Bir Adam, Bir Kadın, Bir Nikah ve Bir Düğün

Biz evlendik!

Ara ara bu yazılarda bahsi geçen Adam ve bu blogun yazarı Kadın 17 Eylül’de Şişli Belediyesi Maçka Evlendirme Dairesinde sade bir nikahla evlendi gitti.  Herşey 3 ay içinde olup bitiverdi. Prosedürel aşamaları uzatmadan. Aileleri fazla yormadan.  Nikah 10 dakika bile sürse biz çok heyecanlandık. Ellerimiz terledi, heyecandan bol bol kahkaha attık, ama baskılara rağmen birbirimizin ayağına basmadık 🙂 Nikah’ın akşamı arkadaşlarımızla Cihangir Leyla’da   ufak bir parti yapıp ardından partilerin en büyüğü yani düğün için Ankara’ya uçtuk.

Düğün gereksiz bir şey gibi görünmekle birlikte içine gelin cini kaçmış ben Pinterest’i didik didik ederek, organizasyon şirketi ile gece gündüz çalıştım. İtiraf edeyim, Pinterest’te geçirdiğim saatlerde dünya turuna çıkıp, en az 10 klasik kitap bitirip, kim bilir ne faydalı işlerle uğraşabilirdim. Bir itiraf daha gelsin hiç pişman değilim. O kadar eğlendik ki, içimdeki gelin cini yerini düğün cinine bırakmış olabilir.  Evlenecek arkadaşlarıma düğün için yardım etmeye şimdiden hazırım.

Bizim için nefis bir geceydi, arkadaşlarımız, ailelerimiz yanımızdaydı. Gelin çok oynadı, dans etti, Damat sahneden inmedi şarkılar söyledi, gecenin enerjisi çok yüksekti.  Tarihlerin Eylül sonunu göstermesine rağmen ve tüm Türkiye yağmurla cebelleşirken canım Ankara bize az esintili nefis bir yaz akşamı hediye etti. Saatler gece yarısını geçene kadar kimse ürpermedi bile. Belki aşktan, belki müzikten,  belki danstan, göbek havalarından, belki de şaraptan, rakıdan 🙂

En güzeli de aslında altı yılı aşkın zamandır birbirinin en iyi ve en kötü günlerinde yan yana olmuş ikimiz için bu birlikteliği hayatımızın en büyük partisiyle kutlamak ve taçlandırmaktı. O günden bu yana bir şey değişti mi? Hayır herşey eskisi gibi. Umarım öyle de kalacak.  Mutlu olun, mutlu kalın 🙂

AvaFiIyyufCbpMXHKfBcKk1M17Tli7QvL9yrI7IhAfjG

Kadın Erkek İlişkilerinin Dinamikleri, Ayrılıklar, Bahaneler, Yapılması Gerekenler, Yapılmaması Gerekenler

Geçen yılın son 2 ayı ve yılbaşı gecesi de dahil olmak üzere etrafımızda ayrılan çiftlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşandı. Tesadüf bu ya benim duyduğum hikayelerde terk edilen taraf hep kadındı.  Bu kadınların her biri ile konuştuğumda, belki de artık yaşım kemale ermek üzere olduğundan dolayı duyduğum hikayeler ve erkekler tarafından üretilen bahaneler bana pek bir tanıdık geldi. Bunun nedeni sanırım insanoğlunun son yıllarda ayrılık için hep benzer bahaneleri kullanıyor olması. Bunun üzerine bu sabah Ekmekçikız’ın sayfasında İlişkilerin 10 Emri’ni görünce artık bir kadın-erkek yazısı daha yazmak benim için kaçınılmaz oldu. Sevgili Ekmekçi kız, müsaadenle yazacağım yazının formatı senin yazın üzerine biraz değişti. Ayrılık hikayeleri ile 10 Emiri birleştirirsek daha anlamlı olur gibi geldi bana. Ancak önceden uyarıyorum bu yazı kadın kısmını kayıran bir yazı olmuştur. Eleştirileriniz bizim de ufkumuzu açacaktır, anlayamadığımızı anlamamıza vesile olacaktır.

Şimdi gelelim 10 Emire ve bizim Ademoğullarının bahanelerine…

 Emir 1: Kabulleneceksin, Emir 2: İzin vereceksin

Karşımızdakini değiştirmeye çalışmayacağız. Onu budamaya, uzatıp, kısaltmaya çalışmayacağız. Ama bunu yaparken kendimiz de uzayıp kısalmayacağız. Bu genelde ilk tanışma anında karşılıklı olarak birbirimiz ile ne çok ortak yanımız olduğunu gösterme çabası olarak karşımıza çıkıyor sanırım. Önce alttan alan çiftler sonradan birbirlerine diş geçirmeye mi çalışıyorlar? Bu aslında  genelde kadınların huyudur karşısındaki adamı kendi istediği kalıba sokmaya, kafalarındaki ideal erkeğe benzetmeye çalışırlar.  Aşkın ilk zamanlarında karşımızdaki erkek gözümüze ideal görünürken, zaman geçip de ayılmaya başlayınca bize uymayan yanlarını budamaya kalkmaz mıyız? Bunu erkekler de yapıyor mu acaba? Bilen varsa cevap versin lütfen.

Peki aşırı kabullenme ve aşırı hoşgörünün yarattığı sorunlar yok mu? Zira benim kalbi kırık kadın arkadaşlarım uzun süren ilişkileri boyunca hep hoş gördüklerini, alttan aldıklarını ve nasıl olsa bu geçici bir durum diye tahammül ettiklerini söylüyorlar. O zaman bunun da mı bir derecesi var acaba?

Emir 3: Belden aşağı vurmayacaksın!  Emir 5: Onun tarafını tutacaksın!

Bu bence de 10 emir içerisinde en tartışmasız olanı. Niye birbirimizin kişiliğine saldıralım ki? Bunu yapan var ise derhal kendine bir dur desin lütfen. Anlaşamıyorsanız ayrılın arkadaşlar birbirinize zarar vermenin gereği ne? Ancak 3. kişilerin yanında söylediğine katılmasanız da onun tarafını tutma meselesi doğrucu davut kızlarımız için biraz zor görünüyor. Tarafını tutamıyorsanız bari çenenizi tutun.  Nötr kalın ama ezdirmeyin çocuğu yahu!

Birde şunu söyleyeyim ki etrafta bu iki durumdan muzdarip olan kimseyi duymadım, o yüzden sanırım çiftlerin en sıklıkla riayet ettikleri kurallar bu ikisi.

Emir 4: İki kişilik evren kuracaksın!  Emir 9: Antrenman yapacaksın!  Emir 10: Dikkat Edeceksin

Şimdi hem Pazar günü kanepeye kurulup mırıl mırıl konuşurken huzurdan kedi gibi gerineceksin hem de birbirine serbest alanlar yaratacaksın. Karşıdakini boğmayacaksın, özgür bırakacaksın, birey olmaktan vazgeçmeyeceksin.  

Bizim yazımızın konusunu oluşturan erkeklerin pek çoğu karşısındaki kadınları ilişkinin bir süre sonra dönüştüğü rutin yüzünden, heyecanın bitmesinden, kendilerine zaman ayıramamaktan, artık ilişkilerinin kendilerini geliştirememesinden dolayı terk ettiler. Hepsi yeni heyecanlara, yeni maceralara, yeni uğraşlara yelken açmak istediklerini söylediler.  Biz değil yeniden ben olmak istediklerini söylediler.

Şimdi burada biraz durup düşünelim, birey olmak konusunda kesinlikle haklılar sanırım. Zira kadının da birey olmaya hakkı var. Ancak neden özellikle de zorlu dönemleri birlikte atlattıktan sonra erkekler bu heyecan ve yenilik arayışına giriyorlar bunu da bir sorgulamak gerek bence.  Yoksa her sabah kahvaltıda çay ve peynirli tost yemeye alışmış bir adamın karşısında aynı kadını görmekten sıkılması biraz değişik gibi. Hepimiz bayılmaz mıyız o alışkanlıklara aslında.  2 hafta otelde kalsak, açık büfe kahvaltı sofralarına kurulsak, en sonunda “ah evim güzel evim vakit doldu artık gideyim” demez miyiz yine?

Emir 6: Yıkılmayacaksın

Dertleri ile karşı tarafın üstüne yıkılmak sanırım iki cinsinde isteyerek ya da istemeyerek yaptığı bir şey. Zaman zaman hepimizin karşı tarafın sabrını sınadığı oluyordur mutlaka. Ama burada da abartıya kaçmamak gerek sanırım. bir süre bu durumu sineye çektikten sonra karşı tarafın bir volkanik patlama yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu aralar duyduğum hikayelerde daha enteresan bir de durum var. Âdem Oğulları bitmek tükenmeyen dertleriyle kadın tarafını bunalttıktan sonra üstüne bir de özgürlüklerini ilan etmişler. Yani ben burada alttan almanın da bir sınırı olduğuna dikkat çekmek isterim. 

Emir  7: Nitelikli “Emek” Harcayacaksın Emir 8: Öğreneceksin

Hani şu iki kişilik evrenimiz vardı ya bizim, ama bir de kendimize zaman ayırmayı becerecektik. Emeksiz yemek olmadığı gibi emeksiz aşk da olmuyor galiba sayın seyirciler, birlikte ne kadar çok zaman geçirdiğimizden ziyade o zamanı nasıl geçirdiğimiz daha önemli bence. Üstelik bizim rutinden bahseden Âdem Oğullarının da bu konuda ciddi çaba sarf etmesi lazım bence. Yoksa hafta sonları elinde altılık Efes kutusu ile televizyonun başına oturmak çok da heyecan verici bir aktivite olmasa gerek. Soruyorum size en son ne zaman eve iki konser bileti ile geldiniz?  Ya da okuduğunuz bir şey için heyecanlanıp, arayıp ona da o satırları okudunuz? Ya da en son ne zaman ev de güzel bir akşam yemeğini birlikte hazırladınız?  Ne zaman bir tavla attınız birlikte? Bulunduğunuz şehirde daha önce hiç gitmediğiniz bir yere en son ne zaman gittiniz? Siz gerçekten çabaladınız mı?

Ayrılıklar hepimiz için, er ya da geç ölüm bizi ayırana kadar diye söz vermiyor muyuz birbirimize? Kendini sevmeyen bir insanın karşısındakini sevebilme  yetisi var mıdır sizce?  Kendini sevmeyen insan hoyratça ve bencilce karşı tarafın ilgi ve sevgisini sömürüp, sevgisizliğini bastırmaya çalışmaz mı?  Bana kalırsa aşık olmak çok güçlü bir davranıştır her zaman.  Çünkü aşk mutluluktan uçabileceğinizin göstergesiyken yere sert iniş yapabileceğiniz ihtimalini de her zaman beraberinde getirir.  Aşktan daha büyük olan güç ise o bizi yerle bir eden ayrılıktan sonra kendimizi sevmeyi unutmayıp beynimizin ve kalbimizin zehirlenmesine engel olabilmektir. Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik  işte budur.

İnci Aral- Taş ve Ten

Sonunda yazın başından bu yana gittiğim her yere taşıdığım, bir gün 3 sayfa, bir gün 5 sayfa okuyarak süründürdüğüm kitabım bitti. Tıpkı İhsan Oktay Anar’da olduğu gibi İnci Aral’ın da okuduğum ilk kitabıydı. Nedense İnci Aral’ın Taş ve Ten’de seçtiği konu bana Oya baysar’ın Sıcak Külleri kaldı ve Erguvan Kapısı kitaplarını hatırlattı. Bir farkla- Oya Baydar’ı daha sürükleyici bulmuştum. Eğer Oya Baydar’ın bu kitabını okumayı düşünüyorsanız lütfen yazının geri kalanını okumayın çünkü yüksek oranda spoiler içeriyor.

Belki de yaz güneşli cıvıl cıvıl yaz günlerinde değil de biraz daha kasvetli kış günlerinde okunacak bir kitaptı. Bir helkeltraş olan Ulya, 80 darbesi döneminde aşık olduğu devrimci “B”nin üzerindeki etkisini uzun süre atamamıştır. Bana sorarsanız “B”  -He’s just not that into you- vakasıdır. Ancak, apansız ortadan yokoluşu ortada da bir çocuk bırakması Ulya’nın üzerinde derin etkiler bırakır. Ulya da kadın- erkek herkesin travmalı bir ilişkiden sonra yaptığı üzere, sığınacak sakin bir liman bulur ve o limanda yine bana sorarsanız gerektiğinden uzun – yani tam 12 sene kalır.

Sonra Almanya’ya gider bir sergi için. Orada Sina ile tanışır. Çok etkilenirler birbirlerinden. Hatta Ulya Sina’yı tanıyınca değişik çağrışımlar sonucu  “B”yi hatırlar. İkisi arasında benzerlikle bulur. Bana sorarsanız bu iki adam arasında devrimci olmaları dışında hiçbir benzerlik yoktur. 

Kitap öyle mutlu sonla falan değil,  son derece gerçekçi bir şekilde son buluyor. Bunalım, ilişkilerin sorgulanması, aşk, tutku, evlilik mantık…. Bence değişik bir şey söylemiyor. Zamanında hepimizin aklından geçen, sorguladığımız soruları  bir kez daha soruyor. Bu soruların cevabının ise kişiye göre değişeceğini zaten kitabın 201’inci sayfasında kız kardeşi ile yaptığı konuşmada söylüyor.

Yazının başında da dediğim gibi, bu İnci Aral’ın okuduğum ilk kitabı, belki yanlış kitapla başladım, belki de okumak için yanlış mevsimi seçtim!