40 Yaş Projesi 4: Şubat Ayı Bilançosu

Şöyle bir bakıyorum da bütün Şubat ayı boyunca nerede ise buralara hiç uğrayamadım. Ama hazır bir pazar günü yine akşam yaklaşırken uzun mu uzun bir yazı yazıp hem Şubat ayı bilançosunu çıkarmaya hem de bu aydan aklımda kalanları yazarsam nefis olur dedim. Maksat arayı kapatmak buralardan çok uzak kalmamak değil mi? Öncelikle gelelim bu ayın bilançosuna. Geçen ay yaptığım gibi yine her bir kriter üzerinden değerlendirmeleri bu defa daha uzun uzun yazdım.

1- Ruhuma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar her ay  iki kitap okunacak. OKUDUM

Bu ay da iki Kitap okumayı başardım, hatta daha fazlasını da okuyabilirdim belki ama hem sosyal programlar hem de Cuma akşamından beri yakamı bırakmayan grip biraz engel oldu. Ancak durmak yok, okumaya devam. Evde okunmayı bekleyen onlarca kitabın yanında nerede ise her hafta elimde yeni kitaplarla eve gelmeye devam ediyorum. Diyorum ki hepsinin zamanı var, bir gün okunurlar. Gelelim bu ay okuduğum ilk kitaba.

Engereğin Gözündeki Kamaşma: Zülfü Livaneli’nin okumadığım nadir kitaplarından biri idi bu kitap. Osmanlı Sarayında tahminen 4. Murattan sonra tahta geçen Deli İbrahim’in hayatından kesitler bu roman Livaneli’nin bilinen  ilk romanı imiş. Beni diğer kitapları kadar çok sarmadı. Bir Mutluluk ya da Leyla’nın Evi değil bence ama bu da rahat okunan Zülfü Livaneli kitaplarından biri.

Engereğin Gözündeki Kamaşma

Muhteşem Yüzyıl – Teşhir-i İhtişam Sergisi: Kitabı bitirdiğim haftasonu annemlerin burada olması sebebi ile onlara değişik ve ilgilerini çekecek bir aktivite ararken Muhteşem Yüzyıl sergisi gözüme çarptı. Diziyi uzaktan, kamuoyundaki tartışmalardan takip etmiş biri olarak bu sergi ile gerçekten güzel bir pazarlama tekniği uyguladıklarını söyleyebilirim. İstanbul’dan sonra pek çok başka ülkeyi de gezecek olan sergi  Türkiye’de türünün ilk örneği. Sayılarının artması ciddi bir ekonomi ve ihraç potansiyeli yaratabilir gibi görünüyor.  Ben en çok misler gibi hamam kokan hamam kısmını sevdim ancak sergi annem ve babamın çok hoşuna gitti. Onlar mutlu olunca doğal olarak ben de oldum 🙂

Muhteşem Yüzyıl

Golem ve Cin: Okuduğum ikinci kitap Helene Wecker’ın Golem ve Cin kitabı oldu. İnsan ve doğaüstü varlıkların doğası üzerine çok sürükleyici bir hikaye anlatıyor bu roman. Çöllerden gelen bir  cin ve  kilden yapılmış bir kadın olan Golem’in hikayesi. Bir solukta bitireceğinize eminim.

IMG_20150201_215012

  • Ayda iki tiyatro veya bale veya opera veya konsere gidilecek. GİTTİM

Bu ay bir müzikal bir de tiyatro oyunu izledim. Her ikisine de bayıldım.

Lüküs Hayat: Yıllardır duyduğum, adını çocukluğumdan beri bildiğim belki de Türkiye’nin en ünlü müzikali Lüküs Hayat Şubat ayında üç gece üst üste Zorlu PSM’de oynadı. İlk etapta bilet alırken belki biraz nostaljik bir şey izleyeceğimi düşünmüştüm ancak sadece nostaljik değil aynı zamanda yaklaşık üç saat sürecek müthiç bir performans izleyeceğimi aklıma getirmemiştim. Haldun Dormen’in yeniden sahneye koyduğu bu nefis eseri izlemek çok büyük bir şans oldu benim için. Türkiye’de neden müzikal olmuyor diye sorup dururdum meğer varmış istenirse gerçekten ne harikalar yaratılıyrmuş hem de ne harika dekorlarla. Olurda yeniden sahnelenecek olursa mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Lüküs Hayat

 

Üst Kattaki Terörist: Pek çok blogda okuyup da merak ettiğim bir oyundu Üst Kattaki Terörist. Emrah Serbes’in aynı isimli hikayesinden uyarlama olan bu oyun gerçekten de çok güzeldi. İzlerken kah gözlerimiz doldu kah kahkahalara boğulduk. Üst katta oturan öğrenci Kürt genci ile  doğuda bir terör saldırısında kaybettiği abisinin yasını tutan ufaklık arasındaki hikayeyi anlatan oyun Karaköy’de İkinci Kat’ya oynuyor. Epeyce izbe bir sokak ve Karaköy’ün o bilindik kafe ve restoranlarının olduğu bölgeye ters bir yönde. Ben şimdi bu tiyatronun diğer oyunlarını da takibe aldım, size de bir şans vermenizi tavsiye ederim.

IMG_20150221_201202

  • Her hafta bir iyi film izlenecek- SADECE 2 FİLM İZLEYEBİLDİM.

Bu ay annemlerin burada olması benim film izleme işimi epeyce tavsattı. Akşamları ben bilgisayar karşısında çalışırken onlar TV karşısında Türk dizilerinin altını üstüne getiriyorlar. Ancak yine de iki film izledim Her ikisini de tavsiye ederim. Bakalım eneler izlemişiz.

Big Eyes: Big Eyes şimdiye kadar izlediğim en normal Tim Burton filmi. 1950-60’larda geçen bir  Margaret Keane ismindeki bir ressamın hayat hikayesini anlatan film su gibi akıp gidiyor. Çok çarpıcı değil, hikayesi güzel, görüntüleri ve renkleri güzel bir pazar öğleden sonrasına çok yakışır.

big eyesThe Hundred-Foot Journey: Bu aralar Hint yemek filmlerinde bir artış var gibi geliyor bana. Yakın zamanda izlediğim Lunch Box’ın ardından  The Hundred-Foot Journey’i de çok beğendim ve kuzu eti yiyemeyen ben bile Hint Yemeklerine bir şans daha vermeye karar verdim. Film bir Fransız kasabasında geçen biri Fransız diğeri Hint mutfağı servis eden iki restoran ve bu restoranın sahiplerinin hikayesini anlatıyor. Bu da güzel bir pazar filmi. Eğer yemek filmlerinden hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim.

hundredfootjourney

  • Mart sonuna kadar bir seyahat planlanacak- Bunu geçen ay planlamıştım zaten! 20-22 Mart’ta bir haftasonu için Kapadokya’ya gidiyoruz. Bu ara Instagramda o kadar çok Kapadokya resmi paylaşıldı ki, hücüm mu var diye düşünmekten kendimi alamadım. Biz biletlerimizi aylar evvel bir THY indiriminden almıştık. İki kişi gidiş dönüş 210 TL’ye gidip geleceğiz. Otel rezervasyonumuz da hazır tek eksiğimiz iyi bir restoran listesi. 
  • Haftasonlarına iş bırakılmayacak.- BIRAKMADIM!  Ama hafta içi akşamları çalıştım. Bir de bu hafta Cuma akşamı epeyce istisnai oldu lakin benim elimde olan bir durum değildi
  • Haftada minimum bir blog yazısı yazılacak. YAZAMADIM. Mart’ta daha iyi olacağım bu konuda! Söz!  

2-Sağlığıma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar haftada iki gün yürüyüş yapılacak- YAPAMADIM. Ama geçen aya göre daha iyi bir performans sergileyerek 1 kez değil 6 kez yürüdüm. 

Evet yine kriteri tutturamadım ama bu defa şeytanın bacağını gerçekten kırdım. Geçen ayın değerlendirme yazısını yazdıktan sonra hayatımda özellikle iki konuyla ilgili gelişme sağlamayı çok istediğime karar vermiştim. Birincisi daha çok hareket etmek , ikincisi ise daha iyi dinlenebilmek. Ayın ilk iki haftası daha düzenli ve sakin şekilde geçtiği için kendime verdiğim bu sözü tutmak da epeyce kolay oldu. Yaptığım şey aslında çok acayip birşey de değil. Sadece evin altındaki spor salonuna inip 45 dakika- 1 saatlik bir yürüyüş yapıyor ve ardından ya duş alıp eve çıkıyor ya da sauna ve buhar odasını kullandıktan sonra evin yolunu tutuyordum. Ancak ayın 3. haftasının yarısını Ankara’da geçirince bu düzen hafiften şaşmaya başladı. 4. hafta ise yine araya seyahat  girip de haftasonuna doğruda hafif bir boğaz karıncalanması gribe çevirince bu haftayı maalese pas geçmek zorunda kaldım. Bu yazdıklarımın hepsi doğru ama biliyorum ki hala bahane ediyorum. Daha iyisini yapabilirim.

IMG_20150211_144200

Sadece bir hedef gibi düşümedim bu yürüyüşleri, çünkü görev bilinciyle yaptığımız herşey zorunluluk hissinden dolayı gerçekten de bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Mesela spor salonunun soyunma odasına girdiğim anda neden bilmem beni bir acele alır. Bir an evvel giyinip kendimi oradan atmak zorunda hissederim kendimi. Aynı şekilde sporu bitirdikten sonra da duşa bir hışım girip bir hışım çıkarım normalde. Bu defa öyle yapmadım. Spor çantamı yavaş yavaş keyifle hazırladım, aşağıya da inince sanki arkamdan kovalıyorlarmış gibi davranmadım. Yürüken de, duştayken de kendimi nasıl hissettiğime odaklandım. O an ne hiisettiğime odaklanmak ne kadar keyif veren bir şeymiş  bir kez daha keşfettim. Yürüdükçe, kaslarımı hissetmeyi ne kadar özlediğimi farkettim.

  • Mutfak alışverişlerinde zararlı reyonlardan uzak durulacak.- Uzak durdum 
  • Alkol tüketilecekse eğer iki kadeh şarap sınırı aşılmayacak.- Yine aştım  Evet alkol sınırını aşarken bakın nerelerde gezdim 🙂

Anadolu Break: Arkadaşlarımdan birinin yaklaşık bir ay süren Tayland-Kamboçya ziyaretinin ardından İstanbul’a döndüğü akşam yemek yemek için gittiğimiz Mama Shelter’da tesadüfen bir partiye denk geldik ve  !f istanbul – Bağımsız Film Festivali’nde ilk kez gösterimi yapılan Anadolu Break isimli belgesel film için RedBul’un verdiği partide bulduk kendimizi. Aşağıda R&B ve Anadolu ritimlerinin halayların, horonların, zeybeklerin nasıl bir araya geldiğini izleyebilirisiniz. Söylemeden de geçmek istemem. Mama Shelter’da hem içkiler hem yemekler hayal kırıklığı!

North by Levent Özçelik: Bu ay gittiğimiz ikinci parti Karaköy’deki Gradiva Oteldeydi. Viskinin su gibi aktığı geceden biz de payımıza düşeni aldık! Partinin adı North by Levent Özçelik… Gerçekten de kuzey, kar ve beyaz çok güzel değil mi? Kim istemez, İzlandayı, Kutupları, Alaska’yı görmek? ben bu projede çalışan arkadaşları çok çok kıskandım. Lapland’e gitmek, iglo evlerde kalmak, husky’lerin çektiği kızaklarda kaymak…. Bu aralar bir yarım tropik bir iklimde ayaklarımı açık mavi sulara sokmak isterken, diğer bir yarım da kutuplarda olmak istiyor… Bu ne çelişki ben de bilemedim.

Bu kadar alkol ortamının orta yerinde bir de keyifli öğleden sonra rakısı içtik ki bu ay tadı hala damağımda!  Boğazda kahvaltı ettiğimiz bir pazar günü, hafif bir yürüyüşten sonra ani bir fikirle rakı sofrasına oturmaya karar verdik! Ardından Kuruçeşmeden bir motora binerek karşıya geçtik ve kendimizi Çengelköy’deki Villa Bosphorus‘ta bulduk. Ben İstanbul’a taşındığımdan bu yana bu kadar keyifli bir yerde oturduğumu, yediğimi, içtiğimi bilmiyorum!  O gün öyle güzel bir hava vardı ki, keyiften dört köşe olup, içimden binlerce kere  şükrettim beni İstanbul’a getiren iş ilanına, bu şehirde edindiğim yeni arkadaşlara! İstanbul’daki üçüncü yılımı tamamladığım şu günlerde bu şehirle aramdaki bağın hiç bir zaman kopmamasını diliyorum.

Çngelköy- Villa Bosphorus

  • Televizyonda yemek kanalları izlemekten kaçınılacak.- İZLEMEDİM.- Hatta Instagramda bile takipettiğim yemek paylaşan hesapları takip etmeyi bıraktım, sadece eş dostu insanlar kaldı. 
  • Uyku düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılacak gece 12’den sonra yatmaktan kaçınılacak.BU AY DAHA İYİ UYUDUM!  Bu ay uyku konusunda çok ilerleme kaydettim! Saat 12.00 gibi yatmayı becerdim. 

3-Cüzdanıma iyi gelenler

  • Sabahları işe giderken taksiye binme huyundan vazgeçilecekBİNMEDİM Hatta Taksiye binmediğim için otomatik olarak günlük hareket miktarım da arttı. Telefonumdaki fit uygulaması spora gitmediğim günlerde bile günde 1 saat yürüyüş limitini doldurduğumu söyleyip beni sevindirdi. 
  • Mart sonuna kadar alışveriş yasağı uygulanacak- ALMADIM
  • Her ay bütçenin sabit bir kısmı bir kenara ayırılacak ve o meblağ yok sayılarak harcamalar buna göre düzenlenecek- AYIRDIM
  • Mart sonuna kadar eve dışarıdan yemek söylenmeyecek- SÖYLEMEDİM. Aferin bana 🙂

İşte yazamadığım zamanları da hafiften toparlamaya çalışan bir Şubat değerlendirmesi sonunda bitti. Buraya kadar okuyabildi iseniz ayrıca teşekkürler.

Bugün Mart’ın ilk günü idi. Şunun şurasında bahar geldi bile… Koca yılın iki ayını daha yedik işte… Herkese nefis bir ay ve sendromsuz Pazartesiler diliyorum…

Reklamlar

Rumeli Hisarı, Kahvaltılar, Zeki Müren, Asi Kuş, Ali Poyrazoğlu

Yıllar önce İstanbul’la ile daha yeni haşır neşir olmaya başladığım zamanlarda Rumeli Hisarından kahvaltı etmek benim için olmazsa olmaz aktivitelerden biri idi. Ancak gel zaman git zaman ben vaktimi İstanbul’un daha farklı semtlerinde geçirir oldum. Taşındıktan sonra ise Rumeli Hisarı pek uğradığım bir yer olamadı. Geçen haftalarda bir sabah hem Hisar tarafında kahvaltı edelim hem de surları gezeriz diye yola çıktık. Bu civardaki kahvaltıcıları da çok bilmediğimiz için en bilindik kahvaltıcılarıdan biri olan Lokma’dan içeri girdik. Saat daha 10 olmamış ama nerede ise bütün masalar dolu, herkes oturabilmek için sıra bekliyor.

Biz de oturduk, servis hızla başladı, önümüze gelen herşey gerçekten çok çok lezzetliydi. Sahanda peynir, söğüş tabağı, yumurta, menemen, katmer derken bütün masayı silip süpürdük ve daha fazla oyalanmadan hızlıca kalktık.  Yediklerimizin resimleri bu defa yok. O kadar acıkmışız ki resim mesim düşünmeden saldırmışız tabaklara. Bunda etraftaki kalabalık, hızlı sirkülasyon ve gürültünün de katkısı olabilir tabi…

Hisara girişlerde müze kartı geçerli, müze kartınız yoksa da sanırım 3 TL gibi cüzzi bir rakam ödeyerek gezebiliyorsunuz. O gün ben o kadar yanlış ayakkabılar giymişim ki yıpranmış taşların üzerinde kayarak yürüyebildim.  Tepeye tırmanış nispeten kolay olsa da yeniden aşağı inmek başıma epeyce dert oldu. Ancak ayağınızda kaymayan düzgün bir ayakkabı ile termosa kahvenizi koyup, oturduğunuz banktan şu aşağıdaki manzaraya bakmanın tadı olmaz diye tahmin ediyorum. Gezerken gözümüzde eski Cüneyt Arkın filmleri canlandı. Eminim baharda buralar çok güzel olur…

Rumeli HisarıHisardan çıktıktan sonra sahilde Bebek’e kadar yürüdük. İrili ufaklı pek çok cafenin yanyana dizili olduğunu farkettim. Bir kısmı gayet ferah iken bazılarına kalabalığın yoğunlaşmış olduğunu gördüm. Bana kalırsa kalabalık ve çok gürültülü yerlerde yemek yemek tam bir eziyete dönüşüyor. O yüzden bu aralar dışarısı yerine evde kahvaltı olayına da epeyce sarmış vaziyetteyiz. Evde hazırladığımzı kahvaltıların da dışarıdakilerden hiç az kalır tarafı olmadığına inancım sonsuz!

Kahvaltı

Bu kısa Hisar ve kahvaltı turundan sonra bir süre eve uğradık arkasından yine aklımıza gelen güzel bir fikirle kendimizi sokağa attık. Uzun zamandır pek çok blogda gördüğüm güzel bir serginin son sergileme tarihi yaklaşıyordu. Üşenmeden evden yeniden çıktık ve İstiklal’de Yapı Kredi Kültür Merkezi’ndeki “İşte Benim Zeki Müren” sergisinin yolunu tuttuk.

İçerik açısından gerçekten çok doyurucu  olan bu sergi 20 Aralık’ta bitecekti ancak öğrendim ki yoğun talep üzerine Ocak ayı sonuna kadar uzatılmış. Sergi nefis bir kurgu ile bazı yönleri bize benzeyen bazı yönleri ise çığır açan bir hayat hikayesini anlatıyor.  Mektuplar, kostümler, fotoğraflar, gözlükler, kitaplar hepsi bu sergide. Üstelik giriş ücretsiz!  Beni sergi konusunda rahatsız eden tek şey ışıklandırma  oldu.  Patlayan ışıklar sergiyi takip etmeyi ve metinleri okumanızı zorlaştırıyor.

Bu kadar ilgi çeken ve 1950’lerden başlayarak bir dönemi gözümüzde canlandıran bu serginin kalıcı olarak kendine yer bulması çok güzel olmaz mıydı?  Daha güzel bir ışık altında, daha çok bilgi ve belge ile birlikte sergilenebilse tüm bu belgeler… Böyle bir kalıcı Zeki Müren sergisi olur mu olmaz mı bilemiyorum ama ben sizin yerinizde olsam hala görmedi iseniz bir an evvel Yapı Kredi’nin Galata’daki Kültür Merkezine uğramaya çalışırdım. Pişman olmayacağınıza eminim.

İşte Benim Zeki MürenSergiyi gezdikten sonra yine acıkan midemizi bastırmak için Asmalımescit’teki Thai restoranı Çok Çok Thai‘yi deneyelim dedik. Son dönemde Wagamama’da o kadar çok Thai tarzı yemek yedim ki,  bu defa usulüne uygun bir Tayland restoranı bulursak iyi olur diye düşünmüştüm. Hala bilmeyen kaldı ise aylardır Kanyon’daki Wagamama’da Raisukaree, Nişantaşı City’s’dekinde ise Chu Chee Curry’den başka bir şey yemedim.  Bu büyük takıntının en büyük sebebi, acı ve hindistan cevizi sütlü yemeklere duyduğum büyük aşk.  Çok Çok Thai’ye oturduk ve bu defa başka bir hindistan sütlü ve biftekli yemek olan Kaeng Phet Neua söyledim. Maalesef, çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Wagamama benim için hala bir numara ve şu aşağıda gördüğünüz Raisukaree’yi her gün önüme koysanız yemelere doyamam.

Wagamama RaisukareeKarnımız da doyduğuna göre sıra geldi bir sonraki aktiviteye… Ekmekçikız daha önce “Asi Kuş” isimli bir oyuna gittiğini ve çok beğendiğini yazmıştı. Ben de ondan aldığım tavsiye ile iki bilet kapıvermiştim Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisine. Çok büyük bir beklenti ile gitmedik. Hatta, en başta sıradan bir stand up show zannettik. Ancak kabaca üç farklı bölümden oluşan bu Ali Poyrazoğlu Gösterisine tek kelime ile bayıldık. Yeni dünyanın liderleri, iki-üç beyinli insanlar, kabare, Müjdat Gezen, Sezen Aksu, ve Zeki Müren’li hikayeler dinledik. gerçekten de keyifli ve epeyce moral verici iç ısıtıcı bir 90 dakika geçirdik Ali Poyrazoğlu ile. Çok tavsiye ederim.

Asi Kuş- Ali PoyrazoğluYeni yılın son haftasına giriyoruz. Hepimiz için güzel bir kapanış olsun… Henüz mutlu yıllar dilemiyorum, daha yazacaklarım var bu yıla dair.. Herkese güzel haftalar…

 

Yeniler: Virginia Angus, Leyla, Kronotrop ve Bakarsın Bulutlar Gider…

Dışarıda yine rüzgar kıyamet kopuyor. Dünkü şahane havayı düşününce bir anda gelen fırtınalı hava ve yağmur bizi yine eve kapatıverdi. Oysa hava güzel olsa İstanbul Modern’e gitmek gibi bir isteğim vardı. Gelin görün ki olamadı! O zaman yaşasın meyve tabağı, fincan fincan çay, kahve, dijitürk şöminesi ve kanepe. Çok gezerken yazmak zor olduğu için şimdi iki haftadır gezip gördüklerimi anlatmak zamanı. Aslında bu aralar  keyfim çok yerinde. Her hafta gittiğimiz tiyatro oyunları ve yeni keşfettiğimiz mekanlar içimi açıp ısıtıyor sanırım. Geçen haftasonundan bu yanda  sürü yeni yer görüp, yeni lezzetler tattık, izledik. Hepsinden de çok keyif aldık. Gelelim bu yeni keşiflere…

Hafta içi bir akşam Kuruçeşme tarafından eve dönüyordum. Toplantı saat nerede ise 8’e doğru bittiği için karnım kurt gibi aç, eve ulaşmanın yolunu ararken neden hızlıca dışarıda birşeyler yemiyorum ki diye düşündüm. Önce istikameti City’s Mahalle’ye çevirecektim ki aklıma uzun zamandır gitmek isteyip de bir türlü deneyemediğim Virginia Angus geldi. Uzun zaman önce Eminönünde açılan bu dükkan bir süre önce Nişantaşı’nda da bir şube açmıştı. Kalın köfteli sulu bir hamburger hayali ile attım kendimi Virginia Angus’un minik dükkanına. New York Burger sipariş ettim ve beklemeye başladım.

IMG_20141211_201908Yaklaşık 10 dakika sonra önümde bu lezzet bombası duruyordu. Bu hamburgerin köftesi 240 gram. Şimdiye kadar yediğim en kalın hamburger sanırım. Etine diyecek kelime bulamıyorum. Nusret’in burgerinden daha iyi bir lezzete sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

IMG_20141211_202301Burgerleri nefis olmakla birlikte bence patates kızartması daha az yağlı olabilir. Dondurulmuş patates kullanmıyorlar ama yine de bu etin yanına daha iyi  kızarmış bir  patates çok yakışırdı. Böylece üzerine serptikleri baharata da gerek kalmazdı. Bir koca hamburgeri yedikten sonra diğerlerinin de tadını merak etmedim değil ama onları bir sonraki keşfe bırakarak evin yolunu tuttum. Virginia Angus’u hamburger sevdalılarına şiddetle tavsiye ederim.

Bir önceki hafta Cumartesi akşamı tiyatro için Cihangir’e yolumuz düştü. Biraz erken çıkıp hem biraz dolaşalım hem de yeni açılan bir yerler var ise oturup güzel bir yemek yiyelim dedik ve kendimizi Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Leyla’da bulduk. Bizim gittiğimiz saatlerde henüz akşam yemeği saati gelmediği için göreli olarak sakin bir ortam vardı ancak az sayıdaki masaların hemen hepsi dolu idi. Biz bara oturmayı tercih ettik. Arka taraftaki bir masada Serra Yılmaz’ın yemek yediği de gözümüzden kaçmadı. Risottoyu çok sevmeme rağmen her yerde iyisinin yapılmadığını da üzülerek görüyorum. Merakla sipariş edip beklerken etrafı izlemeye devam ettim.  Kocaman bir bar, kara tahtaya yazılmış menüler, barın etrafına dizilmiş ufak masalar. Sevgilinizle gidip diz dize yemek yiyebileceğiniz bir mekan. Leyla aslında Cihangirin çok eski bir mekanı imiş. Arada kapanmış, sonra yakın zamanlarda Deniz Türkali ve Serra Yılmaz bir araya gelip yeniden açmışlar. Sabah saat 7.30’da açılıp ertesi sabah saat 04.00’da kapanıyor.

LeylaLeyla bir İtalyan restoranı.  Atıştırmalıkların her biri birbirinden cazip göründü benim gözüme. Bir akşam etrafımdaki güzel kadınları buraya getirip bu kocaman barda yavaş yavaş demlenmenin hayalini kurdum o anda. Menülerinde çok sayıda kokteyl var. Ünlü oldukları bir başka konu da kahvaltıları. Kahvaltı tabaklarının isimleri de eğlenceli. İstanbul, Cihangir, Roma, Paris, Londra, Madrid, Oslo, Egzotik ve Zeynep Casalini.

O akşam adam bir şey yemedi ve sadece bir bira ve patates kızartması istedi. İlk etapta öyle bir mekanda patates kızartması istemenin biraz garip kaçacağını düşünmüştüm ki epeyce yanılmışım. Aç değilseniz ve sadece bir bira içmek istiyorsanız, canınız da güzel bir patates kızartması çektiyse çekinmeden isteyin, pişman olmayacaksınız. Benim porcini mantarlı risottom son zamanlarda yediklerimin en iyisi idi. Yanında da bir kadeh beyaz şarapla gerçekten çok iyi gitti. Fotoğraf çekmeden evvel dayanamayıp tadına baktığım risotttom huzurlarınızda.

Leyla

 

İstanbul epeydir çok sayıda butik kahveciye ev sahipliği yapıyor. Bunlardan adını ilk duyuranlardan biri sanırım Karaköy’deki Karabataktı. Ancak öyle bir hale geldi ki Karabatak’ta  yer bulmak mümkün ne de keyif almak bana sorarsanız. Bir kahvecinin piyasa mekanına dönüştüğüne ilk kez şahit oluyoruz sanırım. Kronotrop Cihangir’de minicik bir dükkan. gerçekten nefis kahve ve tatlıları var. Minicik balkonunda oturup kahvenizi içerken Firuzağa Camii’ne bakıyorsunuz. Saatlerce oturabileceğiniz bir yer değil. Gerçekten de kahvenizi içip kalkıyorsunuz. Biz kahvelerine bayıldık hatta evde de böyle kahve yapmanın yollarına kafa yorduk.

Kronotrop

Kahve ve tatlıdan sonra Cihangir Sokaklarından dolaştık. Çok güzel ahşap peynir-servis tabakları, kalemlikler satan bir dükkan bulduk Bo Sahne’nin tam karşısında. O sırada taşımak çok zor olacağı için birşey almadan çıktık ama aklımda bir kenara not ettim burayı.

IMG_20141213_192332Dar sokaklarda yürümeye devam ettik,  renkli vitrinlere göz gezdirdik, antika-retro ürünler satan dükkanları gezdik. Ne kadar özlemişiz buraları diye düşündük. Yine gelelim dedik.

IMG_20141213_183651

IMG_20141213_192631Bu ufak gezintinin arkasından “Bakarsın Bulutlar Gider”i izleyeceğimiz Bo Sahne‘nin yolunu tuttuk. Bir evin salonunda geçen oyun iki kişilik.  Selen Öztürk ve Kenan Ece oynuyor. Oyuncular şahane. İlginç ve sıradışı bir konusu var. Kadın kahramanın başı kapalı. Konu muhafazakar bir çevrede geçiyor ve hikayenin sonunu önceden tahmin ediyorsunuz. Bu tarzda ilk oyun olduğunu söyledi oyun yazarı Özen Yula İzlemesi kolay, sıkılmayacağınız bir oyun.  Çok anlatmıyorum ki sürprizi kaçmasın.

Bakarsın bulutlar giderOyun bittikten sonra oyun yazarı, oyuncular ve Tiyatronun kurucularından Levent Özdilek ile bir de söyleşi yapıldı. Oyunu izlemeye gelen bir tiyatro topluluğu için yaptıkları bu söyleşiyi biz de dinleme şansına sahip olduk. Biz Bo Sahneyi yakın takibe aldık. Hem konum olarak etrafta bolca restoranın bulunması çok büyük avantaj. Tiyatro öncesi güzel bir yemek ve ardından güzel bir oyun ve hala enerjiniz varsa gecelere akma şansı. Bizim Cihangir gezilerimiz devam edecek.

New York Gezi Notları 2: Müzeler- The MET, MOMA ve Guggenheim

New York’taki ikinci günümüzü müzelere ayırdık. Yağmurlu bir gündü ve iç mekanlarda vakit geçirmek mantıklı geldi bize.  Bir önceki gün yürüyerek geldiğimiz Yukarı Doğu Yakasına bu defa metro ile gittik. Planımız kuzeyden başlayarak ilk Guggenheim‘ı gezmek ardından Metropolitan Museum of Art ve MOMA‘yı dolaşmak vardı.  Tabi biz neden bahsettiğimizi bilmediğimiz için bu üç müzeyi birden aynı güne sığdırmaya çalıştık! Bana kalırsa Metropolitan’a en az bir tam gün ayırmak gerek. Moma için yarım gün yeterli olacaktır. Guggenheim ise restorasyonda olduğu ve sergilerin değişim döneminde olduğu çok tat vermedi!

İşte karşınızda Guggenheim Museum… Amerikalıların ünlü mimarı Frank Lloyd Wright’in yaptığı bina bana kalırsa içeridenki sanat eserlerinden daha ilginçti. Özellikle de yapım yılı 1959 olunca insan daha klasik bir bina beklerken karşısına çıkan bu “Kanyon”vari yapı insanı daha da şaşırtıyor.

Guggenheim Mseum NYC

Guggenheim’daki inşaat hali bizi çok da fazla oyalanmadan doğrudan kendimizi Metropolitan’a attık… Daha bahçesinden içeri girerken aman tanrım dedirten müze bence Amerkalıların gerçekten de gurur duyabilecekleri nefis bir kültür merkezi. National Geographic’in New York Rehberi müzeyi şöyle tanımlamış: “Metropolitan Museum of Art’ta antik Mezopotamya, 19. yüzyıl Paris’i ve 1960’lı yılların New York’u birbirinden sadece birkaç dakika uzaklıktadır. 1870 yılında, açılan Met, dünyanın en iyi ansiklopedik müzesidir. Dört blok boyunca uzanan müze, altı kıtadan toplanan ve dünya tarihinin 800 yılını temsil eden ürünleri sergiler.” Nasıl sizce de çok etkileyici değil mi?

Metropolitan Museum of Art NYC

The MET- New York

The MET- New York

The MET- New York

The MET- New York

The MET- New York

The MET- New York

Ben Metropolitan’a bu defa doyamadım. Diyorum ki yine gitmeliyim. Daha geniş zaman ayırarak sindire sindire gezmeliyim bu nefis müzeyi. Siz de eğer müze sever biriyseniz, derim ki Metropolitanı gezmeye ayırdığınız güne başka program koymayın. Gerçekte çok etkilyici bir yer burası.

Biz bırakın bir günü Metropolitan’a ayırmayı burada yaklaşık 2-3 saat kaldıktan sonra hızlıca birşeyler atıştırıp, kendimizi MOMA’ya attık! Arkamızdan atlılar koşturmuyordu ama New York’ta yapacak o kadar çok şey var ki, eğer  burada sadece 1 haftanız varsa heryere tadımlık, koşturarak vakit ayırabiliyorsunuz.  Tabi bu arada bir daha geldiğinizde şehrin nerelerinde daha çok vakit geçirmek istediğinizi de kafanıza tek tek not alıyorsunuz.

Metropolitan’da tarihin derinliklerinde gezindikten sonra MOMA bizi yeniden bu zamana getiriverdi. Bu zaman getirdi dediysem de MOMA’nın 1929 yılında açıldığını ve modern sanat müzelerinin doğuşuna da önayak olduğunu söylemek lazım. Girdikten sonra içeride sizi Frida karşılayıveriyor.

MOMA- New YorkKöşeyi dönünce karşınıca Picasso çıkıveriyor…

MOMA- New York

MOMA- New York

MOMA- New YorkVe tabi Andy Warhol…

MOMA- New York

MOMA New YorkDostum bu müze bir harika, içeride sergileri gezip bitirdikten sonra nefis bir mağaza da sizi bekliyor üstelik. Mağazayı gezip kasa kuyruğuna girip dışarı kendinizi atmanız bie 1-1,5 saatten aşağı sürmeyebilir. Biz göremedik ama içeriden farklı restoranlar da varmış üstelik. Sanırım New York’ta yaşasam, 2-3 ayda bir uğrardım ben buraya.  Gerçekten nefis. Dışarıda yağan yağmuru da görünce mağazadan gökkuşağı renklerinde birer şemsiye kapıp kendimizi dışarı atıyoruz.  Ne gündü ama. Ayaklarımıza yine karasular indi. O kadar yorgunuz ki, bir marketten yiyecek birşeyler alıp doğru evin yolunu tutuyoruz. Duş ve ayaklarımızı uzatacak birer sandalye lazım bize… Çünkü ertesi gün yine çokkk yoğun geçecek 🙂

 

“Blues is like apples. You need to get one everyday”

Back to blog! Bir cümle lazım bana başlamak için. Bir fincan kahve üstümde bir miskinlik. Kafamda yapılacak işler listesi. Ama başlamak lazim bir yerden. Belki de bir günden.    Öyle çok zaman geçti aradan, sıralayamadan, ama yuvarlanaraktan. Bazen bunalıp hiç plan yapamadan sadece günü kurtararaktan. Şimdi yazmazsam bir daha hiç yazamayacak gibi bir cümle lazım bana yeniden başlamak için. İşte tam da bu hislerle oturdum bilgisayarın başına. En iyisi en yenisi galiba. Yazdıkça açılır mı hafızam acaba?  Başlık  da o yüzden alakasız gibi oldu şimdi buradan bakınca. Madeleine Peyroux’dan alıntı söyleyeyim baştan. Hadi başlayalım o zaman!  Önce büyük haberler, sonra küçükler 🙂

Geçen haftasonu nefis bir doğumgünü ile yeni yaşımı kutladım. 2012 çok güzel bir sene oldu. Büyük değişiklikleri uzun zamandır özleyen bünyem değişikliğe boğuldu. Güzel değişiklik bitmesin daha güzel şeyler olsun diye diledim yeni yaşımda. En güzel doğumgünü hediyesi Adam’dan geldi her zamanki gibi. Para pulla alınamayacak cinsten: Adam İstanbul’a taşındı. 🙂 Artık kısacık haftasonlarına sığdırmak zorunda olduğumuz zamanlar yok. Telefonda birbirinden kopuk hayatlar yaşamamıza gerek yok. 9 ay önce ben gelirken nasıl olağını, nasıl yapacağımızı bilmediğimiz ama sonucunun Istanbul’da beraber olmak oldugunu bildiğimiz bir süreç başlamıştı. Bekleme süresi bitti. O da geldi ve İstanbul artık daha da tamamlandı.

Hem benim doğumgünüm hem onun gelişi nefis bir kutlama ile başladı. Kardeşimin uzun zamandır bahsedip, gidelim buraya dediği Madam Despina’nın Meyhanesine gittik 10 Kasım akşamı. Kocamn bir yemek odası düşünün, evet farklı masalar var ama yine de evde gibisiniz. Servis hızlı, mezeler leziz.  Beyaz peynir, ciğer ve kavurmaya bayıldım. Bir tek ezme standardın altında idi gerisi nefisti. Fasıllar söyledik, bol bol kadeh tokuşturduk. Çok keyif aldık.  Oradan çıkıp geceyi sabah saat 5’e kadar uzattık.

İkinci büyük değişikliğin adı Pia. Pia evin yeni sakini hepimizden heyecanlı, düz duvara tırmanıyor. Bazen kuyruğunu kovalıyor bazen kıpırdayan herşeyi kurcalıyor.  Bizim sitede oturuyordu sonra ev arkadaşı olalım mı demiş Pebbles’a Pebbles da kırmamış. Tutmuş patisinden getirmiş eve. Artık sabahları alarma ihtiyacımız yok çünkü sabah saat 6.00’dan itibaren tepemizde sabah sporu yapan Pia var  evde. Şimdilik  ne kadar dolap, kütüphane varsa tepesine çıkıp kuşbakışı evi izlemek en büyük hobisi. Elektrik süpürgesi ve saç kurutma makinesi en büyük korkusu. Biraz obur. Ama oyunla kandırıyoruz şimdilik. Saklambaç oynamayı çok seviyoruz. Bol bol uyuyup, düşman çatlatırcasına geriniyor Pia. ben çok kıskanıyorum o hallerini, kanepeye bir serilişi var ki, olmaz ki canım böyle de yatılmaz ki dedirtiyor insana. Güzel fotoğraflarını çekip koymak isterdim ancak kendisi pek yerinde sabit duramıyor…

Bu iki temel büyük değişiklikten sonra gelelim İstanbul’a. Dün akşam IKSV Salon’daydık Adamla birlikte. Ara ara bunaldıkça Biletix’ten aldığım biletler sayesinde hazırdık Madeleine Peyroux‘yu dinlemeye. Ne iyi tmişim de bunalıp açmışım biletix sayfasını, görür görmezde yatakta elimi uzatıp cüzdana alıvermişim biletleri. Evet böyle kötü bir huyum var! elimde laptop yatakta kıvrılmaya, uykuya hazırlanmaya bayılıyorum ben. Bir zamanlar her güne bir müzik serilerim vardı benim. İşte o zamanlar yazmıştım Madeleine’i. Dün akşam kanlı canlı izleme fırsatı bulduk kendisini.

“I sing 3 kinds of songs. Love. Blues. Drinking. All the same thing.” dedi konserin başında. Hepsi çok yakıştı sesine. Ama blues bir ayrı güzel gitti. Kendi de biliyor sanırım bunu ki “New York’ta günde bir elma yerseniz evinize doktor girmez derler, saçma bir laf ama bana sorarsanız Blues elma gibidir, Her gün bir blues şarkısı dinlemek gerek diye ekledi. Türk mutfağına iltifat etmeyi ihmal etmedi. Ama salon’un arka tarafında fısır fısır konuşanlara laf etmeyi de ihmal etmedi. Ya dinleyin ya terk edin dedi!  Orkestrası süperdi, ses sistemi bizi hiç üzmedi, tek sıkıntı bence havalandırma idi. İçerisi ne çok kalabalık ne boş idi. Bu benim IKSV Salondaki ilk konserimdi. Bir daha ki sefere daha ince giyinip, mümkünse üst katta güzel bir yer bulabilmek için daha erken gitmeyi kendime not aldım.

Konserden önce Urban Bug Lounge‘daydık. Cihangir’de yeni açılmış bir mekan. Daha öncesi de varmış hatta bebekte imiş ama ben yetişemedim o zamanlarına. Arkada güzel bir bahçesi var eminim gündüz de çok keyifli olur. Birer bira söyleyip yanında ben hamburger ve atıştırmalık şeyler yedik. Hamburgerini beğendim ama patates kızartması fazla yağlı geldi. Bir sonraki sefere kahvaltıyı denemek niyetindeyiz.

Kahvaltı demişken, bir haftasonu Pebbles ile Yeniköy’deki Gazebo’ya gittik. Deniz kenarında, sessiz sakin. Brunch sunmuyorlar ama menülerindeki kahvaltı tabağı, omletler ve tostlarla bir güzel doyuyorsunuz.

 

Bir başka kahvaltıyı Beşiktaş Plaza’daki Vogue’da ettik. Vogue genelde iş yemekleri için tercih edilen bir yerken bir pazar günü geç kalkmış olmanın verdiği geç kalmışlık duygusuyla acelece nereye gideriz hesabı yaparken aklımıza geliverdi. Manzara güzel, büfesi yerinde, peynirler reçeller nefis, tatlılara diyecek söz yok. Fiyat kişi başı 60 TL. Ortalamanın üzerinde ama keyifli. Üstüste oturan insanlar yok, servis çok iyi.

Akşam yemeği için yeni denediğimiz ve keşfettiğimiz bir kaç adres daha oldu bu zaman zarfında. Bunlardan biri Eylül’de Kanyon’da açılan Carluccio’s. İş çıkışı Levent çevresinde çalışanlar için makul bir seçenek. Biz iki seferinde de işten çıkınca gittik. Makarnalarını ve starter tabaklarını deneme fırsatımız oldu. Ben hepsini çok beğendim. Yanında blushla çok iyi gitti.

 

Kanyondaki bir diğer İtalyan Gina. Ben olsam Gina yerine Carluccio’s’u seçerim sanırım. Italyan olmamakla birlikte bir de Swissotel’in tepesindeki Gaja. Manzara süper ancak 3 parmak ete 95 TL vermek bana biraz anlamsız geldi. İş yemeği olmasa gider miydim bilmiyorum.

Diğer iki tavsiyem balık restoranları. Biri Bebek’teki Poseidon. Diğeri Bostancı’daki Cunda. Bebek Poseidon’u anlatacak kelime bulamıyorum. Pahalı bir yer ama özel bir kutlama ya da yurtdışında misafiriniz varsa sizi ihya edebilir. Bostancı’daki Cunda’ya gelince keyifli bir mahalle balık lokantası. Çeşit bol, servis iyi, balkonu keyifli.

Bu kadar yemek sohbetinin ardından yeniden sanat diyorum. Ankara’da sıkı takipçisi olduğumuz Tiyatro ve Operayla sonunda İstanbul’da da tanıştık. Bu hafta  bir Çiya ziyafetinin ardından Süreyya Operasında “Midas’ın Kulakları”nı izledik. Opera salonu gerçekten görkemli. Binayı dışarıdan görünce çok mutlu oldum ben. Çok şık, gözü müzü şenlendiriyor. İçerisi de dışarısını aratmıyor. Bu defa en önce oturduğumuz için ses konusunda biraz rahatsız oldum. sanki dağılıyor gibi geldi.  Özellikle koro dinlerken, bir dahaki sefere daha arkalardan alacağım bileti. Midas’ın Kuakları izlediğim en iyi opera değildi. Çok sarmadı dersem yalan söylememiş olurum. Ama yine de peşini bırakmayıp sıradaki temsillleri de izlemek için bilet  takibine devam edeceğim. Haftaya Pazar günü bu defa Cevahir’e Sidikli Kasabasını izlemeye gideceğiz. Aklımda bir de blog dünyasında İmge’nin yazılarından tanıdığım DOT var. İlk fırsatta onların da bir oyununu izlemek lazım sanırım.

Sinema deseniz İstanbul’a taşındığımdan beri en çok ihmal ettiğim şey galiba.  Bundan 3 hafta kadar önce Woody Allen’in son filmi Roma’dan Sevgilerle’yi izlemeye gittiğimizde fark ettim ki 9 aydır ilk kez sinemaya gidiyorum. Film hayal kırıklığıydı desem abartmamış olurum hatta çok yorgun bir cuma günün ardından gittiğimiz için sinemada uyuduğum ilk film olma şerefine erişti. Bu kadar sık film çekmek iyi değil sanırım Woodyciğim biraz dinlenmek üretmek için fikirleri aceleye getirmemek gerek sanırım.

Bu arada boş durmadım kitap da okudum, en büyük keyfim Kadıköy’den bindiğim Kabataş vapurunun 20 dakikalık yolculuğu sırasında çantamdan çıkardığım kitabı okurken bir yandan da çayımı höpürdetmek. O kadar büyük bir iyilik hissi veriyor ki bu bana daha gün başlarken anlatamam. Cidden vapura binmek İstanbul’da yaşamanın en zevkli yanlarından biri. Sırf bu yüzden bile Anadolu tarafında oturulur desem abartmış olur muyum? Bence değil. İlk kitap tavsiyem Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk”u. Filmi de çekilmiş ama ben nedense şimdiye kadar okuma fırsatı bulamamıştım. Leyla’nın Evi ve Serenad’dan sonra bu kitap da beni şaşırtmadı ve su gibi aktı bitti. Bir başka vapur kitabım Buket Uzuner’in Su Kitabı oldu. En muhteşem Buket Uzuner kitabı olmadığı aşikar ama yine de kitabın satır aralarını, eski Türk inançları ile ilgili kesitleri sevdim. Bu da bir başka kendini iyi hissetme kitabı oldu benim için. Şimdi elimde Paulo Coelho’nun Şeytan ve Genç Kadın’ı var. Paulo Coelho’nun bir nevi kişisel gelişim yazarı olduğunu düşünenlerdenim. Bu fikre  Portobello Cadısı’nı okurken kapılmıştım.  Bu kitap da  düşüncemi epeyce doğruladı. Ben sevdim. Coelho’nun tarzı ile ilgili sıkıntınız yok ise size de tavsiye ederim.

Uzun ara verince toparlamak zor oluyor. Bu zaman içerisinde bir de 10 günlük san Francisco maceram oldu ki onu da artık sonra anlatayım. 🙂

Güzel bir hafta olsun… Güzel müzikle geçsin…

I love Mondays…

Sabahın köründe kalkıp bir kahve suyu koyup üstüne kaynamasını bile bekleyemeden kendimi dışarı attım bu sabah. Hedef doğruca Koşuyolu pazarıydı. Pazar  daha yeni yeni kuruluyor, kimi tezgahlar doluyken kimileri kasalardaki meyve sebzelerin yerleşmesini bekliyordu. Bizim pazarımız zaten çok sevimli bir pazar. hani pazar sevmeyenlerin bile bayılacağı cinsten, temiz, pak, sessiz. Hızlı hızlı dolaştım, çok oyalanmadan alacaklarımı aldım eve döndüm. Bahçeden yeni toplanmış taptaze kahvaltılık biberler, körpe salatalıklar, üstüne bol çekirdekli nefis domatesleri tezgaha sıraladım. Dün Realden aldığımız fesleğenlerden koparttım bir iki dal. Bunlardan nefis bir tabak hazırladım. Bir yanda hızla ayıkladığım yeşil fasulyeleri bir düdüklü tencereye çiğden koyup üzerine bol soğan, domatesi, biberi ekledim. Tuzunu şekerini koyup kapattım. Sonra aldım kerevizi elime, soydum kabuklarını güzelce. Önce biraz limonlu suda bekletip rendeledim hızlıca. Üzerine yoğurt ilave ettim, azıcık da tuz. Karıştırdım iyice, kaldırdım hemen dolaba. Bu arada çayı demledim. Sofraya tabakları dizdim.  Bakın ne güzel bir sandwich yaptım. Bir dilim ruşeymli ekmeğin üzerine azıcık zeytin ezmesi sürdüm. Üstüne yaprak fesleğenleri dizdim. Sonra incecik dilimlediğim light peyniri koydum. Üstüne biraz daha fesleğen, sonra domates. Bu kulenin en üstüne dilimlediğiniz bir parça haşlanmış yumurta. Böyle lezzetli şey yemedim desem yeridir. O kadar lezzetliydi ki resmini bile çekememişiz. Kahvaltı bittiğinde 1 kaşık yağla pişirilmiş taze fasulye ocaktan inmeye hazırdı. Üstelik bir önceki gün saatlerce yıkadığım yeşlliklerden yaptığım Mevsimlerden Roma‘nın yeşil çorbası da çoktan dolaptaydı. Sağlıklı yaşamaya başlayacağız demiştim ya… İşte bundan sonra neyi nasıl pişirdiğimi buraya daha çok yazıp kendimi motive etmeye kararlıyım.

Yarın Pazartesi. Sızlanmaya meyilli bir tarafım vardı yazı yazmaya oturduğumda ama yukarıdaki satırlardan sonra geçti gitti. Yoksa başlayacaktım, ay ben daha dinlenememiştim, işi aklımdan tam çıkarıp rahatlayamamıştım, daha zamana ihtiyacım var diye. Oh ki ne oh hepsi geçti gitti.  Monday, I love you dedim, I love you back dedi… Etki ve tepki 🙂

Salı akşamı Kuruçeşme’de Ajda Pekkan izleyeceğiz. Dünden beri bir Turkcelle bir Biletix ile cebelleşip duruyorum. Beirut konserine bilet alacağım eskiden Turkcell müşterilerine indirimli olan konserin indirimini kaldırmışlar. Turkcell Biletix’e attı, Biletix BKM’ye. Bu defa Turkcell biz araştırıp dönelim dedi. Hala dönmediler.

Bu arada Ekim’de Akbank Caz Festivali var. İbrahim Maalouf geliyor Türkiye’ye.  Lübnanlı trompet üstadı, sanatçı ailenin yetenekli çocuğu, Amin Maalouf’un kuzeni. Henüz biletler satışta değil ama eğer merak ediyorsanız biletixi takibe devam edin.

Bir de film izledim tatilde çok çok tavsiye ederim. Ruhunuzun hüzünlendiği bir vakitte iç açan bir filme ihtiyaç duyduğunuzda aklınızda bulunsun: Aamir Khan’dan  3 Idıots.  Sanırım Slumdog Millionaire’den sonra izlediğim ilk Hint filmi. Mühendislik fakültesinde öğrenci olan 3 kafadarın hikayesini anlatıyor. Çokkk uzun 3 saatlik bir film. Sonlara doğru bu kadar uzatmaya ne gerek var desemde cidden çok eğlenceli. Evet oyunculukla abartılı ve sonunu tahmin etmek kolay ama yine de güzel, izlenir. Filmin soundtrack albümü de nefis. Bollywood filmi ne de olsa. Bir de tabi “ALL IS WELL”. Bir şeyden korktuğunuzda, stres olduğunuzda, başınız sıkıştığında tekrarlayın içinizden “ALL IS WELL ” İyi haftalar herkese 🙂

Bayramda İstanbul’da kalanlara öneriler…

Bir Bayram tatili daha geldi çattı.. Kimileri büyükşehirleri son hız terk ederken, bir kısmımız şehrin nispeten boş halinin tadını çıkarmaya hazırlanıyor. İşte size Bayram için İstanbul önerileri:

1- Dada’da sabah kahvaltısı: Sıraselviler’de ufacık bir kapıdan girip, geniş bir avluda mükellef bir sabah  kahvaltısı yapmak isterseniz Dada‘ya buyurun. Biz geçenlerde bir cumartesi sabahı Dada’nın misafiri olduk, hem servis kalitesi hem de sofradaki kahvaltıların lezizliği bizim gönüllerimizi fethetti. Sadece kahvaltı değil aynı zamanda öğle ve akşam yemekleri ve bir şeyler içmek için de uğrayabileceğiniz bir yer. Taksim Meydanına yakın konumu da her çeşit planınız içerisine dahil edebileceğiniz bir yer haline getiriyor Dada’yı.

2- Masumiyet Müzesini ziyaret:  Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni okuduysanız da okumadıysanız da her şekilde gezmenizi çok tavsiye edeceğim bir müze burası çünkü Orhan Pamuk’un Romanını yazmaya başlamadan önce toplamaya başladığı 60-70’li yıllara ilişkin objeler sergileniyor. Kitabı okudu iseniz ne ala ama okumamış olmanız gezmenize engel değil bana kalırsa. Orhan Pamuk  bu müzenin hikayesini anlattığı bir de kitap çıkardı. İsmi “Şeylerin Masumiyeti”. Kitabın her bir bölümüne has ayrı bir bölümün yer aldığı Müzeyi gezen  herkes eminim hatıralarındaki bir anı canlandıracak bir şeylerler bulacak bu gezinti sırasında. Bana kalırsa en etkileyici bölüm tam girişte sağ tarafta kalan duvardaki sigara izmaritleri…

3- Hazır oralarda iken Cihangir sokaklarında dolaşın… Güzel apartmanların, arasında gezin, fotoğraflarını çekin…

Cihangir kedileri ile haşır neşir olun….

Cihangir Camiine kadar yürüyüp, Cami’nin avlusundan eski yarımadayı seyre dalın… Bu güzel Caminin avlusunun huzurlu havasının tadını çıkarın..

4-Kabataş Köftecisinde açlığınızı bastırın: Cihangir’den sıkıldınız mı biraz da acıktınız mı? Ama daha akşam yemeğine de zaman var mı? İnin Kabataş’a, tam Üsküdar iskelesine giden yol üzerindeki Köftecide ister sucuk ekmek, ister köfte ekmekle açlığınızı bastırın.. Sadece bir tane ile kalın karnınızı çok doyurmayın…

5- Adalara gidin: Şehirden bunaldınız mı? Hazır Kabataş’tasınız… Atlayıverin bir vapura… Gidiverin adalara… Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyükada hepsi yollarınızı gözler bu bayramda… Biz geçenlerde Burgazadayı tercih ettik. Çok da memnun kaldık.. Büyükada kadar keşmekeş değil.. daha sakin, derli toplu… Bir tur atın adada…

Sonra acıktığınızda kurulun limanda bir restorana, söyleyin mezeleri, yanına aslan sütünü, serinleyen akşamın ve tertemiz deniz havasının tadını çıkarın…Biz Sahil Restoran’da yedik yemeğimizi… Türk Sanat Müziği söyleyen bir grupları da vardı, hem yedik, hem içtik, hem şarkılar söyledik… Çok keyiflendik…

6- Eleos’ta akşam yemeği: Adaların yolu gözünüzde mi büyüdü… O zaman sizi doğrudan Tünel’deki Hıdivyal Palas’ın içindeki Eleos’a alalım, rakı ve balığın tadını burada çıkarın…

7- Hardal Teras’ta eğlenceye devam: Gece daha uzun sürsün mü istiyorsunuz? O zaman sizi Asmalımescit’teki Hardal Teras’a alalım bu güzel akşam yemeğinin ardından. Boğaz’ın ışıltılarını izlerken güzel kokteylinizi yudumlayıp, dans edin…

Benden tavsiyeler şimdilik bu kadar… Bendeniz yıllık iznimi kullanmak üzere yeniden Ayvalık sahillerindeyim… Yazlık hayatının sarıp sarmalayan, yavaşlığı ve huzuru içerisinde yuvarlanıyorum… Aklımda kısa süreli geziler yapmak var Kuzey Ege sahillerinde… Ama kısmet tabi.. Bakalım nereler çıkacak bu sefer karşımıza… Herkese iyi bayramlar…

Edit: Daha fazla öneri için (bir) (iki) (üç) (dört) 🙂

Karaköy’de bir Pazar Günü

Bu sabah gece geç yatmanın verdiği mahmurlukla on buçuk gibi uyandım. Cumadan verilmiş güzel bir sözüm vardı.  Kahvaltı ve evde bir iki küçük işi halledip duş aldıktan sonra Kadıköy’e inip bir motora atladım. Kadıköy’den motora ya da vapura binmenin en güzel tarafı gerçekten de deniz yolculuğunun daha uzun sürmesi. Bizim gibi Anadolu yakasında yaşayanlar açısından boğazı geçmek dezavantaj gibi görünse de bence insanın İstanbul’da yaşadığını hissetmesinin en iyi yolu hergün denizden karşı yakaya geçmek sanırım… Boğaz köprülerine bakarak gidip, Topkapı Sarayına ve eski yarımadaya bakarak dönmekten güzel ne var? Sabah eğer karşıya Üsküdar’dan geçiyorsam, tam Üsküdar-Kabataş Motorlarının kalktığı iskelenin arkasındaki Cem Büfe’den bir kaşarlı tost bir de çay alıp, püfür püfür rüzgara karşı varmak karşı kıyıya en bayıldığım ey sanırım. Kadıköy’den geliyorsam daha da şanslıyım. Yol daha uzun olduğu için çay ve tostla tekneye binmeme gerek yok, içeride ayağınıza kadar servis yapıyorlar sağ olsunlar. Bir de garip bir huyum var, cam bardak da değil de karton bardakta içtiğim sabah çayını gerçekten çok seviyorum. Bütün gün içtiğim en keyif veren çay bu oluyor bana! Benim gibi bir çay delisi açısından cam bardak yerine karton bardak tercih etmek de ayrı bir gariplik oluyor.

İşte tekne önce Eminönü’ne oradan da Karaköy’e doğru yol alırken aklımdan geçenlerdi bunlar. Planımız Great Masters sergisini gezip oradan da Karaköy kafelerini keşfe çıkmaktı. Böylece Leonardo, Michelangelo ve Rafael’in interaktif olduğu söylenen sergisi için Tophane-i Amire’nin merdivenlerinden yukarı tırmandık. Sıra yoktu ancak içerisi epeyce kalabalıktı. Biletler 17 TL’den satılıyordu ayrıca bu ücrete birer audio guide’da dahildi. Bu tarz sergileri aslında sanırım ya haftaiçi ya da sabah erken saatlerde gezmek gerekli. Yine de ekranların önünde biriken kalabalığa rağmen görebileceğimiz herşeyi dikkatle incelemeye uğraştık.

Leonardo (1452)  bu üç büyük üstadın en yaşlısı, Michelangelo ortancaları (1475), Rafael ise en gençleri (14839.  Sergi’de bu üç üstadın yaşadığı dönem hakkında bilgi vermek üzere bir de zaman çizelgesine yer verilmiş. Bu çizelgeyi takip ederek üç büyük adamın hayatlarını  önemli anlarının nasıl kesiştiğini görebiliryorsunuz.

Serginin en etkileyici bölümü Leonardo’nun eserlerinin, çalışmalarının anlatıldığı bölümdü bana kalırsa. Bunda Leonardo’nun eşsiz dehasının, hem bir matematikçi, mühendis, mucit, anatomist, mimar, hem de bir ressam, helkeltraş, müzisyen olmasının payı var diye düşünüyorum. Çağının kat be kat ötesindeki bu adamın yaptıkları insanı gerçekten de derinden etkiliyor. Bi yandan Vitrivius insanını incelerken diğer yandan Leonardo’nun kadavra odasında insan anatomisini  incelediğini ve eskizlerine yansıttığını hayal edip şaşakalıyorsunuz.  Az ileride aynı dehanın çizip, tasarladığı savaş silahlarını görünce her ikisinin de aynı insanın elinden çıktığına inanamıyorsunuz. 2. Bayezid’e mektup yazarak Haliç’e köprü yapmak istediğini öğrendiğinizde daha da şaşırıyorsunuz. Sonra aynalı odaya giriyorsunuz. Girince ben kendimi Battle Star Galactica’da resurrection gemisinde kopyalanan  cylon’lar gibi hissettim. Oysa ki, kendinizi her yönden görmenizi sağlayan, bu aynalı oda özellikle resim sanatı için çok önemli kabul ediliyormuş.

Sergide Leonardo’nun  dehasın başımı döndürürken Michelangelo’nun estetiği beni benden aldı. Burada daha önce İtalya’da hayranlıkla  gezidğimiz Sistine Chapel’in bir kopyası yapılmış. Tüm tavanın bitmesi Michalengelo’nun tam 3,5 yılını almış. Nası olmuş da bu kadar zor koşullarda böyle bir eseri ortaya çıkarabilmiş inanılır gibi değil bence. Ancak sergi salonunun tam orta yerindeki Davud heykeli de en az Sistine Chapel kadar etkileyici. Tabi bir de Aziz Petrus Bazilikasının kubbesi var. Her ne kadar kubbeyi tamamlayamadan ölse de emeği ve yeteneği gerçekten tartışılmaz.

Bir de itiraf  serginin sonuna doğru farkettik ki Rafael’in her hangi bir eserini göremeden çıkışa doğru yönelmişiz. Bir takım başka bloglarda yaptığım araştırmada sergi de son akşam yemeği tablosunun da bulunduğunu gördüm ancak ben denk gelememişim!

There is no time like the present!

Şu anda evin olabilecek bütün camlarını açmış masa başında oturuyorum. İstanbul sıcak, nemli, bütün gece martılar parti yapıyor apartmanın tepesinde. Kediler ağaç gölgelerinin tadını çıkarıyor. Ben bu nemli yaz gece ve gündüzlerine alışmaya çalışıyorum. Ankara’nın serin bol esintili akşamlarına özlem duyuyorum. Oturduğum yerde, bankamatik sırasında beklerken yavaş yavaş şakaklarımdan süzülen tere bakıp inanamıyorum. Ben nem sevmiyorum!  Ama bu nemin bile beni durdurmasına da izin vermiyorum.

Bu aralar o kadar çok konser var ki şehirde ne kadar çok aktiviteye katılsam da gözüm hep biletix ve mybilet sayfalarında takılı kalıyor. Düzenli olarak açıp hergün kontrol ediyorum ve nerede ise her hafta bir biletle ödüllendiriyorum kendimi. Arada Ankara’ya gidip geldikçe orada yeni açılan ya da eskiden beri hep sevilen mekanları da itina ile ziyaret etmeye çalışıyorum denebilir.

Bu arada iş delirmiş vaziyette, o kadar çok projeye boğdum ki kendimi bu yılın sonunu nasıl getireceğiz belli değil. Bu kadar boğuluyor olmamın sebebi kimsenin benim boğazıma basıyor olması değil esasen. Aklımıza gelen bütün güzel fikirleri projelendirme ihtiyacıyla geldi bunların hepsi başıma. Şikayet asla etmiyorum yoksa. Cidden insanın sevdiği bir işte çalışması nefis bir şeymiş. Bunu yeniden hatırlamak kadar keyiflisi yokmuş. Zira blog yazılarının bu kadar azalmasının sebebi de bu zaten: çünkü çalışırken kendimi çalışıyor gibi hissetmiyorum.

Neyse bu kadar çeneden sonra başlayalım anlatmaya…

Bu aralar güzel İstanbul’u İstanbul Caz Festivali şenlendiriyor. Fırsattan istifade ilk gittiğim konser Caro Emerald’ın oldu. Hem de konserden tam bir gün önce bilet alarak sahneyi tam da karşıdan gören bir yerde bir güzel izledik Carocuğumu. Geçen yaz Adam sayesinde keşfettiğim bu cici kadın enerjisiyle, kıpkırmızı elbisesiyle gerçekten müthiş bir gece yaşattı bize.

Orkestrası da en az kendisi kadar nefisti.

Ancak, sandalyeli oturma düzeni kurulan konserde seyirci coşamadı. Hatta kadıncağız üzüldü de bu duruma. Sonuna doğru seyirciyi yerinden kalkmaya ikna etti ki sonra da zaten konser bitti. Konser sırasında İstanbul’u ne kadar çok sevdiğini söyledi, cep telefonuyla oynayanlara hafif yollu takılıp, eminim aranızda elinde laptopuyla burada çalışan bile vardır dedi. Laptop’u bilmiyorum ama ben elinde ipad ile konseri çekenler gördüm. Bu kaydetme, arşivleme güdüsü bizi artık anın tadını çıkartmaktan alı mı koyuyor ne?  Sanırım hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey bu. O anı kaydedip sonra başkalarına gösterebilme, sosyal ortamlarda paylaşabilme isteği. İşte o fotoğrafları çekerken, video kayıtlarını yaparken gerçekten de konserlere kendimizi kaptırabiliyor muyuz bilmiyorum. Siz ne dersiniz?

Festival kapsamında gittiğimiz ikinci konser Erykah Badu’ydu. Yıllardır albümlerini dinlediğim bu deli kadını bu defa kanlı canlı dinleme fırsatı çıkması beni çok heyecanlandırdı ve Harbiye’deki bu konser  beni hiç yanıltmayarak yıktı geçti. Erykah’nın sahne hakimiyeti, seyirciyle kurduğu ilişki, verdiği mesajlar, zeka pırıltısı saçan esprileri inanılmazdı. Ben çok uzun zamandır bu kadar keyifli bir konser izlememiştim. Üzerindeki t-shirtün üzerinde ne yazdığı bile aramızda mesele oldu. Orkestra, özellikle perküsyon müthişti. O gece Ankara’ya gitmem gerektiği halde sırf bu konser için gidişimi ertesi sabaha ertelediğime o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Konser sonunda sahneden seyircilerin arasına indi. Defalarca İstanbul I love you dedi, haykırdı. Erykah o gece hepimizi büyüledi.

Konserler böyle devam ededursun, bu aralar çok güzel bir sergi var İstanbul’da: Tophane-i Amire’deki Great Masters Sergisi. Henüz gidemedim ama en kısa zamanda aslında ay bitmeden mutlaka uğrayacağım o taraflara. Niye derseniz 31 Temmuz bu nefis sergiyi görebilmek için son gün. Tabi bir de Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi var. Kitabı okumuş biri olarak mutlaka gideceğim ve hatta kitabın içindeki biletle gezeceğim.

Bu arada bir de güzel haber meraklılarına: önümüzdeki yıl Nisan ayında nefis bir müzikal İstanbul’da olacak. Size Queen desem, “We will rock you” izleme şansımız olacak desem ne dersiniz? Ben inanılmaz mutlu oldum. Şimdi her gün Biletix’i kontrol etmek için bir sebebim daha oldu. Biletler yakında satışa çıkacakmış. Çıkar çıkmaz almak üzere diyorum. Ha bir de unutmadan Beirut konseri var Eylül’de hatta Turkcell platinium ve gold müşterilerine de epeyce indirimli. Henüz bilet almadım o yüzden lütfen duyar duymaz biletleri bitirmeyin.

Benden bu gecelik bu kadar, hepinize tatlı rüyalar, serin uykular. 🙂

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑