Brüksel’de Mısır Esintileri-Tutankamon Sergisi

İki hafta önce gerçekleştirdiğim son Brüksel ziyaretinde deniz ürünleri fuarının yanı sıra ilginç bir de sergiye denk geldim: Tutankamon’un Mezarı ve Hazineleri.

Mısır benim ilgi alanıma giren bir kültür ve ülke olmamakla birlikte hemen deniz ürünleri fuarının yanı başında nerede ise ayağıma kadar gelmiş bu fırsatı kaçırmak istemedim. Milattan önce 1341 yılında doğan Tutankamon babası IV. Amenotep’in kurduğu tek tanrılı dini ortadan kaldırarak yeniden eski Mısırın çok tanrılı dinlerine dönüş yapan bir Kral. Üvey kızkardeşi Ankhesemun ile evlenmiş ve bu evlilikten ölü doğan iki kız çocuğu olmuş. M.Ö. 1333 yılında 8 yaşında iken tahta çıkmış ve 10 yıl tahtta kaldıktan sonra 1323 tarihinde hakkın rahmetine kavuşmuş.

Tutankamon’un mezarı hayatı boyunca yaptıklarından çok daha fazla dikkat çekmiş olmalı ki Mısır’da Krallar Vadisine gömülen ve genç yaşta vefat eden bu Mısır Kralının mezarını bulmak pek çok arkeologun, araştırmacının, zengin gezginin rüyası olmuş.  

Mezarı bulmak ise Mısır’a bu amaçla gelen İngiliz  arkeolog Howard Carter ve hastalığı nedeniyle hava değişimi için Mısır’da bulunan zengin gezgin Lord Carnarvon’un tanışması ile olmuş. 1907’den 1922’ye kadar süren kazılar arada 1. Dünya Savaşı nedeni ile kesintiye uğramış. Ancak, Carter Kasım 1922 tarihinde sonunda muradına ermiş.

Girişte Rozetta Taşını ve Tutankamon’un heykelini görüyoruz.

Sergi  temel olarak iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde  Tutankamon’un hayat hikayesi, icraatları ve ölümünün yanı sıra  Carter tarafından mezarın ne şekilde bulunduğuna ilişkin belgesel tadında videolar izliyoruz.  Bu bölümde videolar, ardında Tutankamon’un mezarının kopyasının yapıldığı bir cam vitrinin üzerinden gösteriliyor. Videolar dışında dinlediğiniz ses kayıtları esnasında vitrinin ışıkları sizi yönlendirerek hikayesini dinlediğiniz objeleri tek tek izlemenizi sağlıyor.

Kafanızda daha iyi canlandırabilmeniz için öncelikle “Mezar Planı”nda başlayalım. Serginin girişinde mezar planının mikadan yapılmış bir maketi de vardı ancak fotoğrafını çekmek zor olduğu için aşağıdaki plan üzerinden anlatmak daha yerinde geldi.

1 numara ile gösterilen yer mezarın girişi. Girdikten sonra ilk ulaştığımız yer ise Tutankamon’un günlük hayatında kullandığı eşyalarının bulunduğu oda. Bakalım  içerisinde neler var:

Bunun ardından asıl mezarın bulunduğu odaya geliyoruz.

En son durak noktamız ise hazine odası.

Serginin ikinci kısmında ise bu defa vitrin camlarının arkasından değil doğrudan mezar odasının ve hazine odasındaki objelerin birebir kopyalarının sergilendiği bölümü geziyoruz. 

Mezar odasının bire bir ölçülerde yapılmış kopyası. 

Duvarlardaki süslemeler….

Mezar odasının som altından yapıldığını da unutmadan eklemek gerek.

Kral Tutankamon, matruşka gibi iç içe geçen 4 ayrı tabutun içerisine konmuş. Bunların her biri farklı süslemelere sahip ve tıpkı mezar odası gibi som altından.

Mumya..

Mezar odasının kopyalarını gördükten sonra Tutankamon’un günlük hayatta kullandığı eşyaları tahtını ve diğer eşyalarını görmeye geçiyoruz.

Sergi biletleri 15.5 Euro’dan satılıyor. Bu fiyata audio kulaklıklar da dahil. Turu 90 dakikada tamamlıyorsunuz. 20 Nisan 2011’de Brüksel’de başlayan bu sergiyi Kasım ayına kadar ziyaret etmek mümkün. Fırsatı olanlar için ilginç bir deneyim.

Reklamlar

Avrupa Su Ürünleri Fuarı 2011-Brüksel

Sonunda geçtiğimiz hafta içerisinde yine bir toplantı vesilesiyle Brüksel’e gitme durumu ortaya çıkınca, ilk iş otel ve uçak rezervasyonu yaptırmak oldu. Ancak özellikle otel fiyatları öylesine uçuk seviyelerde seyrediyordu ki, şehirde bir tuhaflık olduğu aşikardı. Sonunda Brükselli arkadaşlarımızdan öğrendik ki dünyanın en büyük su ürünleri fuarı olan European Seafood Exposition tam da bizim toplantı tarihlerine denk geliyormuş.

 

Fuar alanı Brüksel’in metro ile de gayet rahatlıkla ulaşılabilen Heysel bölgesinde, Bruksel Expo parkının içerisinde. Brüksel Expo’nun tam karşısında ise size daha önceki Brüksel yazılarında pek bahsetmediğim Atomium, Mini Europe ve Kraliyet Bahçeleri  bulunuyor. 

Eh bunu duyan Epicurious ne yapar. Daha otele gitmeden uçaktan iner inmez soluğu fuar merkezinde alır. Fuarda su ürünleri sektöründe faaliyet gösteren firmalar ürünlerini sergilerken, ülke standları ziyuaretçilere kendi ülkelerinin tanıtımını yapıyorlardı. Ülke standlarının tam listesine buradan bakarsanız dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden  oldukça geniş bir katılım sağlandığını görebilirsiniz.

Türk firmalarının da ürünlerinin sergilendiği fuar balıkçılık sektöründe faaliyet gösterenler, dağıtım firmaları, ithalatçılar ve restoran sahipleri kadar bizim gibi balıkçılıkla -mide turizmi çerçevesinde ilgilenenler açısından da büyük önem taşıyordu. İşte  resimlerle Türk firmalarının bulunduğu fuar alanı:

 

Türkiye ülke standının önünde bizim derya kuzularının tadına bakanlar burada…

Balıktan sonra ikram edilen tadımlık tahin helvaları…

Firmaların standlarında sergilenen ürünler…

Ardından diğer ülke standlarına yöneliyoruz… İşte İtalyanların tahta oturttukları balık…

Taylandlıların ikramn ettikleri karidesli makarna…

Paketlenmiş, yarı pişirilmiş ve süpermarketlerde nihai tüketicinin tüketimine hazır ürünlerini sergileyen Singapurlu Food Empire firmasının ikramları… Önce nar gibi kızarmış karidesler, ardından bebek kalamarlar…

Hollanda ülke standından görüntüler… Önce karides salatası, sonra füme balık…

Biraz daha karides…

Ahtapotun bu halini hiç gördünüz mü? Bu nefis tabaklar İspanyol Intersmoked firmasının tadım standından…

Fuarda ne kadar orkinos yedim hiç bilmiyorum 🙂

Diğer standlardan görüntüler… Her biri birbirinden iştah açıcı…

Yemekten fırsat kaldığı ölçüde resimleyebildiklerim bunlar… Ben her yıl sadece Nisan-Mayıs aylarında ziyarete açılan Kraliyet Botanik bahçesine gitmeyi planlarken karşıma çıkan bu leziz fuardan görüntülerim bu kadar. Önümüzdeki yıl 24-26 Nisan tarihlerinde yapılacak olan fuara eğer yolunuz Brüklsel’e düşerse uğramadan geçmeyin. 

Brüksel Gezi Notları 9: Parc du Cinquantenaire ve Autoworld

Şimdiye kadarki yazılarımda hep Brükselin upper town-lover town çizgisi üzerinde dolaştık. Ancak bugün sizi şehrin doğusuna Avrupa birliği kurumlarının yer aldığı ve European Quarter- Quartier Européenne olarak bilinen bölümünün de ötesine götüreceğim.  Shuman Meydanı hepinizin bildiği Avrupa Komisyonu’nun merkezini oluşturan Berlaymont Binasının da yer aldığı bir meydan. Burası AB bürokrasisinin kalbi. Lobicilik şirketleri, sektör temsilcileri, her türlü sivil toplum kuruluşu, aday ve üye ülkelerden gelen bürokratlar, Avrupa Birliği kurumlarında çalışan 30.000 kişi ile birlikte bu meydanı her gün şenlendirmeye devam ediyor. Bu sayede Brüksel’de emlak ve otel fiyatları yükseliyor, şehir her geçen gün daha da kozmopolit hale geliyor.

Shuman meydanından şehrin doğusuna doğru devam ettiğimizde karşımıza güzel bir park çıkıyor. Burası Parc du  Cinquantenaire.  Benim bundan 5 yıl önce her sabah içinden geçerek işe gittiğim park.

Bu defa Autoworld’ü gezmek için buıradayız. Autoworld 1886 yılından başlayarak otomobilin tarihçesini bizlere anlatan bir müze… Bence kesinlikle görmeye değer. Ne yazık ki çok fazla bilinmiyor. Autoshowları takip edenler tarafından ilgiyle gezileceğini tahmin ediyorum. Ben daha fazla lafı uzatmadan sizi resimlerle başbaşa bırakıyorum…

Alfa Romeo-1948

Jaguar-1965

Chevrolet-

Ferrari-

Jaguar-1969

Brüksel Gezi Notları 8: Brükselin Çizgi Roman Kahramanları

Brüksel yazılarının sonu gelmiyor, çünkü yazıyorum yazıyorum ancak bitmiyor. Gezdiğim Magritte ve Müzik enstrümanları müzesinin ardından bu defa bir başka rengarenk, sevimli mi sevimli müzeye götürmek istiyorum sizi. Belçika diyince herkesin aklına gelen anahtar kelimelere bir tanesini daha eklemek istiyorum böylece: Çizgi Roman.

Evet yanlış okumadınız bugünkü yazımızın konusu Brüksel’deki Çizgi Roman Müzesi. Brüksel’de neden bir çizgi roman müzesi açılır diye sorarsanız sebebi basit. Bildiğiniz pek çok çizgi roman kahramanı Belçikalı. Bunların Belçikalı olduğu en çok bilineni TenTen ancak mesela bir de Red Kit var. Western bir çizgi roman olan Red Kit aslında zihinlerde hep Amerikan algısı bırakmıyor mu sizce?  Ya Şirinler????

Centre Belge de la Bande Dessinée  Art Nouveau akımının en önemli temsilcilerinden  Ünlü Belçikalı mimar Victor Horta tarafından yapılmış bir binada meraklılarını karşılıyor. Victor Horta bana sorarsanız İspanya’daki Gaudi’nin Belçika’daki karşılığı. Sebebi mimari tarzlarının benzerliği değil ancak sahip oldukları ün.

Aşağıda müzeye inen merdivelerin tepesindeki çizgi roman karakterini görüyoruz.

Bina daha ilk girişte içerideki aydınlığı ve ferahlığı ile çok çarpıcı. Giriş kapısının hemen sağında bir de restoran var. Yukarı çıkan merdivenler, merdivenlerin demir parmaklıkları, yukarıdaki cam tavan detayları göze ilk çarpan güzellikler.

Yukarı kata çıktığınızda giriş kapısının görüntüsü de bir ayrı güzel…

Bu da Müzenin yukarı kattan görüntüsü… Nefis değil mi? Mimarlık öğrencileri banklara oturmuş çizim yapıyorlar…

Gelelim çizgi roman kahramanlarına…

TenTen ya da orijinal ismi ile TenTen’in yaratıcısı Hergé ismi ile bilinen Georges Remi 1907 yılında Brüksel’de doğmuş.  22 yaşındayken yani 1929 yılında TinTin ve Milou (TenTen’in köpeği) karakterlerini yaratmış.  Hergé’nin 1934 yılında Brüksel Güzel sanatlar Akademisinde öğrenci olan  Tchang Tchong-Jen ile tanışması TenTen karakterinin oturmasında ve hikayelerin daha senaryo temelli olmasında etkili olmuş.

TenTen 16-18 yaşlarında bir karakter. Bugün yaratıldığı günden bu yana 82 yıl geçmiş olmasına karşın yüzünde tek bir kırışıklık yok. Bir kahraman, tuttuğu herşeyi koparan. Aynı zamanda gazeteci. Üstelik her kılığa girebiliyor.

Milou TenTen’in köpeği. Bakmayın şapşal görüntüsüne, günü kurtaran bir kahraman Milou…

Bu her türlü mimiği ile Kaptan Haddock..

Müze mağazasındaki TenTen bibloları rengarenk…

Ve Morris olarak bilinen Maurice de Bevere tarafından 1946 yılında  yaratılan Red Kit-Lucky Luke… Sigaraya karşı verilen savaş çerçevesinde Red Kit’in ağzındaki sigara düşmüş ancak yeri boş kalmış!

Bu sahneyi çizgi filmlerden hatırlıyor olmalısınız 🙂

 Müzeden görüntülerle devam ediyoruz…

ve son olarak Müze Mağazası…

Brüksel’deki Çizgi Roman Müzesi en zevkli duraklarınızdan biri olmaya aday. Bence gidin müzeyi gezin, aşağıdaki kafeteryaya ve müze mağazasına da uğramayı ihmal etmeyin 🙂

Brüksel Gezi Notları 7: Aux Armes de Bruxelles ve Midye Hakkında

Café Metropole’den çıktıktan sonra bu defa akşam yemeğini yiyeceğim Aux Armes de Bruxelles‘e doğru yola çıkıyorum. Aux Armes de Bruxelles  bundan 6-7 sene evvel, Brüksel-İstanbul uçağında tesadüfen benim yanıma oturan Antwerpli bir şefin önerdiği Brüksel restoranları listesinde olan ve benim epeydir denemek istediğim ancak fırsat bulamadığım bir yer.

Restoran Brüksel’in balıkçı restoranlarının yan yana dizildiği sokağı Rue des Bouchers’de. Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var. Balıkçılar sokağındaki restoranların çok büyük bir çoğunluğu, Brüksel’de yerleşik Faslı, Tunuslu, Lübnanlı göçmenler tarafından işletiliyor. O yüzden bu restoranlarda Belçika mutfağından ziyade Akdeniz mutfağının değişik örneklerinin bulunduğu menülerle karşılaşmanız muhtemel.

Devasa deniz kabuklularını kendilerine vitrin yapmış, sokağa atılmış masalar ve çiçekler arasında sizi restoranlarına davet eden, iltifatlar eden, nerelisiniz diye soran garsonlara aldanıp, bunlardan birine girmeniz ise an meselesi. Restoranların hepsi birbirine benzediği için yapacağınız seçimin rastgele olması da çok olası.

Bu restoranlar kapı girişine koydukları set menüleri ile hesaplı gibi görünse de sonuçta ödediğiniz hesap beklediğinizden çok daha yukarıda da olabilir.  O yüzden bence turist tuzağı olan bu sokakta gezerken dikkatli olmakta ve galeyana gelerek, sıcak bir şekilde sizi içeri davet eden garsonlara aldanmamakta fayda var. 

Bu sokakta bir de Chez Leon var ki, sadece Türkiye’den değil tüm dünyadan turistleri ağırlayan, fiyatları göreli olarak daha hesaplı, her zaman hınca hınç dolu, kebapçı zihniyeti ile sürümden kazanan bir yer. Ancak ben,  Brüksel’e gelen herkesin dolaştığı “midye, waffle, bira”  şeytan üçgeninde eğer ilk kez midye yiyecekseniz bunu biraz daha düzgün bir yerde yiyerek başlamanızı tavsiye ederim. Bu arada Chez Leon ve Aux Armes de Bruxelles nerede ise tam karşı karşıya iki restoran ve ikisini de bulmak son derece kolay.

Restoran’a girdiğimde önceden rezervasyonum olmadığı için acaba tek kişilik bir masa bulma şansım var mıdır diye soruyorum. Garson beni buyur ederek restoranın baş köşesine oturtuyor. Gerçekten şanslıyım çünkü bu sokakta sahibi Belçikalı olan tek restoran burası ve turistlerden ziyade yerlilerin de rağbet ettiği bir yer.

İlk geldiğimde boş masalar olmasına karşın bir süre sonra restoran doluyor. Yaş ortalaması yüksek , masalarda bembeyaz masa örtüleri ve peçeteler, etrafınızda vızır vızır dönen garsonlar var. Ben tereyağı ve ekmek ile oyalanırken bir yandan da müşterileri izliyorum.

Menü geliyor ve ben öncelikle bir kadeh beyaz pouilly fumé söylüyorum. Bu benim çok beğendiğim bir üzüm ve şaraptan ilk yudumu aldığımda da ne kadar doğru bir seçim yaptığımı anlıyorum. Yemekten önce masaya adet olduğu üzere ekmek ve tereyağı geliyor.

Fazla beklemeden ilk tabağım geliyor. Croquettes aux Crevettes. karides pane gibi düşünebileceğiniz bu tabak, Belçika mutfağının midye ile birlikte en ünlü spesiallerinden. İçerisindeki malzeme çok bol, dışındaki kaplamayı nerede ise hissetmiyor ve karidese doyuyorsunuz. Tabaktaki hoşluklardan biri de croquettelerin yanında sunulan maydanoz. Kıvırcık maydoanozlar çok kızgın yağa bir saniyeliğine batırılıp çıkarılmış ve gerçekten tahminlerinizin çok ötesinde nefis bir tada bürünmüş. Bayıldım.

Ben maydanozların sırrını garsona sorarken yan masaya benden biraz sonra yerleşen müşteriler lafa giriyorlar ve muhabbet başlıyor. Antwerp’te yaşadıklarını ve has munis Belçikalı olduklarını öğrendiğim masa komşularım bana yemek yemek için çok iyi bir seçim yaptığımı söylüyorlar. Konu konuyu açıyor ve Mayıs ayında Türkiye’ye geleceklerini öğreniyorum.  Bana İstanbul’da gidilebilecek restoran isimleri soruyorlar ve onlara daha güzel bir liste hazırlayabilmek için e-mail adreslerimizi alıyoruz.

Bunlar ise onlara gelen başlangıç yemekleri. İlk gördüğünüz Les Moules a l’Escargot. Türkçe çevirisi Salyangoz usulü Midye olmasına karşın bu tabakta salyangoz yok. 

İkincisi ise Belçika’da özellikle savaş ve kıtlık yıllarında patatesle birlikte en çok tüketilen besin kaynaklarından biri olan Hindiba ile yapılan Endive au Gratin. Peynir ve domuz jambonu  ile doldurulan hindibaların üzeri beşamel sosla kaplanarak hazırlanan bir başka Belçika spesiyalitesi.

Sohbet devam ederken benim ikinci tabağım geliyor:  “Les Moules au Vin Blanc et a la Creme”- yani beyaz şaraplı ve kremalı midye.

Midyeler harika, sos müthiş, kereviz sapının verdiği tat benim gibi bir kereviz delisi için çok mutluluk verici. Bu tabak yanında belçikanın meşhur patates kızartması ile geliyor. Dışı çıtır çıtır güzel kızarmış, iri doğranmış, içi bizim evde yaptığımız patates kızartmasına benzer şekilde yumuşak. Gerçekten güzel. Bir süre sonra ise önümdeki koca tencere boşalmış vaziyette. Suyu gerçekten de çok lezzetli ancak fazla içmemenizi öneriyoruz zira bu midyeler üzerine su eklenmeden yapılıyor. Gördüğünüz midyenin kendi suyu, şarap ve kremadan oluşan kerevizli bir çorba aslında. Dolayısı ile ilerleyen saatlerde içindeki deniz tuzu yüzünden içinizi cayır cayır yakması muhtemel. Ama yine de bir kaç kaşık tatmakta fayda var.

Yiyip içtiklerimiz bunlar. Şimdi gelelim Belçika’nın midye ile olan hikayesine.  Nerede ise bütün yemek kitaplarında ya da ilgili internet adreslerinde, midye’nin yenebilir bir deniz mahsulü haline gelmesinin hikayesi 1235 yılına dayanıyor. Hikayeye göre  İrlandalı denizci Patrick Walton Fransa’nın batı kıyılarında bir deniz kazası yapar. Kazadan sona ise gelgitden faydalanıp balık yakalamak için denize bir ağ atar. Sonrasında balık yakalayamaz ancak ağa yapışan çok sayıda midye yakalar. Fransa’nın batı kıyılarında başlayan midyenin hikayesinin Belçika’da son bulması ise hayli ilginç. Çünkü Belçika kendisi midye üretimi yapan bir ülke değil.  Bugün Belçika dünyanın en çok midye ithalatı yapan ülkesi. Kişi başına yıllık midye tüketimi ise 5kg. civarında. Türkiye ile olan ticaret ilişkilerine baktığımızda ise Türkiye’nin dahi Belçikaya balık, işlenmiş balık ve deniz kabuklularının ihracatını yaptığını görüyoruz.

Belçika’ya gelen turistlerin tükettikleri midyelerin büyük çoğunluğu  ise Hollanda, Almanya, Danimarka ve Fransa’dan geliyor.  Yemek tarifleri derseniz Fransadan ithal.  Dünyaca ünlü  French Friesı bilmeyen yok zaten. İşte sadece patates kızartması değil, aynı zamanda midye tarifleri de Fransız mutfağından.   Şaşırtıcı değil mi? Aslında güneş görmeyen Hollanda’nın laleleri ile ünlü olmasından daha farklı bir durum değil bu! Demek ki iyi bir ticari zeka bütün dünyaya midye yedirebilmenizi sağlıyor.  Bakalım biz ne zaman Türk mutfağının döner ekmek olmadığını dünyaya gösterebileceğiz?

Midye demişken onun da bir mevsimi var tabi. Midye sezonunun içinde İngilizcesinin içinde  r harfi bulunan aylar olduğu söyleniyor. Yani Nisan-Ağustos aralığında midye yemiyoruz.

Şimdi bu kadar midye lafının ardından, Brüksel’de yenebilecek tek şeyin midye olmadığını, bu ülkede et yemeklerinin de  çok leziz olduğunu söyleyerek,  kendi restoran önerilerimle yazıyı bitiriyorum. İşte gönül rahatlığı ile yemek yiyebileceğiniz çeşitli Brüksel restoranları:

Belçika Mutfağı

La quincaillerie

Belga Queen

Vincent

La Manufacture

Lübnan Mutfağı

Al Barmaki

Tayland Mutfağı

le IIeme Element

Fas Mutfağı 

Kasbah

Brüksel Gezi Notları 6: Metropol Café- Mimari ve Lezzet Bir Arada

Bir önceki yazının sonunda hatırlarsanız bir iki saat dinlenebilmek için yorgun argın otele doğru gidiyordum.  Gittim de.  2 saat kadar dinlendikten sonra bu defa Brüksel’e her geldiğimde mutlaka uğradığım Hotel Metropole‘ün Café’sindeyim. Hotel Metropole 19. yüzyılın sonunda, 1895 yılında kapısını misafirlerine açmış ve halen hizmet vermeyi sürdüren bir saray yavrusu. Resepsiyonundan, lobisine, lobiden restoranlarına kadar ince bir zevkle döşenmiş.

Otelin Cafési, genelde daha büyük yaş grupları tarafından tercih edilen ancak beni her zaman büyülemiş bir mekan. Geldiğinizde içeceğinizi yudumlarken iki tercih yapabilirsiniz: İlk tercih 19. yüzyılın en hoş mekanlarından birini daha yakından inceleyebilmek için içeride oturmak. İkincisi ise sokak kısmında oturarak Anspach Bulvarından gelen geçeni izlemek.

Café Metropole bana daha önce Viyana’da kaldığım 3 hafta içerisinde bir kaç kez gittiğim Cafe Central’i hatırlatıyor.  Şimdi muhtemel bir Budapeşte seyahatim için Budapeşte’deki Cafe New York’un hayalini kuruyorum. 

Daha önce defalarca gelmiş olmanın da verdiği rahatlıkla ben dışarıda ısıtıcıların altında oturmayı tercih ediyorum. Bana soğuk mu soğuk lezzetli mi lezzetli bir Chimay eşlik ediyor bu defa. Ancak size en büyük tavsiyem bir öğleden sonra bu Café’ye uğrayarak birbirinden leziz tartlarından, pastalarından tatmanız. O kalabalıkta ben resimlerini çekemedim ancak, görüntüleri bile insanı baştan çıkaracak cinsten. Şiddetle tavsiye edilir!

Brüksel Gezi Notları 5: Grand Sablon’dan Grand Place’a Brüksel Lezzetleri

Birlikte Brüksel’i gezmeye devam ediyoruz. Magritte müzesinden çıktık, eh sabahtan beri bu kadar yürümek beni de epey acıktırdı, ancak yemek için aklımdaki restoran Grand Place’a yakın. O yüzden ha gayret diyerek bekliyorum ve çantamızdaki Exki’den aldığım nefis sandviçi uygun bir aralıkta mideye indirmenin rahatlığı ile yola devam ediyorum.

Exki bana Brüksel’in en güzel hediyelerinden biri. Hani Londra’da Pret a Manger vardır. Birbirinden nefis hazır sandviçler satar. Taze sıkılmış meyve suları ve çeşit çeşit tatlılar da size göz kırpar. İçerisi aynı zamanda mis gibi kahve kokar. İşte Exki’ye girdiğinizde karşılaştığınız manzara da bunun aynı. Özellikle sabahları ve öğlenleri kasada kuyruk olur. Biraz geç kalsanız en favori sandviçinizi bulmanız hayal olur. Brüksel’in çalışan nüfusunun büyük kısmını besleyen bir işletmedir. Sabahları kruvasanlarına, çikolatalı ekmeklerine doyamazsınız.  Öğlenleri çeşit çeşit sandviçlerine.  Benim favorilerim John ve Louise oldu bu defa. Belki de Brüksel’de kaldığım zamanları yad etmek için nedense öğle yemekleri için Exki’den başka yere gitmek istemedim. Bir şehri tanımak, içinde yaşamak, oradaki yerleşik nüfus gibi davranmak benim hep çok hoşuma gitmiştir. Sanırım bu yüzüme ve hareketlerime de yansıyor ki, gittiğim yabancı ülkelerde bana yol soran çok olur. Oranın yerlisiyim ya! Üç günlüğüne bile olsa! 🙂

Mideye hapur hupur indirdiğim leziz sandviçleri size de göstermek isterdim ancak resim çekmek aklıma gelene kadar hepsini mideme indirmişim.  Ancak size tatlıları sakladım. Buyrun işte birbirinden leziz tartlar.  Bu nefis şeylerin içindeki tereyağı kokusu başınızı döndürmeye kafi.

Neyse  gezmeye kaldığımız yerden devam edelim. Müzeden çıktıktan sonra Güzel Sanatlar müzesinin önünden yürümeye devam ediyoruz. Bu sırada, Müzenin yan tarafındaki heykelli bahçeye bakmayı da ihmal etmiyoruz. Aşağıda gördüğünüz heykeller sanatın her bir dalını sembolize ediyorlar.

Ardından sağa Grand Sablon’a dönüveriyoruz. Grand Sablon bir meydan. Etrafında caféler, şık restoranlar bulunan güzel bir meydan. Godiva ve Pierre Marcolini de burada.  Meydanın bir köşesinde güzel bir kilise var.

Çikolata için yanıp tutuşurken biraz daha sabırlı olmaya karar verip bundan 5 yıl önce keşfettiğim ve sadece bir kere beyaz çay aldığım bir çay cennetine ikinci kez giriyorum: Univers du ThéCam kavanozları açıp tek tek koklamaya başlıyorum çayları, dene dene bitmez çünkü envai çeşit çay var bu dükkanda. Sonunda içinde  tarçın ve pek çok farklı baharat olan, üzerine az miktarda süt ekleyip balla tatlandırarak içilen nefis bir çay alıyorum. 

Dükkanın Türk olan sahibi ile kısa bir sohbetten sonra bu defa rotamı Pierre Marcolini’ye çeviriyorum. Pierre marcolini benim için bir nevi ibadethane gibi. İçerisi sade ve şık. Ancak biraz da gerici bir ortam var. Bu dükkanda çikolataya pırlanta muamelesi yapılıyor bana kalırsa!

Ben dükkandaki hemen hemen her çikolatanın tadına baktıktan sonra, çikolatalı bir kek alıp, onu Türkiye’ye kadar taşımayı da göze aldım. İyi ki almışım!. Yine gideyim yine alırım. Ağzınıza attığınız ilk lokmada sizi kendinizden geçirecek bir lezzet bu gerçekten de.

Bu nefis ve leziz dükkandan çıktıktan sonra yeniden Grand Place tarafına doğru yol alıyorum. Akşam üzeri olmak üzere ve gerçekten de Grand Place meydanındaki publardan birinde oturup güzel bir kadeh bira içmek için güzel bir zaman. Sabırsızlanarak adımlarımı sıklaştırıyorum. Yorgunum ancak mutluyum. Eskileri yad etmekten, şansıma pırıl pırıl parlayan gökyüzünden, kısa süre de olsa kendime vakit ayırabilmekten, sevdiğim şehrin sokaklarından yürümekten, fotoğraf çekmekten. Mutluyum işte basitçe.

Yolda dönerken, Mont des Arts’a çıkan yoldaki saati görüyorum. Bir resim de burada çekiyorum. Bu saatin üzerindekiler tarihi karakterlerdi diye hatırlıyorum ancak kim kimdir çok da bilemiyorum.

Grand Place’a geldiğimde farkediyorum ki benim düşündüğümü düşünen turistler çoktan oturmayı hayal ettiğim masalara oturmuşlar. Meydanı göremedikten sonra içeride karanlık bir yerde tıkış tıkış oturmanın manası olmadığı için Place d’Espagne’da yine gayet şık  ve klasik tarzda döşenmiş bir pub’a oturuyorum. Amaç doymak değil, bir bira içip ufak tefek bir şey atıştırmak.

Daha önce de bahsetmiştim. Brüksel bir bira cenneti. Benim favori biralarım hafif içim için  Leffe Blonde ve Hoegaarden, daha oturaklı biralar için ise Duvel (%8 alkol)  ve Chimay’dir (%9 alkol). Biraların içerisindeki alkol oranının %12’ye kadar çıkabildiğini gördüm. Yani içerken dikkatli olmaklta fayda var. Bir de Belçikalıların Kriek denilen meyveli biraları da vardır ki bunlar pek benim tarzım değildir. Zira tatlı içki sevmem. Bu noktada her biranın kendi bardağı ile servis edildiğini, en egzantrik bira bardağının ise Kwak bardağı olduğunu söyleyebiliriz. Bana sorarsanız Kwak bardağının görüntüsü deney tüpünü andırıyor.

Güzel bir Leffe yanına da bir güzel peynir pane söylüyorum. Bir yandan etrafı izliyor, bir yandan da elimde harita ertesi gün ne yapsam diye düşünüyorum. Keyfime diyecek yok! Yorgunluğum yavaş yavaş silinirken ben kafamda önce otele dönüp bir duş yapıp sonra da akşam yemeği için çıkmayı kuruyorum.

Brüksel Gezi Notları 4: Belçikalı Sürrealist René Magritte

Hala Mont des Arts’dayız. Ne de olsa burası Sanat Tepesi idi değil mi.  Müzik Enstrümanları müzesinden çıktıktan sonra Place Royale’e tırmanıp sağa dönerek meşhur Kraliyet  Güzel Sanatlar Müzesinine doğru ilerliyoruz. Daha önce de gezdiğim bu müzeyi yeniden ziyaret edecek vaktim yok. Ancak şehre ilk gelenlere mutlaka tavsiye edilir zira son derece zengin bir kolleksiyona sahip.

 Bu arada benim gözüme daha önce görmediğim bir şey çarpıyor: Güzel Sanatlar Müzesinin yan kapı girişi tek bir sanatçıya ayırılmış: René Magritte. Bir sürrealist, hem de Belçikalı ve benim için büyük keşif.

Londra’da Dali Müzesini gezmiş, Şu an hatırlayamadığım bir ülkede Miro Sergisi görmüştüm. Bunlar dünyaca ünlü sürrealistlerdi. Peki bu René Magritte’de kimdi? Neden daha önce duymamıştım ki? Bir merak daldım müzeye. Karşıma küçük yaşta annesini intihar etmesi nedeniyle kaybetmiş, çocukluk arkadaşıyla evlenmiş ve hayatı iniş çıkışlarla geçmiş sürrealist bir ressam çıktı. Brüksel ve Paris arasındaki gidiş gelişleri, para kazanmak için  çizdiği reklam afişleri,  sürrealist arkadaşları, hayatının son 15 yılında yakaladığı şöhretin yanı sıra derinliği konusunda beni  kendine hayran bırakan, filozof bir ressam.

Magritte Müzesi 3 kata yayılmış kronolojik bir sıra ile bir yandan ressamın hayatını diğer bir yandan da yıllar içerisinde tarzında gerçekleşen değişiklikleri anlatıyor. Bazı resimleri çok depresif, ama bazılarında öyle bir ışık var ki gerçekten de insanın içi garip ve anlamlandıramadığı bir mutlulukla doluyor. Müzenin duvarları Magritte’in  özlü sözleri ile süslenmiş. Okuyorum okudukça şaşırıyorum. Kafam hafiften altüst oluyor. Soru işaretleri canlanıyor.

Ben Magritte’i çok sevdim. Bu kadar geç tanışmamıza da üzüldüm. Ama geç olmasına üzülmektense,  tanımış olduğuma sevinmem gerek sanırım.

Aşağıda en beğendiğim ve o size bahsettiğim garip mutluluk hissini uyandıran resimlerden bir kısmına yer verdim. Sanırım beni mutlu eden mavi gökyüzü 🙂 Hem de en ummadığım anda ve yerde karşıma çıkınca daha mutlu oluyorum galiba.  Bakın bakalım siz ne hissedeceksiniz.

Black Magic-Magritte

Le Plagiat (The Plagiary)- Magritte

Les Tables de la Loi-Magritte

Brüksel Gezi Notları 3: Mont Des Arts’da Müzikle Buluşma

Brüksel serisinin ilk yazısında yazmıştım. Brüksel hep Ankara ile kıyaslanır ancak aslında Ankara’dan daha güzel olandır diye. Anayasal bir monarşi olarak 1830 yılında kurulan Belçika aslında bana sorarsanız yapay olarak yaratılmış bir ülke. yapaylık 2010 yılında yapılan seçimlerden bu yana sekiz ay geçmesine karşın halen Hükümetin kurulamaması ile de kendini gösteriyor. Yani aslında 8 aydır kendi kendini idare edebildiğine göre, hükümete bile gerek yok bu ülkede.  Nüfusun yarısı Flaman, yarısı Valon. Küçük bir Alman nüfusa da ev sahipliği yapıyor ve bu nedenle Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere 3 resmi dili var. Bağımsızlığını elde etmeden önce zaman zaman Hollandalıların, zaman zaman da Fransızların egemenliği altında kalmış. Brüksel ise Valon  bölgesinde kalmasına karşın ayrı statüde ve 10 milyon nüfuslu Belçikanın  başkentliğinden Avrupa Birliği’nin başkentliğine terfi etmiş ve bu arada NATO’nun da karargahı haline gelmiş bir şehir. Yapaylığı da buradan kaynaklanıyor zaten. Yapay olmakla birlikte bu güzelliğini etkilemiyor bana kalırsa. Avrupanın diğer başkentleri kadar gösterişli değil ancak dikkatli bakarsanız gizli güzelliklerini gözlerinizin önüne seriveriyor.

Bu güzelliklerden biri mimari, bir ikincisi müzeler. Brüksel pek çok güzel mimari örneğini barındırdığı gibi çok hoş müzelere de ev sahipliği yapıyor. İşte biz de bu yazıdan başlayarak, yavaş yavaş şehrin müzeleri arasında dolaşmaya başlayacağız. Benim vaktim kısıtlı olduğu için müzelerin hepsini size gösterebilme şansım yok ancak sizin de gerçekten ilginç bulacağınızı düşündüğüm bir seçki yaptım kendimce. Tabi aradaki lezzet duraklarını da unutmayacağız bu müze gezileri esansında.

Brüksel’de yapacağınız müze turları öncesinde benim sizlere tavsiyem şehirde kalacağınız süreye göre 24/48/72 saatlik seçenekler şeklinde piyasaya sunulan Brussels Card’lardan bir tane edinmeniz. Benim için 48 saatlik bir kart yeterli idi  ve içerisindeki 3 günlük sınırsız otobüs/metro/tramway bileti ile birlikte 30 müzeye giriş şansını veren bu karta 34 Euro ödedim. Bence kısa sürede çok yer gezmeyi düşünenler için gerçekten de çok faydalı bir araç. Tavsiye ederim.

Grand Place ve Galeries Royales Saint Hubert’i gezdikten sonra Place d’Espagne üzerinden yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz bu defa. Hedefimiz Mont Des Arts. Yani Sanat Tepesi.

Yukarı doğru tırmandıkça eski şehrin aşağı tarafını tepeden görme imkanına da kavuşuyoruz. O nedenle sırtınızı  Grand Place tarafına dönüp Mont des Arts’ın merdivenlerini tırmanırken arada kafanızı çevirip arkanıza bakmanız yerinde olur. Zira güzel resimler çekebileceğiniz bir noktadasınız bilesiniz.

Merdivenleri tırmanıp tepeye çıktığınızda bir yanınızda Müzik Enstrümanları Müzesini, diğer yanınızda Güzel Sanatlar Müzesini buluyorsunuz. Bizim ilk durağımız Müzik Enstrümanları Müzesi. Daha önce de bir kere gezme şansını bulduğum bu müze gerçekten de çok hoş düşünülmüş çok hoş dizayn edilmiş bir mekan.

1877 yılında Brüksel Kraliyet Müzik Konservatuarının bir parçası olarak, öğrencilere eski çağların müzik enstrümanlarını gösterebilmek amacıyla kurulan Müzik Enstrümanları Müzesi (Musée des Instruments des Musique) kurulduğu dönemdeiki özel kolleksiyonile faaliyete geçmiş. Yıllar içerisinde müzenin envanterinin genşlemesine müze yetkililerinin yoğun çabalarının yanı sıra, bonkör bağışçılar ve Belçikalı diplomatlar da büyük katkıda bulunmuşlar.

1990ların başında şu anda da hizmet verdiği Art Nouveau tarzının Brüksel’deki en güzel örneklerinden biri olan Old England binasına taşınmış. Müze dört ayrı katta yer alan farklı kolleksiyonları ile Eski Mısırdan başlayarak kronolojik olarak müzik enstrümanlarını bizlere tanıtıyor.

Ancak bence bu müzeyi en ilginç kılan nokta enstrümanları sadece görmekle kalmadan girişte biletinizle birlikte ücretsiz olarak verilen kulaklıklar sayesinde bu enstrümanlarla yapılan müziği de dinleyebiliyor olmanız.

Müzede bu amaçla yere işaretlenmiş 89 ayrı dinleme noktası bulunuyor. Dinleme noktasının önüne geldiğinizde hem karşınızdaki vitrinde duran enstrümanı inceleme hem de canlı canlı müziğini dinleme şansına erişiyorsunuz. Bence gerçekten çok hoş ve zevkli bir deneyim. Bir önceki müze ziyaretimde Türkiye’den sadece kavalın bu müzede yer aldığını görmüştüm ancak bu defa çok hızlı bir tur attığım için bizden ne var ne yok göremedim.

Müzede bir konser salonu, çok sayıda müzikle ilgili kitap ve makalenin yer aldığı bir kütüphane bir müze mağazası ve bir de restoran bulunuyor.

Bana kalırsa sırf Müzenin restoranında oturup tepeden Brüksel manzarasını izlemek için dahi Brüksel gezinize bu noktayı dahil etmenizde büyük fayda var. Restoranın terası güneşli havalar için iyi bir seçenek oluştururken, Art Nouveau hayranlarına da gayet güzel bir atmosfer sunuyor.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑