Samos- Kokkari – Plajlar, Restoranlar ve bonus olarak Manolates

Sabah bir uyanmışsınız, çiçek gibi şahane bir deniz karşılamış sizi, hava sıcak ama nem yok, hafif hafif bir esinti var karşınızda… İşte bizim Samos’ta uyandığımız her sabahın özeti bu cümleler. İstanbul’un neminden sonra bizi ferah rüzgarları ile karşılayan Samos’u sırf bu yüzden çok seviyoruz. Oturduğunuz yerde terlemek diye birşey yok bu adada.  Burası bizim Studio Loukia’da kaldığımız odanın balkonu. Ama akşam üstü denizden dönüp duşunuzu aldıktan sonra akşam içkinizi yudumlamak için birebir. Fotoğrafı odaya girdiğimiz ilk 5 dakikada çektim sanırım, uzun uzun da izledim büyülenmiş gibi. 20170722_134240.jpgŞimdi bu fotoğrafı çektiğim saatten bir kaç saat geri gidiyorum. Kuşadası’ndan bindiğimiz feribot bizi Vathi’de indirdi. Vathi aynı zamanda Samos’un başkenti. Hatta diğer kasabalar Vathi demek yerine Samos Town ismini  kullanıyorlar. Biz Vathi’de hiç zaman geçirmediğimiz için hakkında birşey söylemek zor çünkü Samos’a ayak bastıktan sonra pasaport kuyruğundan çıkar çıkmaz bir taksiye atlayarak ilk konaklayacağımız kasaba olan Kokkari’ye geldik.  Taksi 12 Euro tuttu şoförümüzle çok anlaşamasak da bizi Studio Loukia’ya yakın bir yerde bırakabildi.

Samos dağlık tepelik bir ada ama ben bunu adaya ayak basana kadar pek anlamamıştım. O yüzden kalacağımız pansiyonun deniz kıyısında hatta doğrudan plajda olmasını beklerken  merdiven çıkmak zorunda olduğumuzu görünce bir hayli şaşırdım. Sonunda, valizleri odaya bıraktık, plaj çantamızı hazırlayıp önce henüz kahvaltı bile edemediğimiz için yemek yiyecek bir restoran bakınırken La Casa‘ya oturduk.  Buradaki isten acımış bir ahtapot ve kalamar ızgara bizi epey hayal kırıklığına uğrattı ama manzara şahaneydi.

20170722_142947
mangal isinden acımış güzelim bebek kalamarlar

Bu manzaraya o yemek yakışmadı...Yemeğin ardından moralimizi bozmadan, günü daha fazla kaçırmamak için Kokkari’nin içindeki yerlilerinin Küçük Lemonakia dedikleri plajına yürüdük. Yoldaki manzaralar birbirinden harika. Bu fotoğrafların hiçbirinde tek bir oynama, filtre vs. yok. Hepsi orijinal, gerçek mi gerçek 🙂20170724_111504

20170722_155513.jpg

20170722_160536İşte Küçük Lemonakia plajı. Arkada bir bistro-bar var. akşama kadar salata/tost/makarna tarzında hafif yemekler ve sıcak soğuk içecekler eşliğinde sakin sakin burada takılabilirsiniz. Screen Shot 2017-09-09 at 7.26.10 PMBiz ilk gün akşama kadar burada kaldık hiçbir yere kıpırdamadık, bira – deniz döngüsüne girmemek işten değil. 20170724_124101İkinci gün  gittiğimiz asıl Lemonakia Plajı gerçekten çok güzel bir plaj. Zaten Samos’un kuzeyindeki plajların tamamında turkuaz olmazsa olmaz. Lemonakia Kokkari merkezden yaklaşık 25 dakikada yürüyebileceğiniz bir mesafede. Arabayla 5 dakika sürer. 20170723_110109.jpgLemonakia’dan 500 metre ileride ise Tsamadou plajı var. Plajların her biri birbirleri ile turkuaz renklerini yarıştırıyorlar. Tsamadou Lemonaki’den daha büyük bir plaj ve yan yana dizilmiş birden fazla işletme var bu plajda. Biz çimlik alandaki işletmede oturuyoruz. Plajların hepsi taşlık, bu da dalgaya rağmen suyun her zaman berrak olmasını sağlıyor. Bütün bir günü burada geçirdik, ben hem okudum, hem bira keyfi yaptım, ısındıkça denize girip ferahladım.

20170723_113622.jpgBu tatilde Mirgün Cabas’ın kitabını okudum.  Kitap gazeteci dili ile son derece kolay okunabilir şekilde yazılmış. Plajda bile olsa çıtır çıtır aktı gitti. Unuttuklarımı hatırladım, bazı bilmediklerimi de öğrenmiş oldum. Yakın tarihteki önemli bir senenin iyi bir toparlaması olmuş. Merak edenlere tavsiye ederim. 20170723_120103Plajda bira patates kızartması, hamburger tarzında yiyecek içecek servisi yapılıyor. Daha mükellef bir yemek yemek isterseniz yukarıdaki tavernada da yemek yiyebilirsiniz.   Restorana da, plaja da merdivenle inip merdivenle çıkıyoruz.  Çıkarken söylenmek serbest 🙂20170723_165858.jpgPlajlar tek güzelliği değil tabi adanın. Samos hem çok dağlık hem de çok ormanlık bir ada demiştim sanırım daha önce. Bu dağlık adanın dağ köyleri de var tabi.  Biz iki köyün ismini çokça duyduk Manolates ve Vourliotes.  Biz sadece bir tanesine gidebildik: Manolates. Nefis bir orman yolunun içinden geçerek çıkıyorsunuz köye. Bir an Karadeniz’de miyim? Samos’ta mıyım? diye düşünüp, şaşırıyor insan  gerçekten. Bu arada yol çok dönemeçli bir yol. Epeyce dik bir açıyla döne döne gidiyorsunuz. O yüzden aman dikkat. 20170724_201706 (1).jpgTaş köy evleri, her yerden taşan çiçekler, bu kadar zengin bitki örtüsü olunca arılar da eksik olmuyor tabi. Biz tam akşam üstü gittik hem güneşli hem de mehtaplı halini görelim diye. Bir akşam yemeğimizi de burada yedik. 20170724_201144.jpg

20170724_200236_001

20170724_201825 (1)Bu bölgede pek çok seramik atölyesi de varmış. Bizim gittiğimiz saatlerde pek çoğu kapalıydı. 20170724_214107Burada akşam yemeğini herkesin çok önerdiği AAAda yemek istiyorduk aslında ama gittiğimizde burası hınca hınç doluydu. O yüzden yönümüzü Despina‘ya çevirdik, çok da mutlu bir yemek yedik. 20170724_21375620170724_203123

Gelelim Kokkari’nin diğer restoranlarına. Buranın en ünlü restoranı Meltemi. Biz Kokkari’deki ilk akşamımızda La Casa’da yediğimiz kötü yemeğin pasını ağzımızdan silmek için buraya gittik. Rezervasyonumuz yoktu. Kapıda 15 dakika beklersiniz diyerek elimize bir kadeh rakı tutuşturdular. Bu arada biz ayak üstü İzmir’den gelen bir başka Türk çiftle sohbete daldık, önce onları oturttular ve tam da uzolarımız bitmek üzereyken bizi masamıza aldılar. Kalamar ve ahtapot gibi masamızın kadrolu tabaklarının yanına fotoğrafını çekmeyi unuttuğumuz bir karides saganaki söyledik, sonra suyuna bana bana bir sepet ekmek yedik. Meltemi Samos’a giden herkesin kesinlikle en azından bir defa yemek yemesi gereken bir yer. Servis çok hızlı, yemekler lezzetli, sahilde oturuyorsunuz ve serin serin esen rüzgara karşı lıkır lıkır rakıları götürüveriyorsunuz.

20170722_212322

20170722_212830Barbanyanni nasıl Midilli’nin uzosu ise Samos’un uzosu da Frantzeskos. Ben çok severek içtim. Daha hafif, daha ferah bir içki rakıya göre ve diğer uzolara göre. Öyle ki çaktırmadan epeyce sarhoş edebilir sizi. 20170728_185455

Bir diğer akşam Zakore‘de yemek yedik. Burası aslında bir aile tarafından işletilen bir kasap. Balık restoranlarının yanında iyi bir seçenek, etleri de gayet lezzetli.

20170723_215914

Samos’un uzosundan daha ünlü olan muskat / misket şarapları arasında bizim favorimiz olan da burada. Adını okuyamıyorum ama adadaki tüm marketlerde fiyatı 5.5 ile 6.5 euro arasında değişen fiyatlara satıldığını söyleyebilirim. Fiyat/performans notu 100 üzerinden 100. Giderseniz kapın bir kaç şişe getirin mutlaka.

20170723_212852Kokkari’de tavsiye edebileceğim bir diğer mekan Cafe Del Mar.  Ortamı çok keyifli, tropik de bir havası var karşınızdaki turkuaz denizle birlikte. Biz buraya hem akşam birşeyler içmek için, hem de sabah kahvaltı için uğradık. Yumurtalı bir kahvaltı için ideal. Screen Shot 2017-09-09 at 11.08.59 PM3 gece kaldığımız Kokkari’den sonra istikametimizi Patmos’a çevirdik. Sabahın erken saatlerinde Pythagorion’dan kalkan feribota yetişmek üzere Kokkari’den ayrıldık. Aklımızda Kokkari’nin turkuaz rengi ve sevimli sokakları kaldı.

Bir sonraki yazıda Patmos’ta görüşmek üzere…

20170722_202713

Reklamlar

Yeni Filmler, Diziler, Tarifler ve diğerleri

Mart’ın gelişiyle birlikte işler hem hızlanmaya başladı, hem de bana 6 haftadır arkadaşlık eden moon walker botundan kurtuldum. Dün ilk defa normal bir ayakkabı ile yürümeye başladığımda adım atmanın ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu sanırım ilk defa bilinçli olarak hissettim. Merdiven gördüğümde nasıl ineceğim diye düşünüp panikledim.  Yine tek tek indim ama önümüzdeki günlerde daha cesaretli adımlar atacağımı umuyorum. Haftaya doktor randevum var. Bu randevuda yola fizik tedavi ile devam edip edemeyeceğim belli olacak. Başka bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum. Bu arada benim gibi uzun zamandır Camper’a düşmeyenlerdenseniz bir ara uğrayın derim. Hem ayak sağlığına dikkat ettikleri kadar artık estetiğe de önem veriyor gibi görünüyorlar.

İş durumu deseniz çok değişen bir şey yok. Tempo baharla birlikte artmaya devam ediyor. Okunacak tonlarca doküman, proje taslakları, toplantılar, emailler bütün günümü meşgul etmeye devam ediyor. Aradaki 3 günlük Londra seyahatinde toplantılardan çok keyif alamasamda bir akşam yemeği ve gittiğimiz bir müzikal bu seyahati anlamlı kıldı. O zaman bu arada neler keşfettim neleri çok sevdim anlatmaya başlayalım.

Londra keşifleri:

Londra’ya en son 2014’te gitmiştim. Bu seyahatte pek çok güzel restoranı denediğimiz halde tadı damağımda kalan Barrafina’ya gitmeyi bu seyahatten önce zaten kafaya koymuştum. Her daim kapısında sıra olduğu için bu defa akşam servisinin açıldığı anda kapısında olmayı planladık. Bir kısmı daha önce denediğim lezzetler olmak üzere, yine deneyebildiğimiz kadar farklı tadı denemeye çalıştık. Yolunuz Londra’ya düşerse bir yemeğinizi burada yemeye çalışın.

Desktop7Böyle güzel bir yemeğin ardından adet olduğu üzere  daha önce görmediğimiz bir müzikali izlemek üzere tiyatroya doğru yola çıktık. Bu arada Londra’da bu defa neredeyse her yere giderken Uber kullandık ve son derece memnun kaldık. Taksiden daha ucuz olmasının yanı sıra arabalar da taksilerden çok daha konforlu ve rahat. O kadar ki döndükten sonra Istanbul’da da Uber’i daha çok kullanır oldum. Şimdiye kadar hiç bir negatif durumla da karşılaşmadım.

Gelelim müzikale… Şimdiye kadar pek çok müzikal izledim ama sanırım Kinky Boots, We Will Rock You’dan sonra bayılarak, çok eğlenerek izlediğim  ikinci müzikal oldu. Performanslar, dekor, oyuncuların enerjisi herşeyi ile gönlüme taht kurdu. O yüzden Londra’ya yolunuz düştüğünde Kinky Boots’u izlemeden gelmeyin derim. Harika bir akşam geçireceğinize eminim. Aşağıda tanıtım videosu epeyce ipucu verebilir.

Diziler:

Bu ara bizim evde bir dizi furyası var. Netflix’de Türkiye’ye geldiğinden bu yana bu neymiş bakalım diye oturduğum dizileri mevcut sezonlarını bitirmeden bırakmıyorum. İki tane çok eğlenceli dizi tavsiyem olacak.

İlki Mozart in the Jungle. New York Senfoni Orkestrasının şefi Thomas emekli olurken yerine  farklı tarzda, yakışıklı, uzun saçlı, Latin Amerikalı yeni şef Rodrigo gelir ve olaylar gelişir. Hem eğlenceli bir dizi izleyeyim hem de klasik müziğe doyayım diyorsanız bu dizi sizin diziniz. Her bölüm 25 dakika. Su gibi akıyor, tabiri caizse çekirdek gibi çıtır çıtır gidiyor.

İkinci dizi UnBreakable Kimmy Schmidt. Bu da bir komedi dizisi. Moral motivasyon arayanlar için birebir. Bir papaz tarafından kandırılarak toplam 15 yıl yer altın da bir sığınakta hapsedilen dört kadın sonunda polis tarafından bulunur ve kurtarılırlar. Kurtulan kadınlardan biri olan Kimmy yaşadıkları kasabada kalmak istemez ve New York’ta kendine bir hayat kurmaya karar verir, sonrasında yine olaylar gelişir. Bu dizi de 25 dakika, çıtır çıtır, ne olduğunu anlamadan başlıyor ve bitiyor.

Filmler:

Bu ara izlediğimiz filmlerden ilki Pride. Film İngiltere’de Thatcher döneminde geçiyor ve gerçek bir hikayeden esinlenerek senoryalaştırılmış. Thatcher maden ocaklarını kapatmaya karar verince greve başlayan madencilerin yardımına koşan Gay ve Lezbiyenlerin hikayesi.  Maalesef o dönemde Thatcher madencilerin grevini kırmayı başarmış ama o dönemde olağan koşullarda bir araya gelmesi zor olan iki grubun birbirine verdiği destek gerçekten çok umut dolu.

İkincisi Snowpiercer. Tamamen ütopik ama çok güzel göndermeleri olan bir film. Dünya küresel ısınmanın ardından yeni bir buzul çağına giriyor ve dünyada hayatta kalan insanlar bir trene yerleşiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmesi trenin hiç durmadan yoluna devam etmesine bağlı. Seyahat eden yolcular ise sınıflara göre ayrılmış vaziyette. En öndekiler ve arkadakiler! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Gelir dağılımı, adalet, güç  dengeleri üzerine güzel bir film.

Lezzetler:

İki tarifim var bu hafta size… Kış yavaş yavaş bitip de bahar gelirken kış sebzeleri ile yapılabilecek tarifler ama not etmekte fayda var.

Karnabahar Pizza: 

Karnabahar hep kıymalı yemeği ya da kızartması ile bildiğim bir yemekti şimdiye kadar. Bu aralar Pinterest’te düşük karbonhidratlı tarifler ararken karşıma çıkan en leziz görüntülü şey karnabahar pizzası olunca denemek farz oldu. Tek bir tarifi uygulamak yerine pek çok farklı tarifi okuyup bana en makul gelen tarifi uyguladım. Sonuç aşağıda.

Karnabaharları yıkadıktan sonra ufak parcalara bölüp mutfak robotunda minik taneler haline getirdim. Sonra üzerine bir çay bardağı su ilave edip yaklaşık 10-15 dakika kavurdum ve soğumaya bıraktım. Soğuduktan sonra temiz bir mutfak bezinin icinde karnabaharları sıkarak suyunu çıkardım. Sonra bir karıştırma kabında karnabahar, rendelenmiş İzmir tulum peyniri ve bir yumurtayı karıştırdım. Yağlı kağıt serdiğim bir tepside elimle şekil vererek yuvarlak bir pizza tabanı yaptım. Yanmaması için kenarlarını daha kalın bıraktım. Bu pizza tabanını 200 derecede 20 dakika pişirdim. Biraz yanık oldu o yüzden bir dahaki sefere 180 derecede pişireceğim.  Fırından çıkan pizza tabanına  evde yapılmış domates sosu, sarımsak ve kekikle hazırladığım sosu sürdüm. Üzerine rende peynir, sucuk, biber ve mantar koydum. Peynirler eriyene kadar 180 derecede pişirdim. Sonuç aşağıdaki görüntü.

IMG_20160220_192426

Kereviz Püresi:

Et yemeklerinin yanında en sevdiğim şeylerden biri patates püresi ama karbonhidrattan kaçındığınız bir dönemde bol nişastalı patates mutfağa sokulmayan bir sebze haline dönüşüyor. Akşam yemeğinde ızgara somon balığı yapmaya karar verince dedim ki kereviz püresini denemenin tam zamanı.

Kerevizleri soyup, dilimledim. Sonra bunları üzerine et suyu ilavesi ile haşladım ve içindeki fazla suyu süzdüm. Sonrasında  blender yardımıyla püre haline getirdim. Tereyağı koyduğum bir tencereye önce kerevizleri aktardım, sonra üzerine süt ilave ederek koyulaştırdım,  ardından kaşar peynirini de ekledim. Tuz koymadım ama karabiber attım. Atını kapattıktan sonra da içine ince ince doğranmış yeşil soğanları ilave edip bir güzel karıştırdım. Patatesi aratmayan ama et yemeklerinin yanında gözünüzün ve damağınızın aradığı güzel bir yan lezzet oldu, çok sevdim.

IMG_20160228_204133

Benden şimdilik haberler böyle. Arayı çok uzatmadan yine yeni keşiflerle burada olmak dileğiyle. Herkese iyi haftalar…

Tokyo’dan kısa kısa notlar..

Geçen hafta Cuma akşamı koşturarak eve geldiğimde hazırlanacak bir valiz beni bekliyordu. Tokyo uçak biletim, pasaportum, bir miktar dolar ve kredi kartlarım hazırdı. Ancak,  aylardır gideceğimi bilmeme rağmen ne Japonya ne de Tokyo hakkında doğru dürüst bir şey bilmiyordum.  Hissettiğim çaresizlik ise inanılmazdı. Sen kalk dünyanın öbür ucuna git ve gittiğin şehir hakkında üstünkörü bilgiye sahip ol. Eve bilgisayarımı ve çantadaki diğer ağırlıkları atıp yeniden çıktım, doğru Valikonağı Caddesindeki Pandora Kitabevinin yolunu tuttum.  Bir Tokyo bir de Japonya Rehberi aldıktan sonra artık gitmeye biraz daha hazırdım sanki. Gece saat iki civarında uçak kalktıktan sonra ben yemek servisini bile beklemeden uyuyuverdim. O kadar iyi uyumuşum ki, gözümü açtığımda Çin hava sahasından çıkmak üzereydik. Yerel saate göre akşam olmuştu ama benim vücut saatim hala sabahta takılıp kalmıştı. Uçağın içi yemek kokularıyla dolup taşarken benim ihtiyacım olan tek şey iyi bir kahve biraz ekmek biraz tereyağı, tuz ve karabiberdi.JaponyaGitmeden evvel kontrol ettiğim iki şey oldu. Biri hava durumu diğeri de elektrik prizlerinin durumuydu. Japonya’da Amerikan prizleri kullanılıyor o yüzden giderken yanınıza priz adaptörünüzü almayı unutmayın. Hava ise şansıma şahane görünüyordu. Öyle ki bir hafta boyunca uzun kollu ince penyeler ve bildiğiniz normal tişörtler dışında bir şey giymedim. Söylediklerine göre Japonyaya gitmek için en iyi mevsim sakuraların açtığı ilkbahar ve yaprakların kızarmaya başladığı sonbahar. Yaz aylarının aşırı derecede nemli geçtiği söyleniyor.

Türk Hava Yolları Tokyo’da Narita Havalimanına iniyor. Narita’dan Tokyo trafiğe göre 60 ila 90 dakika sürüyor. En mantıklısı ya trenle Tokyo Station’a gelip oradan metro ile otelinize geçmek ya da Airport Limousine adındaki otobüsün uğradığı otellerden birinde kalıyorsanız direkt Airport Limousine’e binmek. Aman diyeyim taksiye binmeye kalkmayın. 200 ila 300 dolar civarında bir para ödeyebilirsiniz. Havalimanından çıkmadan önce yapmanız gereken işlerden biri Japon Yen’i edinmek. Zira ben Tokyo’da geçirdiğim bir hafta boyunca hiç bir yerde döviz bürosuna denk gelemedim ama kredi kartı taksiler de dahil pek çok yerde geçiyor.

Şehrin nüfusu 13 milyonun üzerinde nüfus yoğunluğu İstanbul’dan fazla. Özellikle sabah mesai başlangıcı ve akşam mesai başlangıcında Tokyo trenlerinin balık istifi dolu olduğundan bahsediliyor. Bunun dışında tertemiz bir şehir, sokaklarda çöp yok, musluktan akan su içilebiliyor, havası mis gibi. Bence tek sıkıntı  Japonca bilmemek. Onun dışında cidden gül gibi memleket.

Türkiye’den ayrılmadan önce bir tanıdık bulup günlük rehber bulup bulamayacağımı sormuştum. Tokyo’da en çok neyi görmek istediğimi sorduklarında sıralamayı tarih, yemek, alışveriş olarak yaptım.  Bunun üzerine rehberli bir tur yerine  Hatobus‘ın turlarından Dinamik Tokyo Turu önerdiler. Eğer Tokyo cahili iseniz, Japoncanız yoksa ya da  güvenmiyorsanız bence çok mantıklı bir seçenek. Benim dışımda tura katılan turistlerin büyük çoğunluğu Amerikalı, bir kısmı da Avusturalyalı idi, iki Fransız ve iki Tayvanlı  ile tanıştığımı da söyleyeyim.

Tokyo Tower:

İlk durağımız Tokyo Tower. Eiffel Kulesinin bir kopyası gibi görünen Tokyo Tower şehrin panoramik manzarasını görmek için en iyi yerlerden biri. Benim çok ilgimi çekmedi ama mutlaka meraklıları vardır. Kulenin boyu 333 metre, yani Eiffel’den 13 metre daha uzunmuş. Depreme karşı dayanıklı hafif bir malzemeden yapılmış. Açıldığı 1958 yılında Radyo ve Televizyon yayını için kullanılıyormuş. Şimdi yeni bir kuleleri var. İsmi SkyTree tahmin edebileceğini üzere daha da yüksek. Tokyo Tower

IMG_20151018_093651Çay seramonisi

Tokyo Tower’dan sonra bir çay seramonisi izlemeye gittik. Çay seramonisi Japon kültürünün en önemli parçalarından biri.  Uzun yıllar süren eğitimlerden sonra bir çay üstadı (tea master) olabiliyormuşsunuz. Bu seramonide kullanılan yeşil çay toz halinde. Hazırlaması nerede ise yarım saati buluyor. Bu törenler yemyeşil parkların içerisindeki çay evlerinde yapılıyor. Eve girerken ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Yerde dizlerinizin üzerine oturarak Çay Üstadının çayınızı hazırlamasını bekliyorsunuz. Kökenleri yaklaşık 400 yıl önceye dayanan bu seramoni zen budizminden büyük ölçüde etkilenmiş.  Törende hem çay üstadının hem de misafirlerin uyması gereken kurallar var.  Çayın hazırlanışı, kullanılan aletlerin bir bezle silinişi, elinize aldığınız çay bardağını tutuş şekliniz, nasıl içeceğiniz, boş bardağınızı çay üstadına nasıl geri vereceğiniz kurallara bağlanmış halde. Yarım saatlik bir seramonide çay ve zen budizmini kavramak epeyce zor olduğundan burada  benim en çok ilgimi çeken şey çayın tadı oldu. Burada sundukları yeşil çay Bizim Türkiye’de içtiklerimizle kıyaslandığında gerçekten çok farklı, çok daha yoğun, çok daha yeşil. Bizim içtiklerimiz Japonların yeşil çayının yanında bulaşık suyundan hallice bir şey. Ben tadını sevdim, gerçekten de arındırıcı bir etkisi olduğunu daha yudumlarken hissedebiliyorsunuz.Yeşil Çay

Shabu- Shabu

Tokyo Tower ve çay seremonisinden sonra öğle yemeğine geçtik.  Menüde yöresel bir tat olacağı yazıyordu ancak ne olduğunu bilmiyorduk. Restorana geldiğimizde soframızın kurulu olduğunu gördük.  Üzerinde minik bir kızartma tavası olan ufak bir tüp bento dedikleri iki ayrı kutu yemekle birlikte bizi bekliyordu. Üstte gördüğünüz kutunun içindekiler pişmiş deniz ürünlerinden oluşuyor. Japonların kızartmalarda kullanıdıkları ve et ya da sebzeyi batırdıkları sos/kaplama malzemesi genelde tatlımsı bir tada sahip. Bu benim çok da hoşuma giden bir şey değil. Yine de yenmeyecek gibi de değil.

IMG_20151018_114907

Üstteki kutuyu kaldırıp alttakine baktığımda içinde sebze ve incecik dilimlenmiş biftek olduğunu görüyorum.

IMG_20151018_114848

Şimdi kendi yemeğimizi kendimiz pişireceğiz… İşte pişirme talimatları..

shabu shabu

Altı harlı ateşte yanan minik tavanın içerisine önce etleri atıp, pembelikleri geçinceye kadar pişiriyoruz. Bu arada tavanın içindeki yağ değil, bir çeşit sebze suyu sanırım. Etleri aldıktan sonra bento kutusunun içindeki sebzeleri de aynı şekilde tavada pişiriyoruz. yemeğimizi gelen bir kase pilav takviyesi ile yiyoruz. Epeyce gösterişli bir yemek sunumu değil mi? alevler, dumanlar, kabarcıklar 🙂

SHABU SHABU

shabu shabu

Yemekten sonraki durağımız İmparatorluk Sarayı…

İmparatorluk Sarayı ve Nijubashi Köprüsü 

Tokyo Kraliyet Sarayı şu anda İmparator ve İmparatoriçenin ikamet ettiği mekan o yüzden ziyarete açık değil. Sarayı büyük bir bahçe çevreliyor ve bu bahçenin bir bölümü de geziliyor.  Sarayın tam önündeki Nijubashi Köprüsü ise turistler için tam bir çekim noktası.  Rehber sarayı anlatırken öyle bir noktaya işaret etti ki gülümsemekten kendimi alamadım. Burada oturan İmparator ve İmparatoriçenin maliyetinin Japon halkı tarafından vergilerle ödendiğini ve bu rakamın yılda kişi başına 1 Amerikan Doları olduğunu söyledi. Harcanan para belli, vatandaşlar sarayın nasıl finanse edildiğinden ve bunun kendilerine ne kadar mal olduğundan haberdar. Saray ziyaretçilere yılda sadece iki gün açık. Bu günler dışında sadece bu köprünün ve sarayın uzaktan resmini çekmekle ve sarayın doğu bölümündeki bahçeleri gezmekle yetiniyorsunuz.  Biz doğudaki bahçeleri gezemedik ancak bir sonraki durağımız  çok güzel bir park oldu.Japon İmparatorluk sarayı ve Nijubashi köprüsüHamarikyu Parkı

Tokyo çok katlı çok sayıda binanın bulunduğu tam bir inşaat ve sehir planlaması harikası şehir ve yüksek nüfus yoğunluğunun  bile insanları yeşil alandan mahrum bırakmamış. Parklar, sandviçleri ve ellerinde içecekleri ile banklarda oturan, sessizlik içerisinde ağaçları, ördekleri, göleti izleyen insanlarla dolu. Kafamı yukarı çevirdiğimde, arkadaki yüksek katlı plaza manzaraları bana İstanbul-Levent’i hatırlatsa da kafamı eğdiğim anda bu gerçek mi diye sormaktan kendimi alamıyorum. Evet gerçek! Evet böyle de olabiliyor! Hamarikyu GardenBurada gördüğünüz yeni yapılan bir çay evi.
Hamarikyu garden
Şu aşağıda gördüğünüz ağaç 300 yaşında bir karaçam. 1709’da dikilmiş. Ne acayip geliyor değil mi? Biz olsak çoktan kereste yapar mıydık acaba?Hamarikyu gardenBu arada şehirdeki ağaçlarla ilgili olarak farkettiğim bir başka şeyide atlamadan anlatmak istiyorum. Tokyo büyük bir bonzai bahçesine benziyor aslında. Ağçların hepsinin sürekli olarak budandıkları ve şekillendirildikleri ilk bakışta belli oluyor. bu da gerçekten ziyaret edenlere bonzai bahçesinde geziyormuş hissi veriyor.tokyo ağaçlarıHamarikyu parkından sonra bir tekneye binerek Sumida nehri üzerinden  Asakusa Kannon (Senso ji) tapınağının olduğu bölgeye doğru hareket ettik.

Asakusa Kannon (Senso ji) Tapınağı ve Nakasamise-dori Sokağı

Japonya’da iki tip tapınak bulunuyor. Birincisi Şinto Tapınakları ikincisi ise Budist tapınakları. Benim gördüğüm Budist Tapınakları rengarenklerdi. Her köşesi ayrı güzel Asakusa Kannon’u gördüğümde Tokyo Tower’da geçirdiğim zamana üzüldüm. Burası özellikle tapınağa çıkan Nakasamise-Dori soğağı ile birlikte sıkılmadan yarım gününüzü geçirebileceğiniz bir yer. İnanılmaz kalabalık, abartısız şekilde iğne atsanız yere düşmüyor.Senso ji templeTapınak civarında çok sayıda kimonolu genç adam ve kadına rastladım. Sonradan öğrendim ki insanlar kimono kiralayıp buralara resim çektirmeye geliyorlarmış. Niye kiralıyorlar derseniz kimono fiyatları epeyce yüksekmiş, çok sınırlı giyilecek bu giysiye o kadar çok ödemek de kimseye mantıklı gelmiyormuş.  Tahmin edersiniz ki kimono kiralayanlar sadece Japonlar değil. Turistler arasında da epeyce yaygın bir aktivite bu. Yani bir gün Japonya’ya gelirseniz sizin de kimonolu fotoğraflarınız olabilir. kimonoTapınağa doğru ilerlerken dükkanlara bakmayı da ihmal etmiyorum…. İşte sadece Japonya’da bulabileceğiniz rengarenk kimono altında giyebileceğiniz terlikler.Rahatlar mı bilemiyorum ama cici göründükleri kesin.kimono terlikleriYelpazeler… İllüstrasyonlar..IMG_20151018_160321Ahşap aksesuarlar… IMG_20151018_164157Tapınağa giden yoldaki en ilgi çekici şeylerden biri de tatlısıyla tuzlusuyla sokak yemekleri satan standlar… İlk olarak karşınızda Dango.  Pirinç kekini tatlı soslara batırıp şişe diziyorlar…
IMG_20151018_160432

Bu hanımefendi yakisoba yapıyor… Japonların soba dedikleri erişte saç üzerinde isteğe göre sebze ve et ile karıştırılarak pişiriliyor. Çok leziz, ne kadar yeseniz doymazsınız… Özellikle bir günde bütün tokyoyu tavaf etti iseniz, çoktan hakettiniz.

IMG_20151018_161110

Burada gördüğünüz bir tür krep hamurunun içerisine çiğ ahtapot parçaları koyulup top haline getirilerek ızgara edilen bir çeşit köfte. İsmi Takoyaki. Sokak yemekleri arasında en ünlülerinden biri bu. Ben daha tuzlu bir tat bekliyordum ama biraz daha tatlı bir tat çıktı karşıma. Yine de denemeden geçmeyin derim.

IMG_20151018_161332

Çeşit çeşit ızgara standları heryerde… Ben bunları denemedim…

IMG_20151018_161506

IMG_20151018_164306

Burada gördüğünüz Japonların Okonomiyaki dedikleri bir çeşit sebzeli pizza. Üzerine türlü çeştli malzeme isteğe göre koyulabiliyor. Bulursanız denemeden geçmeyin.

IMG_20151018_163926Sokak yemeği satan bu standları geçmeyi başarabilirseniz, işte karşınızda tapınak…IMG_20151018_161939İçeride resim çekmek yasak… Kapısında uzunca da bir kuyruk var. Tapınağı turladıktan sonra yeniden avluya çıkıp tapınağın bahçesini geziyorum.IMG_20151018_163728IMG_20151018_163757

IMG_20151018_163701

IMG_20151018_163516

IMG_20151018_164430Şimdi sizi bir başka parka götürüyorum…

Rikugien Parkı:

Rikugien parkı şehrin bir başka cennet köşesi… Bu defa gökdelenlerin arasında değil ama bir mahalle içerisinde…

Rikugien parkı

Parkın göletinde kocaman Japon balıkları yüzüyor. Bizim evlerde akvaryum balığı olarak görmeye alıştığımız bu balıklar meğer sazan cinsiymiş ve aşağıdaki resimde gördüğünüz üzere bir ördeğin 2 katı büyüklüğe de ulaşabiliyorlarmış! İnsan gerçekten hayret ediyor.IMG_20151019_161133Tur bittiğinde saat 5’i gösteriyordu. Tur bizi Tokyo Station’a bıraktı ben burada bana bu turu ayarlayan Yukiko ile buluştum. Yukiko Tokyo’da bir çeviri bürosunda  koordinatörlük yapıyor. İlk kez tanışan insanların arasında olabilecek tutukluğu hiç yaşamadan, çok eğlenceli bir akşam yemeği yedik birlikte.

İçkilerimizle birlikte ufak bir kase meze geldi. Adını bilemediğim içinde balık ve soğan olduğunu söyleyebileceğim bu minik tabak gerçekten çok lezzetliydi. IMG_20151018_180957İkinci olarak  bizim tavuk şişe epeyce benzeyen Japonların yakitori dedikleri başlangıç tabağı geldi. Yabancı mutfaklara uyum sağlamakta zorluk çekenlerin kurtarıcısı olabilecek bir yemek bu. YakitoriBunun ardından yine bizim damak tadımıza çok aykırı olmayacak başka bir tabak: Tempura Sebze ve deniz ürünlerini un ve yumurtaya batırarak kızartıyorlar. Yanında getirdikleri sosa batırarak midenize indiriveriyorsunuz. TempuraVe son olarak  farklı şeyler deneyebilmek için karışık tabaklar söyledik. Tabaktakilerin pek çoğunu yakından tanıyorsunuz aslında 🙂 Sol alt köşedeki derisi hafifçe sıyrılmış olan uskumru. Normalde yağsız bir balık olduğu için tercih etmeyeceğim uskumru sushisi muhteşemdi. Uskumrunun hemen yanındaki daha tanıdık olduğumuz tatlar, somon, kalamar ve ton balığı, sol yukarıdaki tahmin ettiğiniz üzere karides, karidesin yanındakiler ise tam bir muamma.sushiŞimdi geriye kalan iki sushiden birine daha yakından bakalım. Bunlar minicik balık yavruları. Tam adını söylemek gerekirse sardalya balığı yavrusu. Bir yandan merak ettiğimi ama bir yandan da yemeğe çok alışkın olsak bile minicik yavruları ağzıma atmak bana epeyce zor geldi. Tadını da çok alamadım dolayısı ile. Japonlar bu minikleri bir de canlı olarak yiyorlarmış. Ben ağzımda kıvır kıvır balık yavrularını hiç hayal edemedim ama sevip de yiyene afiyet olsun. Tabaktaki diğer sushi ise minik kalamar yavrularıydı. Onu da attım ağzıma ama bunların kalamar yavrusu değil kırmızı soğan olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi!!! sardalya balığı yavrusu sushiBu yemekten sonra otele döndüm, o kadar yorulmuşum ki saat 8’de uyuyakalıp, sonra gece 1 gibi uyanıp sabaha kadar oturdum, sabaha karşı yine uykuya dalıp öğleni ettim! Yani Tokyo’daki ikinci günümü bildiğiniz heder ettim. Sizi bilmiyorum ama doğuya uçmak beni gerçekten çok kötü etkiliyor. Nerede ise dönene kadar saat farkına uyum sağlayamadım. Döndüğümden beri de erkenden uyuyup sabahın köründe ayaklanıyorum.

İkinci gün bari bir yer göreyim diye gittiğim Meiji Jingu isimli en ünlü Şinto tapınağından elim boş döndüm. Açık görünen Tapınakta akşam üstü bir etkinlik vardı ki kapıdaki güvenlik son derece sert bir şekilde bana kapalı diye bağırdı resmen. Bağırmasa da anlardım ama hadi neyse 🙂

Akşam üstü otele döndüğümde epeyce heyecanlı idim. Niye derseniz, sabah hızlı trenle Kyoto’ya doğru yola çıkacaktım.  Kyoto artık başka bir yazıya kalsın… Herkese iyi Pazarlar…

Oradan buradan İstanbul’dan: Yine mi Leyla, Mojabuka, Taze Direkt

Bazı Pazartesiler ne kadar da güzel, mesela işe gitmediğiniz Pazartesiler…. Hele o kadar yorulmuşsanız, bir işi güzel sonuçlandırmışsanız ve kendinizi kendi kendinize kalacağınız bir kaç gün ile ödüllendirmek ne kadar da tatlı. Kafamda hala yapılacaklar listeleri dönüp dolaşadursun, bu haftayı kendime ayırdım. İş telefonum halen açık, emailler geliyor gidiyor arada göz ucu ile neler oluyor diye bakmaktan geri duramıyordum ki az evvel kesin karar verdim, telefon çalmadığı sürece ellemeyeceğim o telefona. Öğle vakti kalkıp, acele etmeden hazırladığım bir sabah kahvaltısının tadını çıkardım. Ancak resmini çekmeyi unuttum. Olsun aşağıdaki fotoğraf da 23 Nisan tatilinden kalma… Temsili olarak burada o dursun.

IMG_20150404_101217

Özlediğim şeylerden biri bu blogdu bu geçen zaman içerisinde. Dün gece takip ettiğim blogları toplu bir şekilde okudum, üzerine gece saat geç de olsa Kapadokya’nın ikinci yazısını yazabildim, ama aslında daha anlatacaklarım bitmedi.

İlk haberim Cihangir- Leyla’dan! Bir gün instagramda Leyla’da konuk bir şef olacağını duyunca düşünmeden rezervasyon yaptırdım. Orkestra şefi Cem Mansur bir Pazartesi akşamı Leyla’da yemek pişirecekti.

IMG_20150316_201017Cem Mansur’u çok tanımam ama değişik bir deneyim olacağını düşünerek rezervasyonumu yaptım ve gün geldiğinde Leyla’nın beyaz örtüler serili masasında yerimizi aldık. İçerisi çok kalabalık değildi, kaşınızdakini duymak için sesinizi yükseltmeniz gerekmiyordu.  Çok zevkli bir sohbetle nefis bir akşam geçirdik. Gelelim menüye,

  • Havuç/pırasa mücveri
  • Cemitos (füme uskumrupatesi ve karamelize flambé biberler)
  • Kereviz/Armut çorbası
  • Mandalina/teriyaki somon
  • Fırında patates
  • Karamelize kayısı/sakızlı muhallebi

Desktop5Benim menüdeki favorim karamelize kayısılı sakızlı muhallebi oldu. Çok beğendik diyip, tarifini sorunca Cem mansur kendisi masamızı ziyaret edip, nasıl yaptığını anlattı. Hatta birer porsiyon daha ister misiniz dedi ancak o kadar çok doymuştuk ki teşekkür ettik.

IMG_20150316_214115

Benim dünyadan kopuk şekilde yaşadığım haftalarda, Türkan Şoray yemek yapmış Leyla’da. Bu hafta Perşembe akşamı ise Murat Belge mutfakta olacakmış. Murat Belge’nin “Tarih Boyunca Yemek Kültürü” kitabı benim bayılarak okuduğum ve başucumdan ayırmadığım bir kitap oldu yıllarca. Hatta hala ara ara açıp bakar, mutlu olurum. Bu Perşembe akşamı  “Başka kentler, Başka Denizler” serisi de dahil yanımda bir bavul kitapla gidip  hem Murat Belge’nin elinden yemek yiyeceğim hem de kitaplarımı imzalatacağım Leyla’da.

Konumuz mutfak bu yazıda o zaman bir de güzel tabak tasarımcısından bahsetmek istiyorum size. Mojabuka’yı  Instagram’da keşfettiğim gün kendi tasarladıkları konuşan tabaklara bayılmıştım. Hemen dört tabak siparişi verdim, en sevdiğimi burada sizinle paylaşıyorum. Bir internet insanı olarak bu tabağa bayılmamam tabi ki mümkün değildi. Henüz bu sevgili tabaklarımı kullanmaya kıyamadım. Dolabın bir köşesinde kutularının içerisinde bekliyorlar ama söz verdim kendime yakında ilk siftahımı yapacağım. Siz de daha farklı örnekleri görmek isterseniz buyrun buradan bakabilirsiniz.

IMG_20150323_173404Mutfakla ilgili bir de geç kalmış haber vermek istiyorum. Çok sevdiğim arkadaşlarımdan birinin müthiş bir enerjiyle yönettiği bir girişim haberi bu: Taze Direkt

Daha önce yazmıştım et konusunda çok sıkıntı çeken biri olduğumu, Atlas kasabından sonra Taze Direkt’in etleri de beni çok ama çok mutlu etti. Bir kuzu pirzolaları var gerçekten de yanağınızı dayayıp uyursunuz. Bıraksanız her öğünde tüketecek kadar çok sevdim.

IMG_20150314_154326

IMG_20150315_191554Taze Direkt sadece et satmıyor, taze meyve, sebzenin yanında süt ürünleri ve kahvaltılıklar konusunda da çok iyiler.Tulum peynirleri ve bez sucuklarının da hastasıyım. Umarım kalıcı olurlar.

IMG_20150310_182147Şimdilik benden bu kadar, bu hafta başka anlatacaklarım da olacak ama bir randevuya yetişmeden önceki kısa vaktimde bu ara kalan tavsiyeleri sizinle paylaşmak istedim.  Keyifli haftalar…

 

 

 

Cambazın Cenazesi, Ops Passage ve sakin bir haftasonu

Cumartesi akşamı İzmir’den gelen bir arkadaşımızı da yanımıza alarak yine İkinci Kat‘taki ikinci tiyatro oyunumuzu izlemek için Karaköy’ün yolunu tuttuk.  Bu defa ilk seferki kadar ürkütücü gelmedi o daracık karanlık sokaklar. Erkenden geldiğimiz için tepe kattaki kafeye çıkıp çaylarımızı yudumladık.  Bu minik Cafede tam oyun öncesinde demledikleri çay taptaze, üstelik eğer isterseniz bunlara eşlik edebilecek tatlıları da var.

ikinci kat

Oyun vakti gelince salondaki yerlerimizi aldık. Aradan geçen zaman içerisinde salonlardaki koltuklar yenilenmiş. Sandalyeler yerine sinema koltukları gelmiş.  Ama söylemeden geçemeyeceğim bina gerçekten buz gibi idi ve bütün oyun boyunca içeride palto ile oturmuş olmama ve kaşkolum boynumda sarılı durmasına rağmen zaman zaman titredim. Hatta burnum buz tuttu. O yüzden aman diyeyim burada bir oyun izleyecekseniz ve hava da soğuk ise çok sıkı giyinin.

İkinci Kat geçtiğimiz Temmuz ayında “Yarının Oyunları” adında  4 oyundan oluşan bir serinin  ilk bölümüne imza atarak yaz aylarında kuruyup giden tiyatro sahnesine can vermiş.  Projenin tasarımını Sami Berat Marçalı yapmış ve oyunlarda  #dönüşüm, #ahlak, #adalet ve #medya temalarını ele alınmış. Bu temalar ise izleyicilerin katkısı ile yaz sezonundan aylar önce düzenlenen anketlerle belirlenmiş. Seçilen oyunların sadece 10 kez sahnelenmesi ve ardından programdan çıkarılması düşünülmüş ancak bu kural biraz esnemişe benziyor ki biz bu Cumartesi akşamı dönüşüm’ü simgeleyen “Cambazın Cenazesi“ni izledik ve iki gencecik tiyatro oyuncusu olan İbrahim Halaçoğlu ve Seda Türkmen’e hayran olduk. Modern tiyatro’nun, gölge oyunu, Karagöz – Hacivat ve meddahlık sanatı ile bir arada eriyip gittiği nefis bir dönüşüm hikayesini hem oynadılar, hem de anlattılar bize. Her ikisi de 10 kadar farklı karakteri birden canlandırdılar. Bazı yerlerde onlar da bizimle birlikte gülmekten katıldılar. Şimdiye dek hiç böyle bir oyun izlememiştim. Gerçekten de çok değişik bir anlatım tarzı kullanılmış. Görmenizi çok isterim.

cambazin_cenazesi_h49838_37897

cambazın-cenazesi2Bundan sonrasında eğer yetişebilirsek Ahlak temasının işlendiği Poz isimli oyunu izlemek istiyoruz ancak maalesef Adalet’in anlatıldığı “Let” ve Medyanın anlatıldığı “Rüveyda” çoktan programdan çıkarılmış gibi görünüyor.

İkinci Kat’ın 2015 Yaz Programı için bu defa 1000 kişinin katıldığı bir anket neticesinde #irade, #porno, #din ve #sınır kavramları konu başlıkları olarak seçilmiş. Program ise aşağıda…

İkinci Kat 2015 Yaz ProgramıBiz oyunun ardından ısınmak için Karaköy’de oturacak bir yer ararken Fransız geçidinde Ops Passage‘a denk geldik. Yaklaşık 2 -2.5 yıl kadar önce açılan Ops’un ardından Ops Passage şık mı şık bir restoran olmuş. Şarabın yanına hafif bir şey atıştırmak isteyince çok güzel bir avokado ve mozarella tabağı getirdiler. Bu defa kısacık oturabildik ancak açılalı sadece 1 hafta olmasına rağmen full dolu olan bu restoranı daha sonra denenecekler listesine ekledim bile.

ops passageBizim haftasonumuzun geriye kalanı sohbet ve muhabbet ile geçti. Yıllardır ilk kez sabah saat 6’ya kadar oturup sohbet ettim sanırım. Eve gelip yattığımda saat 7 olmuştu bile. Haliyle sabah geç kalkıldı, geç kahvaltı edildi. İşte bir haftasonu da böylece biteyazdı!

Herkese çok güzel bir hafta diliyorum.

İstanbul kazan biz kepçe geziniyoruz ağzımız kulaklarımızda…

Buralara uğrama sıklığım yine azalmaya başladı sanki. Hiç de memnun değilim bu durumdan çünkü haftalar ve günler boyunca aklıma gelen bir bir çeşit enteresan şeyi not dahi alamadan unutuveriyorum. Oysaki hergün biraz zaman ayırsam şu yazma işine geri dönüp baktığımda gerçekten de tadından yenmeyecek. Sokakta gezindiğim zamanlar dışında evde ya çalışıp ya da interneti karıştırmaya devam ediyorum. Tabi bu da planlarımın aksamasına neden oluyor. Bu ay hala doğru dürüst kitap okuyamadığım gibi sporla da ilişkilerim kesat. Ancak yarın sabahtan itibaren düzeltiyorum bu durumu kesin kararlıyım. Yeniden bir düzene girip o bayıldığım rutini yakalamak derdindeyim. Bu girizgahı bahaneler üretmek için de yazmadım. Biliyorum ki eğer gerçekten bir şeyleri başarmayı istiyorsam  bir yolunu bulmalıyım ve bahane üretmeyi bırakmalıyım. Bu arada internette de boş boş gezinmedim aslında, yeni tiyatro ve uçak biletleri almak gibi heyecan verici yeni planlarla meşguldüm ama tabi bunlar da bahane değil. 🙂

ways-to-motivate-yourself-to-studyBu son bir iki haftada epeyce dışarıdaydım. O kadar keyifle gezindim ki İstanbul sokaklarında bir kere daha bayıldım yaşadığım bu hırçın ve nazlı, güzel ve büyüleyici şehre. Bu aralar kafayı taktığım bir restoran var. Daha önce de yazmıştım Leyla‘yı, hani Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Cihangir Akarsu Caddesindeki restoran. Kocaman bir barı olan ve daha  ilk gittiğimde sık sık gideceğimi bildiğim Leyla. Enteresan bir huzur var burada. Barmenleri çok güler yüzlü, gelenler kendi halinde, İstanbul’da sakin sakin barda oturabileceğiniz çok az sayıda yerden biri sanırım. Burayı o kadar sevdim ki Cihangir’de yaşamayı aklından bile geçirmeyen biri olduğum halde çakırkeyif olduğum bir akşam acaba buraya mı taşınsak fikri aklımdan gelip geçti.

İstanbul’a ilk taşındığım sene ben Koşuyolu’nda Adam Cihangir’de otururken gittiğimiz TEDx konferansında Levent Erden’e denk gelmiştik. Benim Ankara’dan gelip de bir de Koşuyolu’nda oturmaktan çok mutlu olduğumu duyunca bana hafiften taşralı muamelesi yapmıştı ve belli etmesem de  o gün müthiş kızmıştım kendisine 🙂 Geçenlerde bir akşam Leyla’da yine kendisine rastlayınca bu konuşmayı da hatırlatma şansımız oldu. Cihangir’e belki sadece Leyla yüzünden taşınırım dediğimde bana “eh o da enteresan bir sebep” dedi 🙂 Bu defa altta kalmayıp neden Ankara’lılara bu kadar yükleniyorsunuz dediğimde, ben de 17 yıl Ankara’da yaşadım dedi. Öyle ki Ankara’yı bir cefa memleketi olarak hatırlıyor gibi bir hali vardı. Şimdi düşünüyorum da ah Ankara ne çektin bu şehir kıyaslamasından be canım. Yakın zamanda Ankara’dan bir arkadaşım da İstanbul tutkumla ile ilgili bana serzenişte bulununca  dedim ki Ankara’yı gücendirmemek lazım.  Her memleket ayrı güzel, hepsinin güzelliği de var çirkinlikleri de ama kimse alınmasın bu defa yine İstanbul’dan bahsedeceğim. Bir kusur işlersem, sürç-i lisan edersem şimdiden affola.

Gelelim Leyla’ya… Bana kalırsa Leyla’da barda oturulmalı, sandalyeler gerçekten çok rahat ve masaların arada bıraktığı mesafeye nazaran sohbeti çok daha samimi bir konumda sürdürmek mümkün. Üstelik barmenlere de birbirinden harika kokteyllerinizi istediğiniz gibi hazırlatma şansınız var. Burada içtiğim herşeye bayıldım şimdiye kadar. Üstelik alkolü kıt kokteyller de değil bunlar. Bir tane içince kikirdemeye başlayıveriyorsunuz.

leylaBira ve rakı tabakları efsane bence. Kızartma yapmayı gerçekten çok iyi biliyorlar. Öte yandan menülerindeki vegan tatlardan biri olan körili ve hindistan cevizli bal kabağını deneme şansımız oldu geçenlerde. Tek kelime ile bayıldım. Şimdiye kadar vegan yemeklerden hep uzak durmuş ve bu yemekleri yenilemez kategorisinde konumlamıştım. Balkabağı o kadar nefisti ki sağlıklı ve temiz yemek konusunda epeyce sık yazan ve severek takip ettiğim One Life Be Fit ve Doyasıya Yaşamak bloglarındaki restoran önerilerini ve yemek tariflerini daha can kulağı ile dinler oldum. Bu bloglarda gördüğüm kabaktan spagetti ya da karnabahar pilavı sizin kulağınıza ne kadar çekici geliyor bilmiyorum ama ben ilk fırsatta deneyeceğim. Bir de restoran adresi öğrendim onlardan Bi’Nevi varmış Karaköy’de. Çoktan listeye eklendi bile.

Geçen  hafta yeniden uğradığımız bir başka mekan Mana oldu. Genelde bir mekan hakkındaki ilk izleniminiz çok iyi ise zaman içerisinde memnuniyetsizlikler ortaya çıkmaya başlaması çok genel bir durumdur benim için. Mana bunun tam tersinin çok güzel bir örneği. Öyle ki her gittiğimde neden buraya daha sık gelmiyorum diye düşündürüyor bana. Hafta içi bir akşam hazır Karaköydeyiz nerede oturalım diyince yine kendimizi Mana’da bulduk. Lezzetten gözümüz döndü dersem yalan olmaz. Uzun rakı menüsünden seçtiğimiz rakıya bayıldık. Adını hatırlayamıyorum ama üç kez damıtımış bir rakı idi. Üç kişi bir 35’lik söyledik. Bardaklarımızı da ata bardağı seçtik. Sonrasında damaklarımız çatırdayarak mezelere ve ara sıcaklara gömüldük. 3-4 kişi gitmek için enfes bir yer bence Mana. Çok kalabalık gittiğimiz hiç bir yerden çok büyük bir tat alamıyorum ben. O yüzden grup yemeklerini de pek sevmiyorum, ne yediğimden ne de konuştuğumdan bir şey anlıyorum böyle kalabalıklarda. Mana ile ilk tanışmamız da böyle bir grup yemeği ile olduğu için sanırım sonrasındaki her gidişimde daha çok beğendim burayı. Gelelim mezelere, kağıtta kokoreç mutlaka denenmeli, yaprak ciğerleri lokum gibi, mücver evde yaptığımızın aksine top top,  ızgara köfte leziz mi leziz, bulduğum zaman asla kaçırmadığım topik de öyle. Özellikle baharda daha da keyifle oturulabilecek bir mekan Mana. Hala gitmeyen görmeyen varsa bir şans verin derim.

Desktop4Bir başka güzel yer Bebek’deki Divan Brasserie. Burada önce bir baby shower kahvaltısı ettik ve açık büfesini denedik ancak asıl bomba haftasonları sundukları açık büfe değil hafta içi gelip ala carte menülerinden seçebileceğiniz egg benedict imiş! Şimdiye kadar yediklerimin en iyisi ve benim damak tadıma en uygunu idi. Gördüğünüz tabağı sıyırıp tertemiz yapmayı ihmal etmedim. Denize nazır bir ortamda, sakin bir şekilde boğazın tadını çıkarıp nefis bir yumurta yemek isteyenler haftaiçi bir sabah uğrasın derim.

divan egg benedict

bebek divanSona sakladığım iki nefis yer var ki özellikle bir tanesi beni şaşırtmakla kalmayıp büyüledi de. İstiklal Caddesi 201 numaradaki Ravouna 1906. 1894 yılında İstanbul dogumlu Alexandre D. Neocosmos Yenidunia ve C.P Kyriakides tarafından projelendirilip, İtalyan Ravouna ailesi için bir antika mağazası ve ev olarak tasarlanan binanın inşaatı 1906 yılında tamamlanmış. İyi korunmuş, ikinci derece bir tarihi binanın ahşap barında bir kahve içmeye ne dersiniz? Ya da  yukarı katta güzel bir yemek yemeye. İstanbul’un bu insanı şaşırtan hallerine bayılıyorum. Ne zaman karşınıza nasıl bir sürpriz çıkacağı gerçekten de belli olmuyor. İçeri adım attığınız andan itibaren çağ değitirip gerçekten de 1900lerin başlarına Art Nouveau’nun en güzel zamanlarına gidiveriyorsunuz.

ravouna 1906

IMG_20150309_193029Biz yediğimiz herşeyi çok beğendik buna gelen hesap dahil! Bir şişe şarapla birlikte bir karidesli gyoza, ıspanaklı piliç sarma ve bonfile külbastı 165 lira. Bu kategorideki pek çok restoranda daha fazlasını ödeyeceğimize nerede ise eminim.

ravouna 1906 3

Ravouna 1906 5

Screen Shot 2015-03-10 at 11.37.17 PMGelelim son sürprize. İstanbul’da caz müzik diyince benim aklıma hemen Nardis ve Nublu gelirdi. Meğer, Beyoğlu’nda başka bir cevheri bizden saklıyormuş. Huzurlarınızda Cafe Mitanni. Haftanın her günü Türkiye’nin caz müzisyenlerini sadece 10 TL karşılığında dinleyebileceğiniz minicik bir bistro burası. Beklentinizi yükseltmek istemem, lüks bir yer değil, incecik, daracık içi dolu turşucuk bir yer. Ancak caz ve bir kadeh birşeyler içmek için son derece ideal. Bizim gittiğimiz akşam Sarp Maden çalıyordu.

cafe mitanni 2

cafe mitanni 1

cafe mitanniBenden şimdilik bu kadar, arayı açmadan yeni bir yazı ile karşınızda olmak diliyorum.

40 Yaş Projesi 4: Şubat Ayı Bilançosu

Şöyle bir bakıyorum da bütün Şubat ayı boyunca nerede ise buralara hiç uğrayamadım. Ama hazır bir pazar günü yine akşam yaklaşırken uzun mu uzun bir yazı yazıp hem Şubat ayı bilançosunu çıkarmaya hem de bu aydan aklımda kalanları yazarsam nefis olur dedim. Maksat arayı kapatmak buralardan çok uzak kalmamak değil mi? Öncelikle gelelim bu ayın bilançosuna. Geçen ay yaptığım gibi yine her bir kriter üzerinden değerlendirmeleri bu defa daha uzun uzun yazdım.

1- Ruhuma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar her ay  iki kitap okunacak. OKUDUM

Bu ay da iki Kitap okumayı başardım, hatta daha fazlasını da okuyabilirdim belki ama hem sosyal programlar hem de Cuma akşamından beri yakamı bırakmayan grip biraz engel oldu. Ancak durmak yok, okumaya devam. Evde okunmayı bekleyen onlarca kitabın yanında nerede ise her hafta elimde yeni kitaplarla eve gelmeye devam ediyorum. Diyorum ki hepsinin zamanı var, bir gün okunurlar. Gelelim bu ay okuduğum ilk kitaba.

Engereğin Gözündeki Kamaşma: Zülfü Livaneli’nin okumadığım nadir kitaplarından biri idi bu kitap. Osmanlı Sarayında tahminen 4. Murattan sonra tahta geçen Deli İbrahim’in hayatından kesitler bu roman Livaneli’nin bilinen  ilk romanı imiş. Beni diğer kitapları kadar çok sarmadı. Bir Mutluluk ya da Leyla’nın Evi değil bence ama bu da rahat okunan Zülfü Livaneli kitaplarından biri.

Engereğin Gözündeki Kamaşma

Muhteşem Yüzyıl – Teşhir-i İhtişam Sergisi: Kitabı bitirdiğim haftasonu annemlerin burada olması sebebi ile onlara değişik ve ilgilerini çekecek bir aktivite ararken Muhteşem Yüzyıl sergisi gözüme çarptı. Diziyi uzaktan, kamuoyundaki tartışmalardan takip etmiş biri olarak bu sergi ile gerçekten güzel bir pazarlama tekniği uyguladıklarını söyleyebilirim. İstanbul’dan sonra pek çok başka ülkeyi de gezecek olan sergi  Türkiye’de türünün ilk örneği. Sayılarının artması ciddi bir ekonomi ve ihraç potansiyeli yaratabilir gibi görünüyor.  Ben en çok misler gibi hamam kokan hamam kısmını sevdim ancak sergi annem ve babamın çok hoşuna gitti. Onlar mutlu olunca doğal olarak ben de oldum 🙂

Muhteşem Yüzyıl

Golem ve Cin: Okuduğum ikinci kitap Helene Wecker’ın Golem ve Cin kitabı oldu. İnsan ve doğaüstü varlıkların doğası üzerine çok sürükleyici bir hikaye anlatıyor bu roman. Çöllerden gelen bir  cin ve  kilden yapılmış bir kadın olan Golem’in hikayesi. Bir solukta bitireceğinize eminim.

IMG_20150201_215012

  • Ayda iki tiyatro veya bale veya opera veya konsere gidilecek. GİTTİM

Bu ay bir müzikal bir de tiyatro oyunu izledim. Her ikisine de bayıldım.

Lüküs Hayat: Yıllardır duyduğum, adını çocukluğumdan beri bildiğim belki de Türkiye’nin en ünlü müzikali Lüküs Hayat Şubat ayında üç gece üst üste Zorlu PSM’de oynadı. İlk etapta bilet alırken belki biraz nostaljik bir şey izleyeceğimi düşünmüştüm ancak sadece nostaljik değil aynı zamanda yaklaşık üç saat sürecek müthiç bir performans izleyeceğimi aklıma getirmemiştim. Haldun Dormen’in yeniden sahneye koyduğu bu nefis eseri izlemek çok büyük bir şans oldu benim için. Türkiye’de neden müzikal olmuyor diye sorup dururdum meğer varmış istenirse gerçekten ne harikalar yaratılıyrmuş hem de ne harika dekorlarla. Olurda yeniden sahnelenecek olursa mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Lüküs Hayat

 

Üst Kattaki Terörist: Pek çok blogda okuyup da merak ettiğim bir oyundu Üst Kattaki Terörist. Emrah Serbes’in aynı isimli hikayesinden uyarlama olan bu oyun gerçekten de çok güzeldi. İzlerken kah gözlerimiz doldu kah kahkahalara boğulduk. Üst katta oturan öğrenci Kürt genci ile  doğuda bir terör saldırısında kaybettiği abisinin yasını tutan ufaklık arasındaki hikayeyi anlatan oyun Karaköy’de İkinci Kat’ya oynuyor. Epeyce izbe bir sokak ve Karaköy’ün o bilindik kafe ve restoranlarının olduğu bölgeye ters bir yönde. Ben şimdi bu tiyatronun diğer oyunlarını da takibe aldım, size de bir şans vermenizi tavsiye ederim.

IMG_20150221_201202

  • Her hafta bir iyi film izlenecek- SADECE 2 FİLM İZLEYEBİLDİM.

Bu ay annemlerin burada olması benim film izleme işimi epeyce tavsattı. Akşamları ben bilgisayar karşısında çalışırken onlar TV karşısında Türk dizilerinin altını üstüne getiriyorlar. Ancak yine de iki film izledim Her ikisini de tavsiye ederim. Bakalım eneler izlemişiz.

Big Eyes: Big Eyes şimdiye kadar izlediğim en normal Tim Burton filmi. 1950-60’larda geçen bir  Margaret Keane ismindeki bir ressamın hayat hikayesini anlatan film su gibi akıp gidiyor. Çok çarpıcı değil, hikayesi güzel, görüntüleri ve renkleri güzel bir pazar öğleden sonrasına çok yakışır.

big eyesThe Hundred-Foot Journey: Bu aralar Hint yemek filmlerinde bir artış var gibi geliyor bana. Yakın zamanda izlediğim Lunch Box’ın ardından  The Hundred-Foot Journey’i de çok beğendim ve kuzu eti yiyemeyen ben bile Hint Yemeklerine bir şans daha vermeye karar verdim. Film bir Fransız kasabasında geçen biri Fransız diğeri Hint mutfağı servis eden iki restoran ve bu restoranın sahiplerinin hikayesini anlatıyor. Bu da güzel bir pazar filmi. Eğer yemek filmlerinden hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim.

hundredfootjourney

  • Mart sonuna kadar bir seyahat planlanacak- Bunu geçen ay planlamıştım zaten! 20-22 Mart’ta bir haftasonu için Kapadokya’ya gidiyoruz. Bu ara Instagramda o kadar çok Kapadokya resmi paylaşıldı ki, hücüm mu var diye düşünmekten kendimi alamadım. Biz biletlerimizi aylar evvel bir THY indiriminden almıştık. İki kişi gidiş dönüş 210 TL’ye gidip geleceğiz. Otel rezervasyonumuz da hazır tek eksiğimiz iyi bir restoran listesi. 
  • Haftasonlarına iş bırakılmayacak.- BIRAKMADIM!  Ama hafta içi akşamları çalıştım. Bir de bu hafta Cuma akşamı epeyce istisnai oldu lakin benim elimde olan bir durum değildi
  • Haftada minimum bir blog yazısı yazılacak. YAZAMADIM. Mart’ta daha iyi olacağım bu konuda! Söz!  

2-Sağlığıma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar haftada iki gün yürüyüş yapılacak- YAPAMADIM. Ama geçen aya göre daha iyi bir performans sergileyerek 1 kez değil 6 kez yürüdüm. 

Evet yine kriteri tutturamadım ama bu defa şeytanın bacağını gerçekten kırdım. Geçen ayın değerlendirme yazısını yazdıktan sonra hayatımda özellikle iki konuyla ilgili gelişme sağlamayı çok istediğime karar vermiştim. Birincisi daha çok hareket etmek , ikincisi ise daha iyi dinlenebilmek. Ayın ilk iki haftası daha düzenli ve sakin şekilde geçtiği için kendime verdiğim bu sözü tutmak da epeyce kolay oldu. Yaptığım şey aslında çok acayip birşey de değil. Sadece evin altındaki spor salonuna inip 45 dakika- 1 saatlik bir yürüyüş yapıyor ve ardından ya duş alıp eve çıkıyor ya da sauna ve buhar odasını kullandıktan sonra evin yolunu tutuyordum. Ancak ayın 3. haftasının yarısını Ankara’da geçirince bu düzen hafiften şaşmaya başladı. 4. hafta ise yine araya seyahat  girip de haftasonuna doğruda hafif bir boğaz karıncalanması gribe çevirince bu haftayı maalese pas geçmek zorunda kaldım. Bu yazdıklarımın hepsi doğru ama biliyorum ki hala bahane ediyorum. Daha iyisini yapabilirim.

IMG_20150211_144200

Sadece bir hedef gibi düşümedim bu yürüyüşleri, çünkü görev bilinciyle yaptığımız herşey zorunluluk hissinden dolayı gerçekten de bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Mesela spor salonunun soyunma odasına girdiğim anda neden bilmem beni bir acele alır. Bir an evvel giyinip kendimi oradan atmak zorunda hissederim kendimi. Aynı şekilde sporu bitirdikten sonra da duşa bir hışım girip bir hışım çıkarım normalde. Bu defa öyle yapmadım. Spor çantamı yavaş yavaş keyifle hazırladım, aşağıya da inince sanki arkamdan kovalıyorlarmış gibi davranmadım. Yürüken de, duştayken de kendimi nasıl hissettiğime odaklandım. O an ne hiisettiğime odaklanmak ne kadar keyif veren bir şeymiş  bir kez daha keşfettim. Yürüdükçe, kaslarımı hissetmeyi ne kadar özlediğimi farkettim.

  • Mutfak alışverişlerinde zararlı reyonlardan uzak durulacak.- Uzak durdum 
  • Alkol tüketilecekse eğer iki kadeh şarap sınırı aşılmayacak.- Yine aştım  Evet alkol sınırını aşarken bakın nerelerde gezdim 🙂

Anadolu Break: Arkadaşlarımdan birinin yaklaşık bir ay süren Tayland-Kamboçya ziyaretinin ardından İstanbul’a döndüğü akşam yemek yemek için gittiğimiz Mama Shelter’da tesadüfen bir partiye denk geldik ve  !f istanbul – Bağımsız Film Festivali’nde ilk kez gösterimi yapılan Anadolu Break isimli belgesel film için RedBul’un verdiği partide bulduk kendimizi. Aşağıda R&B ve Anadolu ritimlerinin halayların, horonların, zeybeklerin nasıl bir araya geldiğini izleyebilirisiniz. Söylemeden de geçmek istemem. Mama Shelter’da hem içkiler hem yemekler hayal kırıklığı!

North by Levent Özçelik: Bu ay gittiğimiz ikinci parti Karaköy’deki Gradiva Oteldeydi. Viskinin su gibi aktığı geceden biz de payımıza düşeni aldık! Partinin adı North by Levent Özçelik… Gerçekten de kuzey, kar ve beyaz çok güzel değil mi? Kim istemez, İzlandayı, Kutupları, Alaska’yı görmek? ben bu projede çalışan arkadaşları çok çok kıskandım. Lapland’e gitmek, iglo evlerde kalmak, husky’lerin çektiği kızaklarda kaymak…. Bu aralar bir yarım tropik bir iklimde ayaklarımı açık mavi sulara sokmak isterken, diğer bir yarım da kutuplarda olmak istiyor… Bu ne çelişki ben de bilemedim.

Bu kadar alkol ortamının orta yerinde bir de keyifli öğleden sonra rakısı içtik ki bu ay tadı hala damağımda!  Boğazda kahvaltı ettiğimiz bir pazar günü, hafif bir yürüyüşten sonra ani bir fikirle rakı sofrasına oturmaya karar verdik! Ardından Kuruçeşmeden bir motora binerek karşıya geçtik ve kendimizi Çengelköy’deki Villa Bosphorus‘ta bulduk. Ben İstanbul’a taşındığımdan bu yana bu kadar keyifli bir yerde oturduğumu, yediğimi, içtiğimi bilmiyorum!  O gün öyle güzel bir hava vardı ki, keyiften dört köşe olup, içimden binlerce kere  şükrettim beni İstanbul’a getiren iş ilanına, bu şehirde edindiğim yeni arkadaşlara! İstanbul’daki üçüncü yılımı tamamladığım şu günlerde bu şehirle aramdaki bağın hiç bir zaman kopmamasını diliyorum.

Çngelköy- Villa Bosphorus

  • Televizyonda yemek kanalları izlemekten kaçınılacak.- İZLEMEDİM.- Hatta Instagramda bile takipettiğim yemek paylaşan hesapları takip etmeyi bıraktım, sadece eş dostu insanlar kaldı. 
  • Uyku düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılacak gece 12’den sonra yatmaktan kaçınılacak.BU AY DAHA İYİ UYUDUM!  Bu ay uyku konusunda çok ilerleme kaydettim! Saat 12.00 gibi yatmayı becerdim. 

3-Cüzdanıma iyi gelenler

  • Sabahları işe giderken taksiye binme huyundan vazgeçilecekBİNMEDİM Hatta Taksiye binmediğim için otomatik olarak günlük hareket miktarım da arttı. Telefonumdaki fit uygulaması spora gitmediğim günlerde bile günde 1 saat yürüyüş limitini doldurduğumu söyleyip beni sevindirdi. 
  • Mart sonuna kadar alışveriş yasağı uygulanacak- ALMADIM
  • Her ay bütçenin sabit bir kısmı bir kenara ayırılacak ve o meblağ yok sayılarak harcamalar buna göre düzenlenecek- AYIRDIM
  • Mart sonuna kadar eve dışarıdan yemek söylenmeyecek- SÖYLEMEDİM. Aferin bana 🙂

İşte yazamadığım zamanları da hafiften toparlamaya çalışan bir Şubat değerlendirmesi sonunda bitti. Buraya kadar okuyabildi iseniz ayrıca teşekkürler.

Bugün Mart’ın ilk günü idi. Şunun şurasında bahar geldi bile… Koca yılın iki ayını daha yedik işte… Herkese nefis bir ay ve sendromsuz Pazartesiler diliyorum…

Bir haftasonu daha kapıda… İstanbul, yemeler, içmeler, gezmeler…

Bahar tadında geçen koca bir haftanın ardından önümüzdeki kar yağışı ve fırtına yine kapımızda… Tam da haftasonunun başladığı şu saatlerde son zamanlarda  deneme şansını bulduğum restoranları paylaşacağım bir yazı yazmak geldi içimden. Kar gelmeden, yeniden evlere tıkılmadan son çıkış olabilir bu haftasonu! İstanbul alternatifleri bol bir şehir o yüzden binlerce seçenek arasından ne yapacağınıza karar vermek de bazen gerçekten zor oluyor. Kiminde yer bulamıyoruz, kimi zaman da düşün düşün nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyoruz. İşte huzurlarınızda benim son zamanlarda denediklerimden bir demet.

Moda Meyhanesi- Kadıköy’de yaşayanlar için çok kendi halinde, şirin mi şirin, temiz ama çok sadece bir meyhane Moda Meyhanesi. Modalıların hizmetinde çünkü telefonla rezervasyon almıyorlar. Kapıdan uğrayıp yapıveriyorsunuz rezervasyonunuzu. Avrupa yakasına taşındığımdan beri yolum nerede ise hiç düşmüyordu Kadıköy’e. Hatta öyle ki Moda’da oturan arkadaşlarımızın da tatlı tatlı serzenişlerine maruz kalıyorduk uzun zamandan beri. Bir haftasonu Adamla bugün nereye gidelim diye konuşurken ikimizin de aklından Moda’nın geçmesi bir tesadüf değil herhalde diye düşündük. Önce Galata’da iki arkadaşımızla buluştuk ardından da ver elini Moda diyip, uzun zamandır ilk defa vapura bindik. Ne keyifli bir şeymiş vapura binmek bir kere daha hatırladık. Modalı arkadaşımız bizi  karşılar karşılamaz, onun rehberliğinde Moda Meyhanesinin yolunu tuttuk.  Birazdan herbiri değişik desenli, minik minik tabaklarda mezeler geldi soframızı donattı. Adet Klüp Rakısı içmekmiş burada biz de bozmadık. Yanına gelen beyaz leblebiye bayıldık. O akşam uzun uzun hayattan bahsettik, aşktan konuştuk… Öyle keyifli bir akşamdı ki tadı damağımızda kaldı, yine gelelim dedik. Biz geceyi Kadıköy Sahne’de denk gelen bir konseri dinleyerek bitirdik. Bütün kurtlarımızı da döküp orada bıraktık.

moda meyhanesiKasabım: Bir Cuma akşamı dışarı çıksak mı çıkmasak mı diye nerede ise 2 saatten uzun süren bir ikilemin arkasından ha gayret diyerek kendimizi Cihangir’e attık. Amaç, önce biraz yemek yedikten sonra o bar senin bu bar benim gezmek. Akarsu caddesinin piyasa mekanlarının tamamının dolu olmasını da fırsat bilip, uzun zamandır önünden geçtiğim ama bir türlü içeri girmediğim Kasabım’a yöneldik. Burası gerçekten de bir kasap. Biz bonfile istedik ama epeyce masaya iskender gittiğini de gördük. Et güzel, az pişmiş isteyince gerçekten az pişmiş getiriyorlar. Fiyatlar normal et restoranlarındaki seviyede. Hızlıca yemek yiyip kalkmak istiyorsanız mantıklı bir seçim.

IMG_20150123_210752Çok Çok Thai: Wagamama’nın hindistancevizi sütlü bütün yemeklerini sömürdükten sonra İstanbul’da Thani mutfağını başka bir yerde deneyelim isteği ile gittiğimiz Çok Çok Thai’den çok tat alamadık. O yüzden bu yöndeki arayışlarımız devam ediyor. Olur da sizin bildiğiniz bir başka restoran varsa lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin.

Screenshot_2015-02-06-18-19-09Kayseri Mantıcısı: Ankara’lılar eğer olur da şimdiye kadar gitmeyen var ise Yıldız’daki Kayseri Mantıcısına bu haftasonu uğramanızı şiddetle tavsiye ederim. Burası benim daha önce bir kaç kez gittiğim ve her defasında da ağzım kulaklarımda ayrıldığım bir aile işletmesi. Memnuniyet garanti. Annem Kayserili, mantıyı evde yemeye alışmış biriyim ama ölmeden önce bir de buranın mantısı mutlaka yenmeli! Hamur incecik, midenize oturmuyor. Mantıdan önce söylediğimiz yaprak sarması müthişti. Sonra bir sucuk içi getirdiler ki yeme de yanında yat! Biz kıtlıktan çıkmış gibi saldırdık hepsine. Herşey tek kelime ile enfesti. Pişmemiş, dondurulmuş şekilde de bu ürünleri alıp evinize götürmeniz mümkün. Şimdiden hepinize afiyet olsun.

IMG_20150121_171517

IMG_20150121_170118Karaköy Lokantası: İstanbul’un en keyif veren mekanlarından biri Karaköy Lokantası sanırım. ben ilk kez bu hafta gidebildim ve neden daha önce gelmedim diye de epeyce hayıflandım. Gerçekten çok keyifli, tertemiz beyaz masa örtülü, garsonların fır döndüğü, yemeklerin her birinin lezzetten yıkıldığı bir işletme burası. Bir Hünkar Beğendi yedim ki tadı hala damağımda. Bir dahaki sefere bir akşam yemeğine gitmek lazım diye düşündüm Lokanta’dan ayrılırken.

IMG_20150203_121857

IMG_20150203_123611Şimdilik benden bu kadar. Herkese keyifli sofralarda şen kahkahalar atacağı nefis bir haftasonu diliyorum.

Bir Cumartesi gününün hikayesi… Ministry of Coffee, Biella, Muji, Kantin, Whiplash, The Theory of Everything

Bazı sabahlar çok ama çok enerjik uyanırken bazı sabahlar nedense sürüne sürüne banyonun yolunu bulup ancak duşta sıcak su saçlarımdan aşağı süzülmeye başladığında ayılabiliyorum. Hatta daha sonrasında da kahvaltı etmeden canım evden dışarı adım atmak istemiyor… Cumartesi günü keyifle uyanıp, enerji patlamasıyla yataktan kalkınca ilk iş duş yapıp üstümü giyip kendimi dışarı atıverdim. Uzun zamandır nerede ise herkesten duyduğum Top Ağacındaki Ministry of Coffee’nin kahvesini tatmanın tam zamanı gelmişti de geçiyordu bile. 20-25 dakikalık bir yürüyüşün ardından Ministry of Coffee’ye geldiğimizde içerisi hınca hınç doluydu. Ufak bir mekan, gürültülü, sohbet edip kahvesini yudumlayanların yanında, sanki etrafta hiç kimse yokmuşçasına oturmuş, kahvesini yudumlayanlar da var.

MOC Istanbul

MOC Istanbulİki kişilik bir masaya sığışıverdik, dışarıda yer açılırsa bize haber vermelerini rica ederek menüden siparişimizi verdik. Menülerini çok incelemeden hızlıca bir cafe latte bir de baconlı yumurta söyleyiverdim. İlk kahvelerimizi içeride içtikten sonra yer açılınca hızlıca dışarıya taşındık.

MOC Istanbul

ministry of coffeeBaget ekmeğin içerisine koydukları, baconlı omlete Adam bayıldı ancak uzun süredir ekşi mayalı ekmek tükettiğim için benim çok hoşuma gitmedi. Hem incecik omlet ekmeğin içinde kaybolmuş gibiydi, hem de çok fazla ekmek yiyormuşum gibi hissedince kahvaltıdan istediğim tadı alamadım. Sandviçler açık sandviç olarak hazırlanıp, ekmeği kızartılsaymış ne efsane olurmuş diye düşünmeden de duramadım.

Çok fazla butik kahveciyi gezmemiş olmakla birlikte geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Kronotrop’un kahveleri bana daha güzel gibi geldi. Hatta geçenlerde Çırağan Otelinde iş için gittiğimiz bir kahvaltıda söylediğim cafe latte bile sanırım MOC Istanbul’unkinden daha iyiydi. Benim zevkime uymadı ama kim bilir belki siz de Adam’ın damak tadına sahipsinizdir ve burada keyifle sofradan kalkabilirsiniz.

Karnımız doyduktan sonra Teşvikiye’ye doğru çıkıp, Biella’ya uğradık. Biella benim zaman zaman takı almak için uğradığım bir dükkan. Fiyatları Kısmet ya da Bee Goddess gibi uçuk değil orijinal ve her zevke göre değişik şeyler de bu dükkanda bulunabiliyor. Ben daha önce aldığım yüzükleri tamire verdim ve bir şey almadan çıktım.

Uzun zamandır evde kutuların içerisine tıkıp maalesef aradığım zaman bulamadığım takılarımı organize edeceğim bir çözüm arayışı içerisindeydim.  Alışveriş sitelerinde gezerken gördüğüm kocaman takı dolapları da hiç içime sinmiyordu.  Hazır Nişantaşında dolanırken, Muji’de aradığım tarzda bir şeyler olabilir düşüncesi aklımdan şimşek gibi geçti. Dükkandan içeri girdikten sonra da aradığımı bulmam çok zor olmadı. Deneme babında o anda kullanışlı olabileceğini düşündüğüm çeşitli parçaları bir araya getirdim ve gerçekten de takılarımı pratik bir şekilde birbirine karıştırmadan, çok yer kaplamadan saklayacağım bir çözüme kavuşmuş oldum. Henüz bunlara ekleyeceğim bir iki parça daha var ama yine de sonunda bu uzun zamandır kafamın bir köşesinde yer etmiş derdime derman bulduğum için çok mutluyum.

mujiBu tarafa her geldiğimizde yaptığımız gibi Kantin‘e uğrayıp bir mısır ekmeği, bir zeytinli, bir de ekşi mayalı ekmek kapıp evin yolunu tuttuk. Ben takılarımı yerleştirdim, ekmekleri buzdolabına koydum,  sonra gelsin sinema keyfi. Öğleden sonramızı bu sene Oscar’a aday olan filmlerden ikisi şenlendirdi.

İlk olarak The Theory of Everything‘i izledik. İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stephen Hawking’in hayatı anlatılıyor filmde ve başrol oyuncusu Eddie Redmayne bildiğiniz harikalar yaratıyor. Hawking’in 21 yaşında iken yakalandığı ALS yüzünden bütün sinir sistemi felç oluyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yaz mevsiminde ALS için bilinç oluşturmak üzere çoluk çocuk kafasından aşağıya buzlu kovalarda su boşaltıyordu. Her ne kadar bu kampanya sonradan tam bir eğlence aracına dönse de en azından hepimize ALS’nin ne olduğunu hatırlattığı için faydalı olmuştur diye umuyorum. Hastalığın zarar vermediği tek organ beyin. İşte bu sayede, İlk hastalığa yakalandığı 1960’larda tüm doktorlar iki yıl ömür biçerken Hawking standartları altüst ederek bilimadamı kariyerini sürdürüyor ve bugünlere geliyor. Hikaye etkileyici. Biyografi sevenlerdenseniz bu filmi de beğeneceğinizi düşünüyorum.

the theory of everythingİkinci olarak Whiplash‘i izledik. Genç bir bateristin orkestra şefi ile  gerilim dolu hikayesi. Gerçekten de hem keyifle hem de biraz asabınız bozularak izliyorsunuz filmi. Orkestra şefi J. K. Simmons’ın performansına hayran kalmamak mümkün değil. Öğrencileri üzerinde kurduğu korkunç baskı ve aşağılama ile onların içindeki cevheri ortaya çıkarmaya çalışan orkestra şefinin ne derece acımasız olabildiğini gördükçe içiniz cız ediyor. Filmin ilk yarısında “aslında yumuşak bir kalbi var ama kesin disiplinden taviz vermemek için bu kadar acımasız davranıyor” diye düşünürken, film ilerledikçe kendisine kalbimizden geçen en güzel dilekleri! iletmekte bir mahsur görmedik. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız sakın kaçırmayın. Gerçekten de güzel bir film ve güzel bir sonla bitiyor.

whiplashSon not olarak, haftanın ilk gününü bitirmemize saatler kala, eve yorgun argın gelip, ardından yemek yedikten sonra çalışmak ve internette boş boş dolaşmak arasında ikilemde kalıp ardından bir blog yazısı yazmaya karar verdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Şimdi oturup biraz çalışma vakti. Eğer gün yeterse yatmadan önce bir parça yeni kitabımı okuyabilmeyi umuyorum. Hepinize şimdiden bu çiçekler kadar güzel bir Salı diliyorum.

flowers

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑