Yeni Filmler, Diziler, Tarifler ve diğerleri

Mart’ın gelişiyle birlikte işler hem hızlanmaya başladı, hem de bana 6 haftadır arkadaşlık eden moon walker botundan kurtuldum. Dün ilk defa normal bir ayakkabı ile yürümeye başladığımda adım atmanın ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu sanırım ilk defa bilinçli olarak hissettim. Merdiven gördüğümde nasıl ineceğim diye düşünüp panikledim.  Yine tek tek indim ama önümüzdeki günlerde daha cesaretli adımlar atacağımı umuyorum. Haftaya doktor randevum var. Bu randevuda yola fizik tedavi ile devam edip edemeyeceğim belli olacak. Başka bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum. Bu arada benim gibi uzun zamandır Camper’a düşmeyenlerdenseniz bir ara uğrayın derim. Hem ayak sağlığına dikkat ettikleri kadar artık estetiğe de önem veriyor gibi görünüyorlar.

İş durumu deseniz çok değişen bir şey yok. Tempo baharla birlikte artmaya devam ediyor. Okunacak tonlarca doküman, proje taslakları, toplantılar, emailler bütün günümü meşgul etmeye devam ediyor. Aradaki 3 günlük Londra seyahatinde toplantılardan çok keyif alamasamda bir akşam yemeği ve gittiğimiz bir müzikal bu seyahati anlamlı kıldı. O zaman bu arada neler keşfettim neleri çok sevdim anlatmaya başlayalım.

Londra keşifleri:

Londra’ya en son 2014’te gitmiştim. Bu seyahatte pek çok güzel restoranı denediğimiz halde tadı damağımda kalan Barrafina’ya gitmeyi bu seyahatten önce zaten kafaya koymuştum. Her daim kapısında sıra olduğu için bu defa akşam servisinin açıldığı anda kapısında olmayı planladık. Bir kısmı daha önce denediğim lezzetler olmak üzere, yine deneyebildiğimiz kadar farklı tadı denemeye çalıştık. Yolunuz Londra’ya düşerse bir yemeğinizi burada yemeye çalışın.

Desktop7Böyle güzel bir yemeğin ardından adet olduğu üzere  daha önce görmediğimiz bir müzikali izlemek üzere tiyatroya doğru yola çıktık. Bu arada Londra’da bu defa neredeyse her yere giderken Uber kullandık ve son derece memnun kaldık. Taksiden daha ucuz olmasının yanı sıra arabalar da taksilerden çok daha konforlu ve rahat. O kadar ki döndükten sonra Istanbul’da da Uber’i daha çok kullanır oldum. Şimdiye kadar hiç bir negatif durumla da karşılaşmadım.

Gelelim müzikale… Şimdiye kadar pek çok müzikal izledim ama sanırım Kinky Boots, We Will Rock You’dan sonra bayılarak, çok eğlenerek izlediğim  ikinci müzikal oldu. Performanslar, dekor, oyuncuların enerjisi herşeyi ile gönlüme taht kurdu. O yüzden Londra’ya yolunuz düştüğünde Kinky Boots’u izlemeden gelmeyin derim. Harika bir akşam geçireceğinize eminim. Aşağıda tanıtım videosu epeyce ipucu verebilir.

Diziler:

Bu ara bizim evde bir dizi furyası var. Netflix’de Türkiye’ye geldiğinden bu yana bu neymiş bakalım diye oturduğum dizileri mevcut sezonlarını bitirmeden bırakmıyorum. İki tane çok eğlenceli dizi tavsiyem olacak.

İlki Mozart in the Jungle. New York Senfoni Orkestrasının şefi Thomas emekli olurken yerine  farklı tarzda, yakışıklı, uzun saçlı, Latin Amerikalı yeni şef Rodrigo gelir ve olaylar gelişir. Hem eğlenceli bir dizi izleyeyim hem de klasik müziğe doyayım diyorsanız bu dizi sizin diziniz. Her bölüm 25 dakika. Su gibi akıyor, tabiri caizse çekirdek gibi çıtır çıtır gidiyor.

İkinci dizi UnBreakable Kimmy Schmidt. Bu da bir komedi dizisi. Moral motivasyon arayanlar için birebir. Bir papaz tarafından kandırılarak toplam 15 yıl yer altın da bir sığınakta hapsedilen dört kadın sonunda polis tarafından bulunur ve kurtarılırlar. Kurtulan kadınlardan biri olan Kimmy yaşadıkları kasabada kalmak istemez ve New York’ta kendine bir hayat kurmaya karar verir, sonrasında yine olaylar gelişir. Bu dizi de 25 dakika, çıtır çıtır, ne olduğunu anlamadan başlıyor ve bitiyor.

Filmler:

Bu ara izlediğimiz filmlerden ilki Pride. Film İngiltere’de Thatcher döneminde geçiyor ve gerçek bir hikayeden esinlenerek senoryalaştırılmış. Thatcher maden ocaklarını kapatmaya karar verince greve başlayan madencilerin yardımına koşan Gay ve Lezbiyenlerin hikayesi.  Maalesef o dönemde Thatcher madencilerin grevini kırmayı başarmış ama o dönemde olağan koşullarda bir araya gelmesi zor olan iki grubun birbirine verdiği destek gerçekten çok umut dolu.

İkincisi Snowpiercer. Tamamen ütopik ama çok güzel göndermeleri olan bir film. Dünya küresel ısınmanın ardından yeni bir buzul çağına giriyor ve dünyada hayatta kalan insanlar bir trene yerleşiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmesi trenin hiç durmadan yoluna devam etmesine bağlı. Seyahat eden yolcular ise sınıflara göre ayrılmış vaziyette. En öndekiler ve arkadakiler! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Gelir dağılımı, adalet, güç  dengeleri üzerine güzel bir film.

Lezzetler:

İki tarifim var bu hafta size… Kış yavaş yavaş bitip de bahar gelirken kış sebzeleri ile yapılabilecek tarifler ama not etmekte fayda var.

Karnabahar Pizza: 

Karnabahar hep kıymalı yemeği ya da kızartması ile bildiğim bir yemekti şimdiye kadar. Bu aralar Pinterest’te düşük karbonhidratlı tarifler ararken karşıma çıkan en leziz görüntülü şey karnabahar pizzası olunca denemek farz oldu. Tek bir tarifi uygulamak yerine pek çok farklı tarifi okuyup bana en makul gelen tarifi uyguladım. Sonuç aşağıda.

Karnabaharları yıkadıktan sonra ufak parcalara bölüp mutfak robotunda minik taneler haline getirdim. Sonra üzerine bir çay bardağı su ilave edip yaklaşık 10-15 dakika kavurdum ve soğumaya bıraktım. Soğuduktan sonra temiz bir mutfak bezinin icinde karnabaharları sıkarak suyunu çıkardım. Sonra bir karıştırma kabında karnabahar, rendelenmiş İzmir tulum peyniri ve bir yumurtayı karıştırdım. Yağlı kağıt serdiğim bir tepside elimle şekil vererek yuvarlak bir pizza tabanı yaptım. Yanmaması için kenarlarını daha kalın bıraktım. Bu pizza tabanını 200 derecede 20 dakika pişirdim. Biraz yanık oldu o yüzden bir dahaki sefere 180 derecede pişireceğim.  Fırından çıkan pizza tabanına  evde yapılmış domates sosu, sarımsak ve kekikle hazırladığım sosu sürdüm. Üzerine rende peynir, sucuk, biber ve mantar koydum. Peynirler eriyene kadar 180 derecede pişirdim. Sonuç aşağıdaki görüntü.

IMG_20160220_192426

Kereviz Püresi:

Et yemeklerinin yanında en sevdiğim şeylerden biri patates püresi ama karbonhidrattan kaçındığınız bir dönemde bol nişastalı patates mutfağa sokulmayan bir sebze haline dönüşüyor. Akşam yemeğinde ızgara somon balığı yapmaya karar verince dedim ki kereviz püresini denemenin tam zamanı.

Kerevizleri soyup, dilimledim. Sonra bunları üzerine et suyu ilavesi ile haşladım ve içindeki fazla suyu süzdüm. Sonrasında  blender yardımıyla püre haline getirdim. Tereyağı koyduğum bir tencereye önce kerevizleri aktardım, sonra üzerine süt ilave ederek koyulaştırdım,  ardından kaşar peynirini de ekledim. Tuz koymadım ama karabiber attım. Atını kapattıktan sonra da içine ince ince doğranmış yeşil soğanları ilave edip bir güzel karıştırdım. Patatesi aratmayan ama et yemeklerinin yanında gözünüzün ve damağınızın aradığı güzel bir yan lezzet oldu, çok sevdim.

IMG_20160228_204133

Benden şimdilik haberler böyle. Arayı çok uzatmadan yine yeni keşiflerle burada olmak dileğiyle. Herkese iyi haftalar…

Don’t take it for granted- Atlas ve diğer şeyler…

Hayatta sahip olduğumuz herşeyi çok normal ve zaten sahip olmamız gereken şeylermiş gibi algılamak en büyük hatamız oluyor bazen. Mesela, seyahat etmek benim için hem iş hem de zevk için son derece elzem. Öyleki her iki türlüsü de çoğu zaman yaşadığımı daha çok hissetmemi sağlıyor. Hızlı hareket etmek, kriz anında hızlı karar verebilmek, önemli gelişmelerden dolayı strateji değişikliğine gitmek, sonrasında yeni alınan kararları aynı kararlılıkla uygulayabilmek ve her zaman daha hızlı davranabilmek çok uzun zamandır hayatımın bir diğer parçası. Bazen büyük projeleri bitirdiğimizde ya da bir süre herşey süt liman gittiğinde bana kaşıntılar bastığı bile oluyor. Sıkılıyorum, damarlarımdaki adrenalin miktarı azaldığında sanki zamanı boşa harcıyormuşum hissine kapılıyorum. Oysaki herşey elimizde değil. Bazen hayat sen durmayı bilmediğinde, frene basmanı sağlıyor.

Agrr1sPN_DJ11D3JSD32bFsfLqms5ZGyqsIk3040V7kX

Yaklaşık Ekim ayından bu yana ayağımda zaman zaman hafifleyip, zaman zaman ağrıyı dinlemediğim günler yine çok büyük yoğunluk içerisinde hareket etmem gereken günlere denk gelmişti.  Vücut aslında ilk önce nazikçe uyarıyor bizi. Eğer dinlemezsek de daha sert önlemlere başvurup, daha çok ses çıkarmaya başlıyor. Velhasılı kelam, en baştan kendisini dinlemediğim, arkasından da 40 gün kadar cidden ne kendisine ne de hastasına saygısı olmayan bir doktor tarafından oyalandığım için, son 1 aydır nerede ise evden hiç çıkmadan, ayağımda rom walker denilen bir botla yaşıyorum. Meğer Posterior Tibial Tendonum yırtıkmış ama benim haberim yokmuş. Posterior Tibial Tendon söylemesi çok uzun sürdüğünden ve bir türlü adını aklımda tutamadığımdan ben kendisine “Atlas” ismini taktım. Zira şu anda bana dünyayı gezdirmesi gereken sevgili tendonum yorulmuş, yıpranmış ve dinlenmek istiyor. Henüz ne zaman ve nasıl iyileşeceği belli değil. Sonunda ameliyat olma ihtimalim var ve bu yaklaşık 2.5 ay daha ev istirahati demek.  Oysa ne çok planlarım vardı: daha çok seyahat etmek , bir doğa yürüyüşü klübüne üye olmak, seramik kursuna başlamak, İstanbul içerisinde hiç görmediğimiz gitmediğimiz semtleri keşfe çıkmak, bir stüdyoya gidip bağıra çağıra şarkı söyleyip, kaydetmek… Evet evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Yine de bence bu tip işlerde en önemlisi pozitif kalabilmek ve en kötü senaryoya hazır olurken en iyi senaryoyu oynamak.

3a14c247-dd25-4d51-8017-c6bf4c93f3c9

Sosyal hayatımın askıya alındığı bu dönemde, evden çalışmak müthiş bir iş konsantrasyon sağlarken, aynı sandalyede 10 saate yakın kalkmadan oturduğumu ve yemek yemeyi bile unuttuğumu görünce düşünmeye başladım ne yapıyorum acaba ben ruhumu ve bedenenimi dinlemek için diye. Farkettim ki nerede ise hiçbir şey…  Evet konserler, tiyatrolar, partiler gırla gidiyor uzunca bir süredir hayatımızda ama durup da kendimi dinlediğim anlar gerçekten çok az… Bedeni dinlemek daha kolayken, hisleri dinlemek, geçiştirmeden anlamaya çalışmak gerçekten de çok zor, en azından benim için.

Ben yine kolay olandan başladım, aslında belki de acil olarak dinlemem gerekenden. Atlas bana bir uyarı veriyor. Diyor ki beslenme düzenini değiştirmelisin. Fazla kilolarından kurtulmalısın. Ne yapmam gerek diye düşünürken, daha önce iki kez diyetisyene gitmiş ancak çabucak kendilerinden sıkılarak yarı yolda vazgeçmiştim zaten. Bu defa  kendimi kontrol edemem mi diye sordum kendime. En azından deneyip görecektim. Peki ne yapacaktım. Hayatımdan şeker ve unu çıkararak mı başlamalıydım acaba? Yıllardır kahveyi şekersiz içen biriydim ama bir türlü çaya attığım tek şekerden vazgeçemiyordum. Önce çaya attığım şekeri, coca colayı, bilimum pasta, kek, abur cuburu, ekmeğin her türlüsünü, pilavı, makarnayı. Onu da ömür boyu bırakacağımı sanmıyorum. Hayatımda bu aralar bol sebze, bol protein, ceviz, badem , fındık var. Kendilerini bayılarak tüketiyorum ve gerçekten kendimi daha dinç hissediyorum.

64148989-e1c2-4ffe-9d83-8256fdbea016

16573f71-bf4f-4829-acba-3f5c4e35a63c (1)

bd5c1257-3b20-4a12-8454-21f0420ccb28 (1)

5ec5da6c-0bdc-4479-a42b-1fee4935f5c4 (1)

b2c4d193-eb30-49d2-b9db-f683c3b29f12Bu arada Pinteresti yeni tarifler bulmak için kullanmaya başladım. İlk kez karnabahar pilavı yaptım, hem de safranlı. Nefis oldu. Evde kıymalı kapuska, ıspanak, karnabahar gibi yemekler sıklıkla yenir oldu.  Bunları yaparken şaraplı sofralardan vazgeçmedik. Üstelik bu kadar hareketsizliğe rağmen ve hala düzenli olarak su içmeyi öğrenemediğim halde bir ayda 4 kilo verdim. Yağdan mı kastan mı bilebilecek durumda değilim. Diyetisyene de gitmiyorum ve sanırım gitmeyeceğim de. Yine de kendime bir söz verdiğim ve bunu tutabildiğimi gördüğüm için mutluyum.

50954e5b-bfe5-4936-b485-5970b5777264

Evde geçirdiğim bu zaman iş açısından da çok yoğun bir dönemdi. genel olarak masa başında oturarak yapılacak işlerin çokluğu da bir nevi şansım oldu ancak pestilim de çıktı. Dışarı çıkamayınca Adam’ın getirdiği bir bardak Starbucks kahvesi günümü şenlendirir oldu.

AphyW4kQVEw0WY75LtpdTokSR5mxkbjBDamgaauUabG5

O yüzden oh evdesin ne kitaplar okuyup ne filmler izlemişsindir diye düşünenleri hayal kırıklığına uğratma şansım yüksek ama yine de bir iki önerim var.

Spotlight çok güzel bir gazetecilik hikayesi, bu mesleğin nasıl yapılması gerektiği konsunda tam bir örnek.

Am8rI5YcPR-MMQE3VbVhgYnEC-Nv6yqS7AJ43C9ZbHre

Tecrübe her zaman altın kadar değerlidir. Cidden çok tatlı bir film The Intern. Hatta tam Pazar gününe layık. Bugün akşama izleyecek bir şey arıyorsanız kaçırmayın.

Alcvgwu0dUSkGoqr9MdUo5HpbExCt-koJINVszOxS0mB

Joy bir girişimcilik hikayesi… Başarı kolay gelmiyor, öncesinde defalarca umut kırıklığını ve yeniden deneyebilme enerjisini bir  arada barındırıyor.

AlXa2GSfxgNB9A6K94cuounRf6gMXQxgg4BtI0fvjoSV

Inside out duygular üzerine nefis bir animasyon filmi… Hatta ikincisi de yolda imiş! Mutlaka ama mutlaka izlenmeli…

INSIDE-OUT-18

Wild Tales izlediğim en enteresan filmlerden biri… Kızgınlık, nefret, intikam… Çok farklı şekillerde… Şaşırtıcı ve insanın doğası üzerine düşündürücü…

AogavrbPMzF0_qmBEr9ATbtE-En-rkgz3933C0T3piet

Ve gelelim son zamanlarda izlediğim en etkileyici filme. White God. Çok sarsıcı. Moralinizin iyi olduğu bir vakitte izlemenizi tavsiye ederim. Ben filmin sonunda dağıldım gittim. Yine de çok güzel ve ısrarla söylüyorum gerçekten çok çarpıcı.

AkHv445ezYY3ycSjCZnpUz4OmMHcKIoNN4znhb7GkFgu

Şimdilik benden havadisler böyle… Yarın bir toplantı için Londra’ya gidiyorum. Bir aydır ilk kez uçağa binmek büyük değişiklik olacak. İstanbul taksicilerinden sonra Londra taksicileri ile haşır neşir olacağım gibi görünüyor. Şimdi bir valiz yapma zamanı- Herkese iyi haftalar…

40 Yaş Projesi 4: Şubat Ayı Bilançosu

Şöyle bir bakıyorum da bütün Şubat ayı boyunca nerede ise buralara hiç uğrayamadım. Ama hazır bir pazar günü yine akşam yaklaşırken uzun mu uzun bir yazı yazıp hem Şubat ayı bilançosunu çıkarmaya hem de bu aydan aklımda kalanları yazarsam nefis olur dedim. Maksat arayı kapatmak buralardan çok uzak kalmamak değil mi? Öncelikle gelelim bu ayın bilançosuna. Geçen ay yaptığım gibi yine her bir kriter üzerinden değerlendirmeleri bu defa daha uzun uzun yazdım.

1- Ruhuma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar her ay  iki kitap okunacak. OKUDUM

Bu ay da iki Kitap okumayı başardım, hatta daha fazlasını da okuyabilirdim belki ama hem sosyal programlar hem de Cuma akşamından beri yakamı bırakmayan grip biraz engel oldu. Ancak durmak yok, okumaya devam. Evde okunmayı bekleyen onlarca kitabın yanında nerede ise her hafta elimde yeni kitaplarla eve gelmeye devam ediyorum. Diyorum ki hepsinin zamanı var, bir gün okunurlar. Gelelim bu ay okuduğum ilk kitaba.

Engereğin Gözündeki Kamaşma: Zülfü Livaneli’nin okumadığım nadir kitaplarından biri idi bu kitap. Osmanlı Sarayında tahminen 4. Murattan sonra tahta geçen Deli İbrahim’in hayatından kesitler bu roman Livaneli’nin bilinen  ilk romanı imiş. Beni diğer kitapları kadar çok sarmadı. Bir Mutluluk ya da Leyla’nın Evi değil bence ama bu da rahat okunan Zülfü Livaneli kitaplarından biri.

Engereğin Gözündeki Kamaşma

Muhteşem Yüzyıl – Teşhir-i İhtişam Sergisi: Kitabı bitirdiğim haftasonu annemlerin burada olması sebebi ile onlara değişik ve ilgilerini çekecek bir aktivite ararken Muhteşem Yüzyıl sergisi gözüme çarptı. Diziyi uzaktan, kamuoyundaki tartışmalardan takip etmiş biri olarak bu sergi ile gerçekten güzel bir pazarlama tekniği uyguladıklarını söyleyebilirim. İstanbul’dan sonra pek çok başka ülkeyi de gezecek olan sergi  Türkiye’de türünün ilk örneği. Sayılarının artması ciddi bir ekonomi ve ihraç potansiyeli yaratabilir gibi görünüyor.  Ben en çok misler gibi hamam kokan hamam kısmını sevdim ancak sergi annem ve babamın çok hoşuna gitti. Onlar mutlu olunca doğal olarak ben de oldum 🙂

Muhteşem Yüzyıl

Golem ve Cin: Okuduğum ikinci kitap Helene Wecker’ın Golem ve Cin kitabı oldu. İnsan ve doğaüstü varlıkların doğası üzerine çok sürükleyici bir hikaye anlatıyor bu roman. Çöllerden gelen bir  cin ve  kilden yapılmış bir kadın olan Golem’in hikayesi. Bir solukta bitireceğinize eminim.

IMG_20150201_215012

  • Ayda iki tiyatro veya bale veya opera veya konsere gidilecek. GİTTİM

Bu ay bir müzikal bir de tiyatro oyunu izledim. Her ikisine de bayıldım.

Lüküs Hayat: Yıllardır duyduğum, adını çocukluğumdan beri bildiğim belki de Türkiye’nin en ünlü müzikali Lüküs Hayat Şubat ayında üç gece üst üste Zorlu PSM’de oynadı. İlk etapta bilet alırken belki biraz nostaljik bir şey izleyeceğimi düşünmüştüm ancak sadece nostaljik değil aynı zamanda yaklaşık üç saat sürecek müthiç bir performans izleyeceğimi aklıma getirmemiştim. Haldun Dormen’in yeniden sahneye koyduğu bu nefis eseri izlemek çok büyük bir şans oldu benim için. Türkiye’de neden müzikal olmuyor diye sorup dururdum meğer varmış istenirse gerçekten ne harikalar yaratılıyrmuş hem de ne harika dekorlarla. Olurda yeniden sahnelenecek olursa mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Lüküs Hayat

 

Üst Kattaki Terörist: Pek çok blogda okuyup da merak ettiğim bir oyundu Üst Kattaki Terörist. Emrah Serbes’in aynı isimli hikayesinden uyarlama olan bu oyun gerçekten de çok güzeldi. İzlerken kah gözlerimiz doldu kah kahkahalara boğulduk. Üst katta oturan öğrenci Kürt genci ile  doğuda bir terör saldırısında kaybettiği abisinin yasını tutan ufaklık arasındaki hikayeyi anlatan oyun Karaköy’de İkinci Kat’ya oynuyor. Epeyce izbe bir sokak ve Karaköy’ün o bilindik kafe ve restoranlarının olduğu bölgeye ters bir yönde. Ben şimdi bu tiyatronun diğer oyunlarını da takibe aldım, size de bir şans vermenizi tavsiye ederim.

IMG_20150221_201202

  • Her hafta bir iyi film izlenecek- SADECE 2 FİLM İZLEYEBİLDİM.

Bu ay annemlerin burada olması benim film izleme işimi epeyce tavsattı. Akşamları ben bilgisayar karşısında çalışırken onlar TV karşısında Türk dizilerinin altını üstüne getiriyorlar. Ancak yine de iki film izledim Her ikisini de tavsiye ederim. Bakalım eneler izlemişiz.

Big Eyes: Big Eyes şimdiye kadar izlediğim en normal Tim Burton filmi. 1950-60’larda geçen bir  Margaret Keane ismindeki bir ressamın hayat hikayesini anlatan film su gibi akıp gidiyor. Çok çarpıcı değil, hikayesi güzel, görüntüleri ve renkleri güzel bir pazar öğleden sonrasına çok yakışır.

big eyesThe Hundred-Foot Journey: Bu aralar Hint yemek filmlerinde bir artış var gibi geliyor bana. Yakın zamanda izlediğim Lunch Box’ın ardından  The Hundred-Foot Journey’i de çok beğendim ve kuzu eti yiyemeyen ben bile Hint Yemeklerine bir şans daha vermeye karar verdim. Film bir Fransız kasabasında geçen biri Fransız diğeri Hint mutfağı servis eden iki restoran ve bu restoranın sahiplerinin hikayesini anlatıyor. Bu da güzel bir pazar filmi. Eğer yemek filmlerinden hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim.

hundredfootjourney

  • Mart sonuna kadar bir seyahat planlanacak- Bunu geçen ay planlamıştım zaten! 20-22 Mart’ta bir haftasonu için Kapadokya’ya gidiyoruz. Bu ara Instagramda o kadar çok Kapadokya resmi paylaşıldı ki, hücüm mu var diye düşünmekten kendimi alamadım. Biz biletlerimizi aylar evvel bir THY indiriminden almıştık. İki kişi gidiş dönüş 210 TL’ye gidip geleceğiz. Otel rezervasyonumuz da hazır tek eksiğimiz iyi bir restoran listesi. 
  • Haftasonlarına iş bırakılmayacak.- BIRAKMADIM!  Ama hafta içi akşamları çalıştım. Bir de bu hafta Cuma akşamı epeyce istisnai oldu lakin benim elimde olan bir durum değildi
  • Haftada minimum bir blog yazısı yazılacak. YAZAMADIM. Mart’ta daha iyi olacağım bu konuda! Söz!  

2-Sağlığıma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar haftada iki gün yürüyüş yapılacak- YAPAMADIM. Ama geçen aya göre daha iyi bir performans sergileyerek 1 kez değil 6 kez yürüdüm. 

Evet yine kriteri tutturamadım ama bu defa şeytanın bacağını gerçekten kırdım. Geçen ayın değerlendirme yazısını yazdıktan sonra hayatımda özellikle iki konuyla ilgili gelişme sağlamayı çok istediğime karar vermiştim. Birincisi daha çok hareket etmek , ikincisi ise daha iyi dinlenebilmek. Ayın ilk iki haftası daha düzenli ve sakin şekilde geçtiği için kendime verdiğim bu sözü tutmak da epeyce kolay oldu. Yaptığım şey aslında çok acayip birşey de değil. Sadece evin altındaki spor salonuna inip 45 dakika- 1 saatlik bir yürüyüş yapıyor ve ardından ya duş alıp eve çıkıyor ya da sauna ve buhar odasını kullandıktan sonra evin yolunu tutuyordum. Ancak ayın 3. haftasının yarısını Ankara’da geçirince bu düzen hafiften şaşmaya başladı. 4. hafta ise yine araya seyahat  girip de haftasonuna doğruda hafif bir boğaz karıncalanması gribe çevirince bu haftayı maalese pas geçmek zorunda kaldım. Bu yazdıklarımın hepsi doğru ama biliyorum ki hala bahane ediyorum. Daha iyisini yapabilirim.

IMG_20150211_144200

Sadece bir hedef gibi düşümedim bu yürüyüşleri, çünkü görev bilinciyle yaptığımız herşey zorunluluk hissinden dolayı gerçekten de bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Mesela spor salonunun soyunma odasına girdiğim anda neden bilmem beni bir acele alır. Bir an evvel giyinip kendimi oradan atmak zorunda hissederim kendimi. Aynı şekilde sporu bitirdikten sonra da duşa bir hışım girip bir hışım çıkarım normalde. Bu defa öyle yapmadım. Spor çantamı yavaş yavaş keyifle hazırladım, aşağıya da inince sanki arkamdan kovalıyorlarmış gibi davranmadım. Yürüken de, duştayken de kendimi nasıl hissettiğime odaklandım. O an ne hiisettiğime odaklanmak ne kadar keyif veren bir şeymiş  bir kez daha keşfettim. Yürüdükçe, kaslarımı hissetmeyi ne kadar özlediğimi farkettim.

  • Mutfak alışverişlerinde zararlı reyonlardan uzak durulacak.- Uzak durdum 
  • Alkol tüketilecekse eğer iki kadeh şarap sınırı aşılmayacak.- Yine aştım  Evet alkol sınırını aşarken bakın nerelerde gezdim 🙂

Anadolu Break: Arkadaşlarımdan birinin yaklaşık bir ay süren Tayland-Kamboçya ziyaretinin ardından İstanbul’a döndüğü akşam yemek yemek için gittiğimiz Mama Shelter’da tesadüfen bir partiye denk geldik ve  !f istanbul – Bağımsız Film Festivali’nde ilk kez gösterimi yapılan Anadolu Break isimli belgesel film için RedBul’un verdiği partide bulduk kendimizi. Aşağıda R&B ve Anadolu ritimlerinin halayların, horonların, zeybeklerin nasıl bir araya geldiğini izleyebilirisiniz. Söylemeden de geçmek istemem. Mama Shelter’da hem içkiler hem yemekler hayal kırıklığı!

North by Levent Özçelik: Bu ay gittiğimiz ikinci parti Karaköy’deki Gradiva Oteldeydi. Viskinin su gibi aktığı geceden biz de payımıza düşeni aldık! Partinin adı North by Levent Özçelik… Gerçekten de kuzey, kar ve beyaz çok güzel değil mi? Kim istemez, İzlandayı, Kutupları, Alaska’yı görmek? ben bu projede çalışan arkadaşları çok çok kıskandım. Lapland’e gitmek, iglo evlerde kalmak, husky’lerin çektiği kızaklarda kaymak…. Bu aralar bir yarım tropik bir iklimde ayaklarımı açık mavi sulara sokmak isterken, diğer bir yarım da kutuplarda olmak istiyor… Bu ne çelişki ben de bilemedim.

Bu kadar alkol ortamının orta yerinde bir de keyifli öğleden sonra rakısı içtik ki bu ay tadı hala damağımda!  Boğazda kahvaltı ettiğimiz bir pazar günü, hafif bir yürüyüşten sonra ani bir fikirle rakı sofrasına oturmaya karar verdik! Ardından Kuruçeşmeden bir motora binerek karşıya geçtik ve kendimizi Çengelköy’deki Villa Bosphorus‘ta bulduk. Ben İstanbul’a taşındığımdan bu yana bu kadar keyifli bir yerde oturduğumu, yediğimi, içtiğimi bilmiyorum!  O gün öyle güzel bir hava vardı ki, keyiften dört köşe olup, içimden binlerce kere  şükrettim beni İstanbul’a getiren iş ilanına, bu şehirde edindiğim yeni arkadaşlara! İstanbul’daki üçüncü yılımı tamamladığım şu günlerde bu şehirle aramdaki bağın hiç bir zaman kopmamasını diliyorum.

Çngelköy- Villa Bosphorus

  • Televizyonda yemek kanalları izlemekten kaçınılacak.- İZLEMEDİM.- Hatta Instagramda bile takipettiğim yemek paylaşan hesapları takip etmeyi bıraktım, sadece eş dostu insanlar kaldı. 
  • Uyku düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılacak gece 12’den sonra yatmaktan kaçınılacak.BU AY DAHA İYİ UYUDUM!  Bu ay uyku konusunda çok ilerleme kaydettim! Saat 12.00 gibi yatmayı becerdim. 

3-Cüzdanıma iyi gelenler

  • Sabahları işe giderken taksiye binme huyundan vazgeçilecekBİNMEDİM Hatta Taksiye binmediğim için otomatik olarak günlük hareket miktarım da arttı. Telefonumdaki fit uygulaması spora gitmediğim günlerde bile günde 1 saat yürüyüş limitini doldurduğumu söyleyip beni sevindirdi. 
  • Mart sonuna kadar alışveriş yasağı uygulanacak- ALMADIM
  • Her ay bütçenin sabit bir kısmı bir kenara ayırılacak ve o meblağ yok sayılarak harcamalar buna göre düzenlenecek- AYIRDIM
  • Mart sonuna kadar eve dışarıdan yemek söylenmeyecek- SÖYLEMEDİM. Aferin bana 🙂

İşte yazamadığım zamanları da hafiften toparlamaya çalışan bir Şubat değerlendirmesi sonunda bitti. Buraya kadar okuyabildi iseniz ayrıca teşekkürler.

Bugün Mart’ın ilk günü idi. Şunun şurasında bahar geldi bile… Koca yılın iki ayını daha yedik işte… Herkese nefis bir ay ve sendromsuz Pazartesiler diliyorum…

Bir Cumartesi gününün hikayesi… Ministry of Coffee, Biella, Muji, Kantin, Whiplash, The Theory of Everything

Bazı sabahlar çok ama çok enerjik uyanırken bazı sabahlar nedense sürüne sürüne banyonun yolunu bulup ancak duşta sıcak su saçlarımdan aşağı süzülmeye başladığında ayılabiliyorum. Hatta daha sonrasında da kahvaltı etmeden canım evden dışarı adım atmak istemiyor… Cumartesi günü keyifle uyanıp, enerji patlamasıyla yataktan kalkınca ilk iş duş yapıp üstümü giyip kendimi dışarı atıverdim. Uzun zamandır nerede ise herkesten duyduğum Top Ağacındaki Ministry of Coffee’nin kahvesini tatmanın tam zamanı gelmişti de geçiyordu bile. 20-25 dakikalık bir yürüyüşün ardından Ministry of Coffee’ye geldiğimizde içerisi hınca hınç doluydu. Ufak bir mekan, gürültülü, sohbet edip kahvesini yudumlayanların yanında, sanki etrafta hiç kimse yokmuşçasına oturmuş, kahvesini yudumlayanlar da var.

MOC Istanbul

MOC Istanbulİki kişilik bir masaya sığışıverdik, dışarıda yer açılırsa bize haber vermelerini rica ederek menüden siparişimizi verdik. Menülerini çok incelemeden hızlıca bir cafe latte bir de baconlı yumurta söyleyiverdim. İlk kahvelerimizi içeride içtikten sonra yer açılınca hızlıca dışarıya taşındık.

MOC Istanbul

ministry of coffeeBaget ekmeğin içerisine koydukları, baconlı omlete Adam bayıldı ancak uzun süredir ekşi mayalı ekmek tükettiğim için benim çok hoşuma gitmedi. Hem incecik omlet ekmeğin içinde kaybolmuş gibiydi, hem de çok fazla ekmek yiyormuşum gibi hissedince kahvaltıdan istediğim tadı alamadım. Sandviçler açık sandviç olarak hazırlanıp, ekmeği kızartılsaymış ne efsane olurmuş diye düşünmeden de duramadım.

Çok fazla butik kahveciyi gezmemiş olmakla birlikte geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Kronotrop’un kahveleri bana daha güzel gibi geldi. Hatta geçenlerde Çırağan Otelinde iş için gittiğimiz bir kahvaltıda söylediğim cafe latte bile sanırım MOC Istanbul’unkinden daha iyiydi. Benim zevkime uymadı ama kim bilir belki siz de Adam’ın damak tadına sahipsinizdir ve burada keyifle sofradan kalkabilirsiniz.

Karnımız doyduktan sonra Teşvikiye’ye doğru çıkıp, Biella’ya uğradık. Biella benim zaman zaman takı almak için uğradığım bir dükkan. Fiyatları Kısmet ya da Bee Goddess gibi uçuk değil orijinal ve her zevke göre değişik şeyler de bu dükkanda bulunabiliyor. Ben daha önce aldığım yüzükleri tamire verdim ve bir şey almadan çıktım.

Uzun zamandır evde kutuların içerisine tıkıp maalesef aradığım zaman bulamadığım takılarımı organize edeceğim bir çözüm arayışı içerisindeydim.  Alışveriş sitelerinde gezerken gördüğüm kocaman takı dolapları da hiç içime sinmiyordu.  Hazır Nişantaşında dolanırken, Muji’de aradığım tarzda bir şeyler olabilir düşüncesi aklımdan şimşek gibi geçti. Dükkandan içeri girdikten sonra da aradığımı bulmam çok zor olmadı. Deneme babında o anda kullanışlı olabileceğini düşündüğüm çeşitli parçaları bir araya getirdim ve gerçekten de takılarımı pratik bir şekilde birbirine karıştırmadan, çok yer kaplamadan saklayacağım bir çözüme kavuşmuş oldum. Henüz bunlara ekleyeceğim bir iki parça daha var ama yine de sonunda bu uzun zamandır kafamın bir köşesinde yer etmiş derdime derman bulduğum için çok mutluyum.

mujiBu tarafa her geldiğimizde yaptığımız gibi Kantin‘e uğrayıp bir mısır ekmeği, bir zeytinli, bir de ekşi mayalı ekmek kapıp evin yolunu tuttuk. Ben takılarımı yerleştirdim, ekmekleri buzdolabına koydum,  sonra gelsin sinema keyfi. Öğleden sonramızı bu sene Oscar’a aday olan filmlerden ikisi şenlendirdi.

İlk olarak The Theory of Everything‘i izledik. İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stephen Hawking’in hayatı anlatılıyor filmde ve başrol oyuncusu Eddie Redmayne bildiğiniz harikalar yaratıyor. Hawking’in 21 yaşında iken yakalandığı ALS yüzünden bütün sinir sistemi felç oluyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yaz mevsiminde ALS için bilinç oluşturmak üzere çoluk çocuk kafasından aşağıya buzlu kovalarda su boşaltıyordu. Her ne kadar bu kampanya sonradan tam bir eğlence aracına dönse de en azından hepimize ALS’nin ne olduğunu hatırlattığı için faydalı olmuştur diye umuyorum. Hastalığın zarar vermediği tek organ beyin. İşte bu sayede, İlk hastalığa yakalandığı 1960’larda tüm doktorlar iki yıl ömür biçerken Hawking standartları altüst ederek bilimadamı kariyerini sürdürüyor ve bugünlere geliyor. Hikaye etkileyici. Biyografi sevenlerdenseniz bu filmi de beğeneceğinizi düşünüyorum.

the theory of everythingİkinci olarak Whiplash‘i izledik. Genç bir bateristin orkestra şefi ile  gerilim dolu hikayesi. Gerçekten de hem keyifle hem de biraz asabınız bozularak izliyorsunuz filmi. Orkestra şefi J. K. Simmons’ın performansına hayran kalmamak mümkün değil. Öğrencileri üzerinde kurduğu korkunç baskı ve aşağılama ile onların içindeki cevheri ortaya çıkarmaya çalışan orkestra şefinin ne derece acımasız olabildiğini gördükçe içiniz cız ediyor. Filmin ilk yarısında “aslında yumuşak bir kalbi var ama kesin disiplinden taviz vermemek için bu kadar acımasız davranıyor” diye düşünürken, film ilerledikçe kendisine kalbimizden geçen en güzel dilekleri! iletmekte bir mahsur görmedik. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız sakın kaçırmayın. Gerçekten de güzel bir film ve güzel bir sonla bitiyor.

whiplashSon not olarak, haftanın ilk gününü bitirmemize saatler kala, eve yorgun argın gelip, ardından yemek yedikten sonra çalışmak ve internette boş boş dolaşmak arasında ikilemde kalıp ardından bir blog yazısı yazmaya karar verdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Şimdi oturup biraz çalışma vakti. Eğer gün yeterse yatmadan önce bir parça yeni kitabımı okuyabilmeyi umuyorum. Hepinize şimdiden bu çiçekler kadar güzel bir Salı diliyorum.

flowers

 

Adolf, The Book Thief ve The Boy in the Striped Pajamas

Ocak ayının son haftasına geldik bile, bir yandan yeni yıl hedefleri peşinde elimden geldiği kadar aldığım kararlara uygun bir hayat yaşamaya çalışırken, iş tıpkı geçen yıl bu zamanlarda olduğu gibi bastıkdıkça bastırıyor. Kendimi takip ettiğim çizelgelerde durumum kimi konularda epeyce iyiyken bazı konularda pek de becerikli olamadığımı görüyorum. Bir sürü şeyi aynı anda değiştirmeye çalışınca herşeyi iyi yapamıyormuş insan onu anlıyor. Bu ay toplam 3 kez şehirdışına seyahat ettim.  Hatta önümüzdeki hafta da yine bir yolculuk yapacağım. Bu kadar çok gidip gelince arada bazı şeylerin ucunu kaçırdığım oldu ama pes etmek yok, biliyorum ki eninde sonunda her konuda aşama kaydetmek mümkün olacak. Önümüzdeki hafta ilk ayın sonuçlarını sizinle paylaşacağım o yüzden daha uzatmadan  konuyu değiştirip izlediğim bir oyun ve iki de filmden bahsetmek istiyorum.

Bu aralar biraz tesadüf eseri II. Dünya Savaşı ile ilgili iki filmi arka arkaya izledim üstüne de Burak Sergen’in oynadığı Adolf isimli oyunu Bo Sahne’de izledim. Önce Adolf’ten başlayalım istiyorum.

Burak-Sergen-AdolfOyun Adolf Hitlerin intihar etmeden önceki son bir kaç saatini anlatıyor. Bundan yıllar yakşalık 20 yıl evvel  ilk kez Ankara Devlet Tiyatrolarının Budala isimli oyununda izleme şansını bulduğum Burak Sergen, tıpkı hatırladığım gibi sahnede döktürdü. Oyunculuğunun 10 numara olmasının yanında sergilediği fiziksel performans gerçekten olağanüstü idi. Oyunun metini çok daha doyurucu olabilirdi diye düşünüyorum ancak bir yandan da nerede ise aklını tamamen kaçırmış, şizofreninin zirvesinde gezen bir adamın konuşmalarının başka şekilde yazılabilmesi mümkün müydü bilemiyorum. Fena olmayan bir tiyatro izleyicisi olmakla birlikte metin yazarlığı çok anladığım bir iş olmadığı için ahkam kesmek istemem. Bo Sahnenin salonu ufak bir salon, özellikle en önde oturanlar oyunun nerede ise bir parçası oluyorlar. Öyle ki Adolf’ün sorularına cevap vermek, zaman zaman ani hareketlerinden dolayı ürkmek, bol tükürüklü konuşmasından nasiplenmek işin bir parçası. O yüzden aktörle sıkı temas içerisinde olmak istemiyorsanız yerinizi en önden almayın 🙂

Bizim yerimiz en önde idi ve Adolfün sorduğu sorulardan ve tükürüklerden payımızı bol bol aldık. Burak Sergen Hitler faşizmini öyle bir ironi ile anlatıyor ki, belki inanmayacaksınız ama oyunun çoğunu kendimi gülmemek için tutarak geçirdim. İlk dakikalarda gülmemem lazım diye kendimi sıkıp durdum ancak baktım ki kaşlarımı daha fazla  çatamayacağım, kendimi koyuverdim gitti.

Gelelim ikinci dünya savaşı filmlerine… İzlediğim iki filmden ilki  Kitap Hırsızı – The Book Thief oldu. Savaş sırasında, Liesel annesi tarafından bir aileye evlatlık verilmek zorunda kalıyor. Sert bir anne profili ve son derece ince bir mizah anlayışına sahip yeni babasının yanında hem yeni arkadaşlar ediniyor, hem de okuma yazmayı öğrenmesinin ardından tam bir kitap kurdu olup çıkıyor. Bir süre sonra kaçak olarak evlerinin bodrumunda saklamak zorunda oldukları Yahudi kökenli eski bir aile dostunun oğlu da işin içine girince ortaya gerçekten çok iç ısıtıcı bir hikaye çıkıyor. Aile, arkadaşlık, anne, evlat, ilişkileri ile sımsıkı örgülü bir film bu. Ayrıca eğer bu dönemde elinize bir kitap alıp okumakta sıkıntı çekiyorsanız sizi çok yüreklendirip, motive edecek bir film olabilir bu film.

Kitap Hırsızıİkinci film The Boy in the Striped Pajamas– yani Çizgili Pijamalı Çocuk. Bu film de yine çocuk gözünden anlatılan bir savaş filmi. Savaşın korkunçluğunu  toplama kampından sorumlu olan SS Komutanının oğlu Bruno  ile kampta hapsedilmiş aynı yaştaki Shmuel üzerinden anlatılıyor. Gerçekten içinizi acıtan ve ruhunuzu ağırlaştıran bir film. O nedenle morale ve neşelenmeye ihtiyacınız olma bir vakitte izlemenizi tavsiye etmem.

the_boy_in_the_striped_pajamas01Bundan yaklaşık 3 yıl önce iş için Polonya’ya gitmiş ve Auschwitz- Birkenau‘yu gezmiştim. Bu iki kamp benim hayatımda ziyaret edip, gezip tek bir fotoğraf dahi çekmeden geldiğim ilk yer olmuştu. Nedeni çok basit, insanın insana böyle bir şeyi reva görmesi, pek de hatırlamak ve sonrasında açıp bakmak isteyeceğiniz şeylerden biri değil.

İnsanoğlu yeryüzündeki ilk gününden bu yana başka hiç bir canlının olmadığı kadar şiddet yanlısı oldu. Maalesef bu durum aradan geçen yüzyıllarda daha da kötüye gitti ve silahların tahrip gücü artıkça insanın içindeki vahşet de büyüdü. Şiddet, faili meçhuller, kadın cinayetleri, işçi ölümleri hayatımızın bir parçası oldu.  Aç kalan, yaşam alanı yok edilen yabani domuz yavrusunun şehre inmesinin ardından kendisine yapılanlar ortada. Tüm bu örnekler, yaşam hakkına duyulması gereken saygı açısından ne noktada olduğumuzu gayet güzel ortaya koyuyor.  Güçlü görünenin azınlıkta ve zayıf görüneni sömürme ve ezme arzusunun daha büyük bir zayıflıktan kaynaklandığını milletçe idark edebileceğimiz günlerin hayalini kurarken sizlere şimdiden nefis bir Pazar günü diliyorum.

Yeni bir ev, yeni bir hayat: Daha çok çalışmam, yemekler yapmam, okumam, izlemem, görmem lazım

Seyahat yazıları yazmayı iki sebepten dolayı çok seviyorum. Birincisi belki benden sonra aynı yerlere gidecek olanlara bir faydam dokunur düşüncesi. İkincisi gördüklerimi, denediklerimi yediklerimi ve hissettiklerimi unutmama isteği. Ama çok uzun uzun seyahat yazınca da aslında sanki görev bilinciyle yazıyormuşum gibi bir havaya bürünüyorum galiba. Planlı şekilde 1,2,3,4 diye giden gezi notları hem iyi hem kötü. Bugün farkettim ki benim biraz kendi kendime gevezelik etmeye ihtiyacım var. Aslında Kuran bayramında bu yana daha henüz 7 hafta geçmiş. Ama gelin bir de bana sorun 7 hafta mı 7 ay mı?  Günlerin ve haftaların yoğunluğu  arttıkça ve boşa zaman geçirmek değil sürekli zaman peşinde koşunca insan sanırım yaşadığı her anı hissediyor.

Bu kadar zamanda biz Anadolu yakasından Avrupa Yakasına taşındık. Taşınmaya karar vermemizle  evi bulmamız arasında geçen süre 18 saat oldu. O kadar hazırlıksızdık ki aslında taşınmadan önceki gece evdeki dergileri aşağıdaki büyük çöp varillerine atacağız diye kapıda kaldık. elde ne cep telefonu, ne cüzdan, sağolsun güvenlik çilingiri çağırdı da girebildik içeriye.

Koşuyolunu çok sevmekle birlikte trafik ve yolda çekilen eziyet sanırım bu taşınma olayındaki en önemli etkendi. Yoksa kim ister ağaçlar arasında havası her daim ağaç ve çiçek kokan bir semtten karşıya taşınmayı.

Evden en son ben çıktım. Çıkarken aklımda kalsın diye de boş evin fotoğraflarını ve camdan manzarasını çektim. Fotoğrafları çekerken içimde bir hüzün de yoktu, sadece belgelemek istedim sanırım bir dönemin daha bittiğini.

Taşınırken

Bence her yeni ev yeni bir hayat sunuyor size. Alışveriş yaptığınız marketler, gittiğiniz pazar, işe geliş gidişiniz. Kolayınıza geldiği için takıldığınız yakın çevre hepsini etkileyiveriyor. Koşuyolunun mahalle havasını severken aslında, kalabalığa ve yeni yapılaşmalara rağmen mahalleden farkı olmayan Osmanbey’deyiz artık.  İlk gün işten eve dönerken metronun yanlış tarafından çıkıp, sonra nerede olduğumu şaşırıp evin yolunu Google maps sayesinde buldum dersem sanırım aslında benim henüz turist bir İstanbullu olarak buraları pek de bilmediğimi anlarsınız. Neyseki çabuk alıştım da evin yolunu artık kendim bulabiliyorum. Evin hala çok oturmuş bir hali yok ama yavaş yavaş daha iyiye doğru gidiyoruz. Perdeler daha geçen hafta geldi. O zaman kadar eski perdelerle idare ettik.  Hala tablolarımız asılamadı. Hala çekmecelerin ve dolapların yeniden elden geçirilmesi, banyoya ek bir dolap alınması gerekiyor.

Yeni ev

O kadar koşturmacadan sonra bir Cuma akşamı saat 5 gibi eve geldiğimde bir şişe şarap açtım, yanına kendime bir et-peynir tabağı yaptım, yavaş yavaş sönen maviliği izledim ve ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Çünkü daha bundan 20 ay önce bunların hiç birini hayal edemezken 2013 yılının Aralık ayında  sağlıklı bir şekilde, en sevdiğim şehirde,  sevdiğim insanlarla birlikteyim,  ilk gördüğüm anda bayıldığım bir evde oturabiliyorum, yorulsam bile gerçekten çok sevdiğim bir işim var ve seyahat edebiliyorum. Daha ne olsun?

Yeni mahallemiz tam bir esnaf cenneti. Bazen kendimi Ankara’da Ulus’taki pasajlarda geçiyor gibi hissediyorum kimi sokak aralarında. Öte taraftan, henüz organik pazara gidemedim ama semtte pisboğazlık yapılabilecek ne kadar cennet varsa birer birer keşfediyorum arkadaşlarım ve kardeşim sayesinde. Bir kere buraların mezecileri meşhur. Tuşba’ya uğradım bir akşam. Sofrayı donatacak kadar meze alıp çıktım. Tuşba’nın yanında bir tane daha var adını şimdi hatırlayamadım ama bir dahaki sefere de onu deneyeceğim. Pangaltı’daki 33 Suat Tantuninin hastasıyız. Ekmek arası değil, dürüm sipariş vermeniz tavsiye edilir. Ben bol soğanlı ve maydanozlu seviyorum tantuniyi, telefonda özellikle de belirtiyorum. İkincisi bugün denediğimiz Çukur Ciğer. Telefonda sesi inanılmaz güzel gelen bir amca işletiyor.  Bir de Çıtır Kokoreç var, bir akşam uğrayıp tadına baktığımız.

Çıtır Kokoreç Osmanbey

Ben pisboğazlık yapmam diyorsanız o zaman sizi Delicatessen Nişantaşı‘na alalım. Müthiş güzel egg benedict yapıyorlar. Bir de Kantin var. Burası kardeşimin anlata anlata bitiremediği benim de nedense yolumu bir türlü düşüremediğim bir yerdi. Sonunda gittik.

Kantin Nişantaşı

Sadece yemek yemekle vakit geçmeyeceği için bir akşam aylar önce bilet aldığımız Jersey Boys’u izlemek için Zorlu Center’a gittik. Jersey Boys MoTown gibi bir dönemin hikayesiydi. Four Seasons ve  Frank Valli desem size sanırım ilk aklınıza gelen Can’t take my eyes off you olur.  Gerçekten müthiş bir performans izledik. Umarım Zorlu PSM salonun tıkabasa dolmadığını düşünüp Broadway müzikallerini getirmekten vazgeçmez. Biletler satışa çıktığında ilk ön iki sıra ful görünüyordu. Oysaki gösteri esnasında bu iki sıra bildiğiniz bomboş kaldı. koltukları boş bırakacaklarına, öğrencilere ucuza satsalar ya diye düşündüm. Neden olmasın ki? Zorlu Centerın kendisi ile ilgili de biryorumum var aslında. Kesinlikle bu kadar büyük sahnelere ihtiyacımız vardı. Ancak çok yeni olmasından kaynaklı olarak bir oturmamışlık var burada. Henüz bir ruhu yok sanki. Daha çok insan, daha çok ses lazım Zorlu’ya. Bir mekanın ruhu ancak oraya gelen insanların bıraktıkları duyguyla yaratılabilir sanki. Bir de Jamie’s Italian gibi çok ünlü zincirleri buraya açıp da rezervasyon konusunda bile beceriksizlk yapınca insan içten içe soğuyor buradan. Zorluyla ilgili en büyük korkularımdan biri New York’da görüp bayıldığım Eataly’nin burada açılacak şubesinin beceriksiz, profesyonellikten uzak ve acemi ellerce yönetilmesi galiba.

Jersey Boys

 

Jersey Boys Konserinden bir başka konsere atlamak istiyorum: Pink Martini. Geçen yıl izlediğim en iyi konser Eryka Badu idi. Bu seneki kesinlikle Pink Martini. Ben hayatımda Storm Large gibi bir kadın sanırım daha önce görmedim. Aşık olunası bir kadın gerçekten de sahnede öyle devleşti, seyirciyle öyle dansedip hepimizi öyle bir tavladı ki anlatamam. Böyle bir flörtözlük yok, böyle bir yaşam enerjisi, mikrofonla böyle bir sevişmek yok! Bayıldım. Bundan sonra Storm’un solist olarak çıktığı  her Pink Martini konserine gidilecek! Kesin bilgi!

Storm Large Pink MartiniBiraz da film önerisi… Uzun zamandır bir film önerisi yazısı yazayım diyorum ama bence beceremeyeceğim. İzlediğim üç tane nefis filmi sizinle paylaşmak istiyorum. Tam kış zamanı ne güzel gider elinizde sıcak, soğuk, alkollü, alkolsüz içeceğinizle. Biz bu  üç filmin üçünü de aynı gece izledik.  İlki belki de hepinizin çoktan izlediği Zenne. Nefis bir film, çok dokunaklı, çok üzücü! Çok gerçek! İkincisi Neredesin Süpermen ya da orijinal adıyla Bekas. Irak’ta iki evsiz öksüz ve yetim kardeşin hikayesi. Bu da çok dokunaklı ama umut dolu. Görüntüler muhteşem. İzleyin pişman olmazsınız. Üçüncü film Branded. Özellikle pazarlama dünyası ile ilgili iseniz ya da bu dünyayla ilgili olmasanız bile pazarlama stratejilerine maruz kalan bir tüketiciyseniz aklınızı karıştırıp, sizi yeniden düşünmeye zorlayacak bir film bu. Filmin notu berbat ama verdiği mesaj güzel.

Son olarak -aslında bıraksanız daha yazarım ama yarın beş tane toplantım var ve benim dinç bir şekilde erkenden ofiste olmam gerekiyor- bir doğumgünüm daha geçti. 40 yaşına şurada ne kaldı diyorum. Ama yaş ilerledikçe bizi böyle güzellikler bekleyecekse hiç sorun değil bence 🙂

Bu kadar güzel bir sabah kahvaltısı ile doğumgünü kutlamalarına başlamak ne büyük keyif. Havanın nefis olduğu, ışıl ışıl bir Kasım günüydü. Bütün günüm sevdiğm insanlarla beraber geçti. Az daha büyüdük hep beraber.

Doğumgünü kahvaltısı

Ben kendime ha gayret diyorum. Yılın bitimine son 2 hafta var. 21 Aralıkla birlikte en uzun geceyi yaşarken bendeniz izne çıkıp evde Digitürk şöminemin önünde yatıp yuvarlanıyor, izliyor, okuyor ve İstanbul sokaklarında keşfe çıkıyor olacağım. Bir laf var sürekli aklıma takılan. Gerçekten tatil için yaşıyorum!

Hepimize sarsıntısız bir Salı diliyorum 🙂

 

Filmler: Pitch Perfect, Sleepwalk with me, Mr. Nobody + Gossip Girl

Yıl sonu yaklaşırken bütün bloglarda bir yeni yıl muhasebesi var. O kadar zaman yazamadığım şeyler  oldu ki ben bir değil 5-10 yazı yazmak istiyorum bu son bir iki günde. Bir nevi günah çıkarmak gibi. Nereden başlayayım diye düşünürken izlediğim filmlerden başlayayım istedim. Şimdi eğri oturup doğru konuşayım. Bu yıl hiç film izleyemedim. Hem vakit yetmiyor hem de ben vakti başka şeylerle doldurmayı tercih ediyorum sanırım. Ben de Geçtiğimiz 10 gün içerisinde fırst buldukça izlediğim filmlerle bir yıllık açlığımı gidermeye çalıştım bir nebze. Yetti mi? Hayır! Ama yine de iyi geldi. Hatta öyle ki yıllarca izlediğim Gossip Girl’ü de bir kaç sezondur zaten takip edemiyordum, öyle bir denk geldi ki meğer dizi bitmiş, son bölümü yayınlanmış herkes ermiş muradına, çıkmış kerevetine falan. Aradaki bölümleri izlemek yerine sadece son bölümü izleyip, eskiyi yaad ettim. Blair’in gelinliği su gibi olmuş, akmış. Modada Serena stili mi yoksa Blair mi tartışmasında son nokta bu bence.

leighton-meester-blake-lively-zoom

Gelelim bir iki film önerisine. Geçen haftasonu cumartesi akşamı evde pineklerken es kaza denk geldim bu filme. Kulaklıklarımı takip, kanepede yuvarlanıp, kahkahalar atarak laptopumda izledim. kulaklarım müziğe doydu, yüzüm gülücükle doldu. Bence çok güzel bir 1 Ocak filmi olmaya aday bu film: Pitch Perfect . 31 Aralık gecesi yiyip içtiklerinizin etkisiyle rehabilitasyona almanız gerekecek olan bünyenize çok iyi gelecek diye düşünüyorum. Fragmanı aşağıda. Bir üniversitedeki acapella grupları ve aralarındaki rekabet filmi özetlemeye yetebilir. Ben çok keyif aldım izlerken, siz de deneyin derim.

İkinci film Sleepwalk with me. Bir uyurgezer komedyenin maceraları. İlki kadar nefis değil ama keyifli bir film. Özellikle de ilk başlarda espri yapamayan baş kahramanın kendi hayatınıizleyicileri ile paylaştıkça rahatlaması ve gittikçe daha iyi hikayeler anlatıp espriler yapması kayda değer. Fragmanı burada.

Üçüncüsü Mr. Nobody. Gerçekle, rüya, seçimler, vazgeçişler üzerine bir film. Hiç bir ey seçmediğiniz sürece herşeyi yapabilirsiniz. Seçtiğiniz anda diğer bütün ihtimaller ihtimal olmaktan çıkar. O yüzden yiyeceğiniz yemeği seçerken bile dikkat edin çünkü her bir seçim sizi başka bir sona götürecektir.

Siz de izleyecek film arıyorsanız. Aklınızda bulunsun, belki biri sizin de ilginizi çeker.