Tokyo’dan kısa kısa notlar..

Geçen hafta Cuma akşamı koşturarak eve geldiğimde hazırlanacak bir valiz beni bekliyordu. Tokyo uçak biletim, pasaportum, bir miktar dolar ve kredi kartlarım hazırdı. Ancak,  aylardır gideceğimi bilmeme rağmen ne Japonya ne de Tokyo hakkında doğru dürüst bir şey bilmiyordum.  Hissettiğim çaresizlik ise inanılmazdı. Sen kalk dünyanın öbür ucuna git ve gittiğin şehir hakkında üstünkörü bilgiye sahip ol. Eve bilgisayarımı ve çantadaki diğer ağırlıkları atıp yeniden çıktım, doğru Valikonağı Caddesindeki Pandora Kitabevinin yolunu tuttum.  Bir Tokyo bir de Japonya Rehberi aldıktan sonra artık gitmeye biraz daha hazırdım sanki. Gece saat iki civarında uçak kalktıktan sonra ben yemek servisini bile beklemeden uyuyuverdim. O kadar iyi uyumuşum ki, gözümü açtığımda Çin hava sahasından çıkmak üzereydik. Yerel saate göre akşam olmuştu ama benim vücut saatim hala sabahta takılıp kalmıştı. Uçağın içi yemek kokularıyla dolup taşarken benim ihtiyacım olan tek şey iyi bir kahve biraz ekmek biraz tereyağı, tuz ve karabiberdi.JaponyaGitmeden evvel kontrol ettiğim iki şey oldu. Biri hava durumu diğeri de elektrik prizlerinin durumuydu. Japonya’da Amerikan prizleri kullanılıyor o yüzden giderken yanınıza priz adaptörünüzü almayı unutmayın. Hava ise şansıma şahane görünüyordu. Öyle ki bir hafta boyunca uzun kollu ince penyeler ve bildiğiniz normal tişörtler dışında bir şey giymedim. Söylediklerine göre Japonyaya gitmek için en iyi mevsim sakuraların açtığı ilkbahar ve yaprakların kızarmaya başladığı sonbahar. Yaz aylarının aşırı derecede nemli geçtiği söyleniyor.

Türk Hava Yolları Tokyo’da Narita Havalimanına iniyor. Narita’dan Tokyo trafiğe göre 60 ila 90 dakika sürüyor. En mantıklısı ya trenle Tokyo Station’a gelip oradan metro ile otelinize geçmek ya da Airport Limousine adındaki otobüsün uğradığı otellerden birinde kalıyorsanız direkt Airport Limousine’e binmek. Aman diyeyim taksiye binmeye kalkmayın. 200 ila 300 dolar civarında bir para ödeyebilirsiniz. Havalimanından çıkmadan önce yapmanız gereken işlerden biri Japon Yen’i edinmek. Zira ben Tokyo’da geçirdiğim bir hafta boyunca hiç bir yerde döviz bürosuna denk gelemedim ama kredi kartı taksiler de dahil pek çok yerde geçiyor.

Şehrin nüfusu 13 milyonun üzerinde nüfus yoğunluğu İstanbul’dan fazla. Özellikle sabah mesai başlangıcı ve akşam mesai başlangıcında Tokyo trenlerinin balık istifi dolu olduğundan bahsediliyor. Bunun dışında tertemiz bir şehir, sokaklarda çöp yok, musluktan akan su içilebiliyor, havası mis gibi. Bence tek sıkıntı  Japonca bilmemek. Onun dışında cidden gül gibi memleket.

Türkiye’den ayrılmadan önce bir tanıdık bulup günlük rehber bulup bulamayacağımı sormuştum. Tokyo’da en çok neyi görmek istediğimi sorduklarında sıralamayı tarih, yemek, alışveriş olarak yaptım.  Bunun üzerine rehberli bir tur yerine  Hatobus‘ın turlarından Dinamik Tokyo Turu önerdiler. Eğer Tokyo cahili iseniz, Japoncanız yoksa ya da  güvenmiyorsanız bence çok mantıklı bir seçenek. Benim dışımda tura katılan turistlerin büyük çoğunluğu Amerikalı, bir kısmı da Avusturalyalı idi, iki Fransız ve iki Tayvanlı  ile tanıştığımı da söyleyeyim.

Tokyo Tower:

İlk durağımız Tokyo Tower. Eiffel Kulesinin bir kopyası gibi görünen Tokyo Tower şehrin panoramik manzarasını görmek için en iyi yerlerden biri. Benim çok ilgimi çekmedi ama mutlaka meraklıları vardır. Kulenin boyu 333 metre, yani Eiffel’den 13 metre daha uzunmuş. Depreme karşı dayanıklı hafif bir malzemeden yapılmış. Açıldığı 1958 yılında Radyo ve Televizyon yayını için kullanılıyormuş. Şimdi yeni bir kuleleri var. İsmi SkyTree tahmin edebileceğini üzere daha da yüksek. Tokyo Tower

IMG_20151018_093651Çay seramonisi

Tokyo Tower’dan sonra bir çay seramonisi izlemeye gittik. Çay seramonisi Japon kültürünün en önemli parçalarından biri.  Uzun yıllar süren eğitimlerden sonra bir çay üstadı (tea master) olabiliyormuşsunuz. Bu seramonide kullanılan yeşil çay toz halinde. Hazırlaması nerede ise yarım saati buluyor. Bu törenler yemyeşil parkların içerisindeki çay evlerinde yapılıyor. Eve girerken ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Yerde dizlerinizin üzerine oturarak Çay Üstadının çayınızı hazırlamasını bekliyorsunuz. Kökenleri yaklaşık 400 yıl önceye dayanan bu seramoni zen budizminden büyük ölçüde etkilenmiş.  Törende hem çay üstadının hem de misafirlerin uyması gereken kurallar var.  Çayın hazırlanışı, kullanılan aletlerin bir bezle silinişi, elinize aldığınız çay bardağını tutuş şekliniz, nasıl içeceğiniz, boş bardağınızı çay üstadına nasıl geri vereceğiniz kurallara bağlanmış halde. Yarım saatlik bir seramonide çay ve zen budizmini kavramak epeyce zor olduğundan burada  benim en çok ilgimi çeken şey çayın tadı oldu. Burada sundukları yeşil çay Bizim Türkiye’de içtiklerimizle kıyaslandığında gerçekten çok farklı, çok daha yoğun, çok daha yeşil. Bizim içtiklerimiz Japonların yeşil çayının yanında bulaşık suyundan hallice bir şey. Ben tadını sevdim, gerçekten de arındırıcı bir etkisi olduğunu daha yudumlarken hissedebiliyorsunuz.Yeşil Çay

Shabu- Shabu

Tokyo Tower ve çay seremonisinden sonra öğle yemeğine geçtik.  Menüde yöresel bir tat olacağı yazıyordu ancak ne olduğunu bilmiyorduk. Restorana geldiğimizde soframızın kurulu olduğunu gördük.  Üzerinde minik bir kızartma tavası olan ufak bir tüp bento dedikleri iki ayrı kutu yemekle birlikte bizi bekliyordu. Üstte gördüğünüz kutunun içindekiler pişmiş deniz ürünlerinden oluşuyor. Japonların kızartmalarda kullanıdıkları ve et ya da sebzeyi batırdıkları sos/kaplama malzemesi genelde tatlımsı bir tada sahip. Bu benim çok da hoşuma giden bir şey değil. Yine de yenmeyecek gibi de değil.

IMG_20151018_114907

Üstteki kutuyu kaldırıp alttakine baktığımda içinde sebze ve incecik dilimlenmiş biftek olduğunu görüyorum.

IMG_20151018_114848

Şimdi kendi yemeğimizi kendimiz pişireceğiz… İşte pişirme talimatları..

shabu shabu

Altı harlı ateşte yanan minik tavanın içerisine önce etleri atıp, pembelikleri geçinceye kadar pişiriyoruz. Bu arada tavanın içindeki yağ değil, bir çeşit sebze suyu sanırım. Etleri aldıktan sonra bento kutusunun içindeki sebzeleri de aynı şekilde tavada pişiriyoruz. yemeğimizi gelen bir kase pilav takviyesi ile yiyoruz. Epeyce gösterişli bir yemek sunumu değil mi? alevler, dumanlar, kabarcıklar 🙂

SHABU SHABU

shabu shabu

Yemekten sonraki durağımız İmparatorluk Sarayı…

İmparatorluk Sarayı ve Nijubashi Köprüsü 

Tokyo Kraliyet Sarayı şu anda İmparator ve İmparatoriçenin ikamet ettiği mekan o yüzden ziyarete açık değil. Sarayı büyük bir bahçe çevreliyor ve bu bahçenin bir bölümü de geziliyor.  Sarayın tam önündeki Nijubashi Köprüsü ise turistler için tam bir çekim noktası.  Rehber sarayı anlatırken öyle bir noktaya işaret etti ki gülümsemekten kendimi alamadım. Burada oturan İmparator ve İmparatoriçenin maliyetinin Japon halkı tarafından vergilerle ödendiğini ve bu rakamın yılda kişi başına 1 Amerikan Doları olduğunu söyledi. Harcanan para belli, vatandaşlar sarayın nasıl finanse edildiğinden ve bunun kendilerine ne kadar mal olduğundan haberdar. Saray ziyaretçilere yılda sadece iki gün açık. Bu günler dışında sadece bu köprünün ve sarayın uzaktan resmini çekmekle ve sarayın doğu bölümündeki bahçeleri gezmekle yetiniyorsunuz.  Biz doğudaki bahçeleri gezemedik ancak bir sonraki durağımız  çok güzel bir park oldu.Japon İmparatorluk sarayı ve Nijubashi köprüsüHamarikyu Parkı

Tokyo çok katlı çok sayıda binanın bulunduğu tam bir inşaat ve sehir planlaması harikası şehir ve yüksek nüfus yoğunluğunun  bile insanları yeşil alandan mahrum bırakmamış. Parklar, sandviçleri ve ellerinde içecekleri ile banklarda oturan, sessizlik içerisinde ağaçları, ördekleri, göleti izleyen insanlarla dolu. Kafamı yukarı çevirdiğimde, arkadaki yüksek katlı plaza manzaraları bana İstanbul-Levent’i hatırlatsa da kafamı eğdiğim anda bu gerçek mi diye sormaktan kendimi alamıyorum. Evet gerçek! Evet böyle de olabiliyor! Hamarikyu GardenBurada gördüğünüz yeni yapılan bir çay evi.
Hamarikyu garden
Şu aşağıda gördüğünüz ağaç 300 yaşında bir karaçam. 1709’da dikilmiş. Ne acayip geliyor değil mi? Biz olsak çoktan kereste yapar mıydık acaba?Hamarikyu gardenBu arada şehirdeki ağaçlarla ilgili olarak farkettiğim bir başka şeyide atlamadan anlatmak istiyorum. Tokyo büyük bir bonzai bahçesine benziyor aslında. Ağçların hepsinin sürekli olarak budandıkları ve şekillendirildikleri ilk bakışta belli oluyor. bu da gerçekten ziyaret edenlere bonzai bahçesinde geziyormuş hissi veriyor.tokyo ağaçlarıHamarikyu parkından sonra bir tekneye binerek Sumida nehri üzerinden  Asakusa Kannon (Senso ji) tapınağının olduğu bölgeye doğru hareket ettik.

Asakusa Kannon (Senso ji) Tapınağı ve Nakasamise-dori Sokağı

Japonya’da iki tip tapınak bulunuyor. Birincisi Şinto Tapınakları ikincisi ise Budist tapınakları. Benim gördüğüm Budist Tapınakları rengarenklerdi. Her köşesi ayrı güzel Asakusa Kannon’u gördüğümde Tokyo Tower’da geçirdiğim zamana üzüldüm. Burası özellikle tapınağa çıkan Nakasamise-Dori soğağı ile birlikte sıkılmadan yarım gününüzü geçirebileceğiniz bir yer. İnanılmaz kalabalık, abartısız şekilde iğne atsanız yere düşmüyor.Senso ji templeTapınak civarında çok sayıda kimonolu genç adam ve kadına rastladım. Sonradan öğrendim ki insanlar kimono kiralayıp buralara resim çektirmeye geliyorlarmış. Niye kiralıyorlar derseniz kimono fiyatları epeyce yüksekmiş, çok sınırlı giyilecek bu giysiye o kadar çok ödemek de kimseye mantıklı gelmiyormuş.  Tahmin edersiniz ki kimono kiralayanlar sadece Japonlar değil. Turistler arasında da epeyce yaygın bir aktivite bu. Yani bir gün Japonya’ya gelirseniz sizin de kimonolu fotoğraflarınız olabilir. kimonoTapınağa doğru ilerlerken dükkanlara bakmayı da ihmal etmiyorum…. İşte sadece Japonya’da bulabileceğiniz rengarenk kimono altında giyebileceğiniz terlikler.Rahatlar mı bilemiyorum ama cici göründükleri kesin.kimono terlikleriYelpazeler… İllüstrasyonlar..IMG_20151018_160321Ahşap aksesuarlar… IMG_20151018_164157Tapınağa giden yoldaki en ilgi çekici şeylerden biri de tatlısıyla tuzlusuyla sokak yemekleri satan standlar… İlk olarak karşınızda Dango.  Pirinç kekini tatlı soslara batırıp şişe diziyorlar…
IMG_20151018_160432

Bu hanımefendi yakisoba yapıyor… Japonların soba dedikleri erişte saç üzerinde isteğe göre sebze ve et ile karıştırılarak pişiriliyor. Çok leziz, ne kadar yeseniz doymazsınız… Özellikle bir günde bütün tokyoyu tavaf etti iseniz, çoktan hakettiniz.

IMG_20151018_161110

Burada gördüğünüz bir tür krep hamurunun içerisine çiğ ahtapot parçaları koyulup top haline getirilerek ızgara edilen bir çeşit köfte. İsmi Takoyaki. Sokak yemekleri arasında en ünlülerinden biri bu. Ben daha tuzlu bir tat bekliyordum ama biraz daha tatlı bir tat çıktı karşıma. Yine de denemeden geçmeyin derim.

IMG_20151018_161332

Çeşit çeşit ızgara standları heryerde… Ben bunları denemedim…

IMG_20151018_161506

IMG_20151018_164306

Burada gördüğünüz Japonların Okonomiyaki dedikleri bir çeşit sebzeli pizza. Üzerine türlü çeştli malzeme isteğe göre koyulabiliyor. Bulursanız denemeden geçmeyin.

IMG_20151018_163926Sokak yemeği satan bu standları geçmeyi başarabilirseniz, işte karşınızda tapınak…IMG_20151018_161939İçeride resim çekmek yasak… Kapısında uzunca da bir kuyruk var. Tapınağı turladıktan sonra yeniden avluya çıkıp tapınağın bahçesini geziyorum.IMG_20151018_163728IMG_20151018_163757

IMG_20151018_163701

IMG_20151018_163516

IMG_20151018_164430Şimdi sizi bir başka parka götürüyorum…

Rikugien Parkı:

Rikugien parkı şehrin bir başka cennet köşesi… Bu defa gökdelenlerin arasında değil ama bir mahalle içerisinde…

Rikugien parkı

Parkın göletinde kocaman Japon balıkları yüzüyor. Bizim evlerde akvaryum balığı olarak görmeye alıştığımız bu balıklar meğer sazan cinsiymiş ve aşağıdaki resimde gördüğünüz üzere bir ördeğin 2 katı büyüklüğe de ulaşabiliyorlarmış! İnsan gerçekten hayret ediyor.IMG_20151019_161133Tur bittiğinde saat 5’i gösteriyordu. Tur bizi Tokyo Station’a bıraktı ben burada bana bu turu ayarlayan Yukiko ile buluştum. Yukiko Tokyo’da bir çeviri bürosunda  koordinatörlük yapıyor. İlk kez tanışan insanların arasında olabilecek tutukluğu hiç yaşamadan, çok eğlenceli bir akşam yemeği yedik birlikte.

İçkilerimizle birlikte ufak bir kase meze geldi. Adını bilemediğim içinde balık ve soğan olduğunu söyleyebileceğim bu minik tabak gerçekten çok lezzetliydi. IMG_20151018_180957İkinci olarak  bizim tavuk şişe epeyce benzeyen Japonların yakitori dedikleri başlangıç tabağı geldi. Yabancı mutfaklara uyum sağlamakta zorluk çekenlerin kurtarıcısı olabilecek bir yemek bu. YakitoriBunun ardından yine bizim damak tadımıza çok aykırı olmayacak başka bir tabak: Tempura Sebze ve deniz ürünlerini un ve yumurtaya batırarak kızartıyorlar. Yanında getirdikleri sosa batırarak midenize indiriveriyorsunuz. TempuraVe son olarak  farklı şeyler deneyebilmek için karışık tabaklar söyledik. Tabaktakilerin pek çoğunu yakından tanıyorsunuz aslında 🙂 Sol alt köşedeki derisi hafifçe sıyrılmış olan uskumru. Normalde yağsız bir balık olduğu için tercih etmeyeceğim uskumru sushisi muhteşemdi. Uskumrunun hemen yanındaki daha tanıdık olduğumuz tatlar, somon, kalamar ve ton balığı, sol yukarıdaki tahmin ettiğiniz üzere karides, karidesin yanındakiler ise tam bir muamma.sushiŞimdi geriye kalan iki sushiden birine daha yakından bakalım. Bunlar minicik balık yavruları. Tam adını söylemek gerekirse sardalya balığı yavrusu. Bir yandan merak ettiğimi ama bir yandan da yemeğe çok alışkın olsak bile minicik yavruları ağzıma atmak bana epeyce zor geldi. Tadını da çok alamadım dolayısı ile. Japonlar bu minikleri bir de canlı olarak yiyorlarmış. Ben ağzımda kıvır kıvır balık yavrularını hiç hayal edemedim ama sevip de yiyene afiyet olsun. Tabaktaki diğer sushi ise minik kalamar yavrularıydı. Onu da attım ağzıma ama bunların kalamar yavrusu değil kırmızı soğan olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi!!! sardalya balığı yavrusu sushiBu yemekten sonra otele döndüm, o kadar yorulmuşum ki saat 8’de uyuyakalıp, sonra gece 1 gibi uyanıp sabaha kadar oturdum, sabaha karşı yine uykuya dalıp öğleni ettim! Yani Tokyo’daki ikinci günümü bildiğiniz heder ettim. Sizi bilmiyorum ama doğuya uçmak beni gerçekten çok kötü etkiliyor. Nerede ise dönene kadar saat farkına uyum sağlayamadım. Döndüğümden beri de erkenden uyuyup sabahın köründe ayaklanıyorum.

İkinci gün bari bir yer göreyim diye gittiğim Meiji Jingu isimli en ünlü Şinto tapınağından elim boş döndüm. Açık görünen Tapınakta akşam üstü bir etkinlik vardı ki kapıdaki güvenlik son derece sert bir şekilde bana kapalı diye bağırdı resmen. Bağırmasa da anlardım ama hadi neyse 🙂

Akşam üstü otele döndüğümde epeyce heyecanlı idim. Niye derseniz, sabah hızlı trenle Kyoto’ya doğru yola çıkacaktım.  Kyoto artık başka bir yazıya kalsın… Herkese iyi Pazarlar…

Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 2: Göbekli Tepe, Harran, Urfa ve Halfeti

Sonunda yaz gelmişken, üstelik sıcaklar bizi yavaş yavaş bunaltıyorken nereden çıktı bu GAP yazıları diye düşünüyorum. Tahmin etmesi çok zor değil tabi çünkü bunların hepsi tembellikten. Aylardır buralara uğramamak için çok güzel bahanelerim oldu. Hayatımız yeniden çok büyük değişimlerin eşiğinde. Hepsi güzel şeyler. Ama sonra anlatacağım bunları birer birer. Üstelik GAP gezisinin ardından 2 güzel seyahat daha yaptık sırada yazılmayı bekliyorlar.  Hazır Bayram tatilinin son gününe gelmişken yazmaya kaldığım yerden devam etmek nefis olur diye düşündüm.

GAP gezisinin 2. gününde, bir önceki gün alışkın olmadığı şekilde dağ bayır tırmanan bacaklarımızın ağrıları ne kadar az sportif bir hayat sürdüğümüzü bize hatırlattı. Öyle ki yataktan kalktığımda ayaklarımın üzerinde durmakta zorluk çektiğimi farkettim. Hatta yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibi 5-10 dakika ayak parmaklarımı oynatıp dengemi sağlama için uğraştım. Önümüzde programı iddialı bir gün vardı yine. Önce Göbeklitepe’ye ardından Harran’a ve oradan da Urfa’ya gidecektik.

Bölge halkı tarafından daha önce de bilinen Göbekli Tepe 1994 yılında Alman arkeolog  Klaus Schmidt tarafından anlamlandırılmış. Yöre halkının gelip dilek diledikleri bir tepe iken sonrasında dünya arkeoloji tarihi açısından çok önemli bir bölge haline gelmiş.

Göbekli TepeYapılan karbon testlerine göre M.Ö. 9600 yılına ait olduğu ifade edilen bu dev anıtların dünyanın bilinen ilk tapınakları olduğu söyleniyor. Kazılar halen devam ediyor ve önemli bir bölümünün  de üzerinde iskeleler kurulu olduğu için aslında çok da bir şey göremiyorsunuz. Göbekli Tepe’nin insanlık tarihi açısından önemini kavrayabilmek için yazının M.Ö. 5000 yılında bulunduğunu söylemek yeterli sanırım. Dünya üzerindeki diğer anıtsal yapılarla kıyaslamak isterseniz, Stonehedge M.Ö.3000, Mısır Piramitleri M.Ö.2650, Machi Pichu M.S. 1450 yılına dayanıyor.

IMG_3324

IMG_3321

Göbekli Tepe

Göbekli TepeHenüz tekerleği bile bulmayan, avcılık ve toplayıcılık yapan taş devri insanı 15 ton ağırlığındaki blok kayaları 500 metre kadar taşımış ve 24 farklı tapınağın her biri farklı zamanlarda olmak üzere 1000 yılı aşkın zamanda yapılmış.  O tarihte Göbekli Tepe’ye en yakın olan  yerleşim yeri  Nevali Çori 35 kilometre ötedeymiş. Dolayısı ile Göbekli Tepeye gelmişler, bu büyük inşaat projesi için burada yaşamışlar sonra ise  üzeri kapatarak terk edip gitmişler. T kafalı tek parça blok kayaların insanı ya da onların tanrılarını sembolize ettiği düşünülüyor. Öyle ki bazı sütunların üzerinde kazınmış elleri görebiliyorsunuz. Turna kuşları, yılan, tilki ve boğa bolca kullanılan hayvan figürleri. GöbeklitepeMevcut hali ile Göbekli Tepe gezilmesi çok tat vermiyor çünkü üzeri kapatılmış vaziyette. Doğa koşullarından zarar görmesini engellemek için alınmış bir önlem bu. Ancak Urfa’da yeni açılan müzeyi gezerseniz, orada Göbekli Tepe’deki tapınaklardan birinin çok güzel bir kopyasını görebilirsiniz. Müzeyi ayrıca anlatacağım. göbeklitepe1Göbekli Tepe’nin ardından Harran’a doğru yola çıktık. Hedefimiz kimi rehberlerin Harran Üniversitesi diye anlattığı ancak rehber kitaplarda Ulucami olarak geçen Türkiye’nin en eski ve en büyük camiinin kalıntısı ve Harran’ın kovan evleri. 12.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği bu cami Moğollar tarafından yıkılmış. Caminin minaresi diğer camilerin minarelerine benzemediği için uzunca bir süre rasathane ya da akademi zannedilmiş ve sonradan cami olduğu anlaşılmış. harran

harran camiiSırada bölgenin en egzotik yörelerinden biri var. Harran’ın Kovan evleri. Bu esnada güneş tepemizde yükselmiş ve bir gün önce karlı buzlu Nemrut’un zirvesinde üşüyen bizleri öylesine ısıtıyor ki insan yaz ayları burada nasıl geçer diye düşünmeden edemiyor. Harran’ın bu geleneksel evlerinin sayısı da epeyce azalmış. Bir kaç tanesi müze gibi gezilebiliyor. Avlularında oturup, soğuk meşrubat, türk kahvesi, çay içebiliyorsunuz. Evler masmavi gökyüzü ile öyle güzel tezat oluşturuyor ki farkında olmadan sürekli fotoğraf çekiyorsunuz.  Aşağıdaki fotoğrafları cep telefonumla çekip hiç filtre kullanmadım. Renkler o kadar güzel ki elleyip doğallıklarını bozmaya kıyamadım. Harran 3

harran 2

Evlerin içine girdiğinizde yüzünüzü çok hoş bir serinlik okşuyor. Dışarıdan küçük görünse de içerisi gerçekten kocaman. Kubbe sıcak havanın yükselmesini sağladığı için yazın içerisi inanılmayacak derecede serin kalıyormuş. Anıtlar kurulu bu evlerin yenisinin yapılmasını ve onarılmasını yasaklamış. Sebebini anlamış değilim.

IMG_3315

IMG_3311

Buradan doğruca öğle yemeğine geçtik. O kadar acımıştık ki Çulcuoğlunda kendimize müthiş bir ziyafet çektik. İçli Köfte, fındık lahmacun,çiğ köfte ne varsa yedikten sonra üzerine bir de bu güzelim kebapları ve tatlıları mideye indirdik.  Adıyaman’da yiyemediklerimizin acısını Urfa’da çıkardık.

patlıcan kebabı

urfa kebap

tatlı

Size önerebileceğim bir diğer adres de Dedecan. Aşağıda da kanıtı:)

dedecan 3

dedecanYemekten sonra Urfa merkeze doğru yola çıktık. Balıklı Gölü ve çarşıları gezdik ancak o kadar kalabalıktı ki çok zevk aldığımızı söyleyemeyeceğim. Urfa peygamberler şehri olarak biliniyor ve Türkiye’de İslami turizmin en önemli noktalarından biri.  Urfa ilk görüşte aşık olunacak bir şehir değil. Sıcak ve kalabalık canınıza tak ettirebilir zira son yıllarda yarım milyon göç almış. Halkın yarısı Arap yarısı Kürt. Eski ismi Edessa. Yunan ve Roma medeniyeti açısından da önemli bir nokta. Biz çıkmayı göze alamadık ancak bir kalesi var ve kale surlarının dibinde kaynak suyun olduğu bölge tarih boyunca kutsal sayılmış. Antik adı Kalirrhoe ya da bize daha tanıdık gelebilecek adıyla Halilürrahman Gölü. Bu bölgenin odak noktası ise Balıklı Göl. Gölün içerisinde yüzen sazan balıkları kutsal sayılıyor, bu balıklara dokunmak çarpılmanıza neden olacak bir günah,  yem vermek ise sevap. Gölün etrafında çok sayıda balık yemi satan tezgah var. Urfa Hükümdarı Nemrut İbrahim Peygamberin burada ateşe atılmasını emretmiş ancak ateş İbrahim Peygambere değmeden suya dönüşmüş odunlar ise balıka.

IMG_3355

IMG_3348

balıklı gölÇarşıdan hurma, pul biber, kimyon alıp Gümrük Han’da oturup birer Türk kahvesi içtik. Ben üstüne bir de dibek kahvesi yuvarladım.

IMG_3361Bu gezi sırasında henüz açılmamış olan Urfa müzesini gezememiş ve dışarıdan epeyce ihtişamlı görünen binaya bakıp geçmek durumunda kalmıştık. Ancak  bu seyahatten yaklaşık 3 hafta sonra bu defa iş için Urfa’ya yolum düşünce tabi ki affetmedim ve toplantılar bittikten sonra müzenin yolunu tuttum. Hızlı hızlı gezmek durumunda kalmakla birlikte gerçekten çok etkilendim. Antep’teki Zeugma müzesinden sonra Urfa müzesi de bu topraklardaki medeniyet tarihine ve zenginliğine layık bir müze olmuş. Ben ziyaret ettiğimde açılışı seçim öncesinde yapmak için olsa gerek müzeyi apar topar açtıklarından  halen epeyce eksiklikler vardı. Bilgi etiketleri ve audio rehberler eksikti ve içeride yeterince güvenlik görevlisi yoktu. Açıldıktan sonraki 1 ay giriş ücreti alınmadığından içeride hatrı sayılır bir kalabalık da vardı. Bir sonraki Urfa ziyaretimde müzeye daha fazla zaman ayırabilmeyi umuyorum.

Desktop6Bu müzenin ardından bir de mozaik müzesini gezdim ki asıl sürpriz sanırım bu oldu. Urfa’daki açık fuar alanının hemen altında bulunan Halepli Bahçe Mozaikleri Urfa Müzesinin hemen önünde bulundukları yerde sergileniyor. Mozaikler taşınmalarına gerek kalmaksızın üzerleri bir müze binası ile kapatılarak ziyarete açılmış. Amazon kadınlarını savaşırken gösteren mozaikleri görmek için bu müzeye de uğramak şart. Aksi takdirde Urfa geziniz eksik kalabilir.

mozaik 10

mozaik 6

mozaik 2

mozaik 3

mozaik 5Biz Ertesi gün Halfeti’ye ve Birecik’teki Kelaynak Koruma alanına uğradıktan sonra Antep üzerinden İstanbul’a geri döndük. Anteple ilgili eski yazım için buraya bir tık rica ediyorum. Halfeti’de ise tekne turu yapmadan Rum Kale’yi ve sular altında kalan köyü görmeden gelmeyin diyorum. Birecik’teki Kelaynak koruma alanı ise gerçekten bilgi almaya değer. Kuşları yakından görmeniz çok mümkün değil ama en azından Türkiye’de güzel şeyler olduğunu görmek açısından mutluluk verici.  rum kale

halfeti2

halfeti 7

halfeti 5

Herkese güzel bir hafta dileğiyle…

 

 

 

Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 1: Adıyaman ve Nemrut

Türkiye’nin doğusunu keşfetmek için bu kadar yıl neden beklemişim acaba? Yine de ne mutluyum ki, Avrupa’nın belli ülkelerini kendi ülkemden daha iyi bildiğim yıllar yavaş yavaş geride kalıyor ve artık her fırsatta 783 bin kilometre kare yüzölçümüne sahip Türkiye’nin başka bölgelerini, yörelerini, insanlarını, yemeklerini, mimarisini keşfedebiliyorum. Yavaş yavaş ilerleyen bu sürecin her yeni bölümü bir heyecan benim için. İşte bu heyecanın peşinde, 1 Mayıs tatilinde ne yapsak diye düşünürken niye Nemrut’a çıkmayalım ki dedikten yaklaşık 2 ay sonra bir akşam üstü güneşin batmasına 1 saat kadar kala Nemrut dağının tepesindeydik!

İtiraf edeyim Kommagene ismini uzun yıllar boyunca bir çiğ köfte markası zannetmiş biriyim. Kommagene’nin aslında Adıyaman ve Gaziantep’in kuzeyini de kapsayarak Fırat’ın batısından Toroslar’a kadar olan bölgeyi içine alan ve yaklaşık 230 yıl hüküm süren bir krallığın ismi olduğundan bihaber geçen yıllarıma inat bu defa elime geçen tüm belgeselleri okuyup seyahat kitaplarını tarayarak her türlü bilgi kırıntısını kafama zerk etmeye ant içtim. Ne var ki bu defa da elimdeki kaynaklar çok kıttı. Yine de Tanrıların Tahtı Nemrut belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Adıyaman’a her sabah saat 10.00’da bir THY seferi var. 1 Mayıs sabahı bir saate yakın rötarın ardından saat 12.30  gibi Adıyaman’a inip buradan doğruca yemek için Fırat nehrinin kıyısında bir restorana geçtik. Yerel mutfağı deneme aşkıyla Fırat’tan çıkan şaput isimli tatlı su balığı sipariş verdim ve tek bir lokmasını yiyemeyince ekmek kemirip, salata kaşıkladım. Planımız  akşam güneşin batışına kadar bölgedeki diğer ziyaret ederek diğer tarihi ören yerlerini gezmek ardından ise güneşi Nemrut’ta batırıp Adıyaman’daki otelimizde gecelemek.

Karakuş Tümülüsü 

Planımıza uygun olarak, yemeğin ardından, Karakuş Tümülüsü’ne doğru yola çıktık. İsmini kara bazalttan yapılmış 10 metre yüksekliğindeki bir sütunun üzerindeki kartal heykelinden alan tümülüs aslında Kommagenelilerin aile mezarlığı olarak Kral I. Mithratades Kallanikos zamanında annesi Isias, kız kardeşi Antiochis ve kızı için inşa edilmiş. Tepenin üç yanına dikilmiş sütunlar bulunuyor. Bu sütunların pek çoğu zamana karşı koyamamış ya tamamen yok olmuş ya da tepelerindeki heykeller zarar görmüş. Tümülüs bir zamanlar 75 metre yüksekliğinde iken yapılan kazılar ve hırsızlıklar nedeni ile bugün 35  metreye inmiş.

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

Karakuş Tümülüsü

karakuş tümülüsü Cendere Köprüsü

Buradan yönümüzü Cendere Köprüsüne çevirdik. Cendere Köprüsü Kahta Deresi üzerine bundan 1800 yıl önce inşa edilmiş nefis bir köprü. Üzerinde üç tane sütun var. Dediklerine göre İmparator Septimus Severus tarafından yaptırılan bu köprünün dört köşesine dikilen ve tüm aile fertlerini sembolize eden sütunlardan teki oğullardan birinin tahta çıkması ve diğerini ölüme mahkum etmesi sonucu yıkılmış! Bu bir rivayet tabi ancak şu anda köprünün bir ucunda tek bir sütun gariban gibi duruyor. Cendere Köprüsü

Cendere Köprüsü

PANO_20150501_160706 Arsameia

Köprüyü yürüyerek geçtikten sonra bu defa bölgenin antik şehri Arsameia’ya doğru yola devam ettik. Arsameia Kommagene Kralığının yazlık sayfiye yeri imiş. Üç etaptan oluşan bir tırmanışla tepeye Eski Kale diye adlandırılan yere ulaşıyorsunuz.  İlk etabı tamamladığınızda karşınıza güneş tanrısı Mithras Helios’un heykeli çıkıyor. Arsameia Kararan hava ve hızla toplanan bulutları görünce biz tepeye kadar çıkmadık.  Tepeye kadar çıkanlar şuradaki I. Antiochos ve Herakles kabartmasını görebiliyorlar.

Nemrut

Nemrut Dağı 1987 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde.  20. yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanından arkeologların yoğun ilgisine konu olan Nemrut’un önemi ülkemizde ancak 1980’den sonra anlaşılmaya başlamış. Bizim izlediğimiz güzergah oldukça bozuk ve toprak bir yoldan bizi dağa ulaştırdı. Şu anda yol yapım çalışmaları devam ediyor ve büyük olasılıkla yakın bir gelecekte düzgün asfalt bizi dağın tepesine ulaştırabilecek.

Araçla zirveye yaklaşılabilen en uç noktaya vardığımızda güneşin batışına 1 saat 15 dakika gibi bir süremiz kalmıştı. Burada bir kafe ve katır taksi sizi bekliyor. Yaklaşık 600 metrelik tırmanışı kendiniz yapmak istemezseniz 30 TL karşılığında katır taksiyle yukarı çıkabiliyorsunuz. Bana sorarsanız yavaş yavaş dura dura çıkıp arada manzarayı izlemek en güzeli. Acele etmeye kalktığınızda nefesiniz kesiliyor gerçekten de ve eğim fazla olduğu için yol tam bir eziyete dönüşüyor. Orta yaşın epey üzerindeki teyzelerin dahi dura dura zirveye çıktıklarını gördüm o nedenle buraya kadar geldi iseniz zavallı katırlara yük olmaktansa kendi temponuzu belirleyerek yukarı çıkmanız en doğrusu. Nemrut Katır taksi Gelmeden önce okuduğum bir blogda insanların güneş doğuşunu ya da batışını izlemek için buraya şarapları ile geldiklerini okumuştum. Harika fikir diyerek İstanbul’dan gelirken getirmek için bir şişe kırmızı şarabı getirmeyi planlamıştım ancak ne yazık ki evde unutmuşum. Tümülüsün bulunduğu noktaya tırmanmadan evvel hediyelik eşyalar satan dükkanda şarap sattıklarını da görünce bir şişe alıp, orada açtırdık ve plastik bardaklarımızla birlikte yukarı tırmanmaya başladık.  Dura dura tepeye çıktığımızda dağın zirvesinin bir yanının hala karlarla kaplı olduğunu görmek gerçekten sürpriz oldu. Daha sadece bir ay kadar önce tipiye yakalandığımız Kapadokya seyahatini düşünüp gülmeden edemedik. Meğer bizden  bir hafta önce Nemrut’ta zirveye çıkanlar burada tipiye yakalanmışlar ve kurtarma ekiplerinden yardım istemek durumunda kalmışlar! IMG_20150501_182804 Nemrut tarih sahnesine ilk kez 1881’de İzmir’deki Alman Konsolosluğu’nun Prusya Bilimler Akademisine gönderdiği bir mektupla çıkıyor. Mektupta Karl Sester isimli bir Alman Demiryolu mühendisinin 2100 metre yüksekliğinde bir dağın tepesinde bulduğu devasa heykellerden bahsediliyor ve hatta heykellerin Asur’lulardan kaldığı iddia ediliyor. Bunun üzerine, Prusya Bilimler Akademisi Otto Puchtein’ı Karl Sester ile buluşmak üzere Türkiye’ye gönderiyor ve bu ikili yaklaşık 2 aylık bir yürüyüşün ardından dağın zirvesine ulaşıyorlar.

Nemrut Dağının zirvesindeki yığma çakıl taşlardan yapılmış 50 metre yüksekliğindeki tümülüs MÖ 36 dolaylarında Kommagene Kralı I. Antiokhos tarafından yaptırılmış.  Tümülüsün doğu ve batı teraslarında birbirinin aynı sırasıyla dizilmiş dokuzar heykel bulunuyor. Her iki grubunda baş uçlarında birer kartal ve aslan var, ortada ise İran ve Yunan mitolojisinden gelen tanrılar karışık olarak tahtlarının üzerinde oturuyorlar. Zeus, Kommagene, Apollon ve Herakles ile birlikte Antiokhos kendi heykelini de tanrılar arasına katıvermiş.

Tümülüs’ün altında ise Antiokhos’un mezarının bulunduğu düşünülüyor. Söylendiğine göre bu şimdiye kadar dünyada açılmamış son Tümülüs mezarmış ve halen esrarını korumaktaymış. Antiokhos, Fıratın batısındaki krallığının bekasını sağlamak için gerek evlilikler yolu ile gerekse ticaret anlaşmaları ile Roma İmparatorluğu ve Pers İmparatorluğu gibi iki büyüğk gücün arasında refah içinde yaşayan bir devlet kurmayı başarmış. Bunun içinde hem Roma hem de Pers kültürünü sentezleyerek yeni bir din yaratmış ve kendisi ile kurduğu tanrısallık bağlantısı ile ülkesinde dirliği sağlamış.

Nemrut’un tepesindeki bu heykelleri yaptırırken en büyük arzusu bin yıllar sonra da insanların gelip burada kutlama yapmaya devam etmesi imiş. Nitekim Antiokhos’un isteği bugün gerçekleşmiş gibi görünüyor 🙂 2000 yıl sonra insanlar akın akın Nemrut’u ziyaret ediyor, güneşin  doğuşunu ve batışını Antiokhos’un tümülüs mezarının önünde izliyor. NemrutZirvede heykellerin yanı sıra Antiokhos’un atalarını resmettirdiği taş kabartmalar da varmış ancak Danimarkalı bir restorasyon ekibi bu kabartmaları renove etmek üzere 2-3 yıldan bu yana çalışıyormuş, o nedenle görme şansımız olmadı. NemrutAradan geçen yüzyılların etkisi, depremler ve zirvedeki sert iklim koşulları heykellere epeyce zarar vermiş. Aslında yukarıda gördüğünüz tahtların üzerinde ki kafaların tamamı yere düşmüş. Hatta yine bir kaynağa göre tümülüsün 75 metre olan yüksekliği de burada yapılan kazı çalışmaları esnasında zarar görerek 50 metreye kadar inmiş. Zamana karşı güçlükle ayakta duran bu güzelim heykellerin bu iklim koşullarına ne kadar daha dayanabileceği meçhul. O yüzden herkes bir an evvel gidip görmeli bence. Aşağıda kafesin içinde gördüğünüz Zeus’un kafası, nerede ise dağılmak üzere! NemrutTanrıça Kommagene’nin tacındaki buğday, üzüm, kiraz gibi meyveler bolluğu bereketi simgeliyormuş. Nemrut ilk keşfedildiğinde kafası gövdesinin üzerinde kalan tek heykel buymuş ancak 1950’lerde bir yıldırım çarpması sonucu bu heykelde parçalanmış ve kafası yere düşmüş. Zamanla aşınmadan olayı tacındaki buğday demetini ne de meyveleri  de tanınmaz hale gelmiş. Bakın burada daha eski ve detayları bozulmamış bir resmi görebilirsiniz. IMG_20150501_182509

IMG_20150501_185745Biz güneşin batışının yaklaşması üzerine batı terasına geçip yerimizi aldık. Bu arada, hava zirvede gerçekten çok soğuk. Kışın zirveye çıkmayın, bahar aylarında ise yanınızdan montunuzu, berenizi, kaşkolunuzu ve eldivenlerinizi eksik etmeyin. Yukarı da titremeniz işten değil benden söylemesi. Güneş yavaş yavaş düşerken  o kadar yorgunluğun üzerine ilaç gibi gelen şarabımızı yudumlamaya başladık, etrafımızdakilere de ikram ettik. NemrutGüneş yavaş yavaş alçalırken ortaya çıkan manzara gerçekten de çok güzel. Bulutlara ve gökyüzünün yakın, tanrıların tahtı Nemrut’ta 1 Mayıs akşamı güneş böyle batıyor… nemrut gün batımı

IMG_3299

nemrut gün batımı

Nemrut’ta gün batımı ayrı güzel  heykeller ayrı güzel.  O nedenle eğer gün batımına ya da doğuşuna yetişemiyorsanız en azından heykelleri ziyaret edin derim. Biz güneşi batırdıktan sonra Adıyaman merkeze doğru yola çıktık. geceyi Grand İsias Otel’de geçirdik. Gerçekten çok vasat ve en önemli kriter olabilecek olan temizlik konusunda sınıfta kalan bir yer idi. O nedenle sizin başka otelleri denemenizi tavsiye ederim. Zor bela otelde yediğimiz akşam yemeğinden sonra kendimizi yatağımıza zor attık ve ertesi güne hazır olmak için bir an evvel uyuduk.  Sırada Göbeklitepe, Harran ve Urfa var… Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, herkese iyi haftasonları…

Kapadokya Gezi Notları 2: Göreme Açık Hava Müzesi, Ürgüp, Zelve Açık Hava Müzesi, Paşabağ

Arayı uzatmayacağı derken yine aradan 3 haftadan fazla zaman geçmiş. 3 haftada nerede ise bir kamyon şoförü kadar yol gittim, akşamları da bilgisayar başında nöbetteydim. Nisan ayı da pek istediğim gibi geçmedi ancak güzel ve kalıcı projelere imza attık. O yüzden bu defa kendimi çok suçlayamıyorum.  Gelelim Kapadokya seyahatinin devamına.  İlk gün yakalandığımız karlı havanın ardından ikinci sabah kalktığımızda Göreme’ye bahar gelmiş gibiydi. Karlar erimeye sabah saatlerinde başladı ve öğleden sonra nerede ise kayboldu.

Sabah otelde yaptığımız kahvaltının ardından Göremenin merkezine indik, oradan bir taksiye atlayıp bizi Açık Hava Müzesine götürmesini istedik. Mesafe yakın, dilerseniz yürüyebilirseniz ancak enerjinizi müzeleri gezerken harcama opsiyonunu kullanmak isterseniz taksiler 10 TL’ye sizi götürecektir Göreme Açık Hava’nın kapısına. Benim müze kartım, Adam’ın İş Bankası Maksimum kartı sayesinde içeriye ücretsiz olarak girdik sadece audio rehberler için 15’er TL ödedik. benim tavsiyem mutlaka bu sesli rehberlerden edinerek içeri girmeniz yönünde. Aksi takdirde çok bir şey anlamadan dolaşmak zorunda kalıyorsunuz.

IMG_3219-001Faruk Pekin Göreme Açık Hava Müzesini bir yemekhane etrafında düzenlenmiş harika kiliselere sahip çok sayıda manastırın bir arada bulunduğu bir büyük manastır kompleksi olarak tanımlıyor. Gerçekten de her yıl binlerce yabancı turist buraya kiliseleri gezmeye ve kimi geometrik şekillerle, kimi ise resimlerle süslenmiş onlarca kiliseyi gezmeye geliyor. Müzede toplam 11 yemekhane yer alıyormuş. Kiliseleri ise Sütunlu Kiliseler ve Yılanlı Kiliseler olmak üzere iki gruba ayırarak incelemek mümkünmüş. Elmalı, Karanlık ve Çarıklı gibi sütunlu kiliselerde duvar resimleri birbirini tamamlarken bu eserlerin hepsi aynı okulun öğrencilerinin elinden çıkmış gibi bir bütünselliğe sahipmiş. Yılanlı Kilise, Azize Barbara, Azize katerina ve Kızlar Manastırında ise resimler birbirinden bağımsız ve belli bir sıra, mantık izlemeksizin yan yana yer alıyormuş. Bunların dışında çökme tehlikesi nedeniyle de demir parmaklıklarla kapatılmış 18 kilise varmış. Faruk Pekin müzeyi saat yönünün tersine bir yol izleyerek gezmenin en doğrusu olduğunu söylüyor. Biz de aynen o şekilde gezdik. Benim en bayıldığım iki kilise Elmalı ve Karanlık Kiliseler oldu. Elmalı kilisenin önündeki kuyruğu görünce bir an bunu atlasam mı diye düşündüm ki Adam’ın ısrarı ile bekleyip içeri girdik. İyi ki girmişiz. İçeride resim çekmek yasak ancak Google görsel arama sonuçlarından bu iddialı ve görkemli kilisenin resimlerine duvar ve tavan süslemelerine göz atabilirsiniz.

Kapadokya’nın en iyi korunmuş duvar resimlerinin sergilendiği Karanlık kiliseye girmek için ise ayrıca bilet almanız gerekiyor. Buraya kadar gelmişken lütfen 10TL’nize kıyın ve bu kiliseyi mutlaka gezin, bir yandan da audio rehberinizi dinlemeyi ihmal etmeyin. İçerisi gerçekten de çok büyüleyici. Resimler o kadar gözalıcı ki  bir yandan fotoğraflayamadığınıza çok üzülürken bir yandan da aman ha zarar gelmesin bu muhteşem tarihe diye kendinizi avutmanız hiç de zor olmuyor. Yine Google görsel arama sonuçları için tık tık.

Soğuk havaya ve bir önceki gün yağan karın ve gece ayazının etkisiyle buzlanmış merdivenlerde kaymadan yürümeye çalışan yüzlerce ziyaretçi ile birlikte geziyoruz müzeyi… Burası yazın ne kadar kalabalık oluyordur tahmin etmek gerçekten de çok zor değil.

IMG_3211-002

IMG_20150322_101451

IMG_20150322_110022

IMG_20150322_110558 (1)Göreme Açık Hava’dan ayrıldıktan sonra yol üzerindeki dolmuş durağından Ürgüp dolmuşuna bindik. Ürgüp’e varmadan Kapadokya’nın bu ünlü kasabasının sembolü olmuş olana Üç Güzellerde indik.

IMG_20150322_114135-PANOArdından bildiğiniz asfalt yoldan yürümeye devam ederek, Ürgüp’e vardık. Ürgüp’te görecek çok bir şey yok ancak güzel bir yemek yemek için son derece uygun bir yer. Şüküroğlu’nda çorbamızı içip üzerine de çömlek kebabımızı yedikten sonra yeniden enerji depolarımızın dolduğunu görünce önce sokaklarda biraz gezindik ardından da yine dolmuşa atlayıp bu defa Zelve Açık Hava müzesinin yolunu tuttuk. Bana sorarsanız çömlek kebabı çok da ahım şahım bir şey değil. Evde yaptığınız kuşbaşı et sote ile aynı şey. Ancak Göreme Açık havanın üzerine bir de Üç Güzellerden Ürgüp’e yürüyen ve aslında sabah çok erken saatte kahvaltı edince bu yemek bize gerçekten de ilaç gibi geldi.

IMG_20150322_123707Bu tatilde dolmuş şoförleri bize gerçekten de çok yardımcı oldular. Hem hoşsohbetlerdi hem de bölge rehberi edası ile neyi ne sıra ile gezmemiz gerektiği konusunda bizi epeyce yönlendirdiler. Avanos’a kadar gitmek yerine, Zelve Açık Hava Müzesi’nde indik dolmuştan. Göremeden sonra bizi ne etkileyebilir diye düşünürken Zelve’ye çarpıldık resmen. Burası bir zamanlar yüzlerce mağara evi ile bölgenin en geniş topluluğunu barındırıyormuş. Şu anda ise maalesef ziyaretçi sayısı epeyce az. Burası 1924 yılına kadar hem Hıristiyan hem de Müslümanlara ev sahipliği yapmış ancak önce mübadele ile Hıristiyan nüfus göçetmiş, 1950’lerde ise çökmeler nedeniyle Müslüman nüfus bölgeyi terketmek zorunda kalmış. Mağara evlerdeki yaşam biçiminin en iyi şekilde görülebileceği bir örnek olan bu müzeyi mutlaka ziyaret edin es geçmeyin.

IMG_3236-001

IMG_3237-001

IMG_3241-001

IMG_3244-001

IMG_3245-001Zelve’den çıkınca dolmuşçu amcanın söylediği gibi anayola çıkıp paşabağ’a doğru yürümeye başladık, yaklaşık 1.5 -2 kilometrelik bir yol burası. Yolun yarısına kadar gelmişken, ne tesadüf ki aynı dolmuşçu amca bu defa yolda bizi gördü ve dolmuşuna aldı ve Paşabağı’na bıraktı. İnerken de gezdikten sonra bir meyve suyu için burada dedi 🙂

Paşabağı gerçekten bir başka nefis durak Kapadokya’da. Gördüğümüz en ilginç peri bacaları sanırım buradaydı. Eskiden adı Keşişler vadisi olarak anılırmış ancak şimdilerde Paşabağı olarak bilinir olmuş. Biz aşağıdaki resmin tam orta yerindeki peri bacasının nasıl da ayakta kaldığına bir türlü akıl sır erdiremedik!

IMG_3248-001

IMG_3252-002

IMG_3253-001IMG_3249-001Peri bacalarının arasında bir kez daha hayret ederek dolaştıktan sonra dolmuşçu amcayı dinleyip bir şeyler içmeye karar verdik. Bizim tercihimiz meyve suyu değil, birer kadeh kırmızı Kapadokya şarabından yana oldu. 🙂

IMG_20150322_155808Ardından vakitlice otele döndük. Otelde bir peynir tabağı üzerine de  bir şişe daha şarap söyledik.  Keyfimiz çıtır çıtır yanan sobanın yanında öylesine yerinde idi ki uçak vaktinin nasıl geldiğini hiç anlamadık.

IMG_20150322_165536Dönüş yolunda daha sıcak bir mevsimde buralara yeniden bu defa gelip göremediğimiz vadileri, kiliseleri, yer altı şehirlerini ve peri bacalarını ziyaret etmeye ve trekking yapmaya karar verdik!

IMG_3227-002Herkese güzel haftalar ve bol seyahatli günler diliyorum…

Kapadokya Gezi Notları 1: Göreme Maccan Cave Hotel, Derinkuyu, Belisırma, Topdeck Cave Restaurant

Türk Hava Yollarının haber bültenine epeyce zamandır üyeyim. Ne zaman biletler indirime girse, yolculuk tarihine çok olup olmadığına bakmaksızın iki bilet kapmaktan kendimi alamıyorum. Hatta öyle ki Biletix ile birlikte en sık ziyaret ettiğim sitelerden biri THY anasayfası. Neden sadece THY diyecek olursanız, hem mil biriktirip, harcayabiliyorum, ayrıca zaten normalde de çok uçtuğum için CIP salonlarından faydalanmak mümkün oluyor. E-posta kutuma düşen THY haber bülteninde Türkiye’nin her yönü sadece 55 TL notunu görünce yine kendimi tutamayıp bilet almaya giriştiğimde tarih Temmuz 2014’ü gösteriyordu. Öte yandan, Kapadokya son bir kaç yıldır heveslenip heveslenip gitme hayali kurduğum ama nedense bir türlü denk getiremediğim bir yerdi. Nevşehir 55 TL ilanını görür görmez atlayıp 2015 Mart ayının 20’si gidiş 22’si dönüş iki bilet aldım. Bu arada ben bu yazıyı yazarken THY’den yine email geldi. Yarın satışa çıkacak bir kampanyaları var. 1 Ekim – 20 Ocak tarihleri arasında Türkiyenin her tarafına tek gidiş biletler yine 55 TL. Eğer Türkiye içerisinde bir yerlere gitmeye niyetiniz varsa hiç kaçırmayın derim.

thyKalacağımız oteli de uçak biletlerini alır almaz booking.com’dan rezerve ettim. Göreme’deki Maccan Cave Hotel‘in 202 numaralı Junior Suit odasını ayırttım. 2 gece oda kahvaltı dahil fiyat 140 Euro idi. Kapadokya’da bundan daha ucuz oteller olduğu gibi çok daha pahalı oteller de bulunuyor. Her türlü bütçeye hitap eden çözümler mevcut. Biz otelden memnun kaldık. Son derece temiz. Bir aile tarafından işletiliyor. Her türlü ihtiyacınızı karşılamak ve yardımcı olmak için gerçekten ellerinden geleni yapıyorlar. Karşılaştığımız tek garip olay ise şarabın yanına peynir tabağı istediğimizde nerede ise bir kalıp beyaz peynirin servis edilmesi oldu. Otel Göremenin en yüksek noktalarından birinde, manzarası nefis, taş odaların ısınmasında hiç sıkıntı yok, ses izolasyonu son derece iyi. Aşağıda hem gece hem de gündüz otelden çektiğim fotoğraflar kendini anlatıyor zaten.

maccan 5

maccan 1

maccan 3

maccan 4Bunun dışında, Kapadokya’ya gitmeden önce pek çok blog yazısında ya da restoran ve otel eleştirilerinde karşılaştığım Türk müşterilere kötü davranılması tarzında bir durumla biz hiç karşılaşmadık.

Sonunda yolculuk günü geldi çattı ve biz yoğun kar yağışı uyarılarına rağmen Cuma akşamı saat 5 gibi taksiye binip havalimanının yolunu tuttuk. Ama tahmin edeceğiniz üzere trafik çoktan kilit olmuştu bile. Sahil yolunu tercih etmiş olmanın avantajıyla Yeni Kapı’da metro durağının önünde inip bu defa ilk kez havalimanı metrosunu deneme şansını bulduk. Aklınızda olsun, gerçekten şahane bir olay. Eğer bir şekilde metroya yakın oturuyor ya da geçiş yapılabilecek bir güzergah üzerinde iseniz hayat kurtaracak cinsten. Hatta öyle ki geçenlerde Ankara’dan döndüğümde yine arap saçı olmuş trafik yüzünden havalimanında tek bir taksi bulamayınca yine atıverdim kendimi metroya. 1 saat sonra Osmanbey metro çıkışından çıkıverdim. Daha önce trafikten dolayı uçak kaçırmışlığım var benim. Mesela yarın sabah 9 gibi havalimanında olmam gerek, metroyla gideceğim yine.

Benim Kapadokya’ya ilk ve tek ziyaretim lise ikinci sınıfta iken gittiğim bir okul gezisi ile olmuştu. O zaman ne anlamıştım bu geziden çok anımsamamakla birlikte aklımda kalan masmavi gökyüzünün peribacalarının, bazen pembemsi, bazen bej renkleri ile yarattığı tezat olmuştu. Meğer o sırada peribacaları güneşle birlikte bize ışık oyunları oynuyormuş.

Nevşehire indiğimiz gece ertesi günkü hava durumu ile ilgili olarak bilgi alıp balon uçuşu var mı yok mu onu öğrenmek istedik. Çok yüksek ihtimalle balon uçuşu olmayacağını öğrenince turlarla ilgili bilgi aldık. Otel bize yeşil turu önerdi. Bizim adımıza rezervasyonu da onlar yaptı ve ertesi sabah bembeyaz bir Göreme’ye uyandık. Tur programında Göreme Panaromasını izlemek, ardından Derinkuyu yeraltı şehrini ziyaret sonrasında Ihlara Vadisi, Belisırma, Selime Manastırı, Yaprak Hisar ve Güvercinlik vadisi vardı.

Tura Göreme panoraması ile başladık ancak bu sıralarda hafif hafif atıştıran kar hızlanmaya başladı. O yüzden çok iyi fotoğraflar çekmek de mümkün olmadı.

IMG_3176-001

IMG_3177-001

IMG_3180-001

Kapadokya ile ilgili detaylı okumak isterseniz bir önerim Faruk Pekin’in “Kapadokya: Kayalardaki Şiirsellik ” kitabı olabilir. Gerçekten de hem bölge ile ilgili çok güzel bilgiler veren, Kapadokya’ya güzel bir giriş yapmanızı sağlayabilecek bir kaynak. Faruk Pekin onlarca Kapadokya ziyaretinden sonra böyle bir rehber kitap yazmaya karar vermiş ve bölge ile ilgili olarak doğru bilinen yanlışları da çok güzel açıklamış. Benim ilk gördüğümde burası dünya olamaz başka bir gezegen sanırım dediğim Göreme için demiş ki ” Kapadokya, özgünlüğü, acayip renkleri, sürrealist duruşu, mimari biçem ve duvar resmi çeşitliliği, bezemeleri ve benzersiz görünümüyle, Cézanne, Gauguin, Van Gogh, Picasso, Gaudi gibi ustaları kıskandıracak bir görselliğe sahiptir.”

Sanırım bu tanıma katılmamak mümkün değil. Gerçekten de yer yüzüne ait görünmeyen doğal zenginliği göz kamaştırıcı düzeyde. Doğu ve Batı kültürlerinin birbirleri içinde eriyip gittiği,  savaşların, istilaların eksik olmadığı, Hititlerden, Asurlulara, Perslere, Roma ve Bizanslılara,  Araplara ve Türklere kadar çok sayıda uygarlıktan izler taşıyan bir köşe.

Bölgenin sınırları çağlar boyunca değişmiş. Her dönemde yeni sınırlara sahip olmuş. Hatta öyle ki Karadeniz’e Pontus Kapadokyası diyen yazarlar da varmış. Bugün ise Kapadokya dendiğinde  Nevşehir, Aksaray, Kırşehir, Niğde ve Kayseri arasında kalan bölge anlatılıyor.

Kapadokya’yı ziyaret ettiğinizde yerel rehberler size bölgenin isminin güzel atlar ülkesi anlamına geldiğini söyleyecekler. Okuduğum iki ayrı kaynakta bu bilginin doğru olmadığı yönünde bilgilere rastladım. Hatta öyle ki Kapadokya’nın sadece atı değil, aynı zamanda katırları, eşekleri ve koyunları ile de pek meşhurmuş. İsmin nereden geldiği ile ilgili olarak da pek çok rivayet var. Persçe Katpatuka sözcüğünün Helenler tarafından söylenen biçimi diyenler var, bölgenin baştanrısı Khepat’tan esinlenerek Khepat halkının yurdu manasına gelen Khepatukh kelimesinden geldiğini de.

Bölgenin jeolojik biçimlenmesi bundan 25 milyon yıl önce başlıyor. O dönemde tuz gölleri ile kaplı olan bölge nehir ve göllerle dolu bir çanak görünümündeymiş. Bu Üçüncü Zaman denilen 65-1.6 milyon yıl önceki döneme işaret ediyor!  Üçüncü zamanda Kuzey ve Güney Anadolu Dağları oluşurken Orta Anadolu yer yer yükselip yer yer çökmelere maruz kalmış. Ardından ortaya çıkan volkanik oluşumlar, patlamalar ve magma bölgeyi tamamen değiştirmiş.  Yanardağların püskürttüğü Magma kat kat yatay tabakalar oluşturmuş. Bu tabakaların derinliğinin 100 metre civarında olduğu söyleniyor. Volkanik patlama dönemi ise yaklaşık 6 milyon yıl sürmüş! Yanardağlardan pisküren bu tüf, kül ve lavlardan oluşan volkanik örtü zamanla yağışlar, nemli iklim, eriyen kar suları, yeraltı suları, nehirler ve derelerle aşındırılmış. Böylece peri bacası dediğimiz, dünyada eşi benzeri olmayan volkanik heykeller ortaya çıkmış! Faruk Pekin’in kitabını okurken milyonlarca yılda oluşan bu bölgenin jeolojik oluşumuyla ilgili bölümünü 2-3 dakikada okuyuvermek bana çok tuhaf gelmişti. Şu anda yazarken de kendimi gerçekten çok tuhaf hissediyorum.

Peri bacaları iki parcadan oluşuyor: gövde ve şapka. Gövde kolayca aşınan volkanik tüf, kül ve ponzadan oluşurken tepesindeki şapkaya benzeyen kaya parçası, bazalttan oluşuyormuş ve peri bacasını aşınmadan koruyormuş. Peri bacalarının gövdesine göre çok daha dayanıklı ve sert olan şapkası düşünce,  erimeye başlıyor ve konik gövdenin içinde yeniden sert bir kaya parçasına rastlayınca içinden yeni bir peri bacası ortaya çıkıyormuş. Matruşkalar gibi… Peri bacası içinde peri bacası!

Manzarayı fotoğrafladıktan sonra Derinkuyu yer altı şehrine doğru yola çıktık. Eğer müze kartınız ya da bir İş Bankası kredi kartınız var ise müzeyi ücretsiz gezebiliyorsunuz. Çok klostrofobik olanlara tavsiye etmem, içeride çoğunlukla bükülerek bazen çömelmiş örnek yürüyüşü yaparak ilerleyebileceğinizi düşünerek aşağıya inmeye karar verin. Özellikle 5. kata ulaştıktan sonra yol daha da daralıyor. Ben daha önce dibine kadar inip bir daha buraya girmem dediğimi hatırladığım için olacak 5. kat’a kadar indim ve şu gördüğünüz kapının ardında uzanan daha aşağıdaki katlara inmedim. Adam indi… yaklaşık 10- 15 dakika sonra tabiri yerinde ise nefes nefese geri geldi… Grubu da beklemeden devam edip doğrudan yeryüzüne çıktık. Hayatta bir kere mutlaka görmek lazım!

DerinkuyuKısa bir ansiklopedik bilgi vermeden geçmeyeyim istedim. Derinkuyu ilk ziyarete 1965’te açılmış. Bugünkü Derinkuyu Kasabası da bu yeraltı şehrinin üzerine kurulmuş ve bir çok evin yeraltına inen tünelleri ve derin su kuyuları varmış. Bugün gezilebilen yeraltı şehrinin derinliği 85 metre ve sekiz kattan oluşuyor.

derinkuyuBundan sonra öğle yemeği için Belisırma’ya devam ettik ve şenlik asıl burada başladı. Yaklaşık 50 kilometre yol gittikten sonra rehberimiz yolun geri kalanını yürüyeceğimizi söyledi. Mesafe ne kadar diye sorduğumuzda 2.5 kilometre dedi. Biz hazırlıklı gelmiştik. Ayağımızda trekking botları vardı ancak ekipte babet ayakkabı ile gelenler olduğunu, çoğunluğun ise bez ayakkabı da dahil olmak üzere, spor ayakkabılar giydiğini görünce içim dondu. Ben yanıma iki de şemsiye almıştım, şemsiyeleri yüzümüze siper ederek tipi altında yürümeye devam ettik. Bu arada bu yolu nasıl geri döneceğimizin cevabı da meçhuldü!

Bir saate yakın süren bir yürüyüşün ardından Belisırma’ya ulaştık.

IMG_20150321_125431

IMG_20150321_130306

IMG_20150321_131216

IMG_20150321_131620Öğle yemeğini burada yedik. Açık hava bol oksijen ve bu kadar hareket iştahımızı iyice açmış olmalı ki gelen mercimek çorbasına ekmek bandırdığımı hatırlıyorum. Şu aşağıda gördüğünüz güveçi de silip süpürdüğümü tahmin edebilirsiniz. Bu esnada restoranın wi-fi bağlantısı dışında haberleşme aracımızın olmadığını da söylemeliyim. Ne Turkcell, ne Vodafone ne de Avea buralarda çekmiyor aklınızda olsun.

IMG_20150321_135048Dönüş için orada bulunann bir 4*4 aracın yardımı istendi ve gruplar halinde herkes tur minibüsünün bulunduğu noktaya çıkarıldı. bana kalırsa sadece bir yemek yemek için o kadar yol kara hazırlıksız yakalanan insanlara yürütülmemeliydi ve hatta turun daha fazla devam ettirilmesinin mümkün olmadığı söylenerek geri dönülmeliydi. Ya da en azından araca zincir takılmalıydı!  Böylece hava ve yol durumundan dolayı Ihlara Vadisi, Yaprak Hisar ve Selime Manastırı’nı göremeden dönüş yoluna geçtik.

Göreme’ye varmadan Güvercinlik Vadisinde fotoğraf çektik. Güverciklik vadisinin ismi, bölgede yaşayan insanların güvercin gübresi elde etmek için yaptıkları güvercinlikler ve kuş evlerinden kaynaklanıyor. İnsanın evcilleştirdiği ilk hayvanlardan biri olan güvercinler, hem gübresi hem eti hem de uçma ve yön bulma yetilerinden ve posta aracı olarak kullanılabilmelerinden dolayı çok önemli imiş o zamanlar. Öyle ki sonsuz bir beyazlık ve sukünet içerisindeki şu fotoğrafların çekildiği anlarda kuşlar burada sanki bahar gelmişçesine cıvıldamaya devam ediyorlardı.

IMG_3193-001

IMG_20150321_163113Sonrasında ise  bizi bir onix atölyesine götürdüler ardından da mağazada alışveriş için serbest zaman bıraktılar. Mağazada Sultanite adında bir yarı değerli taşı yerli yabancı misafirlere bölgenin taşı olarak anlattılar. Her ışıkta rengi değişen bu taşı daha önce hiç duymamış olmama epeyce şaşırdım. Sonra geri döndüğümüzde  biraz araştırınca görece yeni bir taş olduğunu ve çıkarıldığı yörenin Muğla olduğunu öğrendim. Yine de internette hakkında o kadar az bilgi var ki ne doğru ne yanlış kestirmek zor.

Göreme’ye geldikten sonra önce odamızda dinlendik sonra bu defa akşam yemeği için Tripadvisor’dan bulduğumuz TopDeck Cave Restaurant’ın yolunu tuttuk. Burası da tam bir aile işletmesi. Acıkan karınlarımızı öyle güzel doyurdular ve öyle sıcak bir ortamda servis ettiler ki anlatamam. Mutluluktan öldük ve cennete gittik o anlarda. Hem otantik bir mağarada yemek yemek hem de fahiş bir fiyatla karşılaşmadan ortalamanın üzeri bir lezzet arıyorsanız burası size göre. Gelen hesabın İstanbul fiyatları ile kıyaslandığında sizi üzmeyeceğine eminim.

IMG_20150321_191150

IMG_20150321_192233

Bizim Kapadokya’daki ilk günümüz böyle geçti. Arayı uzatmadan bir sonraki yazıda, Göreme Açıkhava Müzesini, Ürgüp’ü, Zelve Açıkhava Müzesini ve Paşabağ’ı anlatacağım.

Herkese nefis bir hafta diliyorum.

Londra’da lezzet durakları 1: Barrafina Soho

Geçtiğimiz sene Temmuz ayında iş için yolum Londra’ya düştüğünde bir iki gün önceden gidip haftasonunu da oraya geçirmeye karar vermiştim. En son Londra ziyaretimin üzerinden nerede ise iki buçuk sene geçmiş, güzelim şehir burnumda tüter olmuştu. Bir şehirde uzun zaman geçirdikten sonra ayrılsanız dahi her yeni ziyaretinizde sanki hiç gitmemiş, yıllardır orada yaşıyormuşsunuz hissini size veriyorsa o şehir artık sizin bir parçanız olmuş gibi geliyor bana. Londra’nın bu kucaklayıcı tavrı ve hissiyatı daha havalimanında sarmaladı beni. Üstelik şansımıza hava da nefisti. Otele eşyaları bırakıp kendimizi dışarı attık.

İlk durak her zamanki gibi Covent Garden oldu. Buradaki publardan birinin balkonunda Pimslerimizi yudumlarken, aşağıdaki sokak sanatçılarını izledik.

Covent Garden

PimsSonrasında Trafalgar Square’den nehir kıyısına indik…

Trafalgar SquareNehrin güney yakasına geçtik… Adet olduğu üzere Knights Bridge’e kadar yürüdük…

The Anchor

Shakespeare's Globe

 

Knights BridgeTower of London’a selam vermeyi ihmal etmedik…

Tower of LondonYol boyunca publarda ara verip her birinde bir bira içtik… Son molayı  St. Katherine’s Dock’ta verdik..

St. Katherine's Dock

Dicken's InnBir başka gün Hyde Park’a gittik… Şu sandalyelerde yatıp gökyüzünün tadını çıkardık…

Hyde Park

PANO_20140817_163156

IMG_20140817_163140Bu kadar Londra nostaljisi yeter derseniz, gelelim asıl konumuza. Londra’ya bu son ziyaretimde güzel restoranlar deneme şansım oldu. Bunlardan özellikle bir tanesi beni benden aldı dersem hiç abartmamış olurum. Barrafina Soho’da bir tapas bar. Frith Street’deki bu ufak ve her daim kalabalık lezzet cenneti 2007 yılında açılmış. Önünde daima kuyruk var ve sıranın size gelmesi yaklaşık 1 saat sürüyor. Rezervasyon almıyorlar o nedenle beklemek herkesin kaderi. Ancak oturduktan sonra önünüze gelenler ağzınızın kulaklarınıza varmasına sebep oluyor. Beklerken içkinizi söyleyip yanına da et tabağı isteyebiliyorsunuz. Biz beklerken o kadar acıktık ki bir şişe beyaz şarabın yanına kocaman bir et tabağını gümlettik.

Barrafina

BarrafinaBu arada benim daha yeni haberim oldu ancak ikinci bir şubelerini de Adelaide Street‘e açmışlar. Sıra sonunda bize geldiğinde dakikalardır diğer misafirlerin söylediklerine bakmaktan helak olmuştuk ancak oturduktan kısa bir süre sonra bize  servis yapılmaya başlayınca mutluluktan deliye döndük.

Barrafina

Barrafina

barrafina

Barrafina

Barrafina

BarrafinaYemeklerin isimlerini hatırlamıyorum. Gördüğünüz yayvan balık dil balığı, bir yiyen bir daha vazgeçemiyor. Ahtapot, yengeç, kırmızı biberli ve yumurtalı tapas ve hatta marulla servis edilen bacon dilimizi damağımızı çatlattı, ağzımızda bir bayram havası estirdi. Burada otururken yurtdışında Türk mezelerinin bu tarzda servis edildiği bir bistro-meyhane açmak nasıl olur diye sormaktan kendimi alamadım. Bence nefis olur sanki. Biraz global bir dokunuşla önünde kuyruklar oluşan bir restoran açmak çok zor olmasa gerek. Yemekten önce zeytinyağı, narekşisi, sumak ekşisi, yanında cevizli, acılı, salçalı kızarmış ekmeklerin üzerine sürülmelik ezme, hatta iyi kalite ızgara sucuk, pastırma, balık pastırması, sonrasında kabak çiçeği dolması, levrek marine, kalamar dolma, ızgara ciğer, ızgara ahtapot ve kalamar, enginar yatağında karides… Liste böylece uzar gider…

Olurda yolunuz Londra’ya düşerse, lütfen Barrafina’ya bir şans verin.. Pişman olmayacağınıza eminim.

 

 

Yeniler: Virginia Angus, Leyla, Kronotrop ve Bakarsın Bulutlar Gider…

Dışarıda yine rüzgar kıyamet kopuyor. Dünkü şahane havayı düşününce bir anda gelen fırtınalı hava ve yağmur bizi yine eve kapatıverdi. Oysa hava güzel olsa İstanbul Modern’e gitmek gibi bir isteğim vardı. Gelin görün ki olamadı! O zaman yaşasın meyve tabağı, fincan fincan çay, kahve, dijitürk şöminesi ve kanepe. Çok gezerken yazmak zor olduğu için şimdi iki haftadır gezip gördüklerimi anlatmak zamanı. Aslında bu aralar  keyfim çok yerinde. Her hafta gittiğimiz tiyatro oyunları ve yeni keşfettiğimiz mekanlar içimi açıp ısıtıyor sanırım. Geçen haftasonundan bu yanda  sürü yeni yer görüp, yeni lezzetler tattık, izledik. Hepsinden de çok keyif aldık. Gelelim bu yeni keşiflere…

Hafta içi bir akşam Kuruçeşme tarafından eve dönüyordum. Toplantı saat nerede ise 8’e doğru bittiği için karnım kurt gibi aç, eve ulaşmanın yolunu ararken neden hızlıca dışarıda birşeyler yemiyorum ki diye düşündüm. Önce istikameti City’s Mahalle’ye çevirecektim ki aklıma uzun zamandır gitmek isteyip de bir türlü deneyemediğim Virginia Angus geldi. Uzun zaman önce Eminönünde açılan bu dükkan bir süre önce Nişantaşı’nda da bir şube açmıştı. Kalın köfteli sulu bir hamburger hayali ile attım kendimi Virginia Angus’un minik dükkanına. New York Burger sipariş ettim ve beklemeye başladım.

IMG_20141211_201908Yaklaşık 10 dakika sonra önümde bu lezzet bombası duruyordu. Bu hamburgerin köftesi 240 gram. Şimdiye kadar yediğim en kalın hamburger sanırım. Etine diyecek kelime bulamıyorum. Nusret’in burgerinden daha iyi bir lezzete sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

IMG_20141211_202301Burgerleri nefis olmakla birlikte bence patates kızartması daha az yağlı olabilir. Dondurulmuş patates kullanmıyorlar ama yine de bu etin yanına daha iyi  kızarmış bir  patates çok yakışırdı. Böylece üzerine serptikleri baharata da gerek kalmazdı. Bir koca hamburgeri yedikten sonra diğerlerinin de tadını merak etmedim değil ama onları bir sonraki keşfe bırakarak evin yolunu tuttum. Virginia Angus’u hamburger sevdalılarına şiddetle tavsiye ederim.

Bir önceki hafta Cumartesi akşamı tiyatro için Cihangir’e yolumuz düştü. Biraz erken çıkıp hem biraz dolaşalım hem de yeni açılan bir yerler var ise oturup güzel bir yemek yiyelim dedik ve kendimizi Deniz Türkali ve Serra Yılmaz’ın açtığı Leyla’da bulduk. Bizim gittiğimiz saatlerde henüz akşam yemeği saati gelmediği için göreli olarak sakin bir ortam vardı ancak az sayıdaki masaların hemen hepsi dolu idi. Biz bara oturmayı tercih ettik. Arka taraftaki bir masada Serra Yılmaz’ın yemek yediği de gözümüzden kaçmadı. Risottoyu çok sevmeme rağmen her yerde iyisinin yapılmadığını da üzülerek görüyorum. Merakla sipariş edip beklerken etrafı izlemeye devam ettim.  Kocaman bir bar, kara tahtaya yazılmış menüler, barın etrafına dizilmiş ufak masalar. Sevgilinizle gidip diz dize yemek yiyebileceğiniz bir mekan. Leyla aslında Cihangirin çok eski bir mekanı imiş. Arada kapanmış, sonra yakın zamanlarda Deniz Türkali ve Serra Yılmaz bir araya gelip yeniden açmışlar. Sabah saat 7.30’da açılıp ertesi sabah saat 04.00’da kapanıyor.

LeylaLeyla bir İtalyan restoranı.  Atıştırmalıkların her biri birbirinden cazip göründü benim gözüme. Bir akşam etrafımdaki güzel kadınları buraya getirip bu kocaman barda yavaş yavaş demlenmenin hayalini kurdum o anda. Menülerinde çok sayıda kokteyl var. Ünlü oldukları bir başka konu da kahvaltıları. Kahvaltı tabaklarının isimleri de eğlenceli. İstanbul, Cihangir, Roma, Paris, Londra, Madrid, Oslo, Egzotik ve Zeynep Casalini.

O akşam adam bir şey yemedi ve sadece bir bira ve patates kızartması istedi. İlk etapta öyle bir mekanda patates kızartması istemenin biraz garip kaçacağını düşünmüştüm ki epeyce yanılmışım. Aç değilseniz ve sadece bir bira içmek istiyorsanız, canınız da güzel bir patates kızartması çektiyse çekinmeden isteyin, pişman olmayacaksınız. Benim porcini mantarlı risottom son zamanlarda yediklerimin en iyisi idi. Yanında da bir kadeh beyaz şarapla gerçekten çok iyi gitti. Fotoğraf çekmeden evvel dayanamayıp tadına baktığım risotttom huzurlarınızda.

Leyla

 

İstanbul epeydir çok sayıda butik kahveciye ev sahipliği yapıyor. Bunlardan adını ilk duyuranlardan biri sanırım Karaköy’deki Karabataktı. Ancak öyle bir hale geldi ki Karabatak’ta  yer bulmak mümkün ne de keyif almak bana sorarsanız. Bir kahvecinin piyasa mekanına dönüştüğüne ilk kez şahit oluyoruz sanırım. Kronotrop Cihangir’de minicik bir dükkan. gerçekten nefis kahve ve tatlıları var. Minicik balkonunda oturup kahvenizi içerken Firuzağa Camii’ne bakıyorsunuz. Saatlerce oturabileceğiniz bir yer değil. Gerçekten de kahvenizi içip kalkıyorsunuz. Biz kahvelerine bayıldık hatta evde de böyle kahve yapmanın yollarına kafa yorduk.

Kronotrop

Kahve ve tatlıdan sonra Cihangir Sokaklarından dolaştık. Çok güzel ahşap peynir-servis tabakları, kalemlikler satan bir dükkan bulduk Bo Sahne’nin tam karşısında. O sırada taşımak çok zor olacağı için birşey almadan çıktık ama aklımda bir kenara not ettim burayı.

IMG_20141213_192332Dar sokaklarda yürümeye devam ettik,  renkli vitrinlere göz gezdirdik, antika-retro ürünler satan dükkanları gezdik. Ne kadar özlemişiz buraları diye düşündük. Yine gelelim dedik.

IMG_20141213_183651

IMG_20141213_192631Bu ufak gezintinin arkasından “Bakarsın Bulutlar Gider”i izleyeceğimiz Bo Sahne‘nin yolunu tuttuk. Bir evin salonunda geçen oyun iki kişilik.  Selen Öztürk ve Kenan Ece oynuyor. Oyuncular şahane. İlginç ve sıradışı bir konusu var. Kadın kahramanın başı kapalı. Konu muhafazakar bir çevrede geçiyor ve hikayenin sonunu önceden tahmin ediyorsunuz. Bu tarzda ilk oyun olduğunu söyledi oyun yazarı Özen Yula İzlemesi kolay, sıkılmayacağınız bir oyun.  Çok anlatmıyorum ki sürprizi kaçmasın.

Bakarsın bulutlar giderOyun bittikten sonra oyun yazarı, oyuncular ve Tiyatronun kurucularından Levent Özdilek ile bir de söyleşi yapıldı. Oyunu izlemeye gelen bir tiyatro topluluğu için yaptıkları bu söyleşiyi biz de dinleme şansına sahip olduk. Biz Bo Sahneyi yakın takibe aldık. Hem konum olarak etrafta bolca restoranın bulunması çok büyük avantaj. Tiyatro öncesi güzel bir yemek ve ardından güzel bir oyun ve hala enerjiniz varsa gecelere akma şansı. Bizim Cihangir gezilerimiz devam edecek.