Brüksel Gezi Notları 7: Aux Armes de Bruxelles ve Midye Hakkında

Café Metropole’den çıktıktan sonra bu defa akşam yemeğini yiyeceğim Aux Armes de Bruxelles‘e doğru yola çıkıyorum. Aux Armes de Bruxelles  bundan 6-7 sene evvel, Brüksel-İstanbul uçağında tesadüfen benim yanıma oturan Antwerpli bir şefin önerdiği Brüksel restoranları listesinde olan ve benim epeydir denemek istediğim ancak fırsat bulamadığım bir yer.

Restoran Brüksel’in balıkçı restoranlarının yan yana dizildiği sokağı Rue des Bouchers’de. Burada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var. Balıkçılar sokağındaki restoranların çok büyük bir çoğunluğu, Brüksel’de yerleşik Faslı, Tunuslu, Lübnanlı göçmenler tarafından işletiliyor. O yüzden bu restoranlarda Belçika mutfağından ziyade Akdeniz mutfağının değişik örneklerinin bulunduğu menülerle karşılaşmanız muhtemel.

Devasa deniz kabuklularını kendilerine vitrin yapmış, sokağa atılmış masalar ve çiçekler arasında sizi restoranlarına davet eden, iltifatlar eden, nerelisiniz diye soran garsonlara aldanıp, bunlardan birine girmeniz ise an meselesi. Restoranların hepsi birbirine benzediği için yapacağınız seçimin rastgele olması da çok olası.

Bu restoranlar kapı girişine koydukları set menüleri ile hesaplı gibi görünse de sonuçta ödediğiniz hesap beklediğinizden çok daha yukarıda da olabilir.  O yüzden bence turist tuzağı olan bu sokakta gezerken dikkatli olmakta ve galeyana gelerek, sıcak bir şekilde sizi içeri davet eden garsonlara aldanmamakta fayda var. 

Bu sokakta bir de Chez Leon var ki, sadece Türkiye’den değil tüm dünyadan turistleri ağırlayan, fiyatları göreli olarak daha hesaplı, her zaman hınca hınç dolu, kebapçı zihniyeti ile sürümden kazanan bir yer. Ancak ben,  Brüksel’e gelen herkesin dolaştığı “midye, waffle, bira”  şeytan üçgeninde eğer ilk kez midye yiyecekseniz bunu biraz daha düzgün bir yerde yiyerek başlamanızı tavsiye ederim. Bu arada Chez Leon ve Aux Armes de Bruxelles nerede ise tam karşı karşıya iki restoran ve ikisini de bulmak son derece kolay.

Restoran’a girdiğimde önceden rezervasyonum olmadığı için acaba tek kişilik bir masa bulma şansım var mıdır diye soruyorum. Garson beni buyur ederek restoranın baş köşesine oturtuyor. Gerçekten şanslıyım çünkü bu sokakta sahibi Belçikalı olan tek restoran burası ve turistlerden ziyade yerlilerin de rağbet ettiği bir yer.

İlk geldiğimde boş masalar olmasına karşın bir süre sonra restoran doluyor. Yaş ortalaması yüksek , masalarda bembeyaz masa örtüleri ve peçeteler, etrafınızda vızır vızır dönen garsonlar var. Ben tereyağı ve ekmek ile oyalanırken bir yandan da müşterileri izliyorum.

Menü geliyor ve ben öncelikle bir kadeh beyaz pouilly fumé söylüyorum. Bu benim çok beğendiğim bir üzüm ve şaraptan ilk yudumu aldığımda da ne kadar doğru bir seçim yaptığımı anlıyorum. Yemekten önce masaya adet olduğu üzere ekmek ve tereyağı geliyor.

Fazla beklemeden ilk tabağım geliyor. Croquettes aux Crevettes. karides pane gibi düşünebileceğiniz bu tabak, Belçika mutfağının midye ile birlikte en ünlü spesiallerinden. İçerisindeki malzeme çok bol, dışındaki kaplamayı nerede ise hissetmiyor ve karidese doyuyorsunuz. Tabaktaki hoşluklardan biri de croquettelerin yanında sunulan maydanoz. Kıvırcık maydoanozlar çok kızgın yağa bir saniyeliğine batırılıp çıkarılmış ve gerçekten tahminlerinizin çok ötesinde nefis bir tada bürünmüş. Bayıldım.

Ben maydanozların sırrını garsona sorarken yan masaya benden biraz sonra yerleşen müşteriler lafa giriyorlar ve muhabbet başlıyor. Antwerp’te yaşadıklarını ve has munis Belçikalı olduklarını öğrendiğim masa komşularım bana yemek yemek için çok iyi bir seçim yaptığımı söylüyorlar. Konu konuyu açıyor ve Mayıs ayında Türkiye’ye geleceklerini öğreniyorum.  Bana İstanbul’da gidilebilecek restoran isimleri soruyorlar ve onlara daha güzel bir liste hazırlayabilmek için e-mail adreslerimizi alıyoruz.

Bunlar ise onlara gelen başlangıç yemekleri. İlk gördüğünüz Les Moules a l’Escargot. Türkçe çevirisi Salyangoz usulü Midye olmasına karşın bu tabakta salyangoz yok. 

İkincisi ise Belçika’da özellikle savaş ve kıtlık yıllarında patatesle birlikte en çok tüketilen besin kaynaklarından biri olan Hindiba ile yapılan Endive au Gratin. Peynir ve domuz jambonu  ile doldurulan hindibaların üzeri beşamel sosla kaplanarak hazırlanan bir başka Belçika spesiyalitesi.

Sohbet devam ederken benim ikinci tabağım geliyor:  “Les Moules au Vin Blanc et a la Creme”- yani beyaz şaraplı ve kremalı midye.

Midyeler harika, sos müthiş, kereviz sapının verdiği tat benim gibi bir kereviz delisi için çok mutluluk verici. Bu tabak yanında belçikanın meşhur patates kızartması ile geliyor. Dışı çıtır çıtır güzel kızarmış, iri doğranmış, içi bizim evde yaptığımız patates kızartmasına benzer şekilde yumuşak. Gerçekten güzel. Bir süre sonra ise önümdeki koca tencere boşalmış vaziyette. Suyu gerçekten de çok lezzetli ancak fazla içmemenizi öneriyoruz zira bu midyeler üzerine su eklenmeden yapılıyor. Gördüğünüz midyenin kendi suyu, şarap ve kremadan oluşan kerevizli bir çorba aslında. Dolayısı ile ilerleyen saatlerde içindeki deniz tuzu yüzünden içinizi cayır cayır yakması muhtemel. Ama yine de bir kaç kaşık tatmakta fayda var.

Yiyip içtiklerimiz bunlar. Şimdi gelelim Belçika’nın midye ile olan hikayesine.  Nerede ise bütün yemek kitaplarında ya da ilgili internet adreslerinde, midye’nin yenebilir bir deniz mahsulü haline gelmesinin hikayesi 1235 yılına dayanıyor. Hikayeye göre  İrlandalı denizci Patrick Walton Fransa’nın batı kıyılarında bir deniz kazası yapar. Kazadan sona ise gelgitden faydalanıp balık yakalamak için denize bir ağ atar. Sonrasında balık yakalayamaz ancak ağa yapışan çok sayıda midye yakalar. Fransa’nın batı kıyılarında başlayan midyenin hikayesinin Belçika’da son bulması ise hayli ilginç. Çünkü Belçika kendisi midye üretimi yapan bir ülke değil.  Bugün Belçika dünyanın en çok midye ithalatı yapan ülkesi. Kişi başına yıllık midye tüketimi ise 5kg. civarında. Türkiye ile olan ticaret ilişkilerine baktığımızda ise Türkiye’nin dahi Belçikaya balık, işlenmiş balık ve deniz kabuklularının ihracatını yaptığını görüyoruz.

Belçika’ya gelen turistlerin tükettikleri midyelerin büyük çoğunluğu  ise Hollanda, Almanya, Danimarka ve Fransa’dan geliyor.  Yemek tarifleri derseniz Fransadan ithal.  Dünyaca ünlü  French Friesı bilmeyen yok zaten. İşte sadece patates kızartması değil, aynı zamanda midye tarifleri de Fransız mutfağından.   Şaşırtıcı değil mi? Aslında güneş görmeyen Hollanda’nın laleleri ile ünlü olmasından daha farklı bir durum değil bu! Demek ki iyi bir ticari zeka bütün dünyaya midye yedirebilmenizi sağlıyor.  Bakalım biz ne zaman Türk mutfağının döner ekmek olmadığını dünyaya gösterebileceğiz?

Midye demişken onun da bir mevsimi var tabi. Midye sezonunun içinde İngilizcesinin içinde  r harfi bulunan aylar olduğu söyleniyor. Yani Nisan-Ağustos aralığında midye yemiyoruz.

Şimdi bu kadar midye lafının ardından, Brüksel’de yenebilecek tek şeyin midye olmadığını, bu ülkede et yemeklerinin de  çok leziz olduğunu söyleyerek,  kendi restoran önerilerimle yazıyı bitiriyorum. İşte gönül rahatlığı ile yemek yiyebileceğiniz çeşitli Brüksel restoranları:

Belçika Mutfağı

La quincaillerie

Belga Queen

Vincent

La Manufacture

Lübnan Mutfağı

Al Barmaki

Tayland Mutfağı

le IIeme Element

Fas Mutfağı 

Kasbah

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

2 Responses to Brüksel Gezi Notları 7: Aux Armes de Bruxelles ve Midye Hakkında

  1. oburcan diyor ki:

    Yeni tanışılan yan masanın yemeğinin resmini çekebilecek samimiyete ulaşılmasında gastronomi tutkusu rol oynamış. Harika bir durum🙂
    Bu lezzetli yazı için tebrikler.
    Kereviz sapı ülkemizde hemen hemen hiç bilinmemesine rağmen ne özel bir lezzettir. Kullanalım.

    • Epicurious diyor ki:

      Teşekkürler Oburcan. Senin gibi bir gurmeden bunları duymak ne güzel. Yanıma oturanlar son derece cana yakın insanlardı. Hatta sonradan bana e-mail atıp yazdığın zaman bize haber verir misin bile demişler. Bugün yazının linki onlara da gönderdim.🙂

      Kereviz ise ayrı bir mesele… zeytinyağlısına, çorbasına her şeyine bayılırım… yemeli ve yedirmeli:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: