Brüksel Gezi Notları 3: Mont Des Arts’da Müzikle Buluşma

Brüksel serisinin ilk yazısında yazmıştım. Brüksel hep Ankara ile kıyaslanır ancak aslında Ankara’dan daha güzel olandır diye. Anayasal bir monarşi olarak 1830 yılında kurulan Belçika aslında bana sorarsanız yapay olarak yaratılmış bir ülke. yapaylık 2010 yılında yapılan seçimlerden bu yana sekiz ay geçmesine karşın halen Hükümetin kurulamaması ile de kendini gösteriyor. Yani aslında 8 aydır kendi kendini idare edebildiğine göre, hükümete bile gerek yok bu ülkede.  Nüfusun yarısı Flaman, yarısı Valon. Küçük bir Alman nüfusa da ev sahipliği yapıyor ve bu nedenle Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere 3 resmi dili var. Bağımsızlığını elde etmeden önce zaman zaman Hollandalıların, zaman zaman da Fransızların egemenliği altında kalmış. Brüksel ise Valon  bölgesinde kalmasına karşın ayrı statüde ve 10 milyon nüfuslu Belçikanın  başkentliğinden Avrupa Birliği’nin başkentliğine terfi etmiş ve bu arada NATO’nun da karargahı haline gelmiş bir şehir. Yapaylığı da buradan kaynaklanıyor zaten. Yapay olmakla birlikte bu güzelliğini etkilemiyor bana kalırsa. Avrupanın diğer başkentleri kadar gösterişli değil ancak dikkatli bakarsanız gizli güzelliklerini gözlerinizin önüne seriveriyor.

Bu güzelliklerden biri mimari, bir ikincisi müzeler. Brüksel pek çok güzel mimari örneğini barındırdığı gibi çok hoş müzelere de ev sahipliği yapıyor. İşte biz de bu yazıdan başlayarak, yavaş yavaş şehrin müzeleri arasında dolaşmaya başlayacağız. Benim vaktim kısıtlı olduğu için müzelerin hepsini size gösterebilme şansım yok ancak sizin de gerçekten ilginç bulacağınızı düşündüğüm bir seçki yaptım kendimce. Tabi aradaki lezzet duraklarını da unutmayacağız bu müze gezileri esansında.

Brüksel’de yapacağınız müze turları öncesinde benim sizlere tavsiyem şehirde kalacağınız süreye göre 24/48/72 saatlik seçenekler şeklinde piyasaya sunulan Brussels Card’lardan bir tane edinmeniz. Benim için 48 saatlik bir kart yeterli idi  ve içerisindeki 3 günlük sınırsız otobüs/metro/tramway bileti ile birlikte 30 müzeye giriş şansını veren bu karta 34 Euro ödedim. Bence kısa sürede çok yer gezmeyi düşünenler için gerçekten de çok faydalı bir araç. Tavsiye ederim.

Grand Place ve Galeries Royales Saint Hubert’i gezdikten sonra Place d’Espagne üzerinden yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz bu defa. Hedefimiz Mont Des Arts. Yani Sanat Tepesi.

Yukarı doğru tırmandıkça eski şehrin aşağı tarafını tepeden görme imkanına da kavuşuyoruz. O nedenle sırtınızı  Grand Place tarafına dönüp Mont des Arts’ın merdivenlerini tırmanırken arada kafanızı çevirip arkanıza bakmanız yerinde olur. Zira güzel resimler çekebileceğiniz bir noktadasınız bilesiniz.

Merdivenleri tırmanıp tepeye çıktığınızda bir yanınızda Müzik Enstrümanları Müzesini, diğer yanınızda Güzel Sanatlar Müzesini buluyorsunuz. Bizim ilk durağımız Müzik Enstrümanları Müzesi. Daha önce de bir kere gezme şansını bulduğum bu müze gerçekten de çok hoş düşünülmüş çok hoş dizayn edilmiş bir mekan.

1877 yılında Brüksel Kraliyet Müzik Konservatuarının bir parçası olarak, öğrencilere eski çağların müzik enstrümanlarını gösterebilmek amacıyla kurulan Müzik Enstrümanları Müzesi (Musée des Instruments des Musique) kurulduğu dönemdeiki özel kolleksiyonile faaliyete geçmiş. Yıllar içerisinde müzenin envanterinin genşlemesine müze yetkililerinin yoğun çabalarının yanı sıra, bonkör bağışçılar ve Belçikalı diplomatlar da büyük katkıda bulunmuşlar.

1990ların başında şu anda da hizmet verdiği Art Nouveau tarzının Brüksel’deki en güzel örneklerinden biri olan Old England binasına taşınmış. Müze dört ayrı katta yer alan farklı kolleksiyonları ile Eski Mısırdan başlayarak kronolojik olarak müzik enstrümanlarını bizlere tanıtıyor.

Ancak bence bu müzeyi en ilginç kılan nokta enstrümanları sadece görmekle kalmadan girişte biletinizle birlikte ücretsiz olarak verilen kulaklıklar sayesinde bu enstrümanlarla yapılan müziği de dinleyebiliyor olmanız.

Müzede bu amaçla yere işaretlenmiş 89 ayrı dinleme noktası bulunuyor. Dinleme noktasının önüne geldiğinizde hem karşınızdaki vitrinde duran enstrümanı inceleme hem de canlı canlı müziğini dinleme şansına erişiyorsunuz. Bence gerçekten çok hoş ve zevkli bir deneyim. Bir önceki müze ziyaretimde Türkiye’den sadece kavalın bu müzede yer aldığını görmüştüm ancak bu defa çok hızlı bir tur attığım için bizden ne var ne yok göremedim.

Müzede bir konser salonu, çok sayıda müzikle ilgili kitap ve makalenin yer aldığı bir kütüphane bir müze mağazası ve bir de restoran bulunuyor.

Bana kalırsa sırf Müzenin restoranında oturup tepeden Brüksel manzarasını izlemek için dahi Brüksel gezinize bu noktayı dahil etmenizde büyük fayda var. Restoranın terası güneşli havalar için iyi bir seçenek oluştururken, Art Nouveau hayranlarına da gayet güzel bir atmosfer sunuyor.

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: