Zülfü Livaneli-Serenad

Zülfü Livaneli’nin okuduğum ilk romanı Leyla’nın Evi olmuştu. Geçen Pazar günü D&R’da dolaşırken yeni romanı Serenad’ı görünce hiç beklemeden aldım. Pazar akşamı yatmadan önce de okumaya başladım. Akıcı bir dille yazılan romanı bu sabah itibarı ile bitirmiş bulunuyorum.

Hikaye yaşı 90’a dayanmış Alman profösör Maximillian ile İstanbullu Maya’nın 3-4 günlük tanışıklığının hikayesi. İki yabancının bu kadar sınırlı zamanda paylaştıkları sırlarla dolu hayat hikayeleri bizi konudan konuya atlatarak uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

İstanbul Üniversitesi’nde rektörün asistanı olarak görev yapan Maya rektörle ilgili günlük haberleri takip etmek, üniversite’yi ziyarete gelen konukları ağırlamak ve her şekilde rektöre yardımcı olmaktan sorumlu bir genç kadın. Edebiyat bölümünden mezun olmuş. Fiziksel özellikleri konusunda çok bilgi sahip olmamakla birlikte 36 yaşında 38 beden ve siyah saçlı olduğunu romanın çeşitli yerlerindeki bilgilerden öğreniyoruz.

Sekiz yıl önce boşanmış dul bir kadın Maya. 14 yaşındaki oğlu Kerem’le birlikte yaşıyorlar. Boşandığı kocası Ahmet ise, fazla sorumluluk almadan yeni kız arkadaşıyla kendi hayatını yaşamaya devam ediyor.

Maya’nın bir de sevgilisi var. İsmi Tarık. Tarık borsacı. Steril bir hayatı, İstanbul’un rezidanslarından birinde boğaz manzaralı bir evi var. Lüks yaşamın simgesi. Materyalist ve yüzeysel tavırlarına, umursamazlığına karşın Tarık’ın Maya’ya pek çok yardımı da dokunuyor.

Romanın otoriter, sistemle tam uyumlu, jilet gibi üniformalı ve sert karakteri ise ağabey figürü tarafından doldurulmuş. Aklımda ağabey olarak yer ettiğinden dolayı olsa gerek, romanı yeni bitirmiş olmama rağmen adını hatırlayamıyorum.

Romanın ana erkek karakteri İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da iki yıl kalan Profesör Maximillian Wagner. Uzun boylu, yakışıklı, centilmen ve entelektüel bir Alman. Çok acılar çekmiş. 59 yıl sonra yeniden ziyaret ettiği İstanbul’a son bir görevini tamamlamak üzere gelmiş.

Romanın kadın karakterlerinin her birinin acı bir hikayeleri, saklamak zorunda kaldıkları bir kimlikleri var. Kırım Türkü Maya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlere karşı Almanların yanında savaşan Mavi Alaylı Kırım Türklerinden.  Sonradan canını kurtarabilmek için Ayşe adını alıyor…. Ayşe aynı zamanda bizim asıl kadın kahramanımız Maya’nın anneannesi. Bir diğer kadın kahraman, Mari. Mari Ermeni tehciri sırasında ailesi tarafından komşuları olan Türk aileye emanet ediliyor. Hıristiyan ve Ermeni olarak doğan Mari yeni hayatına  Samahat ismi ile ve Müslüman olarak devam ediyor. Semahat aynı zamanda Maya’nın babaannesi.  Nadia ise Almanya’da yaşayan Yahudi bir genç kız. Maximillian’ın biricik aşkı ve karısı. O da savaş döneminde Nazi Almanya’sında tanınmamak için Deborah adını alıyor ancak Nazilerin gazabından kurtulamıyor.

Nadia ve Maximillian’ın aşkı romanın en orta yerinde dururken, bu aşk hikayesini iktidar savaşları ve  insan vahşeti çevreliyor. Bütün iktidarların kötü olduğu sonucuna varan roman, ilk etapta insanın özü itibarı ile iyi dahi olsa, iktidara giden zorlu yolun onu değiştireceğini ve farklı bir insan haline getireceğini savunuyor. Dil, din, ırk ayrımı, geçmişle yüzleşme, ulus devlet mi devlet ulus mu tartışması romanda sürekli olarak altı çizilen diğer kavramlar oluyor.

Okurken ara ara gözleriniz sulanabilir diye de uyarmakta fayda görüyorum. Özellikle Nadia ve Maximillian’ın aşk hikayesinin bahsedildiği bölüm epeyce dokunaklı. Bu hikayenin öyle de vurucu bir yanı var ki, keşke tek bir ana hikaye olsaymış, bütün roman sadece Nadia ve Maximillian üzerine dönseymiş hissine kapılıyorum. Üstelik daha sade bir kurguyla da aynı etkiyi yaratabilecekken, karakterlerin her birinin apayrı hikayeleri olması romanda kişi sayısını aşan bir kalabalık duygusu yaratmış bence.

Romanın tarihi yönü bu konuda bilgili olmayan okuyucuyu bilgilendirirken, tarihe olan ilgisini de arttıracak diye düşünüyorum. Zira  Mavi Alay ve Struma’nın hikayelerini bilmemekten ötürü epeyce hayıflandım.

Dili son derece akıcı olan, kurgusunda kimi boşluklar bulunmakla birlikte yaz mevsiminde iyi gideceğini düşündüğüm bu romanı size de tavsiye ederim. 

Reklamlar

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

One Response to Zülfü Livaneli-Serenad

  1. limonkabugu says:

    struma olayi beni de etkiledi…tarihi bize okullarda gunahlariyla ogretmedikleri icin bilmiyor olmamiz dogal bence…internetten epey arastirdim ama cok fazla fotograf bulamadim. ya yok ya da ozellikle internette yok…bence 2.si

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: