Yeni Filmler, Diziler, Tarifler ve diğerleri

Mart’ın gelişiyle birlikte işler hem hızlanmaya başladı, hem de bana 6 haftadır arkadaşlık eden moon walker botundan kurtuldum. Dün ilk defa normal bir ayakkabı ile yürümeye başladığımda adım atmanın ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu sanırım ilk defa bilinçli olarak hissettim. Merdiven gördüğümde nasıl ineceğim diye düşünüp panikledim.  Yine tek tek indim ama önümüzdeki günlerde daha cesaretli adımlar atacağımı umuyorum. Haftaya doktor randevum var. Bu randevuda yola fizik tedavi ile devam edip edemeyeceğim belli olacak. Başka bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum. Bu arada benim gibi uzun zamandır Camper’a düşmeyenlerdenseniz bir ara uğrayın derim. Hem ayak sağlığına dikkat ettikleri kadar artık estetiğe de önem veriyor gibi görünüyorlar.

İş durumu deseniz çok değişen bir şey yok. Tempo baharla birlikte artmaya devam ediyor. Okunacak tonlarca doküman, proje taslakları, toplantılar, emailler bütün günümü meşgul etmeye devam ediyor. Aradaki 3 günlük Londra seyahatinde toplantılardan çok keyif alamasamda bir akşam yemeği ve gittiğimiz bir müzikal bu seyahati anlamlı kıldı. O zaman bu arada neler keşfettim neleri çok sevdim anlatmaya başlayalım.

Londra keşifleri:

Londra’ya en son 2014’te gitmiştim. Bu seyahatte pek çok güzel restoranı denediğimiz halde tadı damağımda kalan Barrafina’ya gitmeyi bu seyahatten önce zaten kafaya koymuştum. Her daim kapısında sıra olduğu için bu defa akşam servisinin açıldığı anda kapısında olmayı planladık. Bir kısmı daha önce denediğim lezzetler olmak üzere, yine deneyebildiğimiz kadar farklı tadı denemeye çalıştık. Yolunuz Londra’ya düşerse bir yemeğinizi burada yemeye çalışın.

Desktop7Böyle güzel bir yemeğin ardından adet olduğu üzere  daha önce görmediğimiz bir müzikali izlemek üzere tiyatroya doğru yola çıktık. Bu arada Londra’da bu defa neredeyse her yere giderken Uber kullandık ve son derece memnun kaldık. Taksiden daha ucuz olmasının yanı sıra arabalar da taksilerden çok daha konforlu ve rahat. O kadar ki döndükten sonra Istanbul’da da Uber’i daha çok kullanır oldum. Şimdiye kadar hiç bir negatif durumla da karşılaşmadım.

Gelelim müzikale… Şimdiye kadar pek çok müzikal izledim ama sanırım Kinky Boots, We Will Rock You’dan sonra bayılarak, çok eğlenerek izlediğim  ikinci müzikal oldu. Performanslar, dekor, oyuncuların enerjisi herşeyi ile gönlüme taht kurdu. O yüzden Londra’ya yolunuz düştüğünde Kinky Boots’u izlemeden gelmeyin derim. Harika bir akşam geçireceğinize eminim. Aşağıda tanıtım videosu epeyce ipucu verebilir.

Diziler:

Bu ara bizim evde bir dizi furyası var. Netflix’de Türkiye’ye geldiğinden bu yana bu neymiş bakalım diye oturduğum dizileri mevcut sezonlarını bitirmeden bırakmıyorum. İki tane çok eğlenceli dizi tavsiyem olacak.

İlki Mozart in the Jungle. New York Senfoni Orkestrasının şefi Thomas emekli olurken yerine  farklı tarzda, yakışıklı, uzun saçlı, Latin Amerikalı yeni şef Rodrigo gelir ve olaylar gelişir. Hem eğlenceli bir dizi izleyeyim hem de klasik müziğe doyayım diyorsanız bu dizi sizin diziniz. Her bölüm 25 dakika. Su gibi akıyor, tabiri caizse çekirdek gibi çıtır çıtır gidiyor.

İkinci dizi UnBreakable Kimmy Schmidt. Bu da bir komedi dizisi. Moral motivasyon arayanlar için birebir. Bir papaz tarafından kandırılarak toplam 15 yıl yer altın da bir sığınakta hapsedilen dört kadın sonunda polis tarafından bulunur ve kurtarılırlar. Kurtulan kadınlardan biri olan Kimmy yaşadıkları kasabada kalmak istemez ve New York’ta kendine bir hayat kurmaya karar verir, sonrasında yine olaylar gelişir. Bu dizi de 25 dakika, çıtır çıtır, ne olduğunu anlamadan başlıyor ve bitiyor.

Filmler:

Bu ara izlediğimiz filmlerden ilki Pride. Film İngiltere’de Thatcher döneminde geçiyor ve gerçek bir hikayeden esinlenerek senoryalaştırılmış. Thatcher maden ocaklarını kapatmaya karar verince greve başlayan madencilerin yardımına koşan Gay ve Lezbiyenlerin hikayesi.  Maalesef o dönemde Thatcher madencilerin grevini kırmayı başarmış ama o dönemde olağan koşullarda bir araya gelmesi zor olan iki grubun birbirine verdiği destek gerçekten çok umut dolu.

İkincisi Snowpiercer. Tamamen ütopik ama çok güzel göndermeleri olan bir film. Dünya küresel ısınmanın ardından yeni bir buzul çağına giriyor ve dünyada hayatta kalan insanlar bir trene yerleşiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmesi trenin hiç durmadan yoluna devam etmesine bağlı. Seyahat eden yolcular ise sınıflara göre ayrılmış vaziyette. En öndekiler ve arkadakiler! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Gelir dağılımı, adalet, güç  dengeleri üzerine güzel bir film.

Lezzetler:

İki tarifim var bu hafta size… Kış yavaş yavaş bitip de bahar gelirken kış sebzeleri ile yapılabilecek tarifler ama not etmekte fayda var.

Karnabahar Pizza: 

Karnabahar hep kıymalı yemeği ya da kızartması ile bildiğim bir yemekti şimdiye kadar. Bu aralar Pinterest’te düşük karbonhidratlı tarifler ararken karşıma çıkan en leziz görüntülü şey karnabahar pizzası olunca denemek farz oldu. Tek bir tarifi uygulamak yerine pek çok farklı tarifi okuyup bana en makul gelen tarifi uyguladım. Sonuç aşağıda.

Karnabaharları yıkadıktan sonra ufak parcalara bölüp mutfak robotunda minik taneler haline getirdim. Sonra üzerine bir çay bardağı su ilave edip yaklaşık 10-15 dakika kavurdum ve soğumaya bıraktım. Soğuduktan sonra temiz bir mutfak bezinin icinde karnabaharları sıkarak suyunu çıkardım. Sonra bir karıştırma kabında karnabahar, rendelenmiş İzmir tulum peyniri ve bir yumurtayı karıştırdım. Yağlı kağıt serdiğim bir tepside elimle şekil vererek yuvarlak bir pizza tabanı yaptım. Yanmaması için kenarlarını daha kalın bıraktım. Bu pizza tabanını 200 derecede 20 dakika pişirdim. Biraz yanık oldu o yüzden bir dahaki sefere 180 derecede pişireceğim.  Fırından çıkan pizza tabanına  evde yapılmış domates sosu, sarımsak ve kekikle hazırladığım sosu sürdüm. Üzerine rende peynir, sucuk, biber ve mantar koydum. Peynirler eriyene kadar 180 derecede pişirdim. Sonuç aşağıdaki görüntü.

IMG_20160220_192426

Kereviz Püresi:

Et yemeklerinin yanında en sevdiğim şeylerden biri patates püresi ama karbonhidrattan kaçındığınız bir dönemde bol nişastalı patates mutfağa sokulmayan bir sebze haline dönüşüyor. Akşam yemeğinde ızgara somon balığı yapmaya karar verince dedim ki kereviz püresini denemenin tam zamanı.

Kerevizleri soyup, dilimledim. Sonra bunları üzerine et suyu ilavesi ile haşladım ve içindeki fazla suyu süzdüm. Sonrasında  blender yardımıyla püre haline getirdim. Tereyağı koyduğum bir tencereye önce kerevizleri aktardım, sonra üzerine süt ilave ederek koyulaştırdım,  ardından kaşar peynirini de ekledim. Tuz koymadım ama karabiber attım. Atını kapattıktan sonra da içine ince ince doğranmış yeşil soğanları ilave edip bir güzel karıştırdım. Patatesi aratmayan ama et yemeklerinin yanında gözünüzün ve damağınızın aradığı güzel bir yan lezzet oldu, çok sevdim.

IMG_20160228_204133

Benden şimdilik haberler böyle. Arayı çok uzatmadan yine yeni keşiflerle burada olmak dileğiyle. Herkese iyi haftalar…

Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8’i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane 🙂 Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

Filmler: Pitch Perfect, Sleepwalk with me, Mr. Nobody + Gossip Girl

Yıl sonu yaklaşırken bütün bloglarda bir yeni yıl muhasebesi var. O kadar zaman yazamadığım şeyler  oldu ki ben bir değil 5-10 yazı yazmak istiyorum bu son bir iki günde. Bir nevi günah çıkarmak gibi. Nereden başlayayım diye düşünürken izlediğim filmlerden başlayayım istedim. Şimdi eğri oturup doğru konuşayım. Bu yıl hiç film izleyemedim. Hem vakit yetmiyor hem de ben vakti başka şeylerle doldurmayı tercih ediyorum sanırım. Ben de Geçtiğimiz 10 gün içerisinde fırst buldukça izlediğim filmlerle bir yıllık açlığımı gidermeye çalıştım bir nebze. Yetti mi? Hayır! Ama yine de iyi geldi. Hatta öyle ki yıllarca izlediğim Gossip Girl’ü de bir kaç sezondur zaten takip edemiyordum, öyle bir denk geldi ki meğer dizi bitmiş, son bölümü yayınlanmış herkes ermiş muradına, çıkmış kerevetine falan. Aradaki bölümleri izlemek yerine sadece son bölümü izleyip, eskiyi yaad ettim. Blair’in gelinliği su gibi olmuş, akmış. Modada Serena stili mi yoksa Blair mi tartışmasında son nokta bu bence.

leighton-meester-blake-lively-zoom

Gelelim bir iki film önerisine. Geçen haftasonu cumartesi akşamı evde pineklerken es kaza denk geldim bu filme. Kulaklıklarımı takip, kanepede yuvarlanıp, kahkahalar atarak laptopumda izledim. kulaklarım müziğe doydu, yüzüm gülücükle doldu. Bence çok güzel bir 1 Ocak filmi olmaya aday bu film: Pitch Perfect . 31 Aralık gecesi yiyip içtiklerinizin etkisiyle rehabilitasyona almanız gerekecek olan bünyenize çok iyi gelecek diye düşünüyorum. Fragmanı aşağıda. Bir üniversitedeki acapella grupları ve aralarındaki rekabet filmi özetlemeye yetebilir. Ben çok keyif aldım izlerken, siz de deneyin derim.

İkinci film Sleepwalk with me. Bir uyurgezer komedyenin maceraları. İlki kadar nefis değil ama keyifli bir film. Özellikle de ilk başlarda espri yapamayan baş kahramanın kendi hayatınıizleyicileri ile paylaştıkça rahatlaması ve gittikçe daha iyi hikayeler anlatıp espriler yapması kayda değer. Fragmanı burada.

Üçüncüsü Mr. Nobody. Gerçekle, rüya, seçimler, vazgeçişler üzerine bir film. Hiç bir ey seçmediğiniz sürece herşeyi yapabilirsiniz. Seçtiğiniz anda diğer bütün ihtimaller ihtimal olmaktan çıkar. O yüzden yiyeceğiniz yemeği seçerken bile dikkat edin çünkü her bir seçim sizi başka bir sona götürecektir.

Siz de izleyecek film arıyorsanız. Aklınızda bulunsun, belki biri sizin de ilginizi çeker.

Game of Thrones Görüntü Efektleri

Game of Thrones’un ikinci sezonunu beklerken ilk sezonda bizi büyüleyen sahnelerin nasıl çekildiğini görmek ister misiniz?

 

Bu yaz Game of Thrones izliyoruz

Uzun sayılabilecek bir aranın ardından, beni bir süredir kendisine esir etmiş bir dizi ile karşınızdayım bu defa. Bir kez izledim yetmedi şimdi başa döndüm yeniden izliyorum kendisini.

HBO’nun yeni dizisi Game of Thrones’dan bahsediyorum. 10 bölümden oluşan ilk sezonunun Amerika’daki gösterimi biteli çok olmadı. George R.R. Martin’in A song of Ice and Fire ( Buz ve Ateşin Şarkısı) ismini taşıyan ve yedi kitaptan oluşması planlanan fantastik kitap serisinin ilk kitabını senaryolaştıran David Benioff ve D.B. Weiss bana kalırsa büyük bir başarıya imza atmışlar.

Türkiye’de henüz herhangi bir televizyon kanalında gösterilmemekle birlikte torrent dosyası paylaşan siteler sayesinde ülkemizde de epeyce büyük bir hayran kitlesine çoktan kavuşan dizi fark ettim ki pek çok farklı blog yazarı tarafından da ele alınmış. Ancak benim size tavsiyem pek çok spoiler içeren bu yazıları okumadan önce diziyi izlemeniz yönünde. Özellikle ekşi sözlükte açılan Game of Thrones başlığından uzak durmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Zira kitap serisinin İngilizcesini okuyan kimi aklı selimler henüz dizisi dahil çekilmemiş bölümler için spoiler yazıyorlar. O nedenle heyecanımızı kaybetmeden, dizinin tadını kaçırmadan izlemek istiyorsak zamansız edinebileceğimiz bilgilerden kaçınmakta fayda var.

Bu yazıyı ise gönül rahatlığı ile okuyabilirsiniz, zira tadınızı kaçıracak her hangi bir bilgi barındırmaksızın sadece dizinin ve karakterlerin tanıtımını içeriyor.

Diziye girmeden evvel benden bir de itiraf! Fantastik edebiyat benim hep hafife aldığım ve sabun köpüğü olarak gördüğüm bir tür olmuştur. Neden bilmem, benim için dünya klasiklerini okumak gerçekten okumak anlamına gelirken, büyüklere masallar kıvamında fantastik öğeler içeren kitaplar pek de okumadan saymadığım, kafamı çok da yormadan, havuzda, plajda, çayırda, çimende hızlıca okuyabileceğim, çekirdek çitler gibi bir solukta bitireceğim kitaplar olarak yer etmiştir. Oysaki ben küçükken ne çok severdim masal okumayı… O zaman neden bıraktım ki fantastik kitapları? Hayat fazla gerçekçi olmaya zorluyor sanırım beni… O derece gerçekçi ki kitaplarda anlatılan hikayeleri bile daha gerçekçi ise okunmaya değer buluyormuşum nice zamandır… Ben bu karardan Game of Thrones ile döndüm… Bundan böyle fantastik edebiyat da en az klasik edebiyat kadar değerli benim için…

Gelelim Game of Thrones’a :

Westeros. Bir ada. Yedi krallık. Bitmeyen iktidar mücadelesi, entrikalar, ihanet ve kan. Yaklaşan bir savaş… Yo durun hayır belki de iki savaş!

Adanın kuzeyi buzullarla kaplı. Buzulların başlangıç noktasında bir duvar. Tepesinde Kara Kale. Burası yedi krallığı kuzeydeki vahşilerden ve Ak Gezenlerden koruyan nokta. En son 8000 yıl önce savaşılmış Ak Gezenlerle. O zamandan beri barış hakim dünyalarında. Ancak kendini yavaş yavaş hissettirse de “Kış Gelmekte!” 

Duvarın ve yedi krallığın kuzeydeki koruyucusu olan Winterfell, Stark ailesinin yönetiminde. Eddard Stark (Ned) Winterfell Lordu. Dürüst, adil ve onurlu! Ned Stark’ı oynayan Sean Bean’i Yüzüklerin Efendisinden Boromir olarak hatırlıyoruz. Boromir benim en sevdiğim kahramanlardan biri idi. Burada da Ned Stark’ı sevmemek mümkün değil.

Starklar, aile boyu iyilik timsaliler. Lady Stark iyi anne ve sadık bir eş.

Robb Stark’ın evin büyük oğlu. İlk sezonun tamamını izlemiş biri olarak Robb’un babasının yerine geçecek iyi bir asker olacağını söyleyebiliriz. Ancak kibirli ve kendini beğenmiş bir havası olduğunu da söylemem gerek.

Jon Snow, Ned’in savaş sırasında başka bir kadından olan oğlu. Babası tarafından nüfusuna kabul edilmiş olmakla birlikte bu kendisini piç olmaktan kurtaramıyor. O nedenle ailenin soyadını değil Winterfell’de piçlere verilen Snow soyadını kullanıyor. Jon’u karakter olarak çok sevdim. Babası Eddard’ın merhametli, şefkatli yanlarını almış. Robb ve Lady Stark kendisini sürekli şekilde aşağılasa da ne onlara karşı saygısını bozuyor ne de intikama girişiyor. Ne zaman bu çocukcağızla uğraşmaktan vazgeçecekler gerçekten çok merak ediyorum. Öte yandan Jon’un küçük kardeşleri Arya ve Bran’le de çok yakın ve sıcak bir iletişimi var.

Arya küçük kız kardeş, gözü pek kızımız. Erkek olarak doğmadığına pişman. Jon’un kendisine hediye ettiği kılıcının ismi iğne. Dikiş nakış yerine dövüş sanatı ile haşır neşir olmayı tercih ediyor kendisi.

Bran ise yerinde duramayan, hayal gücü zengin, kale surlarının tepesinde gezmeye bayılan ufaklık. Başına gelen talihsiz bir kaza sonucunda sakat kalıyor.

Westeros’u yöneten aile Baratheon’lar. Kral Robert, Eddard Stark’ın çok yakın dostu. Zira Kralın sağ kolu yani baş veziri olan Jon Arryn ölünce Kral Ned’den başkente gelerek kendisinin sağ kolu olmasını istiyor. Ned başta bu teklife pek sıcak bakmamakla birlikte kendisinden önceki baş vezirin ölümünde bir bit yeniği olduğunu düşünerek kendisine yapılan teklifi kabul ediyor.

Kral Robert zamanında iyi bir askermiş. Ned’in kız kardeşi Lyanna’ya aşıkmış. Ancak Lyanna adanın bir diğer önemli ailesi olan Targaryen’ler tarafından kaçırılıp, Robert onu kurtaramadan ölünce, aşkını içine gömerek Lannister’ların kızı Cersei ile evlenmiş. Krallıkla ilgili tüm ciddi işleri de sağ kolu Jon Arryn’e devrederek, hayatını avlarda, şölenlerde, içki sofralarında geçirir olmuş. Lyannayı unutamamış, karısını sevememiş. Zavallı bir adam.

Krallığın bir diğer önemli ailesi Lannister’lar. Lannister’lar yedi krallığın en zengin ailesi. Aynı zamanda belki de en acımasızı. Lord Lannister’ın 3 çocuğu var. Bu üç çocuktan Cersei Kral Robert’la evli. Yani Kraliçe. Aynı zamanda ikiz kardeşi olan Jaime ile fazla samimiyet içerisinde. Jaime iyi bir asker, yakışıklı ve korkusuz bir adam. Tam bir entrikacı, acımasız ve çıkarcı. Cersei ile büyük sırları paylaşıyor ve koruyorlar. Tyrion Lannister üç çocuk arasında en sevilmeyeni… Öyle ki babası yakışıklı, güçlü kuvvetli Jaime’nin yanında Tyrion’a üvey evlat muamelesi yapıyor. Tyrion kendini olduğu gibi kabullenmiş biri. Yakışıklı olmasa da zekası hayatta kalabilmesinin asıl nedeni. Hayatta en sevdiği üç şey içki, kitap ve kadın. Genelevlerden çıkmıyor. Joffrey ise bu ailenin en kötüsü. Zaten oldum olası çiğ mavi gözlü insanları sevmem. Bu Joffrey de içi dışı kötülük dolu bir velet. Hani öyle ki gerçekten ölsün istiyorum.

Dizinin bir diğer önemli ailesi Targaryen. Nesilleri nerede ise tükenmiş, Baratheon’lardan önce krallığı Targaryen’ler yönetiyormuş. Bu aileden geriye sadece eski Kral Aerys’in oğlu Viserys ve kızı Daenerys Targaryen kalmış. Kaybettikleri tahtı yeniden ele geçirmek isteyen Viserys kız kardeşini göçebe bir kabile olan atlı Dothraki’lerin kralı Khal Drogo ile evlendiriyor. Daenerys başta şiddetle karşı çıktığı bu zorunlu evliliği aşk evliliğine dönüştürmeyi başarıyor. Sezonun finaline damga vuran Daenerys gelecek sezonun şüphesiz en önemli karakterlerinden biri.

Aslında dizi karakterleri benim burada sıraladıklarımla sınırlı değil. Oldukça geniş kadrosu olan, aileler arası ilişkilerin epeyce girift bir yapıya büründüğü güzel kurgulanmış bir hikaye var karşımızda. Çekimleri Kuzey İrlanda, İskoçya, Malta ve Fas’ta yapılmış. Manzaralar insanı gerçekten de büyülüyor. Kış, kar ve buz manzaraları bu sıcak günlerde içimizi serinletirken, kostümler de görselliğe büyük katkıda bulunuyor. Öte yandan konuşulan İngilizce İngiliz İngilizcesi olmakla birlikte İrlanda ve İskoç İngilizcesini de bazı karakterlerin ağzından bol bol dinlediğimizi söylemem gerek. Özellikle Winterfell’de “yes” yerine “I” ifadesinin kullanılması nedeniyle bu bölgeyi İrlanda-İskoçya ile özdeştirebiliriz gibi geldi bana.

Dizide oyunculuk açısından kötü bulduğum hiç kimse yok. Ancak Tyrion Lannister’ı çok başarılı bulduğumu belirtmem gerek.

Öte yandan Viserys ve Joffrey de aslında o derece iyi oynuyorlar ki oynadıkları rol icabı insanın ikisinden de tiksinmesi işten değil.

Hikaye son derece hareketli. Hiç ölmeyecek gözüyle baktığınız adamlar bir anda öbür dünyayı boylayabiliyor. O nedenle de bilindik hikaye tarzından uzak bir kurgusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ben dizinin yanında kitabını da okumak isterim derseniz. Şu anda piyasada Arka Bahçe yayıncılık tarafından basılmış ve serinin orijinalinde ilk kitapta yer alan hikayenin ikiye bölünmüş olarak yayınlandığı bir çeviri var. Bunun yanında 12 Temmuz’da Epsilon Yayınları tarafından piyasaya sürülmesi planlanan 850 sayfalık bir de Sibel Alaş çevirisi mevcut. İngilizce okumak konusunda sıkıntısı olmayanlar kitabın çevirisini beklemeden Amazon’dan sipariş ederek okuyabilirler.

Sıcak yaz günlerinde, tatili beklerken, hayal dünyanızı renklendirecek bu güzel diziyi kaçırmayın derim. 

Osmanlı’da Hanedan, Murat Belge, Muhteşem Yüzyıl…

Ortalığı kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl dizisi, hakkındaki olumsuz eleştirilere ve dizinin yayından kaldırılması için RTÜK’e yapılan şikayetlere karşın izlenme rekorları kırmaya devam ediyor. Kimisi diyor ki the Tudors çakması, kimisi diyor ki ecdadımıza hakaret ediliyor. Osmanoğulları büyük büyük büyük dedeleri televizyon ekranlarında bizler gibi, insan gibi gösterildiği için tepkili. Onların bu tepkisini görünce doğal olarak başta Can Dündar olmak üzere insanların aklına Mustafa filmine gösterilen tepkiler geldi. Şimdi bunları görüp duyup da Gündüz Vassaf’ın “kahramanlar ve totaliter sistem” üzerine söylediklerine hak vermemek elde değil. Bence kahramanlar sadece epik yönleri ile değil insani özellikleri ile bilindiklerinde daha büyük olurken bazıları neden onların da insan olduğunu, duyguları olduğunu, çelişkiler yaşadıklarını, zaafları olabileceğini ancak buna rağmen büyük işler başardıklarını bilmek ve görmekten rahatsızlık duyarlar anlayamıyorum.

Öte yandan dizi yayına girdiğinden bu yana tarihimiz yanlış anlatılıyor diye bir kesim de var ki onlara şu iki noktayı hatırlatmak istiyorum.

1) Tarih bir yorum işidir. Batı medeniyetlerine sorarsanız Yeni çağın başlangıcı 1492 yılında Amerikanın fethi iken, bizim tarih kitaplarımızda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi değil midir? Balkan ülkelerine seyahat etmiş olanlar bilir, bu ülkelerin milli kahramanlarının pek çoğu Osmanlıya isyan etmiş, direnmiş, ve başarılı olmuş tarihi kişilerdir. Onların tarihi bizim bildiğimiz tarihten farklı bir tarihtir.   Objektif bir tarih yazımı mümkün müdür? Bence değildir. Sonuçta her birey gibi her ulus da kendi hikayesini anlatır. En sevdiği yönleri ortaya çıkarır, parlatır, onlara odaklanır.

2) Bu dizi sayesinde hep birlikte ne kadar tarih meraklısı olduğumuzu bir kez daha anladık. Çok merak ediyorum, bu ülkede kaç kişinin lisede üniversitede iken en sevdiği ders tarihti. Nedense ortaokul lise yıllarında  Osmanlı tarihi dersleri bana ölüm gibi gelirdi. Hiç de sevmezdim hatta itiraf ediyorum kopya çekerdim. Bu dersler ezbere dayalı, ardı ardına önce savaş ve zaferlerin, ardından toprak kayıpları ve yenilgilerin anlatıldığı sıkıcı derslerdi. Ancak üniversite hayatı benim Osmanlıya bakışımı değiştirdiği gibi ilgimi de fazlasıyla çekti. Bunun en büyük sebebi kendisinden ders alma şansına sahip olduğumuz İlber Ortaylı oldu. Sınavlarda bize Akdeniz haritası çizdirip o zamanın önemli liman kentlerini, ünlü ticaret ve kültür merkezlerini işaretlememizi isterdi. Trablusgarp ile Trablusşam’ın ayrı coğrafyalar olduğunu bilmeyen ancak liseyi başarı ile bitirip, üniversite sınavlarında yüksek puanlar almış olan ben ve sınıf arkadaşlarım için tarih eskiden bildiğimizden farklı birşey olmuştu. Zaferleri ve yenilgileri getiren etkenlerin sadece ordu ve askerlerle değil, Osmanlının kurumları ve izlenen politikalarla ilgili olduğunu farketmemizi sağlamıştı.

Hanedan da Osmanlı kurumları arasında en önemlileri biri idi. Hanedan, padişah ve kadınları, haseki sultanlar, valide sultanlar, padişah kızları ve damatları ile şehzadelerden oluşuyordu. İşte nüfusumuzun pek çoğunun Muhteşem Yüzyıl dizisi ile öğrendiği hasekiler ve valideler aslında Osmanlı kurumsal yapılanmasının da önemli bir öğesi olan Hanedanın parçası idi.

Tüm bu yukarıdakilerden yola çıkarak, kütüphanemde bulunan Murat Belge’nin Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür adlı Bilgi Üniversitesinden çıkmış kitabında yer alan ve benim önemli olduğunu düşündüğüm ayrıntıları bir kez de burada paylaşmanın yerinde olacağını düşündüm. İşte kitaptan bazı notlar:

OSMANLIDA HANEDAN KURALLARI

  • Osmanlı hanedanı zaman içinde tamamen kendine özgü bir evlilik biçimi yaratmıştır.
  • Dünyadaki pek çok feodal-monarşik düzende,”soyluluk” iki taraflı kabul edilmiştir; yani söz konusu rejimin bütün dünyadaki güçlü “ataerkil” anlayışına rağmen, soyluluk yalnız ve tamamen “baba”dan değil, bir ölçüde “anne”den de geldiği kabul edilen bir şeydir.
  • Ancak Osmanlılarda durum böyle değildir. Hanedan bir kere oturup kurallar biçimlendikten sonra, Osmanlı hanedanı padişahla arasında kural olarak “evlilik bağı” dahi bulunmayan köle cariyelerle devam etmiştir.
  • Osmanlı Devleti’nin başındaki kişinin evlendiği kadınlardan bir çeşit prestij yarar vb. sağlaması, ilk bir kaç kuşakta gördüğümüz bir şeydir. Osmanlı güçlendikçe, padişahın kadınının ona bir şey katması söz konusu olmaktan çıkmış ve dolayısı ile kadının statüsünün “köle” olması kuralı adamakıllı yerleşmiştir.
  • Köle olan kadın zorunlu olarak gayr-i Müslim ve gayr-i Türktür. Bu bütün aristokrasilerde gördüğümüz bir özelliği getirir: Etnik kökenin zamanla silinmesini. Avrupa’da da bir zaman sonra “tebaa” ile aynı etnik kökeni paylaşan “monark” kalmamıştır. Bu durum bir soyun kanının (bir halkın değil) soylu olduğunu iddia eden feodal dünya görüşü ile çelişmez.
  • Osman Bey, Orhan bey ve II: Murad annesi Türk olan üç Osmanlı Padişahıdır.
  • Özellikle Bayezid’ten sonra imparatorluğun yeniden kendini toparlamasından sonra Osmanlı padişahları artık çocuklarını doğuran kadınlarla evlenmezler. Nikah kural değil istisnadır.
  • Bayezid dönemi sonrasında nikahla evlenen Osmanlı Padişahları Kanuni Sultan Süleyman, Genç Osman, Deli İbrahim ve Abdülmecid olmuştur. Ama onların davranışları istisna, cariye ve evlilik dışı cinsel ilişki kural olacaktır.
  • Bunun sebebi yukarıda da değindiğimiz gibi, özellikle Fatih döneminin ardından devletin iyice güçlenmesi ile siyasi evliliklerin Osmanlı’ya değil karşı tarafa yaramasıdır. Hristiyan ya da Müslüman, herhangi bir rakip hanedanın temsilcisi veya sözcüsü  olabilecek bir kadının, padişahın zevcesi olarak sarayda oturup kalkması istenmemiştir. Zira Osmanlı ile evlenen kadının ailesi toplumda müthiş bir önem kazanır, bu da hem iç dengeleri bozar, hem de uzun zaman devam ederse özel tehlikeler yaratabilirdi.
  • Osmanlılar hanedanın kadın tarafının sadece kölelerden oluşmasını al-i Osman için bir soyluluk eksikliği olarak yorumlamadılar, tam tersine, bunu kendi güç ve kudretlerinin bir sonucu olarak gördüler.

ŞEHZADELER

  • Şehzadeler doğal olarak potansiyel padişahtır, dolayısı ile çok önemlidir.
  • Zamanın sağlık koşulları ve tıp bilgisiher padişahı çok sayıda erkek çocuk sahibi olmaya teşvik ediyordu, çünkü çocuk ölümü oranı hanedanda bile yüksekti.
  • Şehzade belirli bir “olgunlaşma” yaşına gelince bir sancağa gönderiliyor, “sancakbeyi” oluyordu. Bu doğrudan doğruya yöneticiliği öğrenmek demekti. Dolayısıyla çok da mantıklı bir uygulamaydı. Ancak şehzadelerin padişahlık kursu görmek için bazı sancaklara özellikle gönderildikleri, örneğin düşmanla işbirliği yapmamaları için hiç birinin Rumeli’de bir sancağa gönderilmedikleri de görülüyor.
  • Şehzadenin bir çeşit “minyatür padişahlık” ortamında yaşaması için gerekli tedbirler düşünülmüştü. Bir kere şehzade padişah babasınınki gibi bir haremde yaşıyordu. Burada yanında kendi annesi vardı. Ayrıca henüz on üç on dört yaşında da olsa kendi cariyeleriyle kuşatılıyor ve kadınlarını bulmaya başlıyordu.

HASEKİ SULTANLAR

  • Cariyeler içinden pek azının padişahın “gözde”si olabilmek şansına sahip olduğu kabul edilirdi. Bunların çoğu hizmet erbabı olarak saraydaki hayatını tamamlardı: Yalnız padişaha değil, valide veya haseki sultanlara ve hatta haremin üst rütbeli kadınlarına hizmet ederek.
  • Lonca sisteminin dereceleri onlar için de geçerliydi: Saraydaki hizmete çırak olarak başlarlar, işleri öğrendikçe kalfa derecesine terfi eder, en iyileri daha ileri yaşlarında usta olurdu.
  • Kızların en güzel ve en yeteneklileri, daha baştan padişahın çekebilecekler arasına alınırdı. Bunlar orada aldıkları dersler ve öğrendikleri hünerlerle musikişinas veya rakkase olarak başarı sağlamış olanlardır.
  • Padişahla daha yakın ilişkisi olanlara “gedikli cariye” denilirdi. Padişahın ilgisini çekerse “gözde”, ilgi ilk geceden sonra devam ederse”ikbal” denirdi. Padişahın karısı denebilir bir mertebeye ulaşan cariyeler “Haseki Sultan” olurdu. En yüksek rütbe, çocuk doğuranlar için kullanılan “kadın”dı. En büyük erkek çocuğu doğuran “Birinci kadın” olmak üzere.
  • Erkek doğuran hasekinin haremi terk etmesi gerekirdi. Burada hasekinin birden fazla erkek çocuk doğurarakpadişah nezdinde fazladan etki ve prestij kazanması engellenmeye çalışılıyordu.

KANUNİ VE HÜRREM

  • Kanuni Sultan Süleyman saltanatına geldiğimizde yukarıda bahsedilen kuralın paramparça olduğunu görüyoruz.
  • Süleymanın şehzadelikten kadını Mahidevran’dı. Manisa’da Süleyman’ın yanında bulunan on yedi kadından biri idi. Ancak Manisa’dan İstanbul’a gelip Topkapı Sarayına yerleştikten sonra Süleyman haremde Hürrem’le karşılaştı ve ona aşık oldu. Bu padişahlarda pek alışık olduğumuz bir şey değildi.
  • Hürrem’in saraya gelmeden önceki adı tarihte Rokselan olarak geçer. Bu bir özel ad olmaktan çok “rusyalı kız” ya da Rutenyalı kız” gibi bir niteleme olabilir. Ukraynalı olduğu genel olarak kabul edilebilir.
  • Hürrem hakkında hikaye boldur. Venedik Elçisi Bernardo Navagero bunların en ünlülerinden birini raporunda yazmıştır: Mahidevran bir kıskançlık nöbetinde Hürrem’i dövmüş ve tırmalamış, Hürrem, padişahtan kaçarak ilgisini iyice uyardıktan sonra sıyrıklarını göstererek Mahidevran’ın saraydan uzaklaştırılmasını sağlamış.
  • Hürrem Süleyman’a biri kız, altı çocuk doğurdu: Mehmed, Mihrimah, Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir. Buna rağmen saraydan hiç ayrılmadı, oğullarından herhangi biriyle sancağa çıkmadı.
  • Üstelik Süleymanla nikahlandı. Bu zamana kadar toplum padişahın haseki lerle evlenmemesine o kadar alışmıştı ki bu izdivaç bir şok etkisi yarattı. Halk arasında Hürrem’in padişahı büyü yoluyla ele geçirdiği söylentileri yayıldı. “Cadı” olduğu bile söylendi. Hürrem’i kıskandırmamak için Süleyman haremi de boşaltmış, hizmetkarlar dışında kimse bırakmamıştır. Bu olgulardan başka mektupları da hanedan tarihinde eşi pek olmayan bir aşk ilişkisi yaşadıklarını kanıtlar.

Uzun bir yazı oldu. Ancak benim gerçekten de ilginç bulduğum bilgiler bunlar. Son bir söz söylemek gerekirse, kitap okumak konusunda isteksiz olan toplumumuzun tarihe merakını uyandırmak için böyle diziler çekilmeye devam edilmeli diye düşünüyorum. Belki işte o zaman raflardaki kitaplar yerinden iner de biz de gerçekten okuyan ve sorgulayan bir toplum haline gelmeyi başarabiliriz.

yakın zamanda izlediklerim

19 Mayıs tatili öncesinde ayağımı burkunca bütün gün eve kapanıp kalınca bilgisayarımdaki izlenmemiş film ve dizilere gün doğdu. İlk izlediğim film Woody Allen’ın 2009 yapımı son filmi Whatever Works oldu. Film tam anlamıyla basit bir kurgu üzerine kurulmuş, ama izleyici ile çok güzel ilişki kurabilen ve mutlu sonla biten bir hikayeyi anlatıyor. Muhafazakarlığı bol bol eleştirirken inceden inceye de alay ediyor.  Ben cidden çok sevdim. Bir kere başrolü oynayan Larry David’e bayıldım. Hem oyunculuğuyla, hem tipiyle Woody Allen filmine çok yakışmış. Üstüne üstlük, kameralara dönüp doğrudan seyirciyle konuştuğu sahneleri de çok sevdim. İşte belki de bu sahneler sayesinde daha ilk dakikalardan seyirciyi içine alabilen bir film olmuş. O yüzden şiddetle tavsiye edilir.

Filmi izlerken bizim eski oturduğumuz sokaktaki karşı apartmanın kapıcısı geldi aklıma. Adam hık demiş Woody Allen’ın burnundan düşmüştü resmen. Uzun boylu, sakin, kendi halinde bir adamdı. Epeydir gitmedim ama eminim oralardadır. Aslında bir resmini çekip  Woody Allen ‘ın orijinal resimleriyle karşılaştırmak çok iyi olurdu.

Bu filmden sonra kalan vaktimin tamamını Lost’un elimde kalan bölümlerini izleyerek geçirdim ve gururla söylüyorum ki Amerika ile aynı anda dizinin final bölümünü izlemeyi bekliyorum. Aşağı yukarı bütün soruların yanıtları ortaya çıktı. Bazılarının bu dizinin artık suyunun çıktığını düşündüğünü biliyorum. Ama ben yine de ilk günkü kadar severek izledim 5 ve 6. sezonlarını.  O nedenle 6 senedir ne olacak acaba diye beklediğim bir şeyin sonunu izlemeye de sabırsızlanıyorum.