Kim gerçekten hayvanseverdir?

Yaklaşık 2 hafta önce erken bir Cumartesi sabahı site içerisinde miyavlayarak bana koşan bir kedi gördüm. Tam eğilmiş severken apartman görevlilerinden biri bana yaklaşarak aynı kedinin garajda doğurduğunu, iki de yaşayan yavrusu olduğunu söyledi. Sonra da aç sanırım, maması bitti dedi. Gidip yavruları gördüm.  Eve elimdekileri bıraktım ve soluğu evin çok yakınındaki petshopta aldım. Durumu anlattım bana bir haftalık mama verin dedim. Sonra geri dönüp emanetleri site görevlisine teslim ettim. İki haftadır bizim sitenin bahçesinin bir köşesinde iki yavru ve anneleri mutlu mesut yaşayıp, büyümekle meşguldüler. Biliyorum ki bir süre sonra çekip gidecekler.

Ben her gün yanlarına uğrayıp iki dakikallığına da olsa dünyanın bütün derdini unuturken, site sakinlerinin bir kısmı kedileri besleyip sevmeye çalışıyor ama başka bir kısmı da bu anne kedi ve yavrulardan feci halde muzdarip oluyormuş. Bizim daha bir yaşında bile olmayan anne kedi meğer sitenin köpeklerini dövüyormuş!

Site yönetimine hasbelkader girmiş bir hanımın ( burada içimden çok başka şeyler söylemek geçiyor!!!!) minik köpeği bu anne kedinin saldırısına uğramış! Hatta öyle ki anne kedi o saldırı esnasında güvenlik görevlisini de çok ciddi yaralanmış! Sanırsın site bahçesinde kaplan besliyoruz.

Bugün kedilere mama almış apartan görevlilerine teslim etmeye gelmişken, 2 aylık kedi yavrularının ve annelerinin site yönetiminde olan zat-ı muhterem hanım marifeti ile siteden atılmak üzere olduğunu öğrendim. Cins köpeği ile arzı endam eden hanım! beni yavru kedilerin üzerine kaynar su dökmek veya zehirlemekle tehdit etti. Ben camdan aşağı baktığımda kedi görmek istemiyorum diye de ekledi.

Köpeğini çok doğal şekilde  (hiç yadırgamıyorum, eleştirmek için yazmadım) kendi evladı sayan hanım, sokak kedileri ölüyor ne var, burası kedi beslenecek değil çok istiyorsanız eve alın dedi.  Bu arada kendisi su götürmez bir hayvansever! İkiyüzlüsünüz dedim.  Bir hayvansever tüm hayvanları sever sadece evde beslediğini değil dedim.  Olabilir dedi.

Meğer ihtiyacımız olmayan bir cana kıymet vermek ne zormuş. Hayvanseverler ve kendi hayvanını sevenler ya da aslında kendisinden başka kimseyi sevmeyenler diye ayrım yapmak da çok mümkünmüş.  Bu hanım teyze hakkında türlü analizlere ve bir takım zümreleri de töhmet altında bırakacak değerlendirmelere girmek çok mümkün. Zira kendisi tam bir stereotip. Fabrikasının nerede olduğunu merak ettiğim cinsten. Benim türüm kıymetli, gerisi ne ki diyen cinsten!

Tüm bu konuşmalar esnasında tansiyonumun nerelere çıktığını bilmiyorum ancak ense köküme uzun süre geçmeyen bir ağrı saplandığını ve bunun benim hiç bilmediğim bir ağrı olduğunu biliyorum.

Şu anda akıl sağlığı yerinde olmayan bir site sakininin tehdidi altındaki kediler -5’te bir depodalar. Orada ne kadar kalabilirler bilmiyorum. Çok seyahat ettiğimiz için 3 tane kediyi eve almak olası değil.  Sağı solu aradım özellikle yaz zamanı hayvan sahiplenenlerin sayısının %50 düştüğünden bahsettiler. Bazıları götürüp, Maçka Parkı veya Şairler Parkına bırakmamı söylediler.

Ben ise şu anda oturmuş, minik yavrulara nasıl bir çare bulabileceğimizi  düşünüp, halen sinirden kendimi yemekle meşgulüm!

 

 

Gezi parkı- kararsız bir yazı..

Sadece 2 hafta önce çarşamba akşamı havanın güzelliği ve işten bunalmışlığın verdiği bir kendini dışarı atma isteği ile Taksim’de metrodan çıktım. Bir tarafta aklımda neler oluyor gezi parkında sorusu varken, The Marmara’nın 1. kattaki balkonunda masalardan birine yerleştik adamla birlikte. Gezi Park orada bütün gününü geçiren, çadır kurmuş, sessiz bir direniş gösterenlerle doluydu. Aklımdan yine benzer şeyler olacak düşüncesi geçti. Bu direniş yine başarısızlıkla sonuçlanacak. Direniş kırılacak. Cep telefonumu kaldırıp ağaçların uzaktan da olsa bir resmini çektim. Hiç de farkında değildim olacakların. Başka streslerle fazlasıyla meşguldüm zaten. Şimdiye kadar benzeri görülmemiş günlerin bizi beklediğini kim tahmin etmişti ki ben edecektim.

Taksim Gezi ParkıO anda aslında karşıda parkın içerisinde ne olup bittiği ben çok da ilgilendirmiyordu. Zaten daha 1 yıl önce Istanbul’a taşınmış bir Ankaralı olarak ne parka girmişliğim vardı ne başka bir şey. Yeşil alan diyince aklıma Anadolu yakası geliyordu sadece. Avrupa yakasının üstüste yaşam tarzı zaten bana göre değildi.

Hem an o kadar da mutluydum ki, Adamla birlikte oturmuş meydanı izlerken hem bir şeyler içip hem de akşam yemeği yiyorduk. Instagramdan fotoğraf paylaşıp, geyik yapıyorduk. Hava nefisti. Müthiş bir Mayıs akşamı. Günlerden 28 Mayıstı. Şarap biraz hızlı çarptı o akşam üstelik de koca bir tabak makarna yemiş olmama rağmen. Yorgun olduğumu düşündüm o yüzden bir an evvel kalkıp eve gitmek istedim. kıyafetlerimi çıkarıp, yatmak ve sadece yatmak..

The Marmara-Balkon

Tüm İstanbul’un direndiği Cuma gecesinin  ardından tam bir hafta geçti. Twitterın yanında Halk TV müptelası oluşumuzun üzerinden de bir o kadar. Bu kadar değişik görüşü bir araya toplayabilen bir eylemde buluşan herkese söyleyebileceğim bir tek şey var. Gerçekten tebrikler, bravo ve helal olsun. O kadar olağanüstü bir örnek verdiniz ki dünyaya, evinden kolay kolay çıkmayan kitlelerin içini döktüğü, diğerini öcü hale getirmeden ortak bir anlayış geliştirdiği bir bayram oldu bu adeta. İktidarın halen durumu anlamakta zorlanması tam da bundan işte.

Polisin aşırı müdahalesi, iç paralayan görüntüler,  başbakanın akla hayale sığmayan açıklamaları, muhalefetin bu işten sebeplenme çabası. Siyasilerin veremediği mesajların çapulcular tarafından verilmesi. Binlerce defa yazıldı. Hemen hemen hepimiz siyaset uzmanı olduk. Çarşıyı çok sevdik. Sloganların yaratıcılığına bayıldık. Ancak online ve bilgisayar başında olmam gerektiği için neredeyse tamamını web üzerinden takip ettiğim eylemler konusunda daha fazla ahkam kesmek istemiyorum. Taksime uğrayabildiğim tek vakit Pazar günü oldu. Çöp torbaları ile gittiğimiz Taksim, Sıraselviler ve Gezi parkı çoktan pırıl pırıl edilmiş, ellerine fotoğraf makinesi alan İstanbullular, eylemin geride bıraktıklarını fotoğraflamak için birbirleri ile yarışıyorlardı.

Taksimin havası da değişmişti sanki, daha farklı kokuyordu. Sanki bu evrendeki değil de paralel evrendeki İstiklal caddesinde yürüyorduk. Bir hafta önce deliler gibi eğlenerek gecenin bir körü o bardan bu bara gezdiğimiz Taksim değildi burası. Değişim vardı sanki, ama evrenler arası geçiş yaşadığımız için hala kısa devre yapan bir hava ortama hakimdi.

Ankara’da, Gazi Mahallesinde halen sular durulmadı. İster istemez hepimiz kutuplaştık. Başbakanın pervasız çıkışları bunun en büyük ateşleyicisi oldu. CHP’nin AKP tarafından bütün olayların sebebi gibi görülmesi gerçekten çok komikti. CHP’nin eylemden faydalanmaya çalışması çok irite ediciydi. MHP’nin oy kaygısı ile yaptığı açıklamalar ironik.

Biraz da özeleştiri yapmam gerekirse, her türlü bireysel hareketi toplu hareketin üzerinde tutan biriydim. Yalana gerek yok halen de öyleyim. Dernek, topluluk vs. gibi şeylerin parçası olmak beni hep yordu. Neden diye sormayın cevabını ben de bilmiyorum. Ancak bu toplu hareketin bireylerin bireyselliğini koruduğunu düşünüyorum. Aslında daha süreç yeni başladı ve bu hava bozulacak diye de korkuyorum. İşte o yüzden sanırım Taksim’de parti bayraklarının sayısı artıyor haberleri beni tedirgin ediyor. Belki de etmemeli. Normali budur belki. Diyorum ya  hava değişim kokuyor. Zaten herşey daha yeni başlamıyor mu?

Bütün direnişin en sevdiğim sloganıyla yazıyı bitiriyorum. Çoğuna anlamsız gelse de ben altına yüzde yüz imzamı atıyorum:

AKPSİZ DİNİ, MHPSİZ ÜLKEYİ, CHPSİZ ATATÜRK’Ü, BDPSİZ KÜRTLERİ SEVEBİLİRİZ…

Yeni bir sene başladı bile! Bol seyahat ettiğiniz, leziz şeyler tattığınız, yeni şeyler keşfettiğiniz bir yıl olsun :)

Bugünü  Pazartesi gibi hissediyorum. Ama aslında Çarşamba.  Haftasonu hızlı gelecek:)  Yılın son yazısını yazamadım. Fırsat bulamadım. Yılbaşından bir önceki gün Nişantaşına gittiğimizi, her yerin ışıl ışıl olduğunu, sokakların mahşer kalabalığıyla dolup taştığını anlatamadım. Birden bire İstanbulluların Japon turistlerine döndüğünü, eline fotoğraf makinesi alan kitlelerin yeni yıl ışıklandırmalarının fotoğrafını çekmek için organize bir hareket başlattıklarını söyleyemedim size. Gerçekten de Abdi İpekçi, Atiye Sokak ve Teşvikiye Caddesi üçgeninde patlayan flaşlar benim içimdeki fotoğraf çekme arzusunu köreltti. O yüzden tek bir fotoğrafım bile yok. 

Neyse biz kalabalıktan sıyrılıp kendimizi Hardal’a attık. Epeyce menüye baktıktan sonra bir pizza bir de bar tabağı söyledik ortaya. Ben ikisini de zayıf buldum ne yalan söyleyeyim. Pizza soğumuştu, çıtır çıtır değildi. Zaten içeride birbirimize sesimizi duyurmak için bağıra bağıra konuşmaktan başka çaremiz de yoktu. Ama acıkmıştık ve masada ne var ne yok hepsini götürdük. 

hardal atiye sokak

Yeni yıl akşamında evdeydik. Kendimiz yaptık kendimiz yedik ve içtik. Dans ettik, halay bile çektik. . Benim için son yılların en güzel senesi olan 2012’yi bitirdik. Neler yaptım bu sene nelerPek çok güzel konser izledim, yeni müzikler dinledim. Erikah Badu konseri tartışmasız en nefisi idi.  İrlanda’ya, Polonya’ya, İngiltere’ye ve Amerika’ya gittim. Hepsi iş içindi. O yüzden buralara da pek fazla yazamadım. Çok güzel tatiller yapamadım. En güzel tatilim Bozcaada’da geçirdiğimiz 2 günlük haftasonu tatiliydi. Bana 1 hafta gibi geldi. Nisan-Mayıs İstanbul’u keşif zamanıydı. Keşif devam etmekle birlikte daha sonrasında daha programsızlaştı. Biraz daha gelişigüzel oldu. Çok kitap okuyamadım ama arada okuduklarım keyif verdi. En çok sabah kahvaltılarını sevdim. Boğazda olsun istedim. Sonra yavaş yavaş şehrin iç mahallelerine de daldım. Opera’ya, tiyatroya, müzikallere gittim. Hala çok etkileyici bir şey izlemedim ama denemeye devam ediyorum. Oyun önerileriniz varsa beklerim. Bu arada çok çalıştım, yeni bir eve, şehre ve işe alıştım.  Bir kedimiz oldu.  Sokaktan geldi, şimdi evin kraliçesi. Yeni hayatımı sevdim. Bayıldım, bittim. Bu demek değil ki hiç zorlanmadım. Kimi zaman yay gibi gerildim. Canım sıkıldı, tepem attı. Ama çok takmadım. Resmin bütününe bakıp, kendime yüklemedim, yüklenmedim.

life-collage-colorful-pastels-31000

Dün akşam dolabımı açtım, epeydir toplanmamış onlarca kıyafeti ayırdım, yeniden katladım, sınıflandırdım. Bu arada epeydir aradığım bir sürü şeyi buldum.  Etraf toplanınca kafamın içi de aydınlanmış oldu sanki.

giyinme-dolabı

Dolap düzenleme işi bitince  aldım önüme 2013 takvimini. Çıkardım bütün tatilleri. Gördüm ki yıllık izinlerimiz ve haftasonları hariç bu sene 25 gün tatil var. Yeme de yanında yat 🙂 Hiç bir fırsatı kaçırmaksızın tatile doyduğum ve bu defa iş-gücün yanında  gerçekten de zevk için gezip tozabildiğim bir sene olsun istiyorum.

2013-Calendar-Page

Daha önce yazmıştım, bir Berlin, bir de Lübnan gezisi düşünürken bunlara bir – iki yer daha ekledim. Bunlar görece yakın ve gitmesi kolay yerler, eğer önceden planlama işini becerebilirsem seneye daha uzak mesafeleri katetmeye gönüllüyüm. 

Dışarıda yediğimiz yemek kadar evde de yemek yapalım diye düşünür oldum. Bunun bir nedeni pek çok paralar vererek yemek yediğimiz Michelin yıldızlı İstanbul restoranlarındaki aşçılar kadar iyi yemek yapabileceğime kendimi inandırmış olmamdan geçiyor. Yaz zamanı Swisotel Gaja’da dört parmağım kadar ete 95 TL vermiş olmamın da bununla ilgisi olabilir tabi 🙂 Neyse, şimdi eve iyisinden demir döküm bir tava alma zamanı. Bakalım neler çıkacak bu sene bizim mutfaktan. Tabi bu hiç dışarıda yemeyeceğim manasına gelmiyor. Ama evde de yemek yapma olayını daha ciddiye almak istediğimi gösteriyor.

Bence yeni yılın en güzel tarafı sabah kahvaltısı oldu. Gece de  eğlenceliydi ama ben yine de sabah kahvaltısını çok sevdim. Sabah kahvaltısında en sevdiğim şeylerden biri üzerine  domatesli, sarımsaklı sos dökülmüş patates kızartmasıdır  benim. Bunu dışarıda, hemen hiç bir brunch, kahvaltı menüsünde bulamazsınız. Bana çocukluğumu hatırlatır. Cuma akşamları yemek yemek yerine evde edilen akşam kahvaltısını, şıngır şıngır kaşık seslerini, evi saran domates kokusunu. Annem dolaba börek dondurup bırakmış, onu da çıtır çıtır pişiriyoruz fırında. Yanına da yumurta. 

evde kahvaltı

evde kahvaltı

evde kahvaltı

Resimler biraz aceleye gelmiş. Zaten cep telefonuyla çekilmişti.  Yine de çok leziz değil mi? Böyle güzel kahvaltı sofralarıyla geçsin seneniz 🙂 Mutlu yıllar…

Uyarı: fazlasıyla kişisel, sıkıcı bir yazı!!!

Bugün size şikayetim var. Şikayet etmeyi çok sevmesem de, kolay-zor demeden her şeyin mümkün olduğuna, yeterince çaba sarf edersek, istersek, beklersen olacağına inansam da benim de ruh daraltılarıyla baş edemediğim, hatta öyle ki gluk gluk sesleri ile  boy verdiğim zamanlar var.

Bu ara sıkıntılı bir dönem geçiriyorum. Üst üste gelmeyen şey kalmadı desem yalan değil. İş yerinde tatil öncesi son haftam. Nerede ise dakikaları bir bir sayıyorum. Ara ara değişiklik ihtiyacına gireriz ya hepimiz. İşte bünyem değişiklik diye bas bas bağırıyor ve ben onu susturamıyorum.

Değişiklik dediğim 3 günlük, 5 günlük ya da süreyi daha da uzatayım 3-5 haftalık tatil de değil hani. Ben her şey toptan değişsin istiyorum. Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabında dediğine göre “mutsuz kişi yaşadığı şehirden, ülkeden gitmek istermiş”. Bu hesaba göre ben bu aralar bayağı mutsuzum. Çünkü gitmek ama dönmemek istiyorum.

Pazar günü Adamla Amasra’ya gittik, çok da güzel vakit geçirdik, ama kesmedi beni. Döndüğümde aynı isteksiz, arızalı, bir şey yapmak yerine her şeyden şikayet eden, çözüm değil sorun üreten insanlar görmekten dolayı feci rahatsız oldum. Bir de kendi hayatı ile değil, başkasının hayatı ile ilgilenen zavallılar, kıskançlıktan en yakınlarının dahi iyiliğini istemeyen kan emiciler var. Bu sülük familyasına dahil insan müsveddelerinden etrafınızda bir tane olsa herkese hayatı dar etmeye yeterli oluyor. Üstelik çok yakınınız olmasına da gerek yok. Size çok yakın birinin hayatını çekilmez hale getirdiklerinde sizin de hayatınız yalpalamaya başlıyor.

Bugün kendi kendime kahve içtim, kapattım, sonra kendi falıma baktım. Sanmayın ki faldan anlarım. Ama gördüm. İçim karanlık. Ama tez zamanda aydınlanacak. Üç tane farklı yol var önümde. Bir de iki kişilik konuşma. Kocaman kısmetlerim kapıya dizilmiş. Beni bekliyorlar oracıkta.

Yetmedi. Açtım bir de Susan Miller’dan aylık burç falımı okudum. Diyor ki;

–Bu ayla birlikte Kasım ayının 11’ine kadar iş değişikliği yapacaksam doğru zamanmış

– Bir iş başvurusunda bulunmuşum

-Başvurduğum iş benim hayalimdeki işmiş

-Üstelik eskiden iş arkadaşı olduğum biri ile yine iş arkadaşı olacakmışım

-Aynı arkadaşım, başvuruyu yaparken bana referans da olmuş

-Eylül ayı ortası gibi bana bir teklif yapılabilirmiş

-Eğer bu dönemdeki iş fırsatlarını değerlendiremezsem 2 sene daha oturduğum yerde oturabilirmişim!

Şimdi burçlara, fallara sardırmamdan durumun vahametini anlayabilirsiniz. Ancak şunu da diyeyim, 29 Temmuzda bir iş başvurusu yaptım. Evet kabul ederlerse yıllardır çalışmak istediğim bir kurum için çalışma fırsatını elde etmiş olacağım. Aynı kurumda şu anda eski bir iş arkadaşım da çalışıyor. Evet, kendisi bana referans oldu.

Şimdi oturdum Susan Miller millerce öteden bunu nasıl bilebilir diye düşünüp duruyorum. Bu işin sonunda ya aylık burç yorumlarını okumadan hiç bir karar almayan biri olup çıkacağım. Ya da yuh artık tesadüfün böylesine diyerek kuzu kuzu Ankara’da, şimdiki işimde, gücümde oturacağım. Merakla bekliyorum.

tırtıl mısın kelebek mi?

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı erken bir akşam yemeğinin ardından Adamla birlikte yine Tunalı civarındayız. Önce daha evvelki yazıda bahsettiğim David People’a uğruyoruz. Ardından yer değiştirme ihtiyacı ile başka bir Puba doğru yollanıyoruz. Gariptir ki oturduğumuz yerde tavla da oynanabiliyor. Tavlayı istiyoruz ve çetin bir mücadele başlıyor. Kıran kırana da bitiyor. Biz oyunu bitirdiğimiz sırada iki arkadaşımız daha katılıyor aramıza. Biraz da onlarla sohbet ettikten sonra arkadaşımız Hüseyin’in vokali olduğu Discolonga’yı dinlemek üzere Nope Pub’a yollanıyoruz.

Nope’da canlı müzik aşağı katta. Kalabalık sayılabilecek bir dinleyici kitlesi var ancak o kadar hareketli müziğe karşın sadece izlemekle meşguller. Hareket yok, dans eden yok.

Neden acaba? Ankaralı cool takılır, dans etmez, izler mi? Dans edip de maymun olurum diye mi korkar? Yoksa sadece sevmez mi? Kapı gıcırtısına oynayan biz değil miyiz her daim. Düğünlerde başkaları kalksın, pist biraz dolsun, hem böylece fazla göze batmam diyen kim? Utangaçlık duygusu mu yoksa? Veya başkaları ne der korkusu mu? Başkası mı? Başkası kim? Kime göre başkası. Biz sahnenin önünde Discolonganın canım müzikleri ile hop hop hoplarken, iki kız arkadaş da bize katıldı. 2 saate yakın bir sürenin sonunda biz eve dönmeye karar verip de daha o gece tanıştığımız insanlara hoşça kal dediğimizde kızlardan birinin eğilerek kulağıma söylediği şey çok şaşırtıcı:

Kız:  “Göreviniz bitti gidiyorsunuz her halde!”

Ben: !!!!!! Ne görevi????? Göreve değil eğlenmeye geldik biz!

Sanırım o gece biz konsomasyona çıkmışız haberimiz yok. Biz eğlene duralım maymun yerine koyup izliyorlarmış herhalde !!!!

Solistin arkadaşı olmamızdan mütevellit bizim oraya planlı ve yapay bir şekilde ortamı hareketlendirmek, insanları gaza getirmek için geldiğimizi sanıyor olmalı bu zavallı. Aslında düşünüyorum da fena fikir değil. Ey Ankara’nın bar, pub vs. sahipleri eğer müşterileriniz mekanınızda donmuş yağ misali hareket etmeden, kazık gibi duruyorlarsa, arayın bizi. Anında sirke çeviririz orayı!

Ey yurdumun insanı! Eğlenirken bile kafanda 40 tilki dolaşıyorsa, her hareketin arkasında hesap kitap arıyorsan, hayattan tat alma imkanın yok bilesin. Başkaları ne diyecek diye etrafı izlemeye devam edersen, kendi hayatının aktörü–aktrisi olamadığın gibi hep başkaları senin hayatında başrolü oynayacak haberin olsun. Girdiğin kalıplar, -meli; malılar da er ya da geç bir tarafında patlayacak söylemedi demeyesin. Şu kısacık ömründe kozasından çıkamamış tırtıl gibi yaşamaya mecbur olmayasın diye yazdım bunları. Tabi tırtıl da önemli ama marifet içindeki kelebeği ortaya çıkarmakta. Hesapsız kahkahalar atamıyorsan, ateşli tartışmalarda dünyayı, Türkiye’yi kurtarmaya uğraşmıyorsan, yeni bir müzik, güzel bir film bulduğunda heyecanlanmıyorsan, muhteşem bir yemek karşısında mmmmmm mmmm nidalarıyla kendinden geçemiyorsan bil ki hala kozanın içindesin. Çık şu kozanın içinden! Ne beni sinirlendir, ne kendi hayatını boşa geçir!

Alkolik olasım geliyor!

Son 1 saattir CNN Türk’te TAPDK’nın hazırladığı Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik konusunun ele alındığı beşNbirK programını izliyorum. Söyleyecek çok şey var ama benim duyduklarım karşısında alkolik olasım geliyor. Niye mi? Çünkü;

  • Dünya Sağlık Örgütü 2010 yılı verilerine göre , Türkiye yılda kişi başına 1,4 litre alkol tüketilmektedir. Dünya ortalaması 9 litre civarındadır.
  • Türkiye’de 18 yaşından küçükseniz dahi resmi nikah kıyabilirsiniz, dini nikahı kıymanız için buluğ çağına ermeniz kafidir, o yüzden bu ülkenin çocuk gelinleri çoktur.
  • Türkiye’de silah taşıma yaşını 22’den 18’e indirmeyi öngören bir yasa tasarısı vardır.
  • Türkiye’de 18 yaşında oy verir, 25 yaşında milletvekili seçilir, 40 yaşında ise Cumhurbaşkanı olabilirsiniz.
  • 18 yaşındaki çocukları askere alıp operasyon bölgelerine ölmeye gönderebilirsiniz.
  • Ancak, 7 Ocak 2011 tarihinden bu yana 24 yaşını doldurmadıkça alkol içemez, alkollü mekanlara giremezsiniz.
  • Aynı yönetmelik yüzünden Efes Pilsen gibi dünyaca ünlü bir spor klübünüzün adını değiştirmek zorunda kalırsınız.
  • Festivallerde, şenliklerde, kırlarda, pikniklerde, sergilerde, davetlerde alkollü içecek tüketemezsiniz.

Çünkü Türkiye’deki bütün kötülükler alkolden ve alkol tüketen insanlardan gelmektedir. Trafik kazaları, kavgalar, cinayetler, karısını döven, doğrayan, öldürenler, töre cinayetleri hep alkoldendir. O yüzden hiçbirimiz içmeyince hiç bir derdimiz kalmayacaktır.

Bugün içmeyi bilmeyenler, hiç bir zaman içmeyi öğrenemeyeceklerdir. 

Şarabın anavatanı olan Anadolu’da şarabı unutup, milli içkimiz diye sahiplendiğimiz rakıyı Yunan uzosunun gölgesinde bırakmaya devam edeceğizdir.

Sinirliyim çok.

Demokrasi, hak ve özgürlükler güzel değil mi? Eğer uygularsan!!!

Edit: Sinirden nasıl hızlı yazdı isem bir sürü yazım hatası yapmışım. Sanırım düzelttim hepsini.

Lezzet Sineması 1: Mutfakta Siyaset Olur mu? Politiki Kouzina ya da Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı

1

2005 yılında Brüksel’de Komisyon’da staj yaparken, Grand Place’a yakın balık restoranlarının olduğu sokaklardan birinde vizyondan kalkmış, bir- iki yıllık filmleri gösteren bir sinema vardı. Bir Alman arkadaşımızın önerisiyle gittik bir akşam. Politiki Kouzina adında bir film vardı o seansta gösterimde. İzledim, hüzünlendim, bayıldım, çok sevdim. Türkiye’ye döndüğümde DVDsini aradım. Ama bulamadım. Meğer o zaman film daha Türkiye’ye gelmemişki zaten. Geçen yıl D&R’da gezerken bir baktım Film Bir Tutam Baharat” adı ile 10TL’lik DVD’lerin arasında duruyor. Her eve lazım diyerek aldım. Ardından ilk önce Adam’la izledik, aradan bir yıl geçti bu defa geçen bayram tatilinde eve davet ettiğimiz yakın bir arkadaşımızla bir kez daha izledik.  Filmi 3. izleyişim olmasına karşın, ne dikkatim dağıldı, ne de bittiğinde içimde bıraktığı hafif buruk, hafif sıcak his azaldı. Sonra filmi unuttum.

2

Dün akşam işten geldim, bir yandan yemek hazırlıyorum bir yandan da anneme laf yetiştiriyorum. Annem elimdeki kimyon kavanozuna bakarken, o kadar çok baharat koyma, yemeğin lezzetini kaçıracaksın dedi. Ben anneme gülümseyip, sen de hiç sevmezsin zaten dedim. Annem güldü. Ben de güldüm. Dedim ki ben eğer baharat olsaydım kimyon ya da tarçın olmak isterdim. Annem ben nane olurdum dedi. Bu sefer ikimiz de güldük.

3

Dün gece, yatmadan önce kütüphanemin önünde durdum. Aynı rafta duran üç kitabı birden çektim. Kitapların hepsi mutfak kültürü ile ilgili idi. Birinin adı “tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat”dı. Okumalıyım bu kitabı dedim içimden.  Baş ucuma koydum. Bu sefer içimden sordum: Yemeğin siyaseti olur mu? – “Olur” dedim. Güldüm ve uyudum.

 4

İşte tam da bu yüzden, yukarıda bölük pörçük anlattığım anlarda aklımdan geçenlerin bana düşündürdüklerinden, yakın zamanda değil de çok uzun zaman önce izlediğim bir filmi anlatmaya karar verdim sizlere. Allahım bu ne uzun girizgah oldu böyle…)

 

Politiki Kouzina filminin Türkiye’de bilinen adı “Bir Tutam Baharat”. Tam Türkçe çevirisi ise POLİTİKİ kelimesinde vurguyu yaptığınız heceye göre Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı olarak değişebiliyor. Filmin yönetmeni Tassos Boulmetis. Kendisi Kadıköylü. 1957’de istanbul’da doğmuş. 1964’te ise Yunanistan’a göç etmiş. Bir film yapmış ki gözünüze, midenize bayram olur. 

Astronomi ve astrofizik profesörü Fanis’in çocukluğu İstanbul’da geçer. Dedesi Vassilis’in baharat  dükkanı Fanis için astronomiye ve mutfağın renkli dünyasına adım attığı yer olur. Ne de olsa “gastronomi” kelimesi içinde astronomi sözcüğünü de saklamaktadır. Ahşap baharat dükkanının üst katında, dede torun bir yandan baharatlarla güneş sistemini çalışırlar, bir yandan da damağımızın tadı tuzu olan baharatları tanırlar.

 Dedesi biberi tattırır küçük Fanis’e ve sorar: “Biber, sıcaktır, yakar”, o zaman ne olabilir? Fanis “güneş” der. Merkür de sıcaktır… O zaman Merkür de biber. Peki ya  Venüs? Venüs tüm kadınların en güzelidir. İşte bu yüzden tarçın hem tatlıdır hem de acı, “Bütün kadınlar gibi”… Ya dünya? Dünya yaşamdır. Yemeği lezzetli yapan tuzsa yaşamımızın da yemek gibi tuza ihtiyacı vardır.

 İşte bu dükkanda, Fanis kendi yaşlarındaki Türk kızı Saime’ye aşık olur. Fanis Saime’ye köfte yapmasını öğretir, Saime de Fanis için dans eder… O günlerde, dünyanın tarihi mekanlarını baharatlarla anlatmaya devam eder Vasilis Dede bu iki velede.

 Ancak bu naif aşk, politikaya kurban gidecektir. 1964’te Kıbrıs olayları yüzünden İstanbul’un Rum nüfusu göçe zorlanır. Türk vatandaşlığı bulunanlar dışındakiler sınır dışı edilir. Tren istasyonunda Saime’nin hediye ettiği oyuncak mutfak Fanis’in hayatına da damga vuracaktır….

 Hikaye gerçekten çok güzel. Arada geçen Türkçe konuşmalar, Yunanca bir cümlenin sonunda duyduğunuz “tamam”lar aslında birbirimize bir bıçağın iki yüzü kadar yakın olduğumuzu da gösterir. İnanılmaz yemek sofraları, çok güzel İstanbul manzaraları, dedenin İstanbullu arkadaşları, baharatlar, tatlar, hayat ve tuz.

 Bıraksanız bütün filmi yazacağım ancak izlememiş olanlara haksızlık olur. Mutlaka izleyin ve yemek siyaseti nasıl olurmuş siz de görün 🙂