Bilkent Fish House-Ankara’da Bir Başka Balık Restoranı

Geçtiğimiz hafta sonlarından biriydi. Bir Pazar günü öğleden sonra… Adam’la oturmuş düşünüyoruz ne yapsak diye… Evde durmak istemiyoruz çünkü güneşin yüzünü gösterdiği nadir günlerden birindeyiz. Önceden bir planlama da yapmadık ki kalkıp yakın civardaki kasabalara, şehirlere gidelim, dağ deniz ya da antik şehir havası alalım. En kolayına kaçtık tabi. Daha önce gitmediğimiz bir restoran bulup yemek yiyelim dedik ve bu defa Bilkent Fish House’u seçtik.

Bilkent 1 Çamlık Sitesi’nin içerisindeki mekan sessiz ve sakin. Önündeki tenis kortları üyelerinin hizmetinde. Ağaçlar ve kuş cıvıltılarından başka bir şey duyulmuyor. Dolu olan bir iki masada herkes kendi halinde. Kimse kimse ile ilgilenmiyor. Müşteriler daha ziyade yakın çevrede oturan komşular. Amacımız sakin sessiz Ankara’da ama Ankarasız bir öğleden sonra olduğundan ilk izlenimimiz gayet olumlu.

Ufak bir rakı yanına da meze söylüyoruz öncelikle. Ekmek ve zeytinyağı içerisinde zeytinler geliyor masaya. Zeytinyağı güzel. Ancak ben çizik yeşil zeytin severim. Burada servis edilen zeytinler iri kıyım, iri çekirdekli yeşil zeytin. Ekmek sepetinde beyaz ve kepekli ekmeğin yanında bir de mısır ekmeği var. Adam mısır ekmeğini çok seviyor.

Sonra mezeler masaya teşrif etmeye başlıyor. İstanbul’da Radika’da yediğim levrek turşusunun tadı damağımda kaldığından olsa gerek benzeri bir tat olduğunu düşünerek marine levrekten bir porsiyon söylüyorum. Radika’daki ile aynı tat değil. Levrek turşusunun benim daha çok beğendiğim, daha keskin bir tadı vardı. Acaba levrek marine ve levrek turşusu farklı şeyler mi? Bilen varsa bana anlatır mı aradaki farkı?  Ancak Ankara’da başka bir restoranın menüsünde benzeri bir şey görmediğim için söylediğime de memnunum. Belki de ben bilmiyorum. Ankara’da nerede levrek turşusu yenir bilen var mı? 

Ardından bir levrek sarma söylüyoruz. Bana en farklı gelen lezzet bu oluyor. Zira yaprağın kendisi gerçekten çok lezzetli idi. Hem iri hem yumuşacık, damarsız. Fena bir tat değil levrek dolma. Yeni bir lezzet bizim için.

Sonra Adam’ın favorisi olan deniz börülcesi geliyor. Keşke sarımsağı ve zeytinyağı bol olsaymış diyoruz. Sanırım biz keskin tatları daha çok seviyoruz o yüzden bize göre ortalama bir deniz börülcesi bu.

Son mezemiz ezme. Hani düğünlerde, ya da toplu verilen yemeklerde önünüze karışık bir başlangıç tabağı getirirler. İçinde fava, beyaz peynir, ezme, zeytinyağlı biber dolması gibi bir takım mezeler muhakkak bulunur. İşte benim o ordövr tabağımda ezme illaki en sona bırakılan, çoğu zaman da hiç dokunulmayandır. Yoğurtlu meze sever biri olarak genelde restoranların çok iyi yapamadıklarını düşündüğüm ezme favorilerim arasında yer almaz.  Burada da maalesef aynı kaderi yaşıyoruz.

Salata olarak kırmızı soğanlı roka salatası istiyoruz. Salatayı nasıl istiyorsanız öyle hazırlıyorlar. O nedenle menü ile sınırlı değilsiniz.

Ara sıcak olarak önce bir kalamaz ızgara söylüyoruz. Minicik kalamarlar üzerinde eriyen kaşar peynirle birlikte şişte ızgara edilmiş. Mesela azıcık daha masraflı olsa da kalamarın üzerine parmesan peyniri rendelense sonuç daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorum içimden. Ya da Trilye’de yaptıkları gibi kocaman bir kalamar parçasını cidden nar gibi ızgara edip getirseler önümüze.Kalamar minicik olduğundan hemen denemek hevesi ile midemizin derinliklerini boylamış olmalı ki fotoğrafını çekememişiz.

İkinci ara sıcağımız karides tava. İçerisinde mantar da var. Tereyağına ekmeğimizi bandırarak keyifle bütün güveci silip süpürüyoruz.

Ardından bir büyük levreği sonradan bize katılan Arya ile birlikte paylaşıyoruz. Balık güzel. Hava güzel. Sohbet güzel. Balıkla birlikte gelen ızgara sebze tabağı da güzel.

Ağzımız tatlandıkça bu defa haydi midemizin sınırlarını zorlayarak bir de tatlının tadına bakalım diyoruz ve çikolata fondü istiyoruz. Fondü yanında kocaman bir meyve tabağı, dövülmüş fındık ve cevizle birlikte geliyor. Fena bir lezzet değil ancak iki konuda daha çok dikkat gerek diye düşünüyorum. Birincisi daha iyi kaliteli bir çikolata kullanılması. Zira artık Türkiye’de de eritmek için kullanılabilecek  iyi kalitede çikolata bulmak mümkün. ikincisi eritilmiş çikolatayı optimum sıcaklıkta tutabilmek için fondü kasesinin altına daha kuvvetli bir mum ışığı koyulması. Çikolatanın fokur fokur kaynamasını beklemiyoruz ancak ılık-soğuk arası bir sıcaklıktan daha yüksek bir ısıda tutulmasını sağlamak gerek diye düşünüyorum. Son olarak meyvenin yanı sıra kedidili bisküvi de fondü ile birlikte servis edilse ne güzel olur mesela. Ya da kurutulmuş portakal şekerlemesi veya her şeyi geçtim rulokat olsa mesela J Maalesef bu fondünün de resmini çekmeyi unutmuşuz.

Bilkent Fish House maceramız böylece sona eriyor. Yeniden gelir miyiz diye soruyoruz kendimize. Geliriz ancak bu defa abartmadan, bir balık bir salata birer kadeh bir şey içerek kalksak da aynı tatmini alacağımızı düşünüyoruz. Özellikle yaz akşamları çok abartmadan ağaçların altında sakin bir yemek için uygun bir yer. Şiddetle tavsiye etmesem de  yazdıklarım ışığında deneyebilirsiniz diye düşünüyorum.

Reklamlar

Tunalı Balıkçısı’nda Öğle Yemeği

Pazar günü bir açık bir kapalı olan havaya çok da aldırmadan Limon Kabuğu ve ben gayet spontane bir plan yapıp kendimizi Tunalı Balıkçısında bulduk. Son dönemde pıtırcık gibi açılan balık lokantalarının bir yenisi. Tunalı’nın Kuğulu tarafına yakın, yeni açılan Body Shop’un karşısındaki apartmanın birinci katında caddeden geçenlerin kafalarını çevirip bakmalarına neden olacak kadar renkli, ferah görüntülü bir mekan.

Meze dolabında gördüklerimiz standart tatlar…

Balıkçıköy’ün daha zengin bir meze yelpazesi var gibi geldi bana… Bir sürü meze çeşidi var gibi görünmekle birlikte ben seçim yapmakta zorlandım ama seçenek çokluğundan değil, ağız tadıma biruygun bir şey bulmakta zorlanmaktan. 

Bizim amacımız ortaya meze söyleyip, daha sonra yer kalırsa balığa geçmek. Acıkmışız o yüzden bir an evvel yemeye başlamak istiyoruz ve bakın masaya neler geliyor.

Önce köpoğlu…

Ardından diğer yoğurtlu patlıcan mezesi…

Deniz börülcesi…

ve enginar kalbi…

Enginar kalbinin içi beyaz peynirle doldurulmuştu ancak epeyce kuru bir lezzetti. Haşlanmış enginarların içine peynirle doldurduktan sonra zeytinyağında bekletmek ya da fırınlayarak servis etmek bence daha iyi bir fikir olur muş. Ayrıca genelde balık lokantalarında ekmeği bandıra bandıra yediğiniz güzel zeytinyağı kullanılır. Kokuludur bu zeytinyağı, mistir hele açsanız ve dikkat etmezseniz daha yemek sofraya gelmeden ekmek, zeytinyağı ikilisi ile doyurursunuz karnınızı. Ben maalesef burada kullanılan zeytinyağından öyle bir tat alamadım.

Ardından kalamar söyledik, ki bizce masanın en iyi tabağı buydu…

en son olarak ise karides güveç… bu da fena değildi…

Özetle güzel dekoru olan, cadde manzaralı, standart bir balık lokantası olmuş Tunalı Balıkıçısı, Zeytinyağı ve mezelere dikkat ederlerse caddeyi tepeden izlemenin avantajı ile gerçekten de güzel bir yer olabilir. Bu defa denemediğimiz balıklarını bir dahaki sefere tatmak üzere diyorum.

Bilkent Mezzaluna’da bir öğle yemeği

Biriken epeyce yemek fotoğrafım oldu o yüzden detayları daha fazla unutmadan hızlı hızlı yazayım diyorum. Önce İtalyan mutfağından başlayalım dedim O yüzden de bundan 2 hafta öncesine gidiverdim.  Cumartesi günü öğle vakti sevgili Limon Kabuğu ile bir yemek  yemek üzere sözleştik. Önce Bilkent’te buluşalım dedik. Sonra Mezzaluna’yı seçtik. O gün limit, sınır tanımadık, yedikçe yedik 🙂

Mezzaluna hiçbirimiz için yeni bir keşif değil. Genellikle İran Caddesindeki şubesine gitmekle birlikte Bilkent şubesinin de aynı kalitede olduğunu söylemek lazım.

Öncelikle klasik şekilde masaya güzel bir ekmek tabağı ve bandıra bandıra bir hal olduğumuz zeytinyağı geldi.

Patlıcan, domates ve  peynir bu kadar mı yakışır bir yemeğe? Ben ayrı ayrı her birine bayılırım ancak üçü birbirinin içine böylesine işleyince ortaya tam bir lezzet bombası çıkmış. Menüdeki adını hatırlayamıyorum, ancak Mezzaluna’ya ne zaman gitsem  yemek öncesinde istediğim bir sıcak başlangıç yemeğidir bu peynirli, domatesli, fırınlanmış patlıcan. Çoook tavsiye ederim. Mutlaka deneyin derim.

Biz bu tabağı tam silip süpürmüşken, ana yemekler geliyor. Bu benim gorgonzola soslu bonfilem… Eti biraz sert olmakla birlikte güzel bir tabaktı.

Bu da Limon Kabuğu’nun raviolisi… Bayıldı, bayıldı, nefis dedi…

Biz bu koca tabakları silip süpürdükten sonra halen menüdeki tiramisunun hayalini kurmaya devam edebiliyoruz. Şaka gibi ama çok keyifli 🙂  Aşağıda sizlere Ankara’da yediğim en leziz tiramisuyu takdim ediyorum… Başka yerde aramayın, Mezzalunadakini lütfen kaçırmayın…

Kahvelerimizin yanında gelen bu nefis portakal şekerlemeleri ve çikolatalar da gözümüzü hiç korkutmuyor…. Tanrı dünyayı bizim iştahımızdan korusun 🙂

Biz bu öğle yemeğinden inanılmaz keyif aldık. Fazla geldi aslında ama pişman dahi olmadık 🙂 Daha ne diyeyim o kadar güzeldi işte. Hala denemeyen var ise şiddetle tavsiye ederim.

Bilkent Rock Festivali

Teknik bir arızadan dolayı epeydir müzik yazılarına ara verdim. Doğru dürüst müzik dinlemeyediğim için müzik yazıları da yazamıyordum. Bugün yeni bir klip yayınlamayacağım ancak bir müzik festivali ile ilgili duyuru da bulunacağım. Malum bahar aylarındayız. O nedenle Ankara’daki üniversiteler birer birer şenliklerine başlıyorlar.

İlk Festival haberi Bilkent’ten 29-30 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan Bilkent Rock Festivalinin programı epeyce zengin görünüyor. Benim gözüm ise ilk günden ziyade ikinci güne takılıyor ve Cumartesi günü mutlaka orada olacağım. Umarım yağmur yağmaz ve uzun zamandır içimde biriken müzik açlığını yatıştıracak eğlenceli konserler izleme şansına kavuşurum. Hava sağanak yağışlı görünüyor. Yani sırıl sıklam olma ihtimalimiz yüksek ancak ben yine de gideceğim. Belki dönüşte bu festivalle ilgili bir sürpriz de yaparım size.

 

İşte Program:

29 Nisan Cuma
12:00 – 13:00 The Rice
13:30 – 14:30 Pera
15:00 – 16:00 Başıbozuk
16:30 – 17:30 Kırmızı
18:00 – 19:00 Narkoz
20:00 Kolpa(ODEON)
22:00 Kurban(ODEON)

30 Nisan C.tesi
13:00 – 14:00 Boot
14:30 – 15:30 Musk
16:00 – 17:00 Kaşmir
17:30 – 18:30 Kora
19:00 – 20:30 TNK
21:30 Teoman(ODEON)

Not: ODEON Konserlerinin bilet fiyatları 15 TL.

Denge- Kaçırılmayacak Bir Bale Gösterisi

Beethoven’in 7. Senfonisini sever misiniz? Benim tüylerimi diken diken eden bir kaç klasik müzik eserinden biridir. Orkestrayla dinlendiğinde de, bir gösteride fon müziği olarak kullanıldığında da aynı etkiyi gösterir üzerimde. Bayılarak izlediğim The Fall filminin jenerik müziği olarak da kullanılmıştır ki 5+1 amfi ile dinlendiğinde gerçekten insanı içine alıp çekiveren bir müzik harikasıdır.

İşte bu haftasonu izlediğimiz Denge Balesinin ilk bölümünde de kulaklarımızın şenlenmesine yol açtı bu senfoni. Bu güzel müzik eşliğinde harika bir koreografi ile karşımıza çıkan Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçılarını da ayrıca kutlamak gerek. Estetik, müzik, en güzel bale figürleri ile bizden çok alkış aldılar.

 

Gösterinin ikinci bölümünde ise Astor Piazolla ve Jacobo Gade’e ait olan “This Is Your Life” adlı tango esintileri taşıyan eserle dansçılar farklı hayat kesitlerinden örnekleri bizlere sundular. Kimler yoktu ki bu bölümde? Evli iki çocuklu bir çift. Sinirli ve gergin koca karısını aldatıyor. Karısı ise evliliklerinin muhteşem gittiğine inanıyor. İkinci kadın ise alabildiğine mutsuz. Aktör olmak isteyen ancak aile baskısı ile iş adamı olmuş bir genç adam. Sevgilisi tarafından terk edilen bir diğer genç adam. Bir kazanova ile evli olan genç kadın. Güzellik salonu işleten bir gay….

Oyunun ilk bölümü klasik balenin en güzel örneklerini sunarken, ikinci bölüm müzikal tadında rengarenk görüntülerle geçti. Bu ay içerisinde son bir gösteri daha yapacaklar. Bunu da not defterinize kaydedin derim.

La Flambée-Ankara’da bir Fransız

Haftasonu bize evinde ziyafet çeken Chef Aygün’ün Ankara’daki son gecesinde uzun zamandır gidilecekler listesinde yerini koruyan bir yerde yemek yedik: La Flambée.

Rengarenk dekore edilmiş, Ankara’da gördüğüm hiç bir restorana benzemeyen, çok sıcak, çok hoş bir mekan. Alt katta bir şömine var. Burası konukların yemek öncesinde aperatif aldıkları ya da yemek sonrasında kahve ve konyaklarını yudumladıkları evinizin salonundan farksız bir giriş mekanı olmuş.

La Flambée tipik Fransız restoranları gibi sadece öğle ve akşam servisinde açılıyor. Akşam yemeği saat 7.30’da başlarken, ilk 45 dakika restoran sakinliğini koruyor. Saat 8’den itibaren ise masalar dolmaya başlıyor. Biz erken gittiğimiz için halimizden memnunuz. Zira içerideki servis elemanı sayısı tüm masalar dolu olduğu takdirde yeterli olur mu bilemiyoruz. Garsonlar Fransız Büyükelçiliğinin garsonları. Aşçı ise Ankara’ya yerleşen bir Fransız: Laurent Petit.

Garsondan menüyü istediğimizde basılı menü yerine kara tahta menü ile çıkıyor karşımıza. Çok fazla seçenek yok. Pek çok restoranda olduğu gibi albüm kıvamında çevir çevir bitmeye menüler yok burada. Mutfakta tek bir aşçı var ve her gün değişen spesiyaller hazırlıyor.

Biz bu menüden başlangıç olarak Camembert Fondü seçtik. Erimiş camembertin üzerinde elma dilimleri, yanında ise yeşillik. Kızarmış ekmeğin üzerine bir parça koyup ufak bir ısırık alıyorsunuz, sonrada Urla’nın nefis Cabarnet Sauvignon’undan bir yudum.  Mmmmmm….

Ardından benim odun ateşinde fileminyonum geliyor.

Bu nefis yemeğin şu aşağıdaki şömine ateşinde rötuşlandığını biliyor musunuz?

Bu da Aygün’ün karabiberli ve konyaklı böbreği…

ve tatlıııı geliyor… krem brule…

Biz bu nefis yemeğin arkasından alt kata inip kahve ve konyak söyledik.  Mırıl mırıl şöminenin karşısında gerinen adını öğrenmeyi unuttuğumuz bu keyif düşkünü  ile birlikte keyif yaptık. rahatsız olmasın diye fotoğrafını flaşsız çektim o yüzden epey karanlık çıkmış…

Biz farklı ve çok keyifli bir akşam geçirdik.  Fiyatlar biraz tuzlu ancak yine de farklı bir deneyim yaşamak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Zira ben yediğim ve içtiğim herşeyden çok memnun kaldım. Bir de bir yazı önce vermiş olduğum yemek yemeğe ara vereceğime dair sözü de tutamadığımın farkındayım. 🙂 

Chef Aygün’ün son ziyafeti…

Bu ara üst üste çok fazla yemek yazısı yazdım gibi oldu. Aslında niyetim burayı bir yemek bloğuna çevirmek değil lakin iyi sofra bulunca da kaçırmamak gerek galiba.  Cumartesi akşamı gerçekten de harika bnir sofraya oturduk dostlarla. Aslında pek azımız birbirimizi önceden tanıyorduk ancak gerçekten de nefis bir sohbet ve güzel müzikle yoğurulmuş çok  neşeli bir akşam geçirdik hep beraber.

Bu sefer ben fazla konuşmayacağım çünkü resimler kendi başlarına yeterliler. İnanılmaz derecede leziz karidesli ve mantarlı bir çorba ile başlayan bu şölen, kırmızı, sarı ve yeşil köri ile yapılmış üç ayrı et yemeği, pilav, fırında tavuık ve balık, çeşit çeşit peynir ve soğuk etle tamamlandı. Resmini çekememişiz ancak çilek soslu muhteşem bir cheese cake finali yaptı bu sofrada. Benim makinem yanımda olmadığı için sevgili Elçin’in çektiği resimlerle bizim bu haftaki Cumartesi şölenimize buyurun 🙂

Sofranın genel görünümü…

Adam’ın yaptığı nefis tavuk ciğeri…

Salata…

Wok’ta tavuk…

Fırında nar gibi kızarmış tavuk…

Peynirler, soğuk etler….

Evet resimler gerçekten de kendileri konuşuyorlar. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere ben bu hagfta sonu itibarı ile en azından bir süreliğine yeme içme faslını kapatıyorum. Yeniden spor ve daha sağlıklı yaşam kurallarına dönme vakti geldi de geçiyor bile. En azından bir süreliğine 🙂

Kuğulu Park’ta Pazar Kahvaltısı

 Adam ve ben geçen hafta Pazar günü güneşin tadını daha çok çıkarıp,  günü daha iyi değerlendirebilmek için erkenden düştük yollara. Ne var ki, gece telefonlarımız kendiliğinden saatleri 1 saat ileri alınca, sabahın saat 8’inde Tunalıda bulduk kendimizi. Saatlerin ileri geri alınma meselesinden haberdar olmayınca, önce Tunalının bu kadar boş olmasına şaşırdık, sonra saati 9 zannederken 8 olduğunu öğrenip güldük halimize.

Nerede kahvaltı edelim diye düşünürken, lezzet mi manzara mı sorusu karşısında bu defa manzarayı seçerek Kuğulu Park’taki Şanlı Edesa’ya  gittik. Bakın Park sabahın o saatinde ne kadar güzeldi.

Biz ortaya bir kahvaltı tabağı yanına da bir menemen istedik. her ikisini de çok lezzetli bulduğumu söyleyemeyeceğim. Oysaki bu kadar güzel bir konumda, çok daha güler yüzlü servis elemanları ve daha iyi tasarlanmış bir menü ile Cumartesi-Pazar sabahlarının vazgeçilmez mekanı olabilecek bir yer. Ancak şu an için sabah kahvaltısında sundukları lezzetler tatmin edici olmaktan uzak. Ben kahvaltı için pastırmalı yumurtalı pide söylemeyi hayal etmiştim.  Ancak o saatte pide fırınının yanmadığını söylediler. Oysaki kahvaltıya yakışacak çeşit çeşit pide koysalar menüye, kahvaltı tabaklarına koydukları malzemeyi daha özenli seçseler, en basitinden tost yapsalar,  dolup taşmaz mı bu mekan?

Yine de güzel bir kahvaltıydı. Güneşli bir günde, güzel manzarayla… Belki bir dahaki sefere kebaplarını denemek üzere uğrarız buraya…

Bir Cumartesi günü: Turunç Cafe, Kaybedenler Kulübü, Firarperest

İstanbuldan döndüm. Yoğun bir Perşembe ve Cuma gününün ardından haftasonu geldi de geçti bile. O yüzden filmin makarasını biraz geriye sararak geçen iki haftalık ne yedim, ne izledim ve nerelerde gezdim özeti yapayım diyorum. Bakalım neler yapmışız? Sizlere neler tavsiye edebiliriz?

Geçtiğimiz haftasonu hava gerçekten de çok güzeldi Ankara’da.  Pırıl pırıl bir güneş vardı tepede.  Tunalı Hilmi, Kuğulu Park tıklım tıklım. Güneş pırıl pırıl tepede. Cumartesi günü seçtiğimiz mola durağı Tunalı Turunç Cafe. Konum itibarı ile Cadde ve Parkı pek de güzel izleyerek bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir mekan.

Turunç Cafe ilk açıldığı dönemlerde çok sevdiğim bir mekan değildi ancak aradan zaman geçtikçe daha sık uğrar olduğum buraya. Tatlıları güzeldir Turunç Cafenin. Ama ben bu defa dışarda yemek yiyeceğim zaman eğer menüde varsa kaçırmadığım bir yemek söyledim: Quesedilla. Yanına da bu güneşli bahar gününe yaraşır bir bardak buz gibi bira… Elimde Elif Şafak’ın son kitabı Firarperest. Hepsini tavsiye ederim.

Size ikinci tavsiyem Kaybedenler Kulübü olacak. Bir çoklarınız belki de çoktan izledi bile. İzlemeyenlere de ben bir kez daha ısrar etmiş olayım bu vesileyle. İki kafadarın İstanbul’da 1990ların sonunda Kent FM ‘de yaptıkları radyo programının senaryolaşmış hali karşımızda. Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in canlandırdığı Kaan ve Mete’nin hikayesi. Kimsenin okumadığı kitapları basan, motorcu Kaan ile Pub işleten, plak kolleksiyonu yapan Mete. 

İlk başlarda, kimsenin dinlemediğini zannettikleri bir radyo programı yaparken, farketmeden birbirinden çok farklı ve geniş kitlelere ulaşan iki radyocu. Kaybedenler Kulübünün program saatleri dinleyiciler  için günün en çok beklenen saati haline gelince hem şaşırırlar, hem de  programın çizgisinde değişiklik yapmadan, şımarmadan, kendi zevkleri için yayın yapmaya devam ederler.  Böyle bir program şu anda yapılsa ne olurdu? Ya da yapılabilir miydi emin değilim çünkü filmde hemen herşeyden konuşulup, tabu vs. kıvamındaki pek çok kavramla da bir güzel dalga geçiliyor.

Film son derece gerçekçi… Kaan’ın çevirmen ev arkadaşının miskin halleri,  her program sonunda onları kapıda bekleyen kızlar, sıkılınca yapılan Olimpos kaçamakları, Erol Egemen, yalnızlık, bira, sigara, Metenin  görmüş geçirmiş annesi, Zeynep, aşk, rutin, standart hayatlar, kalıba oturtmaya çalışmalar…

Bu arada filmin en kötü oyuncusu Ahu Türkpençe idi. Gerçekten de çok kötü oynamış bence. Ama siz ona değil diğer oyunculara odaklanın görmezden gelin derim ben.

Kariyer, okul, terfi neye yarar? Eğer gerçekten de istediğiniz hayatı yaşayamıyorsan diyor film. Hepimizin aklındaki ortak soru değil mi bu?  Kalk gidelim akıllı olamıyorsan, sıkıldığın halde aynı şeyleri yapmaya devam ediyorsan, hep -meli, -malılarla yaşıyorsan.

Filmin soundtrack albümü de haftanın müzik önerisi olsun.  Mutlaka edinin ve dinleyin. Her ne kadar İngilizce müzik sevsek ve rock müziğe bu dili daha çok yakıştırsak da, gece çıkılan mekanlarda özellikle bir kaç biradan sonra insanların aralara serpiştirilen damardan Türkçe şarkılarla nasılda coştuklarını bir görün.  Ben çok eğlendim o sahneleri izlerken, dedim ki hepimizin ruhu biraz arabesk.

Son olarak, filmden çıkıp da iki bira içmeden durabileceğinizi sanmıyorum. Zira altın sarısı efes kadehleri filmin baş köşesinde duruyor. Ben filmden çıkar çıkmaz bir sigara yaktığım gibi kendimi Turunç cafeye attım…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑