Bir Adam, Bir Kadın, Bir Nikah ve Bir Düğün

Biz evlendik!

Ara ara bu yazılarda bahsi geçen Adam ve bu blogun yazarı Kadın 17 Eylül’de Şişli Belediyesi Maçka Evlendirme Dairesinde sade bir nikahla evlendi gitti.  Herşey 3 ay içinde olup bitiverdi. Prosedürel aşamaları uzatmadan. Aileleri fazla yormadan.  Nikah 10 dakika bile sürse biz çok heyecanlandık. Ellerimiz terledi, heyecandan bol bol kahkaha attık, ama baskılara rağmen birbirimizin ayağına basmadık 🙂 Nikah’ın akşamı arkadaşlarımızla Cihangir Leyla’da   ufak bir parti yapıp ardından partilerin en büyüğü yani düğün için Ankara’ya uçtuk.

Düğün gereksiz bir şey gibi görünmekle birlikte içine gelin cini kaçmış ben Pinterest’i didik didik ederek, organizasyon şirketi ile gece gündüz çalıştım. İtiraf edeyim, Pinterest’te geçirdiğim saatlerde dünya turuna çıkıp, en az 10 klasik kitap bitirip, kim bilir ne faydalı işlerle uğraşabilirdim. Bir itiraf daha gelsin hiç pişman değilim. O kadar eğlendik ki, içimdeki gelin cini yerini düğün cinine bırakmış olabilir.  Evlenecek arkadaşlarıma düğün için yardım etmeye şimdiden hazırım.

Bizim için nefis bir geceydi, arkadaşlarımız, ailelerimiz yanımızdaydı. Gelin çok oynadı, dans etti, Damat sahneden inmedi şarkılar söyledi, gecenin enerjisi çok yüksekti.  Tarihlerin Eylül sonunu göstermesine rağmen ve tüm Türkiye yağmurla cebelleşirken canım Ankara bize az esintili nefis bir yaz akşamı hediye etti. Saatler gece yarısını geçene kadar kimse ürpermedi bile. Belki aşktan, belki müzikten,  belki danstan, göbek havalarından, belki de şaraptan, rakıdan 🙂

En güzeli de aslında altı yılı aşkın zamandır birbirinin en iyi ve en kötü günlerinde yan yana olmuş ikimiz için bu birlikteliği hayatımızın en büyük partisiyle kutlamak ve taçlandırmaktı. O günden bu yana bir şey değişti mi? Hayır herşey eskisi gibi. Umarım öyle de kalacak.  Mutlu olun, mutlu kalın 🙂

AvaFiIyyufCbpMXHKfBcKk1M17Tli7QvL9yrI7IhAfjG

Aşk Tesadüfleri Gerçekten de Sever-Sevgililer Gününe Özel Yazı

Sevgililer Günü, Anneler, Babalar günü gibi suni, ticari kaygılarla pompalanan kutlama günlerinden hoşlanmıyorum. Sevgililer günü diye bir gün kutlanmasına da, 364 gün sevgilisinin, karısının, kocasının kıymetini bilmeyenlerin tek bir günde, basma kalıp hediyelerle birbirini şımartıyor gibi yapmasına da karşıyım. O yüzden şimdiye kadar bu konu ile ilgili hiç bir şey yazmadım.  Ancak, bu sene bir istisna yaparak  çok hoş detaylarla dolu bir tanışma ve evlilik hikayesini sizinle paylaşmaya karar verdim. Ben yazarken çok keyif aldım, umarım siz de çok keyifle okursunuz.

Mevsimlerden yaz,  günlerden ise  Cuma.  Hani haftanın en güzel günü olan Cuma.  Genç, uzun boylu, esmer bir adam. Hafif çakır keyif.  Spor giyinmiş, başındaki şapka güleç yüzünü gizleyememiş.  Arkadaşları ile sık sık gittiği pubdan içeri girer. İçerisi kalabalık.  Canlı müzik içerideki müşterilerin kanını kaynatmakta. Adam bir süredir yalnız. Kimisi uzun süren, kimisi gelip geçen çok sayıda ilişkisi olmuş, ancak hala tam aradığını bulamamış. Yaşadığı  gönül maceralarından bir kısmı kadınlara duyduğu güvenin sarsılmasına neden olmuş.  Dışarıdan verdiği umursamaz görüntünün aksine kıskanç ve sadakat konusunda takıntılı ruh hallerine girip çıkabiliyor.

O gece arkadaşları ile birlikte dışarı çıkarken çok bir beklentisi yok. Biraz dans, bir kaç kadeh içki, sonra ev ve rahat bir uyku. Şansı açıksa belki bir kaç kızla muhabbet. İşte hepsi bu.  Dans etmek en sevdiği şeylerden biridir adamın. Eğlenirken dünyayı takmaz umuruna. Çok eğlenene çok baktıklarını bilir.  O bakışların hepsinin takdir dolu olmadığının da farkındadır. Bilir ama yine de kınayan, gıpta eden, beğenen, beğenmeyen ya da ne düşüneceğini bilemeden kararsız şekilde merakla izleyen bakışları umursamaz.

İçeride eskiden tanıdığı yüzlerle selamlaştıktan sonra, bara yaklaştı. O sırada barda oturan iki kıza da ellerini uzatarak sordu: “Hanginiz dansedeceksiniz benimle?” Kızlardan biri  -biraz da çocuğu başından savmak için- eliyle diğerini göstererek :”O geldiğinden beri dans etmek istiyor dedi.” Diğer kızla göz göze geldiler. Kız kendisine uzatılan eli geri çevirmedi. Zaten bütün hafta bunalmış ve yorulmuştu.  Aslında sadece hafta değil, hayat genel olarak yorucuydu.

Üç beş yıl önce deli dolu, hayata sıkı sıkı tutunan biri iken, kendisinin de nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde, işkolik ve  disiplin bağımlısı birine dönüşmüştü.  İş dışındaki hayatını öylesine boşlamıştı ki davetlerin gününü şaşırıyor, arkadaşları ile buluşmalarını erteliyor ve bu kısır döngünün içerisinde yuvarlanıp gidiyordu. O akşam da yine günler karıştırarak, yaza hoşgeldin partisi veren arkadaşının evine bir gün erken gitmişti. Apartmandaki sessizlikten durumda bir gariplik olduğunu anlasa da, kapıyı açan kimse olmayınca yaptığı hatayı anlamıştı. Üstüne üstlük partiye kendisi ile birlikte gelmesini teklif ettiği kız arkadaşına da rezil olmuştu. Dışarı çıktıktan sonra erken saatte  eve dönüp, kendini daha da beter hissetmemek için kız arkadaşına:”Haydi gel gidip bir yerlerde bir şeyler içelim” dedi.

İşte gittikleri pubda bara yaklaşarak kendisine elini uzatan,  hiç tanımadığı, ancak pozitif enerjisini daha ilk kapıdan girdiğinde hissettiği adamın elini tutarken aklından tek bir düşünce geçiyordu:  ” Bazen dizginleri bırakmak lazım”.

Dans ettiler, sonra bir daha ettiler, sonra bir daha, bir daha. Sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlardı da dans ederken atacakları adımları, dönüşleri ezbere biliyorlardı.  Bir ara adam kıza yaklaşarak “Sen nesin? Nasıl bir kadınsın? diye sordu. Kızın cevabı hazır, basit ve klişeydi: ” I am your angel ”  Bu defa adam sordu “For tonight?”  Kadın bu defa defa daha klişe bir cevap verdi: “Forever”.  Bara döndükten sonra kısa bir sohbetin ardından adam bu defa kadına “Facebook kullanıyor musun?” diye sordu. Kadın: “Facebook  yerine sana telefon numaramı vereyim” dedi.  Adam asıl sormak istediği telefon numarası olduğu halde doğrudan konuya girmeyip facebook adresi istemeyi tercih etmişti. Kadın ise facebookta bütün şeceresini ortaya dökmektense, telefon numarasını verip, istemediğim numarayı açmam hesabı yapmıştı. İki tarafın da kafasındaki başkaydı ancak sonuçta telefon numaraları alınmıştı.

Takip eden günlerde adam kadını aramaya, kimi zaman romantik, kimi zaman  eğlenceli mesajlar atmaya devam etti. Ancak o geceki büyülü dakikaların o gecede kaldığına inanan kadın adamın bütün şirinliklerine rağmen nuh deyip, peygamber demiyor, bütün ısrarlara karşın yeniden buluşmayı reddediyordu.

Sonunda adam bir kahve için kadını kandırdı. Buluştular, ancak oturdukları cafenin ortamı biraz resmiydi. Rahatlığı seven, kasıntı ortamlardan hoşlanmayan adamdaki huzursuzluğu hisseden kadın başka bir yere gitmeyi teklif etti. Yeniden ilk tanıştıkları pubın yolunu tuttular. Adam müzisyendi ve  o akşam kadına şarkılar dinletti, eğlenceli hikayeler anlattı. Kadın kendinden çok fazla bahsetmedi ancak adamı merak ve ilgi ile dinledi. Ama yine de yaşam tarzları, hayata bakış açıları ve daha kafasında sıraladığı pek çok farkı düşünerek, adamın iddia ettiği gibi onlardan bir çift olamayacağını söyledi. Kadına göre en iyisi arkadaş olmaları sevgililik mevzusunu da bir daha açmamaları idi.

Ancak adamın ikna olmaya niyeti yoktu. Kadın hayır dedikçe adam bu hayırların aslında evet olduğu hissine kapılıp daha da ısrarcı oluyordu. Öte yandan kadın da günün beklenmedik saatlerinde kendini arayıp, neşeli bir sesle halini hatrını soran, birbirinden orijinal günaydın mesajları ile uyanmasını sağlayan bu adama karşı ilgisiz kalamıyordu.

Aradan iki hafta geçti. Adam bu defa kadını kendi hazırladığı bir sofrada, şehrin ışıklarına karşı bir  akşam yemeğine davet etti. Kadın önce yine hayır dedi.  Ancak telefonda 45 dakika süren ikna konuşmasının ardından inatlaşmaktan bıkarak kalkıp şehrin öbür ucunda adamın kendini beklediği eve gitti.

Sofra basitti, ancak güzel ve  samimiydi. Şaraplar açıldı ve ardı ardına kadehler yuvarlandı.  Sohbet koyulaştı.  O gece adam anlattı. Kadın dinledi. Adam anlatı. Kadın güldü. Adam anlattı. Kadın hüzünlendi. Yaklaşık 3 saatin sonunda kadının yelkenleri suya inmeye başlamıştı. İndi yelkenler.  Ama şaraptan, ama adamdan!  Kadının adamla arasına ördüğü görünmez kalkan eridi birden. O gün güneş doğarken adam bir kez daha elini kadına uzatarak sordu: “Tamam mı?” Artık birlikte miyiz? Kadın gülümsedi, gecenin yorgunluğu, yeni yeni asfaltı, çiçekleri, kuşları ısıtan güneşin parlaklığından kısılmış gözleriyle “Evet ” dedi.

Bu “Evet” cevabı kısa süre sonra resmiyete de döküldü. Ne de olsa hayat kısaydı. Hızlı karar verdiler.  Evlendiler. İmzaları atarken gözlerinden mutlulukları okunuyordu. Çünkü bu daha başıydı hikayenin. Önlerinde koca bir ömür, birbirlerini ve kendilerini keşfedecekleri, birlikte büyüyüp, yaşlanacakları güzel bir yolculuk vardı.   Birlikte çok eğlendiler,  çok hüzünlendiler, görüşemediklerinde özlediler. Hayatın kıymetini, her nefes aldıkları dakikanın değerini bildiler ve bu kadar şanslı olduklarına dua ettiler. Birlikte sofralar kurdular, eşlerini dostlarını ağırladılar, dağıttılar, topladılar, hasta olduklarında birbirlerine baktılar, güneş, yağmur, kar, buz demeksizin şehrin sokaklarını arşınladılar,  tiyatrolara, konserlere, tatillere gittiler. Ömrün kısa olduğunun bilinciyle her fırsatı değerlendirirler.  Bu arada sıkıntılar yok muydu? Tabi ki vardı. Kavgalar ettiler. Bazen kıskançlıktan, bazen de  birbirini yeni tanıyan iki insanın birbirini sınamasından.. İlişkilerinde acı tatlı, tuzlu, baharatlı herşey vardı, ancak toplama bakıldığında herşey baldı. İşte bu yüzden, hiçbir şeyi içine atamayan, sevgilerini de sinirlerini de açık açık söyleyen bu deli kadınla deli adam her geçen gün birbirlerine daha çok bağlandılar.

Onlar hala birlikteler ve çok mutlular… İşte tam da evliliklerinin yıldönümü olan bu günde bana hikayelerini yazma ayrıcalığını verdiler.  Gökten üç elma düştü. Biri bu hikayeyi yazanın, biri okuyanların, biri de bizimle paylaşan güzel çiftin başına… Mutlu olun mutlu kalın efendim ve lütfen sevginizi, sevgilinizi yılda bir gün değil her gün hatırlayın.

Kadın Erkek İlişkilerinin Dinamikleri, Ayrılıklar, Bahaneler, Yapılması Gerekenler, Yapılmaması Gerekenler

Geçen yılın son 2 ayı ve yılbaşı gecesi de dahil olmak üzere etrafımızda ayrılan çiftlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşandı. Tesadüf bu ya benim duyduğum hikayelerde terk edilen taraf hep kadındı.  Bu kadınların her biri ile konuştuğumda, belki de artık yaşım kemale ermek üzere olduğundan dolayı duyduğum hikayeler ve erkekler tarafından üretilen bahaneler bana pek bir tanıdık geldi. Bunun nedeni sanırım insanoğlunun son yıllarda ayrılık için hep benzer bahaneleri kullanıyor olması. Bunun üzerine bu sabah Ekmekçikız’ın sayfasında İlişkilerin 10 Emri’ni görünce artık bir kadın-erkek yazısı daha yazmak benim için kaçınılmaz oldu. Sevgili Ekmekçi kız, müsaadenle yazacağım yazının formatı senin yazın üzerine biraz değişti. Ayrılık hikayeleri ile 10 Emiri birleştirirsek daha anlamlı olur gibi geldi bana. Ancak önceden uyarıyorum bu yazı kadın kısmını kayıran bir yazı olmuştur. Eleştirileriniz bizim de ufkumuzu açacaktır, anlayamadığımızı anlamamıza vesile olacaktır.

Şimdi gelelim 10 Emire ve bizim Ademoğullarının bahanelerine…

 Emir 1: Kabulleneceksin, Emir 2: İzin vereceksin

Karşımızdakini değiştirmeye çalışmayacağız. Onu budamaya, uzatıp, kısaltmaya çalışmayacağız. Ama bunu yaparken kendimiz de uzayıp kısalmayacağız. Bu genelde ilk tanışma anında karşılıklı olarak birbirimiz ile ne çok ortak yanımız olduğunu gösterme çabası olarak karşımıza çıkıyor sanırım. Önce alttan alan çiftler sonradan birbirlerine diş geçirmeye mi çalışıyorlar? Bu aslında  genelde kadınların huyudur karşısındaki adamı kendi istediği kalıba sokmaya, kafalarındaki ideal erkeğe benzetmeye çalışırlar.  Aşkın ilk zamanlarında karşımızdaki erkek gözümüze ideal görünürken, zaman geçip de ayılmaya başlayınca bize uymayan yanlarını budamaya kalkmaz mıyız? Bunu erkekler de yapıyor mu acaba? Bilen varsa cevap versin lütfen.

Peki aşırı kabullenme ve aşırı hoşgörünün yarattığı sorunlar yok mu? Zira benim kalbi kırık kadın arkadaşlarım uzun süren ilişkileri boyunca hep hoş gördüklerini, alttan aldıklarını ve nasıl olsa bu geçici bir durum diye tahammül ettiklerini söylüyorlar. O zaman bunun da mı bir derecesi var acaba?

Emir 3: Belden aşağı vurmayacaksın!  Emir 5: Onun tarafını tutacaksın!

Bu bence de 10 emir içerisinde en tartışmasız olanı. Niye birbirimizin kişiliğine saldıralım ki? Bunu yapan var ise derhal kendine bir dur desin lütfen. Anlaşamıyorsanız ayrılın arkadaşlar birbirinize zarar vermenin gereği ne? Ancak 3. kişilerin yanında söylediğine katılmasanız da onun tarafını tutma meselesi doğrucu davut kızlarımız için biraz zor görünüyor. Tarafını tutamıyorsanız bari çenenizi tutun.  Nötr kalın ama ezdirmeyin çocuğu yahu!

Birde şunu söyleyeyim ki etrafta bu iki durumdan muzdarip olan kimseyi duymadım, o yüzden sanırım çiftlerin en sıklıkla riayet ettikleri kurallar bu ikisi.

Emir 4: İki kişilik evren kuracaksın!  Emir 9: Antrenman yapacaksın!  Emir 10: Dikkat Edeceksin

Şimdi hem Pazar günü kanepeye kurulup mırıl mırıl konuşurken huzurdan kedi gibi gerineceksin hem de birbirine serbest alanlar yaratacaksın. Karşıdakini boğmayacaksın, özgür bırakacaksın, birey olmaktan vazgeçmeyeceksin.  

Bizim yazımızın konusunu oluşturan erkeklerin pek çoğu karşısındaki kadınları ilişkinin bir süre sonra dönüştüğü rutin yüzünden, heyecanın bitmesinden, kendilerine zaman ayıramamaktan, artık ilişkilerinin kendilerini geliştirememesinden dolayı terk ettiler. Hepsi yeni heyecanlara, yeni maceralara, yeni uğraşlara yelken açmak istediklerini söylediler.  Biz değil yeniden ben olmak istediklerini söylediler.

Şimdi burada biraz durup düşünelim, birey olmak konusunda kesinlikle haklılar sanırım. Zira kadının da birey olmaya hakkı var. Ancak neden özellikle de zorlu dönemleri birlikte atlattıktan sonra erkekler bu heyecan ve yenilik arayışına giriyorlar bunu da bir sorgulamak gerek bence.  Yoksa her sabah kahvaltıda çay ve peynirli tost yemeye alışmış bir adamın karşısında aynı kadını görmekten sıkılması biraz değişik gibi. Hepimiz bayılmaz mıyız o alışkanlıklara aslında.  2 hafta otelde kalsak, açık büfe kahvaltı sofralarına kurulsak, en sonunda “ah evim güzel evim vakit doldu artık gideyim” demez miyiz yine?

Emir 6: Yıkılmayacaksın

Dertleri ile karşı tarafın üstüne yıkılmak sanırım iki cinsinde isteyerek ya da istemeyerek yaptığı bir şey. Zaman zaman hepimizin karşı tarafın sabrını sınadığı oluyordur mutlaka. Ama burada da abartıya kaçmamak gerek sanırım. bir süre bu durumu sineye çektikten sonra karşı tarafın bir volkanik patlama yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu aralar duyduğum hikayelerde daha enteresan bir de durum var. Âdem Oğulları bitmek tükenmeyen dertleriyle kadın tarafını bunalttıktan sonra üstüne bir de özgürlüklerini ilan etmişler. Yani ben burada alttan almanın da bir sınırı olduğuna dikkat çekmek isterim. 

Emir  7: Nitelikli “Emek” Harcayacaksın Emir 8: Öğreneceksin

Hani şu iki kişilik evrenimiz vardı ya bizim, ama bir de kendimize zaman ayırmayı becerecektik. Emeksiz yemek olmadığı gibi emeksiz aşk da olmuyor galiba sayın seyirciler, birlikte ne kadar çok zaman geçirdiğimizden ziyade o zamanı nasıl geçirdiğimiz daha önemli bence. Üstelik bizim rutinden bahseden Âdem Oğullarının da bu konuda ciddi çaba sarf etmesi lazım bence. Yoksa hafta sonları elinde altılık Efes kutusu ile televizyonun başına oturmak çok da heyecan verici bir aktivite olmasa gerek. Soruyorum size en son ne zaman eve iki konser bileti ile geldiniz?  Ya da okuduğunuz bir şey için heyecanlanıp, arayıp ona da o satırları okudunuz? Ya da en son ne zaman ev de güzel bir akşam yemeğini birlikte hazırladınız?  Ne zaman bir tavla attınız birlikte? Bulunduğunuz şehirde daha önce hiç gitmediğiniz bir yere en son ne zaman gittiniz? Siz gerçekten çabaladınız mı?

Ayrılıklar hepimiz için, er ya da geç ölüm bizi ayırana kadar diye söz vermiyor muyuz birbirimize? Kendini sevmeyen bir insanın karşısındakini sevebilme  yetisi var mıdır sizce?  Kendini sevmeyen insan hoyratça ve bencilce karşı tarafın ilgi ve sevgisini sömürüp, sevgisizliğini bastırmaya çalışmaz mı?  Bana kalırsa aşık olmak çok güçlü bir davranıştır her zaman.  Çünkü aşk mutluluktan uçabileceğinizin göstergesiyken yere sert iniş yapabileceğiniz ihtimalini de her zaman beraberinde getirir.  Aşktan daha büyük olan güç ise o bizi yerle bir eden ayrılıktan sonra kendimizi sevmeyi unutmayıp beynimizin ve kalbimizin zehirlenmesine engel olabilmektir. Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik  işte budur.

Nikahta keramet mi vardır?

Bugün bir büyük patronum, en büyük patronun evlenmeye hazırlandığı haberi karşısında bana sen evlenmedin, o evleniyor gibi bir laf etti!

Şimdi, bu sorunun perde arkasını anlamaya çalışalım:

1-Curiouscum, kızım, koca adam bile ikinciyi buldu sen daha bir baltaya sap olamadın

2-Kızım curious, acele et evde kalacaksın

3-Kızım curious sende bir arıza var ama tam çözemedim, hani çalışkansın, aklın çalışıyor, çevren iyi,  geniş, neden hala bekarsın anlamadık.

Bu minval üzerinden yukarıdaki örnekler çoğaltılabilir. Benimn tahminim daha önce yine bir çalışma arkadaşımızın da bana ifade ettiği üzere, sen nasıl olup da hala evlenmedin, sebebi ne arızalı mısın laflarından çok farklı değil aslında.

Demek ki kitlelerin beni gelinlikle, duvakla görmek gibi bir talebi var. Peki şimdi ben size istediğinizi vermezsem ne olacak? Ya da sizin düşündüğünüz senaryoda değil de başka bir senaryoda başrol oynamayı düşünüyorsam ne yapacağız? 34 yaşına gelip de  eli yüzü de düzgün, okumuş yazmış, kafasına çalışan bir kadınsanız ama hala evlenmedi iseniz ya bir arızanız vardır ya frijitsinizdir ya da lezbiyensinizdir. En iyi ihtimalle, işkolik kafayı yemiş bir kız kurusu olabilirsiniz. Herkes sizden sizin işinize benzer iş yapan, sabah 9 akşam 7-8 gibi işten çıkan, yönetici kıvamında uzun boylu, akça pakça,  yaşı da sizden hafifçe geçkince birini beklemektedir. Geçkince diyorum çünkü biz de geçtik artık :)Eğer bu kalıba uymadı iseniz vay halinize vay.

Peki bir evliliği evlilik yapan nedir? kimyasal uyum mu? yoksa ekonomik ve sosyal statü mü? para mı? yoksa aşk mı? ortak zevkler mi? yoksa farklı tarzlar mı? İnsanın evlenmekteki amacı nedir? üremek mi? yoksa her sabah sevdiği insanın yanında uyanmak mı? Şimdi doğru cevap hepsinden biraz olmalı yani aslında davul dengi dengine çalmalı dediğini duyuyorum çoğunluğun. İki gönülün bir olup samanlığın seyran olduğu devirler çoktan geçti. Öte yandan insanların partnerlerinin cinsel açıdan kendilerini tatmin edemediği durumda yeni arayışlara girdiği de inkar edilemez bir gerçek. Öte yandan arkadaş olamayan, birlikte eğlenemeyen çiftlerin ilişkilerinhin sağlıklı sürebildiğine  de pek inanmıyorum galiba. İki kişinin bile anlaşması zorken, ailenin işin içine karışması işleri daha da zor hale getiriyor.

Ciyakkkkkkkk diye bağırıp kaçmak istiyorum. Ne zor işler bu işler.

Adam, sen şimdi tut, bağla bağla, at suya :)

Hoş geldin adamım benim hoş geldin
yorulmuşsundur;
nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
ne gül suyum ne gümüş legenim var,
susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
acıkmışsındır;
beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin adamım benim hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam…

Hoşgeldin adamım benim hoşgeldin.

Bu şiir aslında Nazım Hikmetin. Adamım yazan yerlere kadınım yazmak şiiri orijinal haline getirecek. 🙂

Mutluluk

İşte budur…

İllüstrasyon http://pinomino.blogspot.com/’dan alıntıdır.

İşte ben de bu kadınları seven adamları seviyorum…

 
Ben güzel gözlü kadınları severim
Bir de küçük ayaklıları, uzun boyluları
Hem nasıl severim, öyle severim işte
Terler avuçları, kesilir solukları

Ben mahzun kadınları severim
Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe
Hem nasıl severim, öyle severim işte
Bilemezsiniz ne güzeldirler, öpüştükçe

Ben akıllı kadınları severim
Düşünen, az konuşan, çok bilen
Her yerde, her zaman nazı çekilen

Hem nasıl severim, öyle severim işte
İçimde büyük, sonsuz atesler yanmalı
Ölümüm bile o kadının yüzünden olmalı

Ümit Yaşar Oğuzcan