Yeniden Ayvalık’ta… (1)

Bayram tatillerini yıllık izinlerle birleştirince iki haftalık bir tatil için yeniden yola çıktım. Bu defa çok hareketli bir tatil değil, ev hali ile deniz güneş ve kumun birleştiği bir planla yeniden Ayvalık’tayım.  Ayvalık’ı merak edenler varsa geçen yıl yazdığım yazılar  (1) (2) (3) (4) buradalar.

Koşturmaca olmayınca akşamları internette dolaşıp, blog yazıları yazacak vaktim bile var. Esintili akşamlarda tek derdim, bahçede otururken beni akşam yemeği yapmaya çalışan sivrisinekler. Bayram bizim yazlıkta bir nevi evcilik gibi kutlanıyor. Sokaktaki evler sırayla birbirini ziyaret ediyor. 5 dakika önce beriki evde birlikte oturanlar, yarım saat sonra öteki evde buluşuyorlar.  Bu huzur halinin yazlığımızın olduğu ve 20 senedir her yıl olsa da ara ara mutlaka ziyaret ettiğim Altınova’nın zamana karşı direnişinin de büyük etkisi var tabi. Genelde anneanne , dedelerin torunları ile birlikte yaz aylarını devirdikleri Ayvalık ilçesine bağlı bu beldede yıllardır nerede ise değişen hiç bir şey yok. İlk gençliklerini yaşayanlar açısından son derece sıkıcı, arabası olmayan için tam bir eziyet ama nedense garip bir şekilde huzurlu….

Bu huzuru bozmak isteyen bünyemle her gün annemleri başka plajlara, farklı tatlara doğru sürüklüyorum. Bayram telaşıyla ilk günü evde geçirdikten sonra, ikinci gün  tavsiye üzerine Dikili tarafına gittik. Dikili’yi  İzmir tarafına doğru geçince karşımıza ilk çıkan köy Bademli Köyü. Son derece şirin bu köy karşıda Kalem Adasına bakıyor. Hızla araba ile geçtiğimiz için sadece sevimliliğini sezebildim ama bir dahaki sefere daha detaylı bir Bademli turunu kendime not ettim. Kalem adasında tek bir tesis var. Aklımın bir köşesinde, acaba ne zaman giderim diye ara ara web sitesine açıp bakıyorum. şansımızı deneyip acaba bu tesisi günlük olarak kullanabilir miyiz dedim… Ama öğrendim ki tesisleri %100 dolu imiş, o yüzden de dışarıdan misair kabul edemiyorlarmış. Uğramak isteyen olursa diye yazıyorum, günlük kullanım ücreti haftaiçi 75, haftasonu 100 TL. Bu fiyata 1 adet alkollü ya da alkolsüz içecek dahil. Bana biraz abartmışlar gibi geldi. Evet anlıyorum, ada, özel mülk ve tek bir otel var ama yine de abartılı bir rakam bu!

Uzun arayışlar sonrasında, rotayı  Dikiliyi geçince, Bademli’ye gelmeden ufak bir koyda bulunan Kayra Beach Club’a çevirdik. Zeytin ağaçlarının arasında, suyu güzel, berrak ve orta serinlikte çok güzel yerde bir tesis Kayra Beach. Ancak, işletmecilik anlayışı özellikle Ege’nin kuzeyindeki pek çok tatil yöresinde olduğu gibi  vasat. Sürekli anons yaparak, müşterileri balık-ekmek yemeye davet eden bir de  sahibi var. Şirinlik yapıyor gibi görünmeye çalışmakla birlikte aslında 3-4 aydan daha uzun sürmeyen sezonu iyi değerlendirmeye çalışıuyor ve bunu da saklamayarak, elinde mikrofonla bütün tesise anons ediyor.

Deniz o gün rüzgarın etkisiyle epeyce dalgalıydı, rüzgarda insanın saçını başını birbirine karıştırarak serseme çevirecek cinstendi. Eminim Kayra’nın denizi daha rüzgarsız bir havada dillere destan olur… Tabi bayram kalabalığını da ortadan kaldırırsanız tam olur. Giriş Ücreti 10 TL . İçeride bira 7, su 1, soda 2, balık ekmek 7 TL’ye satılıyor.

İşte Kayra…

 

Dün Dikili tarafını şenlendirdikten sonra, bugün bu defa Cunda tarafına gidelim dedik. Geçen yıl babamla ucundan görebildiğimiz Pateriça/Patriça ya da Patricia Koyuna bu defa hazırlıklı gittik. Cunda girişinde değirmenleri geçince,  hemen sağınızda bir patika yol görüyorsunuz. Yola girince bir süre sonra asfalt yol bitiyor ve toprak yol başlıyor. Korkmayın deva edin, gittiğiniz yol sizi Pateriça’nın 1. Köyüne götürecek. Bu köyü geçip yola devam ederseniz Susan Sabancı’nın alıp restore ettirdiği ancak anlayabildiğim kadarı ile maalesef artık geziye açık olamayan Ay Işığı Manastırına ulaşıyorsunuz. Ancak bizim gibi 1. Köyde durursanız, Bıyıklı’nın yerine 15 TL karşılığında girebilir ve epeyce sığ, tatlı-serin suların tadını çıkarabilirsiniz. Biz kardeşimi havaalanına bırakacağımız için yaklaşık 2 saat kaldık Bıyıklı’nın yerinde. Bence yeterli de oldu.  Deniz kabuğu en son ne zaman topladınız sahilden bilmiyorum. Ben epeydir görmüyordum bile deniz kabuklarını. Benim sahilde bulduğum minik kabukların yanında, kardeşim denizden kocaman bir midye kabuğu bulup çıkardı… Denizin alt renk renk kabuklularla dolu dedi. İşte size bir kez daha Pateriça. Öte yandan, işletmecilik anlayışı burada da  enteresan. 15 TL verip girdiğiniz tesiste şezlong bedava ama suyun üzerindeki şu albenili ahşap çardaklara kurulmak isterseniz bir 50 TL vermeniz gerekiyor. Hatta bu çardaklara rezervasyon da yapılıyor. Ortaya bir de şişe açtırırlarsa tam olabilir 🙂

 

Pateriça’daki 2 saatlik deniz sefasından sonra Ayvalık’ta önceden belirlenmiş bir adresin peşine düştük. Cunda’da sahilde fazlasıyla bilinen ve herkesin gittiği lokantalar yerine yeni yerler keşfetmek derdindeyiz çünkü. Veli Usta’nın Yeri yeri eski Gümrük Binasının yanında bir esnaf lokantası. Bizim gibi denizden sonra acıkmış bünyeler için gayet lezzetli çözümler sunan bence kaçırılmaması gereken bir lokanta.

Oturduk yaklaşık 45 dakikada sildik ve süpürdük. Yediğim hiç bir şeye kusur bulamıyorum… Aksine midem ağzım dilim hepsi birden bayram etti. Elimde bir iki tane daha böyle adres var. Sıra onlarda ve umuyorum onlar da beni mutsuz etmeyecekler….

O zaman gelsin yemekler….

Önce kabak çiçeği dolması…. Tek kelime ile nefis. içi bol soğanlı hazırlanmış, porsiyonu büyük, ayıla bayıla götürüyorsunuz. Bu arada dolmalar tam benim sevdiğim gibi ılık… Hiç sevmem soğuk zeytinyağlı yemeği…

 

Zeytinyağlı kabak… Minik kabakları doğrayıp, çok az haşlamışlar, üzerine zeytinyağı, dereotu ve turşu eklemişler… Ekşi ve leziz..

 

Levrek marin… İstanbul’da hardala buladıkları levrek marinden sonra ben bu tabağa bayıldım… Bu kadar mı güzel olur tadı.. sadece zeytinyağı, defne yağrağı ve karabiber…

 

Börülce salatası, bizim evde hep yaptığımız zeytinyağlı börülceye farklı bir hava getirmiş, soğan, havuç ve maydonoz çok yakışmış…

 

Ve kalamareeeee… Bu da nefis…

 

Bunların yanında fotoğrafını çekemeden hüplettiğimiz bir de lorlu patlıcan var.. İçeride daha çok çeşit vardı, balıklar, zeytinyağlı yemekler ve daha neler neler… Veli Usta’nın yerine yine gitmek için pek çok bahane var…

Bendeniz yarın bir tekne turu ile Ayvalık adalarını turlayacağım. Yakında görüşmek üzere…

Ayvalık Gezi Notları 4: Cunda

Tam Cunda’ya geçecektik ki ben yazamaz oldum. O kadar yazamadım ki yazacaklar biriktikçe birikti. Hani üstüme yük, içime dert oldu. Yazmadıkça, yazamadıkça detayların aklımdan silinip gitmesine daha fazla hayıflanmamak için ha gayret diyerek oturdum bilgisayarın başına.

Cunda Ayvalık bölgesinin gerçekten de özellikli ve güzel bir parçası. Öyle ki, bayram tatillerinde yerli turistlerin hınca hınç doldurduğu, butik otel ve bir sahil dolusu balık restoranı ile dolu bir tatil yöresi. Ayvalıktan daha özenli bir yapılaşma hakim. Son yıllarda Koç ailesi de Cunda’nın rehabilitasyonu konusuna el atmış vaziyette. Adanın girişindeki eski bir yel değirmenini alarak restore etmişler ve babası Ayvalıklı olan Coca Cola CEO’su Muhtar Kent’in babası eski büyükelçi Necdet Kent’in kitapları ile dolu bir kitaplık kurmuşlar. Necdet Kent Kitaplığı’nın terasında sıcak soğuk içeceklerinizi yudumlarken gerçekten de güzel bir manzaranın tadını çıkarıyorsunuz.

Kitaplığın terasından Cunda gerçekten de çok güzel görünüyor… Tam ortada Taksiyarhis Kilisesi…

Bu da yıkılmaya yüz tutmuş bir diğer tarih tanığı…

Tıpkı Ayvalık’ta olduğu gibi Cunda’da da mübadele tarihi büyük önem taşıyor.  Öyle ki 1881-1893 tarihleri arasında Cunda’nın nüfusu 4506 iken bunun sadece 89’u Müslümanmış. Zeytinyağı, sabun ve balık başlıca ihraç maddeleri imiş. Cunda’yı 1600’lü yıllarda mesken tutan korsanlar Edremit körfezindeki köy ve kasabalara saldırarak buraları talan ediyorlarmış. Daha sonrasında ticaret merkezine dönüşmüş.

Az evvel tepeden gördüğümüz Taksiyarhis Kilisesi’ne şimdi biraz daha yakından bakalım. Taksiyarhis Cebrail anlamına geliyor. Daha önceki yıllarda içini ziyaret edebildiğimiz Kilise artık maalesef ziyarete kapalı. Öylesine kötü durumdaki nerede ise yıkılacak. Gönül istiyor ki burası da artık daha fazla zaman kaybedilmeden restore edilsin, korunsun ve daha sonraki nesillere armağan edilsin.

Bu Kilise’nin altındaki tünellerden birinin aşağıda gördüğünüz sarmısak taşından yapılmış Papazın evine çıktığı söyleniyor.

Evin yapım tarihi 1887 ve yıllara meydan okuyor…

Cunda sahili restoranlarla dolu. Bu restoranlar, balık ve deniz ürünü sevdalıları için gerçekten de muazzam bir lezzet şöleni sunuyorlar. Benim tavsiyem bu restoranların Cunda’nın daha az dolu olduğu dönemlerde ziyaret edilmesi yönünde zira ödediğiniz hesapla aldığınız hizmet kalitesinin içinizi acıtması işten değil…. Sadece deniz ürünleri mi peki? Tabi ki hayır… Cunda ege otlarıyla, peynirli sebzeli, zeytinyağlı sayısı 100leri bulan mezesiyle sizi baştan çıkarıyor…

Bu güzelim ıstakoz taliplisini pekliyor… Görünce üzülüyorum ne yalan söyleyeyim…

Bunlar da daha başka ne yenir diyenlere…

Bunlardan ayrı Cunda’nın bir de Taş Kahvesi var. Sakızlı kahvesini çok tavsiye ederim. Benim gibi Türk kahvesinin içerisinde başka aromalardan hoşlanmayanlar için bile oldukça lezzetliydi.

Peki ya arka sokaklar?


Bu yazıyla Cundanın merkezinde kısa bir tur attınız. Ama ben olsam adanın merkezine giden yolun hemen sağında kalan toprak patikaya da bir girerdim. O yol sizi pateriça denilen cennet gibi bir plaja götürecek. Arabası kıymetli olan girmesin, sonra pas toz için bana söylenmesin 🙂

Ayvalık Gezi Notları 1: Giriş

Sıcak Ayvalık günlerinden merhabalar. Ev hayatının mahmurluğuna geri dönüşle birlikte Adamın netbookuna Fethiye’de el koymam sebebiyle artık benim de rahatça blog yazabileceğim günler geri geldi. Yaklaşık son 17-18 senedir hemen hemen her yıl Ayvalık sahillerinde bazen bir kaç gün bazen de bir kaç ay geçirmiş olmakla birlikte bu yıla kadar çok da alıcı gözle bakmamışım bizim yazlık mekanına. Tabi bu dikkatli bakışın ardındaki temel neden bu blog sayfası ve yazdıkça gezmenin, gezdikçe de yazmanın benim için daha eğlenceli hale gelmesi. Eskiden beri gittiğim yerler hakkında araştırma yapıp önceden okurdum ancak okuduklarımı bu kadar itinayla kayda geçirmediğimden dolayı zamanla o güzelim tatillerin, gezilerin, keşiflerin, tatların, lezzetlerin solardı yılların ardından. İyi ki varsın be blog. Üstelik her yıl olduğu gibi bu yıl da doğumgününü unuttuğum halde bana hiç küsmedin. 2 Ağustostan bu yana 3 yaşını bitirmiş kocaman bir kız oldun sen de 🙂 Şaka bir tarafa ilk yazmaya başladığımdan bu yana tarz değişti, konular değişti, ben değiştim. Değişim hala da devam ediyor. Ama ben kendi adıma geldiğim noktadan çok mutlu olduğum gibi senin adına da çok mutluyum be blog. Üstelik yazdığım seyahat yazıları okundukça sorular soruldukça çok da mutlu ediyorsun beni. Sana harcadığım zamanla ikinci bir master tezi yazabilir, doktorayı yarılamış olabilir, bir ton teknik makale yazabilirdim. Ama ben seni sevdim 🙂 Bu seçimden hiç pişman da değilim.

Yine uzun bir girizgah yaptım. Sanırım söze başlamak konusunda epey sıkıntım var. Kadın olmaktan kaynaklı çenebazlıktan ben de muzdaribim. Babam az evvel millet denize gidiyor sen yine ne yapıyorsun o bilgisayarla dedi. Suya değil sanal aleme yazıyorum ben dedim:)

Evet efendim gelelim Ayvalık maceramıza… İlk önce yine bir genel giriş yazısı ile başlayıp sonrasında görebildiğim ve tespit edebildiğim kadarıyla sizinle buralarda ne yenilir ne içilir paylaşmaya çalışacağım.

Balıkesirin Ege bölgesindeki ilçelerinden İzmire sınır olan Ayvalık’ın kuzeyinde Burhaniye, güneyinde ise Dikili bulunuyor. Batısındaki Ege denizini ise Midilli adası süslüyor. Ege’deki en büyük ikinci ada olan Midilli yüzünden Ayvalıkta denizin güneşe battığını görmek de mümkün olmuyor.

Ayvalık tıpkı İzmir gibi özellikle öğleden sonraları çıkan İmbat rüzgarlarıyla ünlü. O nedenle sabahları deniz sakinken öğleden sonraları dalgalarla oynamak isteyenler için ideal olabiliyor. Plajlarından simirçiler ve midye dolmacılar eksik olmadığı gibi simidini bilemem ama midye dolmasının tadına gerçekten de doyum olmuyor. Cundası, Sarmısak plajları, tostu, papalinası, rum evleri, zeytin ve zeytin yağı, mezeleri kiliseden dönüşmüş camileri ile pek bir meşhur.

Bu defaki yazıları yazarken Gezi Türkiye Tatil Rehberi ve Ahmet Yorulmaz’ın Ayvalık’ı Gezerken ve Ayvalık’tan Cunda’dan kitaplarından faydalandım. Kitapların bana tatmıyla doyurucu geldiğini söylemem zor ancak piyasada bulabileceğiniz en detaylı kitapların bunlar olduğunu da söylemem lazım. Halen Ayvalık’ta bulunmam sebebiyle Ayvalık serisinin kaç yazıdan oluşacağını henüz planlayamadım. Bunu zaman gösterecek.