 Turul kuşunu bu defa süslü bir demir kapı üzerinde görüyorum ve resmini çekmekten kendimi alamıyorum.

Budapeşte’de bahar kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Ağaçların yeşili o kadar canlı o kadar parlak ki…

Yol üzerinde tepesinde  bir çeşme….

Kuzeye doğru yürüyünce yol bizi Matyas Kilisesine getiriyor. Rengarenk çatısı ve gotik mimari üslubu ile masmavi gökyüzünün altında gerçekten de göz kamaştırıcı duruyor. Esasen 13. yüzyılda yapılan kilise Kral Matyas zamanında genişletilmiş. Osmanlılar Budin’i ele geçirdiklerinde bu kiliseyi büyük camiye dönüştürmüşler ve kilisenin orijinal detaylarının önemli bölümü bu dönemde kaybolmuş. Habsburglar Buda’yı aldıklarında kilise büyük tahribata uğramış ve en son 1873-96 tarihleri arasında Frigyes Schulek tarafından restore edilerek bugünkü haline kavıuşturulmuş.

Kilisenin önündeki meydanda bir de sütun var ki 1713’te bir veba salgını sona erdikten sonra dikilmiş.

Ve  Macarların Hıristiyan olmasını sağlayan Aziz Istvan heykeli Matyas Kilisesi ve Balıkçılar Tabyası arasında duruyor.

Balıkçılar Tabyası  tıpkı Matyas Kilisesi gibi Frigyes Schulek tarafından Neo Romanest tarzda yapılmış. 1895 yılında Balıkçı loncası için yapılan Tabyadan hem Tuna’nın hem de Peştenin nefis manzarasını izleyebiliyoruz.  Sadece estetik amaçlarla yapılan Balıkçılar Tabyası bugün turistlerin resim çekebilecekleri, soluklanıp bir şeyler içebilecekleri terasıyla gerçekten çok keyifli ve hatta büyüleyici bir mekan.

Balıkçılar Tabyasından Parlamento’nun görüntüsü ile bu yazıyı noktalıyorum. Bir dahaki yazıya Peşte yakasından Parlamentodan devam edeceğim. Ben Buda’nın ancak bu kadarlık kısmını görebildim ancak Gellert Tepesi, Taban ve Nehrin kuzeyinde kalan Gül Baba Türbesini de görmek isterdim.  Göremediklerim bu şehre bir kez daha gelebilmek için yeterli bir gerekçe. Vaktim olsa o Balıkçılar burcunun terasında oturup bir kadeh bir şey içerdim.  Kısmet bu sefere değilmiş. O zaman başka sefere umarım.

 

Budapeşte Gezi Notları 1: Giriş

Budapeşte’den dün gece döndüm. Öncelikle Tütü ve Erdem’e tavsiyelerinden ötürü çok teşekkür ederim.  Tavsiyelerin hepsini uygulayabildim mi? Hayır! Çünkü vaktim yetmedi. Peki eksik kalanları tamamlamak, şehrin ruhunu daha iyi soluyabilmek için yeniden gider miyim? Evet, kesinlikle giderim. Hikaye uzun bende çene çok o yüzden başlayalım bir an önce anlatmaya.

Budapeşte’ye gitmeden önce yapılacak ilk şey pasaport, bilet, otel gibi hususları hallettikten sonra bir rehber kitap edinmek. Dost Kitapevinin hazırladığı çeviri nitelikli ve farklı formatlarda Budapeşte rehberleri bulmak mümkün. Ben hangisinin daha kullanışlı olabileceğine karar vermekte zorlandığım için iki kitap birden aldım. Biri Budapeşte Cartoville harita rehberi, diğeri ise Dost Görsel Gezi Rehberleri. Ben Görsel Gezi Rehberini daha çok kullandım ancak daha önce Paris’e gittiğim bir vakitte Cartoville’in minik rehberi de çok işime yaramıştı.  İkinci olarak okumaktan büyük keyif aldığım diğer kaynak Murat Belge’nin Başka kentler, Başka Denizler serisinin ilk  kitabı oldu. Daha evvel Viyana’yı Murat Belge okuyarak gezmiştim. Bu defa da yine aynı şekilde, Budapeşte’yi gezerken Murat Belge’ye bakmayı ihmal etmedim. Merak edebilecek olanlar için Murat Belge bu serinin 3. cildini Mart ayı içerisinde yayınlamış.

Buda ya da bizim tarihten bildiğimiz adı ile Budin ve Peşte’nin 1873 yılında birleşmesi ile kurulan Budapeşte 23 ilçeden oluşuyor.  Turistlerin odak noktasını oluşturan bölgeler eski Buda ve Peşte’nin yer aldığı I, V, VI, VII,VIII, IX. bölgeler. Bu bölgeler aynı zamanda tramway hattının da çevrelediği bölgeyi teşkil ediyor.  Toplam nüfusu yaklaşık 2 milyon. Macaristan’ın nüfusu ise 10 milyon.  150 yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında kalmış. Pek çok kez işgal görmüş ve pek çok defa yıkılıp yeniden yapılmış.

Günümüz Macarlarının ataları bizim gibi Urallardan göç edip, 896’da Budapeşte bölgesine ulaşmışlar. Bu dönemde Macarların önderleri şehrin belli yerlerinde heykellerine rastlayacağımız Prens Arpad imiş. İlk bininci yıla girilirken, Aziz Istvan tüm Macarlar adına Hıristiyanlığı kabul etmiş, ilk taç giyen Macar Kralı olmuş ve günümüzdeki Macar Devletinin  temellerini de atmış.

Osmanlı hakimiyeti Mohaç zaferi ile başlamış, Osmanlılar şehirde pek çok hamam  inşa etmişler ki bunların büyük bölümü bugün de ayakta. Bu dönemde Habsburglar canla başla kenti geri almaya uğraşmışlar. Osmanlı ve Habsburglar arasındaki bu çekişme şehrin de harab olmasına neden olmuş. 1686’da Hıristiyan orduları kenti ele geçirdiklerinde manzara enkazdan farksızmış. 

Habsburglar, Macaristan’ı kontrol altına alabilmek için ülkeye Germenleri yerleştirme politikası gütmüşler. Bu da büyük ayaklanmalara yol açmış. 19. Yüzyıl başında Avrupa’da esen özgürlükçü rüzgarlar Macaristan’da da yankısını bulmuş ve bu da yeni ayaklanmalara yol açmış. Habsburgların Macarlar üzerindeki baskısı  Habsburglar 1866’da Prusya’ya yenilince frenlenmiş ve Macarlarla ortaklık kurma gereği ortaya çıkmış ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurulmuş. 

 I. Dünya Savaşı sonunda Trianon Antlaşması ile topraklarının 2/3’ünü İtilaf Devletlerine bırakmak zorunda kalmış. Kaybettiği toprakları geri almak umuduyla 2. Dünya Savaşında Almanya’yı desteklemiş ancak 1945’te Rus işgali altında yerle bir edilmiş.

1990’da yapılan demokratik seçimlerle Komünist rejim sona erdikten sonra AB yolu da Macarlara görünmüş. 2004 yılından bu yana üyesi oldukları AB Macarlara bu yazı dizisi çerçevesinde bizi ilgilendiren tarihi ve kültürel mirasın renovasyonu konusunda epeyce yardımcı oluyor.

Para birimleri Forint. 1€=266 HUF iken 1 TL 120HUF değerinde. Bana sorarsanız çok pahalı bir ülke değil. Sokaktaki herkes İngilizce konuşamıyor. Hatta otobüs şoförleri ve bilet kontrolörlerinin kaba saba olduğunu söylemek yalan olmaz. Öte yandan, kesinlikle görmeye ve gezmeye değer bir kent. Benim toplantı sonrası serbest zaman olarak kullandığım akşamlar dışında, yarımşar günden iki parça şeklinde kullandığım 1 tam günüm oldu şehri gezebilmek için.  O nedenle tatil için gidenlerin benden çok daha fazla şey görebilmeleri ve bu güzel şehrin tadını çıkarmaları mümkün.

Brüksel’de yaptığım gibi Budapeşte’de de müzeler ile ulaşıma 24-48 ve 72 saatlik periyodlarda bedava erişim fırsatı veren Budapest Card almayı planlamıştım ancak kartın kullanımının kapsamı ve fiyatında yapılacak yeni düzenlemeler çerçevesinde şu anda kapsam dahilinde olmadığını öğrendim. O nedenle Legenda pass isimli, şehir içerisindeki tüm ulaşım araçlarına erişim şansı veren ve bir de nehir turunu kapsayan 72 saatlik ve 6500 HUF değerindeki Legenda Pass kartından aldım. Çok da memnun kaldım. Size de tavsiye ederim.

 İstanbul’dan günde bir uçak kalkıyor Budapeşte’ye. Yolculuk tam 1 saat 45 dakika sürüyor. Gerçekten de kapı komşusu olmasalar da epeyce yakın bize.  Giriş bölümünde anlatacaklarım bu kadar, gelecek yazılarda görebildiğim, koklayabildiğim ve tadabildiğim kadarı ile size Budapeşte’yi anlatacağım. 

Budapeşte’de ne yapılır?

Yarın akşam beni bekleyen güzel bir tiyatro oyunu, Pazar günü ise binmem gereken bir uçak var. Epeyce can sıkıcı ve sinir bozucu bir hafta geçirmiş olmakla birlikte,  bu haftanın bitmesine çok bir şey kalmadı. Önümüzdeki hafta ve büyük ihtimalle bir iki ay daha durum benzeri şekilde devam edecek gibi görünüyor. Eh hayat her zamanda şen sofralarda, keyif ve sefa içerisinde geçmiyor değil mi?

Biraz uzaklaşmak iyi gelecek, ancak asıl uzaklaşmam gerekeni de yanımda götürdüğüm için aslında çok da bir şey değişmeyecek! Yine de Budapeşte’yi bilen, benim seyahat kitaplarından bulamayacağım tavsiyelerde bulunabilecek olan var ise ve bana yazarsa çok sevinirim.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑