İstanbul kazan biz kepçe geziniyoruz ağzımız kulaklarımızda…

Buralara uğrama sıklığım yine azalmaya başladı sanki. Hiç de memnun değilim bu durumdan çünkü haftalar ve günler boyunca aklıma gelen bir bir çeşit enteresan şeyi not dahi alamadan unutuveriyorum. Oysaki hergün biraz zaman ayırsam şu yazma işine geri dönüp baktığımda gerçekten de tadından yenmeyecek. Sokakta gezindiğim zamanlar dışında evde ya çalışıp ya da interneti karıştırmaya devam ediyorum. Tabi bu da planlarımın aksamasına neden oluyor. Bu ay hala doğru dürüst kitap okuyamadığım gibi sporla da ilişkilerim kesat. Ancak yarın sabahtan itibaren düzeltiyorum bu durumu kesin kararlıyım. Yeniden bir düzene girip o bayıldığım rutini yakalamak derdindeyim. Bu girizgahı bahaneler üretmek için de yazmadım. Biliyorum ki eğer gerçekten bir şeyleri başarmayı istiyorsam  bir yolunu bulmalıyım ve bahane üretmeyi bırakmalıyım. Bu arada internette de boş boş gezinmedim aslında, yeni tiyatro ve uçak biletleri almak gibi heyecan verici yeni planlarla meşguldüm ama tabi bunlar da bahane değil. 🙂

ways-to-motivate-yourself-to-studyBu son bir iki haftada epeyce dışarıdaydım. O kadar keyifle gezindim ki İstanbul sokaklarında bir kere daha bayıldım yaşadığım bu hırçın ve nazlı, güzel ve büyüleyici şehre. Bu aralar kafayı taktığım bir restoran var. Daha önce de yazmıştım Leyla‘yı, hani Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Cihangir Akarsu Caddesindeki restoran. Kocaman bir barı olan ve daha  ilk gittiğimde sık sık gideceğimi bildiğim Leyla. Enteresan bir huzur var burada. Barmenleri çok güler yüzlü, gelenler kendi halinde, İstanbul’da sakin sakin barda oturabileceğiniz çok az sayıda yerden biri sanırım. Burayı o kadar sevdim ki Cihangir’de yaşamayı aklından bile geçirmeyen biri olduğum halde çakırkeyif olduğum bir akşam acaba buraya mı taşınsak fikri aklımdan gelip geçti.

İstanbul’a ilk taşındığım sene ben Koşuyolu’nda Adam Cihangir’de otururken gittiğimiz TEDx konferansında Levent Erden’e denk gelmiştik. Benim Ankara’dan gelip de bir de Koşuyolu’nda oturmaktan çok mutlu olduğumu duyunca bana hafiften taşralı muamelesi yapmıştı ve belli etmesem de  o gün müthiş kızmıştım kendisine 🙂 Geçenlerde bir akşam Leyla’da yine kendisine rastlayınca bu konuşmayı da hatırlatma şansımız oldu. Cihangir’e belki sadece Leyla yüzünden taşınırım dediğimde bana “eh o da enteresan bir sebep” dedi 🙂 Bu defa altta kalmayıp neden Ankara’lılara bu kadar yükleniyorsunuz dediğimde, ben de 17 yıl Ankara’da yaşadım dedi. Öyle ki Ankara’yı bir cefa memleketi olarak hatırlıyor gibi bir hali vardı. Şimdi düşünüyorum da ah Ankara ne çektin bu şehir kıyaslamasından be canım. Yakın zamanda Ankara’dan bir arkadaşım da İstanbul tutkumla ile ilgili bana serzenişte bulununca  dedim ki Ankara’yı gücendirmemek lazım.  Her memleket ayrı güzel, hepsinin güzelliği de var çirkinlikleri de ama kimse alınmasın bu defa yine İstanbul’dan bahsedeceğim. Bir kusur işlersem, sürç-i lisan edersem şimdiden affola.

Gelelim Leyla’ya… Bana kalırsa Leyla’da barda oturulmalı, sandalyeler gerçekten çok rahat ve masaların arada bıraktığı mesafeye nazaran sohbeti çok daha samimi bir konumda sürdürmek mümkün. Üstelik barmenlere de birbirinden harika kokteyllerinizi istediğiniz gibi hazırlatma şansınız var. Burada içtiğim herşeye bayıldım şimdiye kadar. Üstelik alkolü kıt kokteyller de değil bunlar. Bir tane içince kikirdemeye başlayıveriyorsunuz.

leylaBira ve rakı tabakları efsane bence. Kızartma yapmayı gerçekten çok iyi biliyorlar. Öte yandan menülerindeki vegan tatlardan biri olan körili ve hindistan cevizli bal kabağını deneme şansımız oldu geçenlerde. Tek kelime ile bayıldım. Şimdiye kadar vegan yemeklerden hep uzak durmuş ve bu yemekleri yenilemez kategorisinde konumlamıştım. Balkabağı o kadar nefisti ki sağlıklı ve temiz yemek konusunda epeyce sık yazan ve severek takip ettiğim One Life Be Fit ve Doyasıya Yaşamak bloglarındaki restoran önerilerini ve yemek tariflerini daha can kulağı ile dinler oldum. Bu bloglarda gördüğüm kabaktan spagetti ya da karnabahar pilavı sizin kulağınıza ne kadar çekici geliyor bilmiyorum ama ben ilk fırsatta deneyeceğim. Bir de restoran adresi öğrendim onlardan Bi’Nevi varmış Karaköy’de. Çoktan listeye eklendi bile.

Geçen  hafta yeniden uğradığımız bir başka mekan Mana oldu. Genelde bir mekan hakkındaki ilk izleniminiz çok iyi ise zaman içerisinde memnuniyetsizlikler ortaya çıkmaya başlaması çok genel bir durumdur benim için. Mana bunun tam tersinin çok güzel bir örneği. Öyle ki her gittiğimde neden buraya daha sık gelmiyorum diye düşündürüyor bana. Hafta içi bir akşam hazır Karaköydeyiz nerede oturalım diyince yine kendimizi Mana’da bulduk. Lezzetten gözümüz döndü dersem yalan olmaz. Uzun rakı menüsünden seçtiğimiz rakıya bayıldık. Adını hatırlayamıyorum ama üç kez damıtımış bir rakı idi. Üç kişi bir 35’lik söyledik. Bardaklarımızı da ata bardağı seçtik. Sonrasında damaklarımız çatırdayarak mezelere ve ara sıcaklara gömüldük. 3-4 kişi gitmek için enfes bir yer bence Mana. Çok kalabalık gittiğimiz hiç bir yerden çok büyük bir tat alamıyorum ben. O yüzden grup yemeklerini de pek sevmiyorum, ne yediğimden ne de konuştuğumdan bir şey anlıyorum böyle kalabalıklarda. Mana ile ilk tanışmamız da böyle bir grup yemeği ile olduğu için sanırım sonrasındaki her gidişimde daha çok beğendim burayı. Gelelim mezelere, kağıtta kokoreç mutlaka denenmeli, yaprak ciğerleri lokum gibi, mücver evde yaptığımızın aksine top top,  ızgara köfte leziz mi leziz, bulduğum zaman asla kaçırmadığım topik de öyle. Özellikle baharda daha da keyifle oturulabilecek bir mekan Mana. Hala gitmeyen görmeyen varsa bir şans verin derim.

Desktop4Bir başka güzel yer Bebek’deki Divan Brasserie. Burada önce bir baby shower kahvaltısı ettik ve açık büfesini denedik ancak asıl bomba haftasonları sundukları açık büfe değil hafta içi gelip ala carte menülerinden seçebileceğiniz egg benedict imiş! Şimdiye kadar yediklerimin en iyisi ve benim damak tadıma en uygunu idi. Gördüğünüz tabağı sıyırıp tertemiz yapmayı ihmal etmedim. Denize nazır bir ortamda, sakin bir şekilde boğazın tadını çıkarıp nefis bir yumurta yemek isteyenler haftaiçi bir sabah uğrasın derim.

divan egg benedict

bebek divanSona sakladığım iki nefis yer var ki özellikle bir tanesi beni şaşırtmakla kalmayıp büyüledi de. İstiklal Caddesi 201 numaradaki Ravouna 1906. 1894 yılında İstanbul dogumlu Alexandre D. Neocosmos Yenidunia ve C.P Kyriakides tarafından projelendirilip, İtalyan Ravouna ailesi için bir antika mağazası ve ev olarak tasarlanan binanın inşaatı 1906 yılında tamamlanmış. İyi korunmuş, ikinci derece bir tarihi binanın ahşap barında bir kahve içmeye ne dersiniz? Ya da  yukarı katta güzel bir yemek yemeye. İstanbul’un bu insanı şaşırtan hallerine bayılıyorum. Ne zaman karşınıza nasıl bir sürpriz çıkacağı gerçekten de belli olmuyor. İçeri adım attığınız andan itibaren çağ değitirip gerçekten de 1900lerin başlarına Art Nouveau’nun en güzel zamanlarına gidiveriyorsunuz.

ravouna 1906

IMG_20150309_193029Biz yediğimiz herşeyi çok beğendik buna gelen hesap dahil! Bir şişe şarapla birlikte bir karidesli gyoza, ıspanaklı piliç sarma ve bonfile külbastı 165 lira. Bu kategorideki pek çok restoranda daha fazlasını ödeyeceğimize nerede ise eminim.

ravouna 1906 3

Ravouna 1906 5

Screen Shot 2015-03-10 at 11.37.17 PMGelelim son sürprize. İstanbul’da caz müzik diyince benim aklıma hemen Nardis ve Nublu gelirdi. Meğer, Beyoğlu’nda başka bir cevheri bizden saklıyormuş. Huzurlarınızda Cafe Mitanni. Haftanın her günü Türkiye’nin caz müzisyenlerini sadece 10 TL karşılığında dinleyebileceğiniz minicik bir bistro burası. Beklentinizi yükseltmek istemem, lüks bir yer değil, incecik, daracık içi dolu turşucuk bir yer. Ancak caz ve bir kadeh birşeyler içmek için son derece ideal. Bizim gittiğimiz akşam Sarp Maden çalıyordu.

cafe mitanni 2

cafe mitanni 1

cafe mitanniBenden şimdilik bu kadar, arayı açmadan yeni bir yazı ile karşınızda olmak diliyorum.

Reklamlar

Yeni bir ev, yeni bir hayat: Daha çok çalışmam, yemekler yapmam, okumam, izlemem, görmem lazım

Seyahat yazıları yazmayı iki sebepten dolayı çok seviyorum. Birincisi belki benden sonra aynı yerlere gidecek olanlara bir faydam dokunur düşüncesi. İkincisi gördüklerimi, denediklerimi yediklerimi ve hissettiklerimi unutmama isteği. Ama çok uzun uzun seyahat yazınca da aslında sanki görev bilinciyle yazıyormuşum gibi bir havaya bürünüyorum galiba. Planlı şekilde 1,2,3,4 diye giden gezi notları hem iyi hem kötü. Bugün farkettim ki benim biraz kendi kendime gevezelik etmeye ihtiyacım var. Aslında Kuran bayramında bu yana daha henüz 7 hafta geçmiş. Ama gelin bir de bana sorun 7 hafta mı 7 ay mı?  Günlerin ve haftaların yoğunluğu  arttıkça ve boşa zaman geçirmek değil sürekli zaman peşinde koşunca insan sanırım yaşadığı her anı hissediyor.

Bu kadar zamanda biz Anadolu yakasından Avrupa Yakasına taşındık. Taşınmaya karar vermemizle  evi bulmamız arasında geçen süre 18 saat oldu. O kadar hazırlıksızdık ki aslında taşınmadan önceki gece evdeki dergileri aşağıdaki büyük çöp varillerine atacağız diye kapıda kaldık. elde ne cep telefonu, ne cüzdan, sağolsun güvenlik çilingiri çağırdı da girebildik içeriye.

Koşuyolunu çok sevmekle birlikte trafik ve yolda çekilen eziyet sanırım bu taşınma olayındaki en önemli etkendi. Yoksa kim ister ağaçlar arasında havası her daim ağaç ve çiçek kokan bir semtten karşıya taşınmayı.

Evden en son ben çıktım. Çıkarken aklımda kalsın diye de boş evin fotoğraflarını ve camdan manzarasını çektim. Fotoğrafları çekerken içimde bir hüzün de yoktu, sadece belgelemek istedim sanırım bir dönemin daha bittiğini.

Taşınırken

Bence her yeni ev yeni bir hayat sunuyor size. Alışveriş yaptığınız marketler, gittiğiniz pazar, işe geliş gidişiniz. Kolayınıza geldiği için takıldığınız yakın çevre hepsini etkileyiveriyor. Koşuyolunun mahalle havasını severken aslında, kalabalığa ve yeni yapılaşmalara rağmen mahalleden farkı olmayan Osmanbey’deyiz artık.  İlk gün işten eve dönerken metronun yanlış tarafından çıkıp, sonra nerede olduğumu şaşırıp evin yolunu Google maps sayesinde buldum dersem sanırım aslında benim henüz turist bir İstanbullu olarak buraları pek de bilmediğimi anlarsınız. Neyseki çabuk alıştım da evin yolunu artık kendim bulabiliyorum. Evin hala çok oturmuş bir hali yok ama yavaş yavaş daha iyiye doğru gidiyoruz. Perdeler daha geçen hafta geldi. O zaman kadar eski perdelerle idare ettik.  Hala tablolarımız asılamadı. Hala çekmecelerin ve dolapların yeniden elden geçirilmesi, banyoya ek bir dolap alınması gerekiyor.

Yeni ev

O kadar koşturmacadan sonra bir Cuma akşamı saat 5 gibi eve geldiğimde bir şişe şarap açtım, yanına kendime bir et-peynir tabağı yaptım, yavaş yavaş sönen maviliği izledim ve ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Çünkü daha bundan 20 ay önce bunların hiç birini hayal edemezken 2013 yılının Aralık ayında  sağlıklı bir şekilde, en sevdiğim şehirde,  sevdiğim insanlarla birlikteyim,  ilk gördüğüm anda bayıldığım bir evde oturabiliyorum, yorulsam bile gerçekten çok sevdiğim bir işim var ve seyahat edebiliyorum. Daha ne olsun?

Yeni mahallemiz tam bir esnaf cenneti. Bazen kendimi Ankara’da Ulus’taki pasajlarda geçiyor gibi hissediyorum kimi sokak aralarında. Öte taraftan, henüz organik pazara gidemedim ama semtte pisboğazlık yapılabilecek ne kadar cennet varsa birer birer keşfediyorum arkadaşlarım ve kardeşim sayesinde. Bir kere buraların mezecileri meşhur. Tuşba’ya uğradım bir akşam. Sofrayı donatacak kadar meze alıp çıktım. Tuşba’nın yanında bir tane daha var adını şimdi hatırlayamadım ama bir dahaki sefere de onu deneyeceğim. Pangaltı’daki 33 Suat Tantuninin hastasıyız. Ekmek arası değil, dürüm sipariş vermeniz tavsiye edilir. Ben bol soğanlı ve maydanozlu seviyorum tantuniyi, telefonda özellikle de belirtiyorum. İkincisi bugün denediğimiz Çukur Ciğer. Telefonda sesi inanılmaz güzel gelen bir amca işletiyor.  Bir de Çıtır Kokoreç var, bir akşam uğrayıp tadına baktığımız.

Çıtır Kokoreç Osmanbey

Ben pisboğazlık yapmam diyorsanız o zaman sizi Delicatessen Nişantaşı‘na alalım. Müthiş güzel egg benedict yapıyorlar. Bir de Kantin var. Burası kardeşimin anlata anlata bitiremediği benim de nedense yolumu bir türlü düşüremediğim bir yerdi. Sonunda gittik.

Kantin Nişantaşı

Sadece yemek yemekle vakit geçmeyeceği için bir akşam aylar önce bilet aldığımız Jersey Boys’u izlemek için Zorlu Center’a gittik. Jersey Boys MoTown gibi bir dönemin hikayesiydi. Four Seasons ve  Frank Valli desem size sanırım ilk aklınıza gelen Can’t take my eyes off you olur.  Gerçekten müthiş bir performans izledik. Umarım Zorlu PSM salonun tıkabasa dolmadığını düşünüp Broadway müzikallerini getirmekten vazgeçmez. Biletler satışa çıktığında ilk ön iki sıra ful görünüyordu. Oysaki gösteri esnasında bu iki sıra bildiğiniz bomboş kaldı. koltukları boş bırakacaklarına, öğrencilere ucuza satsalar ya diye düşündüm. Neden olmasın ki? Zorlu Centerın kendisi ile ilgili de biryorumum var aslında. Kesinlikle bu kadar büyük sahnelere ihtiyacımız vardı. Ancak çok yeni olmasından kaynaklı olarak bir oturmamışlık var burada. Henüz bir ruhu yok sanki. Daha çok insan, daha çok ses lazım Zorlu’ya. Bir mekanın ruhu ancak oraya gelen insanların bıraktıkları duyguyla yaratılabilir sanki. Bir de Jamie’s Italian gibi çok ünlü zincirleri buraya açıp da rezervasyon konusunda bile beceriksizlk yapınca insan içten içe soğuyor buradan. Zorluyla ilgili en büyük korkularımdan biri New York’da görüp bayıldığım Eataly’nin burada açılacak şubesinin beceriksiz, profesyonellikten uzak ve acemi ellerce yönetilmesi galiba.

Jersey Boys

 

Jersey Boys Konserinden bir başka konsere atlamak istiyorum: Pink Martini. Geçen yıl izlediğim en iyi konser Eryka Badu idi. Bu seneki kesinlikle Pink Martini. Ben hayatımda Storm Large gibi bir kadın sanırım daha önce görmedim. Aşık olunası bir kadın gerçekten de sahnede öyle devleşti, seyirciyle öyle dansedip hepimizi öyle bir tavladı ki anlatamam. Böyle bir flörtözlük yok, böyle bir yaşam enerjisi, mikrofonla böyle bir sevişmek yok! Bayıldım. Bundan sonra Storm’un solist olarak çıktığı  her Pink Martini konserine gidilecek! Kesin bilgi!

Storm Large Pink MartiniBiraz da film önerisi… Uzun zamandır bir film önerisi yazısı yazayım diyorum ama bence beceremeyeceğim. İzlediğim üç tane nefis filmi sizinle paylaşmak istiyorum. Tam kış zamanı ne güzel gider elinizde sıcak, soğuk, alkollü, alkolsüz içeceğinizle. Biz bu  üç filmin üçünü de aynı gece izledik.  İlki belki de hepinizin çoktan izlediği Zenne. Nefis bir film, çok dokunaklı, çok üzücü! Çok gerçek! İkincisi Neredesin Süpermen ya da orijinal adıyla Bekas. Irak’ta iki evsiz öksüz ve yetim kardeşin hikayesi. Bu da çok dokunaklı ama umut dolu. Görüntüler muhteşem. İzleyin pişman olmazsınız. Üçüncü film Branded. Özellikle pazarlama dünyası ile ilgili iseniz ya da bu dünyayla ilgili olmasanız bile pazarlama stratejilerine maruz kalan bir tüketiciyseniz aklınızı karıştırıp, sizi yeniden düşünmeye zorlayacak bir film bu. Filmin notu berbat ama verdiği mesaj güzel.

Son olarak -aslında bıraksanız daha yazarım ama yarın beş tane toplantım var ve benim dinç bir şekilde erkenden ofiste olmam gerekiyor- bir doğumgünüm daha geçti. 40 yaşına şurada ne kaldı diyorum. Ama yaş ilerledikçe bizi böyle güzellikler bekleyecekse hiç sorun değil bence 🙂

Bu kadar güzel bir sabah kahvaltısı ile doğumgünü kutlamalarına başlamak ne büyük keyif. Havanın nefis olduğu, ışıl ışıl bir Kasım günüydü. Bütün günüm sevdiğm insanlarla beraber geçti. Az daha büyüdük hep beraber.

Doğumgünü kahvaltısı

Ben kendime ha gayret diyorum. Yılın bitimine son 2 hafta var. 21 Aralıkla birlikte en uzun geceyi yaşarken bendeniz izne çıkıp evde Digitürk şöminemin önünde yatıp yuvarlanıyor, izliyor, okuyor ve İstanbul sokaklarında keşfe çıkıyor olacağım. Bir laf var sürekli aklıma takılan. Gerçekten tatil için yaşıyorum!

Hepimize sarsıntısız bir Salı diliyorum 🙂

 

Eylül geldi bile: Konserler

Hoşgeldin Eylül. Yıllardır en heyecanlanarak beklediğim ay bu benim. Daha öğrenciyken bile tatilden bayıp, okulun açılmasına 1-2 hafta kala heyecanlandığım, sanki ilk defa okula gidecek gibi hafif kalp çarpıntısı yaşadığım günler çok uzak değil henüz. Şimdilerdeyse Eylül demek yeni sezonu açıyoruz demek.  Yeni projeler, konserler, tiyatrolar demek Eylül benim için. Bu sene de beni yanıltmadı.  Zaten tatilden döner dönmez Eylül moduna  girip ve hatta Eylül’ü beklemeden açtık sezonu iki güzel konserle.

Geçen haftasonu ayın 24’ünde uzun zaman önce bilet aldığım Belle and Sebastian’a gidecektik. Önce konseri  öğleden sonra sat 5’te zannettiğim için erkenden evden çıkıp, Küçükçiftlik Park’a vardım. Ancak bize de garip geldiği gibi konser aslında akşam geç saatteydi. Bunun üzerine  House Cafe’de oturup çene çaldık. Yemek yedik, bir şeyler içtik.

House Cafe Atiye SokakSonunda saat 9 gibi konser alanına doğru ilerledik. Girdiğimizde alt gruplardan biri çalıyordu. Adını öğrenemedim ama gerçekten iyilerdi. Saat 10 gibi Belle and Sebastian sahnedeydi. Bildiğim tek şarkıları “the boy with the arab strap” olduğu halde konser epeyce güzel geçti. Bunda en büyük pay grubun solisti Stuart Murdoch’un. O kadar mütevazi, o kadar sıcak kanlı bir adamki konser sonunda neredeyse 15 kişilik bir seyirci grubu onunla birlikte sahnede dans ediyordu. Bu bizim Küçükçiftlik Park’taki ilk konserimizdi.  Ses sistemi çok iyiydi. Ne çok kalabalık, ne boştu. Bence çok kıvamındaydı.

stuart murdoch- belle and sebastian 2013 Istanbul Konseri

Belle and Sebastian 2013 Istanbul konseriBu Cumartesi günün ardından evlere dağıldık. Bir hafta geçti ve bu cumartesi akşamı biz yine bir konser için yollara düştük. Bu defa Harbiye’de Tarkan dinlemek üzere.  Konser alanı hınca hınç dolu olduğu gibi, tüm merdivenleri de sattıkları için üstüste bir konser izledik. İki kez bis yapmak için geldi.  Firuze ile başladı,  Adımı Kalbine yaz ile bitirdi. Arada benim çok aşina olmadığım şarkılarından da söyledi. Herkes coştukça coştu. Hopladık, zıpladık ama yerimiz hafiften dardı.  Ben şarkı sözü ezberleyemem, aklımda tutamam, ne Türkçe ne de başka bir dilde. Sözlerini nadiren bildiğim şarkılardan pek çoğunun Tarkan’ın şarkıları olduğunu bu konserde farkettim. Şarkıları uydurmadan söylemek çok güzeldi. Seneye yeniden gider miyim açıkhavada Tarkan dinlemeye. Evet kesinlikle giderim.

tarkanYarın akşam eğer geç saate bir toplantım olmazsa, Aya İrini’de olacağım. Mart 2012’de İstanbul’a geldiğimden beri konsere gitmek istediğim büyülü bir mekan burası. O yüzden umarım yarın akşam saat 8’de orada olabilirim. Olamazsam da sıkmayacağım canımı, önümde  Pink Martini ve Iyeoka konserleri var. Herkes için bol müzikli bir sonbahar olsun.

Revisited: Boğaz Turu, Pera Balık, Hayal Kahvesi – Great evening in Istanbul…

Ne kadar çok ülkeyi-şehri gezip dönersem döneyim,  sabahları motora-vapura binip karşıya geçerken İstanbul’da olduğuma, bu şehirde yaşadığıma dua edenlerdenim ben.

Hele şu aralar püfür püfür esen poyrazı, masmavi boğazı, keşfedecek kuytusu köşesiyle yine gönlümün bir numarası…

Bir akşam üstü bütün şirket bir tekneye doluşmuş vaziyette elimde bir kadeh beyaz şarapla güvertede otururken etrafı seyredip bunları düşünerek yine şükrettim İstanbul’da yaşadığıma.

Öyle de keyifli bir boğaz turu oldu ki  akşamın en güzel saatlerinde, etrafı seyredip, kikirdeyerek 3 saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Kuruçeşme Marina

Boğaz Turu

Boğaz Turu

Boğaz TuruTuru bitirir bitirmez kendimi Taksime attım.  Tekne turunda yediğimiz cipsler, kuruyemişler iştahımı kesememişti. O yüzden acilen yemeğe oturmak lazımdı. Pera Balık her zamanki gibi Taksim civarındaki can kurtaranımız oldu. Adam zaten çoktan gelmiş beni Pera Balıkta bekliyordu. Hedef Hayal Kahvesi öncesi güzel bir yemek, biraz rakı… Mmmmm, mmmmm, mmmm nidaları ile hiç benden beklenmeyecek şekilde rakıdan önce mezelere yumuldum…

Pera Balık

Köpoğlu, soslu balık ve maydanoz salatası…. Buraya geldiğinizde bu soslu balığın tadına mutlaka bakmanızı tavsiye ederim.. Her yerde olmayan nefis bir tat gerçekten de…  Bir ara tuvalete gittim, döndüğümde adam çoktan yan masa ile muhabbete girmişti… Her gece eğlencesinde yaşadığımız rutine dönüşen bu olay aslında epeyce güzel bir şey, değişik hayat hikayelerinin kesiştiği en güzel kavşaklar bence bunlar. İki doktorla olan sohbetimiz nerede ise saat 12.00’ye kadar sürdü. Baktık ki nerede ise konser kaçacak, hemen köşeyi dönüp Hayal Kahvesine daldık.

Ceylan Ertem çoktan sahnedeydi.  İlk kez kanlı, canlı karşımda gördüğüm Ceylan’dan etkilenmemek mümkün değil… İnanılmaz bir enerjisi var… Dinlemeden anlaşılacak, anlatmakla olacak şey de değil… Şeker ötesi, yorumu, sesi nefis bir genç hatun kendisi…

Ceylan ErtemOrkestra da süperdi, gerçekten herkese çok eğlenceli vakit geçirttiler. Aslında ben ağzım açık sahneyi seyretmekten ne dans edebildim ne başka bir şey… Büyülenmiş gibi kıpırdamadan sahneye odaklandım. Konser bitip de dışarı çıkınca az evvel sahnede zıp zıp zıplayan kırmızı elbiseli kız kapının önünde aramıza karıştı.. Aynı içtenlik, aynı mütevazilik ve şirinlik… Ceylan Ertem- şaka  gibi 🙂 Uzun zamandır bu kadar hoş bir insanla karşılaşmamıştım sanırım… 🙂

Hayal’den çıkınca bir anda kendimizi Ortaköy’de kumpir yerken bulduk. Kumpir berbattı ancak köprü manzarası şahane idi…

köprüSabahın ilk saatlerini geride bırakmıştık ki evlere dağıldık… Yorucu olsa da haftasonlarını beklemeden arada akşamları Hayal kahvesine uğramakta fayda var… Temmuz ayı programı burada. Denenmesi şiddetle tavsiye olunur…

Her Güne Bir Müzik: Genç Osman

Ne çok zaman oldu ben bu her güne bir müzik yazılarını yazmayalı. Bundan 2 ay kadar önce Adam’ın dinlettiği yeni çıkmış bir albüm. Eskilerin Mavi Sakal diye bildiği. Şimdikilerin Genç Osman diyeceği. Gerçekten de çok güzel iki şarkı paylaşıyorum aşağıda. Henüz video klipleri yok. Ama dinlemeye ve edinmeye çok değer.

Hep Aynı

Affet Gitsin

Pera Balık, Mashrou Leila ve çok eğlenceli bir gece

Bu hafta salı günü Adamla iş çıkışı saat yediyi bir kaç dakika geçe Taksim’de buluşmak üzere sözleştik. Konser öncesi hem bir kadeh bir şeyler içip hem de açlığımızı gidermek için daha önce bir kez gittiğimiz Pera Balık’ın yolunu tuttuk. Bundan yaklaşık 3 ay kadar önce bir arkadaşımız vesilesiyle keşfettiğimiz Pera Balık’a epeydir uğramak istiyordum ama bir türlü denk getirememiştim. Mashrou Leila konseri öncesindeki az ama öz vakitte  meydana yakın bu meyhane gerçekten de biçilmiş kaftandı.

Bir 20’lik rakı söyledik, sonra gelsin mezeler, amaç büyük bir sofra kurmak değil ama büyük sofra kurulacak akşamlar için de çok çok tavsiye edeceğim bir yer Pera Balık. Sıcak, samimi bir ortam. Rakı söylüyorsunuz hem suyu hem rakıyı soğuk getiriyorlar. Mezelerin tadına diyecek yok. Özellikle bir önceki Cuma gecesi yaşadığımız Demeti faciasından sonra ilaç gibi gelen bir mekan burası.

Maydanoz salatası, ahtapot, haydari, fava, patlıcan salatası ve peynirden bir sofra donatıyoruz kendimize. Sohbet ede ede yaklaşık 2 saat demleniyoruz. Ahtapot salatası lokum gibi. Maydanoz salatası çok basit  bir meze olmakla birlikte gerçekten de farklı ve her yerde rastlamadığımız bir tat, haydarisi benim sevdiğim gibi hafif ekşimsi, fava üzerindeki soğanlarla harika, patlıcanlar tam kıvamında közlenmiş ve ezilmiş. Gözümüz ve midemiz bayram ediyor. Resimler şu yazıdan borcum size 🙂

Pera Balık

Pera Balık

Pera Balık

Pera Balık

Pera Balık

Pera BalıkTabak çiçek açmış sanki 🙂

Karnımız tok, keyfimiz çakır kalktık İstiklal kalabalığında çölde vaha misali Pera Balıktan. Daha sık gelmeye söz verdim içimden. Çıktığımızda yağmur yağıyordu. Hemen 5 liralık şemsiyelerden kaptık bir tane, yağmur altında Babylon’a doğru ilerledik. Kapıya geldiğimizde öğrendik ki daha konsere 30-40 dakika var. Aldık kokteyllerimizi elimize, sohbete devam ettik. Adam yeni işini anlattı ben dinledim. Ben Beyrut sevdamı anlattım adam dinledi. Konser başladığında ikiizde epeyce kafayı bulmuş bir o kadar da keyiflemiştik. Bu defa her zamankinden farklı olarak sahnenin dibine sokulmadık. Yasladık sırtımızı bara, sallana sallana dans ettik. Ben aklımda Cuma günü çıkacağım Beyrut tatiliyle zevkten zıp zıptım zaten. Grup çok beğendiğim, özellikle de  bu şarkılarını çok sevdiğim bir grup  zaten. Eh daha ne isterim ben.

Mashrou Leila

IMG_0321

IMG_0304Şarkıların temposu yavaşlayınca da dışarı çıkıp iki nefeslenelim dedik ki zaten hikaye orada başladı. Kapıda tanıştığımız bir Tekirdağlı abi kardeş ve onların iki arkadaşı ile muhabbet o kadar sardı ki, konseri bırakıp Hayal Kahvesi’ne gitmeye karar verdik. Yolda ayak üstü bir de bira içelim dedikten sonra, yanımıza iki de İsviçreli turisti kattık. Babylon’da vur patlasın çal oynasın geceyi  bir buçuk ettik.

Nasıl çıktık, ben eve nasıl geldim, nasıl duş aldım ve yattım çok hatırlamıyorum ama  sabah çok dinç ve mutlu kalktığımı biliyorum. Sanırım daha orada tanışılan insanlarla eğlencenin bambaşka bir tadı var. Çok beklentiye gimeksizin tamamen spontane bir eğlence.  Yormadan ve sormadan 🙂

İşte böyle, ben bir kaç saate Beyrut yolcusuyum. Valizim kapıda bekliyor. Bu defa işe değil tatile gidiyorum. Yeni yıl yazımda daha çok seyahat dilemiştim ve Beyrut’la seyahat sezonunu açıyorum. Heyecanlı ve meraklıyım. Dönüşte yazacağım yazılar için, çekeceğim fotoğraflar ve yapacağım gözlemler için sabırsızım.

Herkese şimdiden iyi haftasonları. 🙂

Sabırtaşı ve Imam Baildi

Bu hafta Babylon’daki Imam Baildi Konserine gittik. Konser beni daha ilk gördüğümde çok heyecanlandırmıştı. O yüzden bekledik konser gününü öncesinde de internette gezinirken rastladığımız bir lezzet durağını ziyaret edelim dedik. O yüzden İstiklal’de Galatasaray Lisesinin tam karşısındaki Sabırtaşı’nın sabır çatlatan merdivenlerini çıktık. İlk girdiğimizde yemek kokusu çarptı yüzümüze, hafif havasız. Önceden topladığımız bilgi burada içli köfte ve mantı yenmesi gerektiğini söylüyordu bize. Biz içli köfteyi söyledik ama çok da mantı havasında olmadığımız için tercihi başka şeylerden yana kullandık.

Adam önden bir tarhana çorbası söyledi. Zaten önden gelen tek şey o oldu.

Sabırtaşı Tarhana ÇorbaArkasından söylediğimiz içli köfte yarım porsiyon çibörek ve ana yemekler bir arada geldi sofraya. Yani sıralama konusuna biraz daha özen gösterilmesi gerek. İçli köftenin kabuğu çıtır çıtır ama benim yediğim en iyi içli köfte değildi. İdare edebilir yine de…

Sabırtaşı İçli Köfte

Sabırtaşı İçli KöfteÇibörekler de en harikası değil.

Çibörek SabırtaşıAma asıl bomba gelen et yemekleriydi. Biz yöresel bir şeyler yiyeceğiz beklentisindeyken, Adamın harhar hebabında soyaflizleri benim Sabırtaşı kebabımda da bolca kaşar ve mantar vardı. Anlaşılan o ki yemekleri uyarlama ihtiyacı duymuşar. Yemeğin çok yağlı olması da cabası oldu. Hızla yiyebildiğimizi yiyip, yiyemediğimizi de arkada bırakıp çıktık. Çıkarken bir kenarda mantı dolduran bir hanım gördük. Gerçekten de minicik dolduruyordu. belki de asıl yemeği kaçırdık diye düşündüm ben! Neyse bir daha o kadar merdiveni çıkar mıyım bilmiyorum , ama çıkarsam sanırım mantılarını denerim.

Sabırtaşı kebabı

Sabırtaşı harhar kebabıYemekler ağır gelince hazmetmek için attık kendimizi Tünele. Konser saatini beklerken ben bir sıcak şarap söyledim bol tarçınlı. O kadar çok kaynatmışlar ki içindeki bütün alkol uçup gitmiş, ama tarçın ve karanfil iyi geldi bana…

IMG_8128Ardından ver elini Babylon. Heyecanlıyım çünkü ilk kez gidiyorum. Çok sıcak, bir ortam, ufak bir mekan, ses sistemi iyi, sıkış tıkış bir eğlence değil buranınki en azından haftaiçi. Sevdim hem de çok. Konser saat 21.30 dedin mi başlıyor. Gecikme yok. Bekleme yok. Nefis.

Babylon IstanbulSahneye Imam Bayildi çıktıktan sonrası pür eğlence. Ama ne yalan söyleyeyim az çakır keyif olsak olurdu çok daha şahane. 🙂

Imam BaildiBenim gözüm hala Biletix’te. Gitmek istediğim çok konser var ama biraz tereddüt ediyorum, hafta içi olunca. İş herşeyden önce geliyor ne de olsa. Yine de bol konserli bir yıl olur umarım hepimiz için.

“All God does is watch us and kill us when we get boring. We must never, ever be boring.”

Bugünüm boş boş ve internette bir oraya bir buraya savrularak geçti. Dişarıda tüm gün deli gibi yağmur yağarken, ben kanepede kah Pia ile didişerek kah haftasonu gezilerine, konser biletlerine bakarak mayıştım. Hani bazı zamanlar olur ya bir sürü şey yapmak istersin ama nereden başayacağını bilemediğin için yerinden kıpırdayasın gelmez. Yeni bir kitaba başlamak istiyorum ama bir türlü ne okuyacağıma karar veremiyorum. Film izleyeyim diyorum ama internette aylaklık yapmak o kadar hoşuma gidiyor ki elim bir türlü filmin play düğmesine basamıyor. İşte böyle böyle akşamı ettim. 

relax at home

Hemen hemen her haftanın rutini haline geldi zaten böyle evde internet, kanepe günü yapmak. Böyle vakitlerde hem istanbulda nerede ne var, yeni restoranlar neler, hangi tiyatro oyunları var, haftasonu ne aktiviteleri var diye bakınıp duruyorum. Hem de önümüzdeki aylara planlar yapıyorum. Yağmurlu bir haftasonunda kanepeye uzanmış, gitmeyi hayal ettiğiniz yerlerin gezi rehberlerine bakıp ucak biletleri ve otellere göz gezdirmek kadar keyifli bir şey yok sanırım. 🙂

travel

Amacım şimdiye kadar hiç görmediğim Berlin ve Lübnan’ı görebilmek.  Yakın çevrede de Bursa, Cumalıkızık, Trilye, Mudanya, İznik’i gezip gelebilmek. Bunlar benim 2013 için yeni yıl isteklerim. Yılın son ayına girdik bugün. 2012 için ayrı bir yazı yazmayı uzun zamandır istiyorum bir yandan da gördüğünüz gibi 2013 planları yapıyorum.  Umarım yeterli zaman ve enerjiyi yaratabilirim. Berlin ve Lübnan ile ilgili varsa önerileriniz  beni çok sevindirirsiniz. 

Şimdi gelelim Epicurious’tan tavsiyelere: Geçen haftasonu Cevahir’in 1. Salonunda Sidikli Kasabasına gittik. Devlet Tiyatrolarının sahneye koyduğu Sidikli Kasabası- Urinetown  bir Broadway müzikali. Oyun sistem eleştirisi üzerne kurulu. Kapitalizm, rüşvetçi bürokratlar,  zenginler,  fakirler  ve çiğnenen sosyal haklar ekseninde  dönüyor oyun. Su sıkıntısı yüzünden ülkedeki tüm tuvaletler paralı olur. Tuvalet parasını ödeyemeyenler Sidikli Kasabasına gönderilirler. Bu durum bir direniş hareketine yol açar. Direniş hareketi ile birlikte zengin kızla fakir oğlanın aşk hikayesi de oyunu şenlendirir. 

Öncelikle oyunun oynandığı sahne bence gerçekten çok kötüydü. Hem o kadar kalabalık bir koreografi için sahne çok küçüktü ben de kullanılan mikrofonlar ve ses sisteminde ciddi sıkıntı vardı. Oyuncular gerçekten de çok iyilerdi. Enerjileri, oyunculukları, dansları, ve sesleriyle herhangi bir Brodway müzikalini aratmadılar ancak  2 saatte bitebilecek bir temsilin 3 saate uzaması bana sorarsanız gereksizdi, iki saatte de konu rahatlıkla toparlanabilirdi.

Sidikli-Kasabası

Cumartesi gününü Müzikalle geçirdikten sonra, Pazar günü soluğu sinemada aldık. Sophie Marceau’nun Mutluluk Asla Yalnız Gelmez” filmini izledik. Tam pazar gününe layık, çok keyifli bir romantik komediydi. Zaman zaman beni gülmekten kırdı geçirdi. Çok güzel enerji ile çıktık salondan. Bu aralar size mutluluk verecek, yüzünüzü gülümsetecek bir filme ihtiyacınız varsa işte bu film o film.

mutluluk asla yalnız gelmez

Hafta içi çılgınlar gibi çalıştıktan sonra boşalan şarjımızı yeniden doldurabilmek için yağmura da aldırmadan attık kendimizi sokaklara Cuma akşamı.  Cihangir’deki Jash İstanbul‘a gittik yemek için. Osmanlı mutfağından seçmeler de sunan bir Ermeni lokantası Jash. Dekorasyonu ev gibi, servisi iyi ve yemekleri leziz. Özellikle çerkez tavuğu ve ciğer tavasına bayıldım. Farklı bir tarzda yapılsa da keşkek yemeğini de beğendim. Keşkek benim geç tanıştığım yemeklerden biri o yüzden evde annesinin elinden yediği keşkekin tadını araya Adam çok da beğenmedi. Ama benim için gayet lezzetliydi. Haftasonu bil sakin sakin yemek yiyebileceğiniz, hatta bizim yaptığımız gibi öndeki bahçesinde oturabileceğiniz bir yer arıyorsanız tavsiye ederim.  İçerisi bilimum sanatçı ile dolu zaten, Mehmet Turgut’un yanında yüzünü bildiğim ancak adını çıkaramadığım pek çok ünlü yüzde oradaydı. 

jash istanbul

Biz Jash’tan çıktıktan sonra Dada’ya gittik. O günün programından haberimiz yoktu ama meğer Mehmet Erdem’in konseri varmış içeride. Gittiğimizde saat 1’i geçiyordu o yüzden ancak sonuna yetişebildik. Yine de Hakim Bey’i dinleyebildik. İçerisi epeyce kalabalıktı ancak konserin bitişiyle birlikte nerede ise tamamen boşaldı. 

Mehmet Erdem @ Dada

Buradan çıktıktan sonra gecenin sonunu bundan aylar önce bir defa denk gelip tantuni yediğimiz Emine Ana Tantuni de getirdik. Yine tamamen tesadüfen karşımıza çıkınca kendimizi tutamayıp koşarak oturacak bir yer bulduk. Aman allahım o ne lezzet öyle. Porsiyonları çok büyük değil. O yüzden korkmadan iki tane söyleyebilirsiniz. İncecik lavaşa sarılmış, eti ayrı suyu ayrı maydanozu ayrı lezzetli tantunileri yanında gelen roka ve turp tabağıyla birlikte mideye indiriverdik. Bir daha kaybetmemek için adını ezberledik, eve sipariş için magnetinden edindik. Benim gibi ıslak hamburger denilen hilkat garibesinden nefret eden bünyelere bire bir gelecek Emine Ana. Dana etinin tadı hala damağımda. O kadar lezzetli imiş ki ne resim çektim ne bir şey. Aşağıdaki resimler Emine Ana’nın Facebook sayfasından. Bana ait değil. Eğer hala denemedi iseniz yolunuz o tarafa düştüğünde bir uğrayın derim.

emine ana tantuni

Gelelim gelecek dönem programlarına. Biz ayın 15’inde ilk kez bir DOT oyunu izlemeye gidiyoruz: Altın Ejderha. Heyecanlıyız 🙂 Ayın 26’sında Ankara’dayken keşfettiğim Imam Baildi Babylon’da sahneye çıkacak. Böyle Biletixin dibini bucağını karıştırdıkça  isteyip de dinleyemediğim grupların konserlerine denk gelip bilet almak kadar büyük mutluluk az 🙂

Başka bir bomba ise yine uzun zamandır beklediğimiz We will rock You müzikali ile ilgili. 11 Mayıs Cumartesi akşamı için 4 biletimiz var. Eminim göz açıp kapayana kadar Mayıs ayı gelecek.

Şimdilik havadisler bu kadar, herkese iyi pazarlar.

Not 1: Başlık  Chuck Palakniuk’tan alıntıdır. “Tanrının yaptığı her şey, bizi izlemek ve sıkıcılaştığımızda bizi öldürmektir. hiçbir zaman sıkıcı olmamalıyız”

Not 2: Bu yazıdaki Mehmet Erdem haricindeki hiç bir fotoğraf bana ait değildir.

“Blues is like apples. You need to get one everyday”

Back to blog! Bir cümle lazım bana başlamak için. Bir fincan kahve üstümde bir miskinlik. Kafamda yapılacak işler listesi. Ama başlamak lazim bir yerden. Belki de bir günden.    Öyle çok zaman geçti aradan, sıralayamadan, ama yuvarlanaraktan. Bazen bunalıp hiç plan yapamadan sadece günü kurtararaktan. Şimdi yazmazsam bir daha hiç yazamayacak gibi bir cümle lazım bana yeniden başlamak için. İşte tam da bu hislerle oturdum bilgisayarın başına. En iyisi en yenisi galiba. Yazdıkça açılır mı hafızam acaba?  Başlık  da o yüzden alakasız gibi oldu şimdi buradan bakınca. Madeleine Peyroux’dan alıntı söyleyeyim baştan. Hadi başlayalım o zaman!  Önce büyük haberler, sonra küçükler 🙂

Geçen haftasonu nefis bir doğumgünü ile yeni yaşımı kutladım. 2012 çok güzel bir sene oldu. Büyük değişiklikleri uzun zamandır özleyen bünyem değişikliğe boğuldu. Güzel değişiklik bitmesin daha güzel şeyler olsun diye diledim yeni yaşımda. En güzel doğumgünü hediyesi Adam’dan geldi her zamanki gibi. Para pulla alınamayacak cinsten: Adam İstanbul’a taşındı. 🙂 Artık kısacık haftasonlarına sığdırmak zorunda olduğumuz zamanlar yok. Telefonda birbirinden kopuk hayatlar yaşamamıza gerek yok. 9 ay önce ben gelirken nasıl olağını, nasıl yapacağımızı bilmediğimiz ama sonucunun Istanbul’da beraber olmak oldugunu bildiğimiz bir süreç başlamıştı. Bekleme süresi bitti. O da geldi ve İstanbul artık daha da tamamlandı.

Hem benim doğumgünüm hem onun gelişi nefis bir kutlama ile başladı. Kardeşimin uzun zamandır bahsedip, gidelim buraya dediği Madam Despina’nın Meyhanesine gittik 10 Kasım akşamı. Kocamn bir yemek odası düşünün, evet farklı masalar var ama yine de evde gibisiniz. Servis hızlı, mezeler leziz.  Beyaz peynir, ciğer ve kavurmaya bayıldım. Bir tek ezme standardın altında idi gerisi nefisti. Fasıllar söyledik, bol bol kadeh tokuşturduk. Çok keyif aldık.  Oradan çıkıp geceyi sabah saat 5’e kadar uzattık.

İkinci büyük değişikliğin adı Pia. Pia evin yeni sakini hepimizden heyecanlı, düz duvara tırmanıyor. Bazen kuyruğunu kovalıyor bazen kıpırdayan herşeyi kurcalıyor.  Bizim sitede oturuyordu sonra ev arkadaşı olalım mı demiş Pebbles’a Pebbles da kırmamış. Tutmuş patisinden getirmiş eve. Artık sabahları alarma ihtiyacımız yok çünkü sabah saat 6.00’dan itibaren tepemizde sabah sporu yapan Pia var  evde. Şimdilik  ne kadar dolap, kütüphane varsa tepesine çıkıp kuşbakışı evi izlemek en büyük hobisi. Elektrik süpürgesi ve saç kurutma makinesi en büyük korkusu. Biraz obur. Ama oyunla kandırıyoruz şimdilik. Saklambaç oynamayı çok seviyoruz. Bol bol uyuyup, düşman çatlatırcasına geriniyor Pia. ben çok kıskanıyorum o hallerini, kanepeye bir serilişi var ki, olmaz ki canım böyle de yatılmaz ki dedirtiyor insana. Güzel fotoğraflarını çekip koymak isterdim ancak kendisi pek yerinde sabit duramıyor…

Bu iki temel büyük değişiklikten sonra gelelim İstanbul’a. Dün akşam IKSV Salon’daydık Adamla birlikte. Ara ara bunaldıkça Biletix’ten aldığım biletler sayesinde hazırdık Madeleine Peyroux‘yu dinlemeye. Ne iyi tmişim de bunalıp açmışım biletix sayfasını, görür görmezde yatakta elimi uzatıp cüzdana alıvermişim biletleri. Evet böyle kötü bir huyum var! elimde laptop yatakta kıvrılmaya, uykuya hazırlanmaya bayılıyorum ben. Bir zamanlar her güne bir müzik serilerim vardı benim. İşte o zamanlar yazmıştım Madeleine’i. Dün akşam kanlı canlı izleme fırsatı bulduk kendisini.

“I sing 3 kinds of songs. Love. Blues. Drinking. All the same thing.” dedi konserin başında. Hepsi çok yakıştı sesine. Ama blues bir ayrı güzel gitti. Kendi de biliyor sanırım bunu ki “New York’ta günde bir elma yerseniz evinize doktor girmez derler, saçma bir laf ama bana sorarsanız Blues elma gibidir, Her gün bir blues şarkısı dinlemek gerek diye ekledi. Türk mutfağına iltifat etmeyi ihmal etmedi. Ama salon’un arka tarafında fısır fısır konuşanlara laf etmeyi de ihmal etmedi. Ya dinleyin ya terk edin dedi!  Orkestrası süperdi, ses sistemi bizi hiç üzmedi, tek sıkıntı bence havalandırma idi. İçerisi ne çok kalabalık ne boş idi. Bu benim IKSV Salondaki ilk konserimdi. Bir daha ki sefere daha ince giyinip, mümkünse üst katta güzel bir yer bulabilmek için daha erken gitmeyi kendime not aldım.

Konserden önce Urban Bug Lounge‘daydık. Cihangir’de yeni açılmış bir mekan. Daha öncesi de varmış hatta bebekte imiş ama ben yetişemedim o zamanlarına. Arkada güzel bir bahçesi var eminim gündüz de çok keyifli olur. Birer bira söyleyip yanında ben hamburger ve atıştırmalık şeyler yedik. Hamburgerini beğendim ama patates kızartması fazla yağlı geldi. Bir sonraki sefere kahvaltıyı denemek niyetindeyiz.

Kahvaltı demişken, bir haftasonu Pebbles ile Yeniköy’deki Gazebo’ya gittik. Deniz kenarında, sessiz sakin. Brunch sunmuyorlar ama menülerindeki kahvaltı tabağı, omletler ve tostlarla bir güzel doyuyorsunuz.

 

Bir başka kahvaltıyı Beşiktaş Plaza’daki Vogue’da ettik. Vogue genelde iş yemekleri için tercih edilen bir yerken bir pazar günü geç kalkmış olmanın verdiği geç kalmışlık duygusuyla acelece nereye gideriz hesabı yaparken aklımıza geliverdi. Manzara güzel, büfesi yerinde, peynirler reçeller nefis, tatlılara diyecek söz yok. Fiyat kişi başı 60 TL. Ortalamanın üzerinde ama keyifli. Üstüste oturan insanlar yok, servis çok iyi.

Akşam yemeği için yeni denediğimiz ve keşfettiğimiz bir kaç adres daha oldu bu zaman zarfında. Bunlardan biri Eylül’de Kanyon’da açılan Carluccio’s. İş çıkışı Levent çevresinde çalışanlar için makul bir seçenek. Biz iki seferinde de işten çıkınca gittik. Makarnalarını ve starter tabaklarını deneme fırsatımız oldu. Ben hepsini çok beğendim. Yanında blushla çok iyi gitti.

 

Kanyondaki bir diğer İtalyan Gina. Ben olsam Gina yerine Carluccio’s’u seçerim sanırım. Italyan olmamakla birlikte bir de Swissotel’in tepesindeki Gaja. Manzara süper ancak 3 parmak ete 95 TL vermek bana biraz anlamsız geldi. İş yemeği olmasa gider miydim bilmiyorum.

Diğer iki tavsiyem balık restoranları. Biri Bebek’teki Poseidon. Diğeri Bostancı’daki Cunda. Bebek Poseidon’u anlatacak kelime bulamıyorum. Pahalı bir yer ama özel bir kutlama ya da yurtdışında misafiriniz varsa sizi ihya edebilir. Bostancı’daki Cunda’ya gelince keyifli bir mahalle balık lokantası. Çeşit bol, servis iyi, balkonu keyifli.

Bu kadar yemek sohbetinin ardından yeniden sanat diyorum. Ankara’da sıkı takipçisi olduğumuz Tiyatro ve Operayla sonunda İstanbul’da da tanıştık. Bu hafta  bir Çiya ziyafetinin ardından Süreyya Operasında “Midas’ın Kulakları”nı izledik. Opera salonu gerçekten görkemli. Binayı dışarıdan görünce çok mutlu oldum ben. Çok şık, gözü müzü şenlendiriyor. İçerisi de dışarısını aratmıyor. Bu defa en önce oturduğumuz için ses konusunda biraz rahatsız oldum. sanki dağılıyor gibi geldi.  Özellikle koro dinlerken, bir dahaki sefere daha arkalardan alacağım bileti. Midas’ın Kuakları izlediğim en iyi opera değildi. Çok sarmadı dersem yalan söylememiş olurum. Ama yine de peşini bırakmayıp sıradaki temsillleri de izlemek için bilet  takibine devam edeceğim. Haftaya Pazar günü bu defa Cevahir’e Sidikli Kasabasını izlemeye gideceğiz. Aklımda bir de blog dünyasında İmge’nin yazılarından tanıdığım DOT var. İlk fırsatta onların da bir oyununu izlemek lazım sanırım.

Sinema deseniz İstanbul’a taşındığımdan beri en çok ihmal ettiğim şey galiba.  Bundan 3 hafta kadar önce Woody Allen’in son filmi Roma’dan Sevgilerle’yi izlemeye gittiğimizde fark ettim ki 9 aydır ilk kez sinemaya gidiyorum. Film hayal kırıklığıydı desem abartmamış olurum hatta çok yorgun bir cuma günün ardından gittiğimiz için sinemada uyuduğum ilk film olma şerefine erişti. Bu kadar sık film çekmek iyi değil sanırım Woodyciğim biraz dinlenmek üretmek için fikirleri aceleye getirmemek gerek sanırım.

Bu arada boş durmadım kitap da okudum, en büyük keyfim Kadıköy’den bindiğim Kabataş vapurunun 20 dakikalık yolculuğu sırasında çantamdan çıkardığım kitabı okurken bir yandan da çayımı höpürdetmek. O kadar büyük bir iyilik hissi veriyor ki bu bana daha gün başlarken anlatamam. Cidden vapura binmek İstanbul’da yaşamanın en zevkli yanlarından biri. Sırf bu yüzden bile Anadolu tarafında oturulur desem abartmış olur muyum? Bence değil. İlk kitap tavsiyem Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk”u. Filmi de çekilmiş ama ben nedense şimdiye kadar okuma fırsatı bulamamıştım. Leyla’nın Evi ve Serenad’dan sonra bu kitap da beni şaşırtmadı ve su gibi aktı bitti. Bir başka vapur kitabım Buket Uzuner’in Su Kitabı oldu. En muhteşem Buket Uzuner kitabı olmadığı aşikar ama yine de kitabın satır aralarını, eski Türk inançları ile ilgili kesitleri sevdim. Bu da bir başka kendini iyi hissetme kitabı oldu benim için. Şimdi elimde Paulo Coelho’nun Şeytan ve Genç Kadın’ı var. Paulo Coelho’nun bir nevi kişisel gelişim yazarı olduğunu düşünenlerdenim. Bu fikre  Portobello Cadısı’nı okurken kapılmıştım.  Bu kitap da  düşüncemi epeyce doğruladı. Ben sevdim. Coelho’nun tarzı ile ilgili sıkıntınız yok ise size de tavsiye ederim.

Uzun ara verince toparlamak zor oluyor. Bu zaman içerisinde bir de 10 günlük san Francisco maceram oldu ki onu da artık sonra anlatayım. 🙂

Güzel bir hafta olsun… Güzel müzikle geçsin…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑