Ege Lokantası – Altınova

Zamanın durduğu Altınova’da bu sene annem sayesinde yeni bir lezzet durağı keşfettik. İstanbul’daki Kantin’in şefi Şemsa Denizsel’in blogu Kulaktan Dolma Tariflerde rastladığı Ege Lokantası’nı hatırlayan annem sen gitmeden gidip orada bir yemek yiyelim diyince, aynı sokaktan üç ev arabalara doluşup Altınova’nın denizden içeride kalan merkezinin yolunu tuttuk. Altınova o kadar bakımsız o kadar sıkıcı bir yer ki kendi başına burada alasından bir esnaf lokantası olabileceğine inanmadım ilk önce. Ancak hemen kahvenin yanındaki lokantanın tabelası bile gerçekten çok sevimliydi.

Ege Lokantası Altınova Ayvalıkİçeri girdik toplasanız 10 masa bile yok. Duvarlar resimlerle dolu.

Ege Lokantası, Altınova, AyvalıkBayram olduğu için saat 3 gibi kapatacaklarmış.  O yüzden de bugün fazla yemek çıkmamış. Menüde hepi topu kuru fasulye, pilav, ızgara köfte, sebzeli köfte, tas kebabı, kemalpaşa tatlısı ve damla sakızlı muhallebi var. Çorba da varmış ama bitmiş. Normalde akşamları saat 19.30-20.00’ye kadar açıklarmış.

Biz herşeyden azar azar söyledik. Bugünkü menünün tamamının tadına baktık.  70 yaşındaki bu restoranı neden daha önce keşfetmedik diye de hayıflandık. Kullandıkları yağlar, etler nefisti. Öyle ki dışarıda yemek yemekten hiç hoşlanmayan annemin bil büyük beğenisini topladı.

İşte bizim menü 🙂

Babam az kuru, az tas kebabı istedi. İkisini aynı tabakta karıştırdı. Tas kebabı kuzu değil de dana etinden yapıldığı için kuzu olsa daha iyi olurdu dedi.

Ege Lokantası, Altınova, AyvalıkAz pilav, az kuru isteyenlere böyle bir tabak geldi.

Ege Lokantası, Altınova, AyvalıkBenim en favorim sebzeli köfte.. Gerçekten bayıldım…

Ege Lokantası Altınova AyvalıkBakalım sırada ne var, ızgara köfte ve yoğurt…

Ege Lokantası Altınova, Ayvalık

Ege Restoran, Altınova, AyvalıkBu kadar yemeğin üzerine bir de damla sakızlı muhallebi söylemesek olmazdı 🙂

Ege Lokantası, Altınova, AyvalıkBu kadar yemeğe yedi kişi 100 TL ödedik! Bize afiyet olsun. Sizin de aklınızda olsun. Yolunuz Ayvalık üzerinden İzmir istikametine düşerse ve karnınız kazınmaya başlamışsa, Altınova yönüne sapıp Ege Lokantasını bulun.

Reklamlar

Ayvalık, Altınova’da Bayram

Geçen yıl da olduğu gibi bu yıl yine Ayvalıkta’yız annemlerle. Bizim yazlığın olduğu Altınova sahil siteleri babamın tabiri ile emekli, bebekli ve göbeklilerin yaz tatillerinde buluştukları bir yer.

Burada yılın 4-5 ayını geçiren ailerlerin en kısası 20 yıllık komşulukları var. Daha önceki bayram yazısında da bahsetmiştim, bayramlarda her biri kutu gibi birbirinin yanı sıra dizilmiş olan evlerin her birini ardı ardına gezen site ahalisi karşılaşmaları da sayarsanız gün boyu bayramlaşıyor.

Kahveler yapılıyor, tatlılar ikram ediliyor. Bu sene ben herkesle birer kez bayramlaştıktan sonra 3, 4, 5. turları annemlere bırakarak eve geri döndüm.

Her ne kadar daha önce Ayvalık’tan Cunda’dan ve hatta Dikili’den bir parça bahsetmiş olsam da buralardan çok bahsetmediğimi farkettim. Daha genç yaşlardayken hiç de hoşlanmadığım, Bodrum, Kaş, Çeşme varken burun kıvırdığım ama her yaz eli mahkum geldiğim bu sahil beldesine şimdi hiç de mecbur olmasam da yılda bir kaç gün geliyorum. Hem buradaki zamanın yavaşlığı ruhumu dinlendiriyor hem de sanırım çocukluğumdan hatırladığım Bayram kutlamaları bir tek burada oluyor.

Geldiğimden bu yana tazecik ve minicik bamyalardan tutun, bahçedeki ağaçların meyvesinden yapılmış kayısı reçeline, yine ağaçtan toplanan elmalarla yapılan bayram tatlısına kadar herşeyin tadına baktık. Kahvaltıların Ankara ve İstanbul’dakilerden çok farkı yok ancak domateslerin, biberlerin lezzeti burada daha farklı.

Altınova- Bahçedeki elma ağacı

Tavuklu Bamya Adı üzerinde dümdüz bir ova Altınova. Sahilden arkalara doğru ardı ardına dizilmiş pek çok site var. Sahili derseniz pek bir acayip çünkü denizden kopmaya yüz tutmuş bir kum adası ve ana kara arasında kalan bir minik liman var burada sadece balıkçı kayıklarının park edebildiği. Anlatması biraz zor olduğu için bakın isterseniz Google Maps’den nasıl görünüyor. Solda gördüğünüz kaşa benzer uzantı bizim kumsalımız. Kumsala ulaşmak için  incecik bir çizgi gibi görünen köprüyü geçiyoruz her gün.

Altınova Sahil Siteleri Google maps görüntüsüİncecik kumlar ve buz gibi bir deniz sizi bekliyor köprüyü geçtikten sonra. Rüzgarı ünlüdür buraların, fırtınalı günlerde rüzgarın kaldırdığı kumlar sırtınıza kamçı gibi çarpıverir.  Ama hava iyiyse tadına doyamazsınız.

Altınova Kumada

Altınova Kumada

Altınova KumadaSahildeki derme çatma kafeteryadan sıcak, soğuk her türlü içeceklerinizi sipariş edip, mideniz kazındığında Ayvalık Tostunu midenize indirebilirsiniz. Burada kokteyller yok, dinlendirici müzikler yok, bol bol dalga sesi var.  Denize bakarken hayallere dalmak, tatilde olmanıza rağmen iş düşünmek, tatilden sonrasına ilişkin kararlar almak,  daha huzurlu bir hayat dilemek, kitap okumak, sahilde koşturan köpekleri izlemek serbest.  Dönüş yolunda aradaki minik körfezde bağlı duran kayıklara selam çakmak serbest.

Altınova SahilDöndüğünüzde bir duş alıp elinizde kitap bahçede oturmak, rüzgar estikçe hafif hafif mayışmak serbest.  Kedi yavrularıyla oynaşmak, komşu teyzenin yaptığı kahveyi yudumlayıp onun nasihatlerini dinlemek serbest 🙂

Yavru Kedi

türk kahvesi

Altınova Sahil SiteleriMidilli’ye yaptığım 2 günlük ziyareti saymazsak  tatil böyle başladı. Devamı gelecek…

Yeniden Ayvalık’ta… (1)

Bayram tatillerini yıllık izinlerle birleştirince iki haftalık bir tatil için yeniden yola çıktım. Bu defa çok hareketli bir tatil değil, ev hali ile deniz güneş ve kumun birleştiği bir planla yeniden Ayvalık’tayım.  Ayvalık’ı merak edenler varsa geçen yıl yazdığım yazılar  (1) (2) (3) (4) buradalar.

Koşturmaca olmayınca akşamları internette dolaşıp, blog yazıları yazacak vaktim bile var. Esintili akşamlarda tek derdim, bahçede otururken beni akşam yemeği yapmaya çalışan sivrisinekler. Bayram bizim yazlıkta bir nevi evcilik gibi kutlanıyor. Sokaktaki evler sırayla birbirini ziyaret ediyor. 5 dakika önce beriki evde birlikte oturanlar, yarım saat sonra öteki evde buluşuyorlar.  Bu huzur halinin yazlığımızın olduğu ve 20 senedir her yıl olsa da ara ara mutlaka ziyaret ettiğim Altınova’nın zamana karşı direnişinin de büyük etkisi var tabi. Genelde anneanne , dedelerin torunları ile birlikte yaz aylarını devirdikleri Ayvalık ilçesine bağlı bu beldede yıllardır nerede ise değişen hiç bir şey yok. İlk gençliklerini yaşayanlar açısından son derece sıkıcı, arabası olmayan için tam bir eziyet ama nedense garip bir şekilde huzurlu….

Bu huzuru bozmak isteyen bünyemle her gün annemleri başka plajlara, farklı tatlara doğru sürüklüyorum. Bayram telaşıyla ilk günü evde geçirdikten sonra, ikinci gün  tavsiye üzerine Dikili tarafına gittik. Dikili’yi  İzmir tarafına doğru geçince karşımıza ilk çıkan köy Bademli Köyü. Son derece şirin bu köy karşıda Kalem Adasına bakıyor. Hızla araba ile geçtiğimiz için sadece sevimliliğini sezebildim ama bir dahaki sefere daha detaylı bir Bademli turunu kendime not ettim. Kalem adasında tek bir tesis var. Aklımın bir köşesinde, acaba ne zaman giderim diye ara ara web sitesine açıp bakıyorum. şansımızı deneyip acaba bu tesisi günlük olarak kullanabilir miyiz dedim… Ama öğrendim ki tesisleri %100 dolu imiş, o yüzden de dışarıdan misair kabul edemiyorlarmış. Uğramak isteyen olursa diye yazıyorum, günlük kullanım ücreti haftaiçi 75, haftasonu 100 TL. Bu fiyata 1 adet alkollü ya da alkolsüz içecek dahil. Bana biraz abartmışlar gibi geldi. Evet anlıyorum, ada, özel mülk ve tek bir otel var ama yine de abartılı bir rakam bu!

Uzun arayışlar sonrasında, rotayı  Dikiliyi geçince, Bademli’ye gelmeden ufak bir koyda bulunan Kayra Beach Club’a çevirdik. Zeytin ağaçlarının arasında, suyu güzel, berrak ve orta serinlikte çok güzel yerde bir tesis Kayra Beach. Ancak, işletmecilik anlayışı özellikle Ege’nin kuzeyindeki pek çok tatil yöresinde olduğu gibi  vasat. Sürekli anons yaparak, müşterileri balık-ekmek yemeye davet eden bir de  sahibi var. Şirinlik yapıyor gibi görünmeye çalışmakla birlikte aslında 3-4 aydan daha uzun sürmeyen sezonu iyi değerlendirmeye çalışıuyor ve bunu da saklamayarak, elinde mikrofonla bütün tesise anons ediyor.

Deniz o gün rüzgarın etkisiyle epeyce dalgalıydı, rüzgarda insanın saçını başını birbirine karıştırarak serseme çevirecek cinstendi. Eminim Kayra’nın denizi daha rüzgarsız bir havada dillere destan olur… Tabi bayram kalabalığını da ortadan kaldırırsanız tam olur. Giriş Ücreti 10 TL . İçeride bira 7, su 1, soda 2, balık ekmek 7 TL’ye satılıyor.

İşte Kayra…

 

Dün Dikili tarafını şenlendirdikten sonra, bugün bu defa Cunda tarafına gidelim dedik. Geçen yıl babamla ucundan görebildiğimiz Pateriça/Patriça ya da Patricia Koyuna bu defa hazırlıklı gittik. Cunda girişinde değirmenleri geçince,  hemen sağınızda bir patika yol görüyorsunuz. Yola girince bir süre sonra asfalt yol bitiyor ve toprak yol başlıyor. Korkmayın deva edin, gittiğiniz yol sizi Pateriça’nın 1. Köyüne götürecek. Bu köyü geçip yola devam ederseniz Susan Sabancı’nın alıp restore ettirdiği ancak anlayabildiğim kadarı ile maalesef artık geziye açık olamayan Ay Işığı Manastırına ulaşıyorsunuz. Ancak bizim gibi 1. Köyde durursanız, Bıyıklı’nın yerine 15 TL karşılığında girebilir ve epeyce sığ, tatlı-serin suların tadını çıkarabilirsiniz. Biz kardeşimi havaalanına bırakacağımız için yaklaşık 2 saat kaldık Bıyıklı’nın yerinde. Bence yeterli de oldu.  Deniz kabuğu en son ne zaman topladınız sahilden bilmiyorum. Ben epeydir görmüyordum bile deniz kabuklarını. Benim sahilde bulduğum minik kabukların yanında, kardeşim denizden kocaman bir midye kabuğu bulup çıkardı… Denizin alt renk renk kabuklularla dolu dedi. İşte size bir kez daha Pateriça. Öte yandan, işletmecilik anlayışı burada da  enteresan. 15 TL verip girdiğiniz tesiste şezlong bedava ama suyun üzerindeki şu albenili ahşap çardaklara kurulmak isterseniz bir 50 TL vermeniz gerekiyor. Hatta bu çardaklara rezervasyon da yapılıyor. Ortaya bir de şişe açtırırlarsa tam olabilir 🙂

 

Pateriça’daki 2 saatlik deniz sefasından sonra Ayvalık’ta önceden belirlenmiş bir adresin peşine düştük. Cunda’da sahilde fazlasıyla bilinen ve herkesin gittiği lokantalar yerine yeni yerler keşfetmek derdindeyiz çünkü. Veli Usta’nın Yeri yeri eski Gümrük Binasının yanında bir esnaf lokantası. Bizim gibi denizden sonra acıkmış bünyeler için gayet lezzetli çözümler sunan bence kaçırılmaması gereken bir lokanta.

Oturduk yaklaşık 45 dakikada sildik ve süpürdük. Yediğim hiç bir şeye kusur bulamıyorum… Aksine midem ağzım dilim hepsi birden bayram etti. Elimde bir iki tane daha böyle adres var. Sıra onlarda ve umuyorum onlar da beni mutsuz etmeyecekler….

O zaman gelsin yemekler….

Önce kabak çiçeği dolması…. Tek kelime ile nefis. içi bol soğanlı hazırlanmış, porsiyonu büyük, ayıla bayıla götürüyorsunuz. Bu arada dolmalar tam benim sevdiğim gibi ılık… Hiç sevmem soğuk zeytinyağlı yemeği…

 

Zeytinyağlı kabak… Minik kabakları doğrayıp, çok az haşlamışlar, üzerine zeytinyağı, dereotu ve turşu eklemişler… Ekşi ve leziz..

 

Levrek marin… İstanbul’da hardala buladıkları levrek marinden sonra ben bu tabağa bayıldım… Bu kadar mı güzel olur tadı.. sadece zeytinyağı, defne yağrağı ve karabiber…

 

Börülce salatası, bizim evde hep yaptığımız zeytinyağlı börülceye farklı bir hava getirmiş, soğan, havuç ve maydonoz çok yakışmış…

 

Ve kalamareeeee… Bu da nefis…

 

Bunların yanında fotoğrafını çekemeden hüplettiğimiz bir de lorlu patlıcan var.. İçeride daha çok çeşit vardı, balıklar, zeytinyağlı yemekler ve daha neler neler… Veli Usta’nın yerine yine gitmek için pek çok bahane var…

Bendeniz yarın bir tekne turu ile Ayvalık adalarını turlayacağım. Yakında görüşmek üzere…

Ayvalık Gezi Notları 4: Cunda

Tam Cunda’ya geçecektik ki ben yazamaz oldum. O kadar yazamadım ki yazacaklar biriktikçe birikti. Hani üstüme yük, içime dert oldu. Yazmadıkça, yazamadıkça detayların aklımdan silinip gitmesine daha fazla hayıflanmamak için ha gayret diyerek oturdum bilgisayarın başına.

Cunda Ayvalık bölgesinin gerçekten de özellikli ve güzel bir parçası. Öyle ki, bayram tatillerinde yerli turistlerin hınca hınç doldurduğu, butik otel ve bir sahil dolusu balık restoranı ile dolu bir tatil yöresi. Ayvalıktan daha özenli bir yapılaşma hakim. Son yıllarda Koç ailesi de Cunda’nın rehabilitasyonu konusuna el atmış vaziyette. Adanın girişindeki eski bir yel değirmenini alarak restore etmişler ve babası Ayvalıklı olan Coca Cola CEO’su Muhtar Kent’in babası eski büyükelçi Necdet Kent’in kitapları ile dolu bir kitaplık kurmuşlar. Necdet Kent Kitaplığı’nın terasında sıcak soğuk içeceklerinizi yudumlarken gerçekten de güzel bir manzaranın tadını çıkarıyorsunuz.

Kitaplığın terasından Cunda gerçekten de çok güzel görünüyor… Tam ortada Taksiyarhis Kilisesi…

Bu da yıkılmaya yüz tutmuş bir diğer tarih tanığı…

Tıpkı Ayvalık’ta olduğu gibi Cunda’da da mübadele tarihi büyük önem taşıyor.  Öyle ki 1881-1893 tarihleri arasında Cunda’nın nüfusu 4506 iken bunun sadece 89’u Müslümanmış. Zeytinyağı, sabun ve balık başlıca ihraç maddeleri imiş. Cunda’yı 1600’lü yıllarda mesken tutan korsanlar Edremit körfezindeki köy ve kasabalara saldırarak buraları talan ediyorlarmış. Daha sonrasında ticaret merkezine dönüşmüş.

Az evvel tepeden gördüğümüz Taksiyarhis Kilisesi’ne şimdi biraz daha yakından bakalım. Taksiyarhis Cebrail anlamına geliyor. Daha önceki yıllarda içini ziyaret edebildiğimiz Kilise artık maalesef ziyarete kapalı. Öylesine kötü durumdaki nerede ise yıkılacak. Gönül istiyor ki burası da artık daha fazla zaman kaybedilmeden restore edilsin, korunsun ve daha sonraki nesillere armağan edilsin.

Bu Kilise’nin altındaki tünellerden birinin aşağıda gördüğünüz sarmısak taşından yapılmış Papazın evine çıktığı söyleniyor.

Evin yapım tarihi 1887 ve yıllara meydan okuyor…

Cunda sahili restoranlarla dolu. Bu restoranlar, balık ve deniz ürünü sevdalıları için gerçekten de muazzam bir lezzet şöleni sunuyorlar. Benim tavsiyem bu restoranların Cunda’nın daha az dolu olduğu dönemlerde ziyaret edilmesi yönünde zira ödediğiniz hesapla aldığınız hizmet kalitesinin içinizi acıtması işten değil…. Sadece deniz ürünleri mi peki? Tabi ki hayır… Cunda ege otlarıyla, peynirli sebzeli, zeytinyağlı sayısı 100leri bulan mezesiyle sizi baştan çıkarıyor…

Bu güzelim ıstakoz taliplisini pekliyor… Görünce üzülüyorum ne yalan söyleyeyim…

Bunlar da daha başka ne yenir diyenlere…

Bunlardan ayrı Cunda’nın bir de Taş Kahvesi var. Sakızlı kahvesini çok tavsiye ederim. Benim gibi Türk kahvesinin içerisinde başka aromalardan hoşlanmayanlar için bile oldukça lezzetliydi.

Peki ya arka sokaklar?


Bu yazıyla Cundanın merkezinde kısa bir tur attınız. Ama ben olsam adanın merkezine giden yolun hemen sağında kalan toprak patikaya da bir girerdim. O yol sizi pateriça denilen cennet gibi bir plaja götürecek. Arabası kıymetli olan girmesin, sonra pas toz için bana söylenmesin 🙂

Ayvalık Gezi Notları 3: Kapılar ve Tokmaklar

Ayvalık gezi notlarının bu üçüncü serisinde kapılar ve tokmakları inceleyeceğiz. Daha önceki yazıda geleneksel Ayvalık evlerinin sarmısak taşından yapıldığını söylemiştim. Sarmısak beldesinden çıkarılan sarmısak taşının adının verilmesinin sebebi taşın çıkarılan parçalarının sarmısak dişlerine benzemesiymiş. Kolay şekil alan ancak son derece sağlam olan bu taşlar, bölgedeki evlerin yapımında temel malzeme olarak kullanılmış. Pek çok deprem atlatarak bugüne kadar gelen evlerin yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı madenler ise şu anda kapalıymış.

Evlerin kapılarının üzerinde yapım yılları yazıyor. Ayrıca her biri başka renklere boyanan ahşap kapıları birbirinden güzel kapı tokmakları süslüyor.  Bu kapı tokmaklarının hemen hemen tamamının Avrupa’dan ithal olduğu söyleniyor. Bir kısmı ise Avrupa’dan getirilen tokmakların kalıpları çıkarılarak burada üretilmiş olanlar. Akademik kaynaklara göre söz konusu tokmakların benzerlerine Türkiye’nin hemen her yerinde rastlamak da mümkün.

Bu defa az söz çok resim diyerek sizi aşağıdaki görüntülerle baş başa bırakıyorum…

Bir dahaki sefere Cunda’da buluşmak üzere 🙂

Ayvalık Gezi Notları 2: Biraz Tarih, Biraz Mimari

Serinin ilk yazısında da belirttiğim gibi Ayvalık yazılarımızda temel kaynaklarımız kendisi de bir Ayvalıklı olan Ahmet Yorulmaz’ın kitapları olacak. Yazarın Ayvalık’ı Gezerken isimli kitabında Ayvalık’ın isminin kaynağı net olarak belirtilmemekle birlikte üç ihtimalden bahsediliyor.  Yazar bu bilgileri V. Koukounara’nın “Eolya’nın Başkenti Ayvalık” isimli kitabına dayanarak verdiğini bize söylemeyi de ihmal etmiyor. İlk ihtimale göre Ayvalık ismi yabani ayvadan geliyor.  İkinci ihtimal ayvada isimli midye türünün bu Ege kasabasına isim babalığı yapmış olması, üçüncü ihtimal ise, bölgeye ilk yerleşenlerin Midilli’nin Kydona Köyünden ya da Ayvalık anlamına gelen Girit’in Kydonies bölgesinden gelenlerin  olması.


Ancak yazar devamında bölgede Ayvalık’a ismini verecek kadar çok ayvaya ya da yabani ayvaya rastlanmadığını ve akabinde de pek çoğumuzun kabul edeceği gibi eğer illaki bölgenin en meşhur ağacının ismi verilecek ise bunun “Zeytinli” ya da “Zeytinlik” olması gerektiğinin de altını çiziyor.

Ayvada midyelerini bilmiyoruz ancak kesin olmamakla birlikte Ahmet Yorulmaz yukarıda sayılan üçüncü ihtimal çerçevesinde bu ismin M.Ö. 3. yüzyıldan bu yana bilinen Kydonie’den gelmiş olmasını daha büyük ihtimal gibi görüyor. Yine de yinelemekte fayda görüyorum elimizde kesin bir bilgi yok.

Ayvalık sahillerinde tam da Ayvalık’ın önünde yer alan 22 küçük ada Antikçağ’da Hekatonisa olarak adlandırılıyormuş. Bu isim bu adaların en büyüğü olan Nesos yani bugünkü adı ile bizim Cunda ya da Alibey olarak bildiğimiz adanın baş tanrısı olan Apollon’dan gelmekte imiş. Bu nedenle bu adalara Hekatos ya da Apollon adaları deniyormuş.

Yine kitapta verilen bilgiye göre Ayvalık 1600’ler ila 1700’ler arası bir zamanda kurulmuş. Uzun yıllar boyunca önündeki adaların korunaklı coğrafyası nedeniyle korsanlara ev sahipliği yapmış. Kaçakçılık buradaki en geçerli mesleklerden bir imiş. Gerek Cunda’da gerekse diğer adalarda bulunan çok sayıda kilise ve manastırlar ise  kimi zaman kaçakçılıkla kimi zaman ise yağmacılıkla iştigal eden korsanların ruhlarını ferahlatmak ve mallarını güvenlik altında saklamak için kullandıkları mekanlar olmuş.

Birinci Dünya Savaşı neticesinde yaşanan Yunan işgali tam 39 ay 16 gün sürmüş Ayvalıkta. O dönemde nüfusunun %99’u Rum ve gayrimüslim olan Ayvalık’taki Türk asıllılar ya da müslümanlar devlet memurları olarak bölgeye gelenlerden oluşuyormuş. Rumlar, balıkçılık, zeytincilik, dericilik, sabunculukla uğraşırlarmış. Ne var ki Yunan işgali sırasında nüfusun Yunan ordusu ile işbirliği yapması sonucu, mübadele esnasında burada Rum nüfusun Yunanistan’a gönderilmesi de kaçınılmaz olmuş. 

Mübadelenin ardından özellikle Girit’te yaşayan Türk nüfus Ayvalık’a gelirken, bunu Makedonya ve Bosna Hersek’ten gelen göçmenler izlemiş. Şu anki Ayvalık nüfusunun ise çok daha kozmopolit olduğunu söylemeye  gerek bile yok sanırım.

Ayvalık kent merkezi kiliseleri ve yaşı bir asırı doldurmuş olan eski Rum evleri ile meşhur. Ben bu sefer yıllardır yapmadığımı yaparak tam bir günümü gerek kiliseleri gerekse daracık ara sokaklarda yer alan Rum evlerini görmeye ayırdım. Kiliselerden en ünlüsü Taksiyarhis Kilisesi. Bir zamanlar gezilebilen bu kilise balık derisi üzerine işlenmiş süslemeler ve ikonaların çalınması nedeniyle şu anda ziyarete kapalı. O nedenle bu kiliseyi size gösteremiyorum. Umarım tez zamanda biri el atar da bölgenin kültürel mirasına yaraşacak bir müze kazanmış oluruz.

Kilisenin etrafı çok sayıda eski Rum evi ile çevrelenmiş durumda. Bunların büyükbir çoğunluğu da pansiyona dönüştürülmüş. İşte Kilise duvarının yanındaki merdivenden yukarı giden yol… Eğer olur da Ayvalıkta kalmanız gerekirse sırf bu Rum evlerinin nefesini dinlemek için burada bir gece konaklamak güzel olur diye geçiriyorum içimden.

Diğer önemli kiliselerden Agios Yannis Kilisesi bugün cami olarak kullanılıyor. Kilisenin ruhuna uygun olarak şimdiki ismi Saatli Cami. Başka örneği var mı bilmiyorum ancak tepesinde çan kulesi ve sonradan ilave edilen minaresi ile benim daha önce hiç görmediğim tarzda bir Cami Saatli Cami. Benim Ayvalık sokaklarında turladığım günün Cuma olması nedeniyle içeri girerek detaylarına bakmam mümkün olmadı. Ancak bir sonraki seferde ihmal etmemek üzere bunu kendime not almayı unutmadım.

Bir diğer kiliseden bozma Cami ise Agios Yorgios Kilisesinden dönüşen Çınarlı Camisi. Tıpkı Saatli Camide olduğu gibi bu Caminin de içine girememekle birlikte içerisinin ne derece güzel olabileceğini dışarı taşan detaylarda görebilmek mümkündü. Şahsen ben bu caminin havasını gerçekten çok beğendim. İki dinin tek ibadethanede nasıl bir araya geldiğinin çok güzel bir göstergesi. Keske yok olup giden diğer kilise ve manastırlar da camiye dönüştürülseymiş de bugüne kadar ayakta kalabilselermiş diye düşündüm.

Benim görebildiklerimle beraber Ayvalık kent merkezinde on kadar kilise olduğu söyleniyor. Bunların bir kısmı feci durumda… İnsanın içi acımaya devam ediyor…. Böyle bir turizm potansiyelinin harcanıp gitmesinden dolayı.

Gelelim Rum evlerine…

Yine kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre Ayvalık mimarisinin temelini oluşturan yüksek tavanlı taş evler, zeytinyağı fabrikaları, kahvehaneler, meyhaneler neo-klasik tarzda inşa edilmiş.

Gezmeye ilk olarak ana caddeden başlıyorum. Amacım şu anda Vergi Dairesi olarak kullanılan binayı görmek. Ancak ilk olarak karşıma şu aşağıda resmini gördüğünüz bina çıkıyor. Önüne bir kamyonet yanaşmış. Ya birşeyler yükleniyor ya da indiriliyor. Anlaşılıyor ki bu güzelim bina şu anda depo olarak kullanılıyor. Sizce de yazık değil mi?

Biraz daha ilerleyince Vergi Dairesi binasını buluyoruz. Bu binanın 1902-1905 yılları arasında Otel olarak inşa edildiği biliniyor. Yorgola isimli Rum bir işadamı tarafından Ayvalık’tan demiryolunun geçeceği varsayımı ile yaptırılmış. Rivayete göre o dönemin tek müslüman ibadethanesi konumunda bulunan Hamidiye Camii’nin tam karşısındaki bu yapı da neo klasik tarzda inşa edilmiş. Henüz öğle tatili değil ancak Vergi Dairesinin kapısı kilitli. O nedenle biz Hamidiye Camiinin avlusundan bu eski otel yeni devlet dairesinin fotoğrafını çekip yolumuza devam ediyoruz.

Evlerin yapı malzemesi Sarımsaklı olarak bilinen kumsalları ile ünlü Ayvalık beldesine adını veren sarmısak taşı. Ahmet Yorulmaz’ın söylediğine göre bu beldenin asıl ismi Sarmısak imiş. Kültür ve Turizm Bakanlığının bastığı broşürlerde dahi adının Sarımsaklı olarak geçtiğini de belirtmeden geçemeyeceğim.

Bu taş evler pek çok deprem geçirmiş olmakla birlikte asırlara meydan okumaya devam ediyorlar. Ancak yardıma, desteğe ve korunmaya ihtiyaçları olduğu da aşikar. Aksi halde çok kalmadan pek çoğunun yıkılıp gideceğini gözlerinizle görüyorsunuz. Yine de Ayvalık’ın ana caddesinin arkasında kalan sokaklarda gezinmek büyük bir zevk. Fotoğrafçılıkla uğraşanların güzel kareler yakalamaları işten değil.

Bu yazı epeyce uzun oldu. O nedenle sizi daha fazla sıkmadan burada noktalıyorum. Bir sonraki yazıda bu defa evlere daha dikkatli bakarak kapılarını ve tokmaklarını inceleyeceğiz…

Ayvalık Gezi Notları 1: Giriş

Sıcak Ayvalık günlerinden merhabalar. Ev hayatının mahmurluğuna geri dönüşle birlikte Adamın netbookuna Fethiye’de el koymam sebebiyle artık benim de rahatça blog yazabileceğim günler geri geldi. Yaklaşık son 17-18 senedir hemen hemen her yıl Ayvalık sahillerinde bazen bir kaç gün bazen de bir kaç ay geçirmiş olmakla birlikte bu yıla kadar çok da alıcı gözle bakmamışım bizim yazlık mekanına. Tabi bu dikkatli bakışın ardındaki temel neden bu blog sayfası ve yazdıkça gezmenin, gezdikçe de yazmanın benim için daha eğlenceli hale gelmesi. Eskiden beri gittiğim yerler hakkında araştırma yapıp önceden okurdum ancak okuduklarımı bu kadar itinayla kayda geçirmediğimden dolayı zamanla o güzelim tatillerin, gezilerin, keşiflerin, tatların, lezzetlerin solardı yılların ardından. İyi ki varsın be blog. Üstelik her yıl olduğu gibi bu yıl da doğumgününü unuttuğum halde bana hiç küsmedin. 2 Ağustostan bu yana 3 yaşını bitirmiş kocaman bir kız oldun sen de 🙂 Şaka bir tarafa ilk yazmaya başladığımdan bu yana tarz değişti, konular değişti, ben değiştim. Değişim hala da devam ediyor. Ama ben kendi adıma geldiğim noktadan çok mutlu olduğum gibi senin adına da çok mutluyum be blog. Üstelik yazdığım seyahat yazıları okundukça sorular soruldukça çok da mutlu ediyorsun beni. Sana harcadığım zamanla ikinci bir master tezi yazabilir, doktorayı yarılamış olabilir, bir ton teknik makale yazabilirdim. Ama ben seni sevdim 🙂 Bu seçimden hiç pişman da değilim.

Yine uzun bir girizgah yaptım. Sanırım söze başlamak konusunda epey sıkıntım var. Kadın olmaktan kaynaklı çenebazlıktan ben de muzdaribim. Babam az evvel millet denize gidiyor sen yine ne yapıyorsun o bilgisayarla dedi. Suya değil sanal aleme yazıyorum ben dedim:)

Evet efendim gelelim Ayvalık maceramıza… İlk önce yine bir genel giriş yazısı ile başlayıp sonrasında görebildiğim ve tespit edebildiğim kadarıyla sizinle buralarda ne yenilir ne içilir paylaşmaya çalışacağım.

Balıkesirin Ege bölgesindeki ilçelerinden İzmire sınır olan Ayvalık’ın kuzeyinde Burhaniye, güneyinde ise Dikili bulunuyor. Batısındaki Ege denizini ise Midilli adası süslüyor. Ege’deki en büyük ikinci ada olan Midilli yüzünden Ayvalıkta denizin güneşe battığını görmek de mümkün olmuyor.

Ayvalık tıpkı İzmir gibi özellikle öğleden sonraları çıkan İmbat rüzgarlarıyla ünlü. O nedenle sabahları deniz sakinken öğleden sonraları dalgalarla oynamak isteyenler için ideal olabiliyor. Plajlarından simirçiler ve midye dolmacılar eksik olmadığı gibi simidini bilemem ama midye dolmasının tadına gerçekten de doyum olmuyor. Cundası, Sarmısak plajları, tostu, papalinası, rum evleri, zeytin ve zeytin yağı, mezeleri kiliseden dönüşmüş camileri ile pek bir meşhur.

Bu defaki yazıları yazarken Gezi Türkiye Tatil Rehberi ve Ahmet Yorulmaz’ın Ayvalık’ı Gezerken ve Ayvalık’tan Cunda’dan kitaplarından faydalandım. Kitapların bana tatmıyla doyurucu geldiğini söylemem zor ancak piyasada bulabileceğiniz en detaylı kitapların bunlar olduğunu da söylemem lazım. Halen Ayvalık’ta bulunmam sebebiyle Ayvalık serisinin kaç yazıdan oluşacağını henüz planlayamadım. Bunu zaman gösterecek.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑