Beypazarı 2: biraz tarih, biraz yemek

Beypazarı yazı dizisinin bu ikinci bölümünde biraz tarihten, biraz mutfaktan bahsedeceğiz. Bu konuda Beypazarı Belediyesi’nin sayfası son derece faydalı bir kaynak. O yüzden eğer bir haftasonu Beypazarı’na gitmeyi planlıyorsanız, öncelikle buraya bir göz atın derim.

 

Ayrıca bir önceki yazıda  bahsettiğim Yaşayan Müze dışında Beypazarı Tarih ve Kültür Müzesi ve Beypazarı Kent Tarihi Müzesi de mutlaka görülmeli. Şimdi Kent Tarihi Müzesinden derlediklerimizi aşağıda özetleyelim:

Beypazarı yöresinde yapılan araştırmalar, bölgenin M.Ö. 3000 yıllarından itibaren yoğun bir yerleşime sahip olduğunu gösteriyormuş. 2000li yılların başında Kafkasya üzerinden Anadolu’ya göç eden Hititler M.Ö. 1600’lerde bölgede siyasi birliklerini kurmuşlar. Bu dönemde Beypazarı’nın ismi “kaya doruğu ülkesi” anlamına gelen Lagania imiş. Bölge sırası ile Hitit, Frig, Lidya, Pers, Galat, Roma, Danişmendliler, Anadolu Selçuklular ve Osmanlıların hâkimiyetine girmiş. Roma döneminde adı Anastasiopolis olarak değiştirilmiş.

Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine kadar süren dönemde, Roma yolu üzerinde bulunması, dini merkez özelliği taşıması ve Piskoposlar meclisine ev sahipliği yapması nedeniyle önemli bir yerleşim yeri olmuş. Anadolu Selçuklular ise bölgede çok sayıda medrese, cami, köprü ve hamam inşa ederek bölgenin gelişimine katkıda bulunmuşlar.

Selçuklular devrinde büyümeye başlayan Beypazarı’na I. Alâeddin’in veziri Rüstem paşa zamanında içme suyu gelmiş. Meşhur Alâeddin Camii de bu dönemde yapılmış. Osmanlı kaynaklarına göre 13. Yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat doğudan gelen Kayıları Ankara’nın batısındaki Karacadağ ve çevresine yerleştirmiş. Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Bey’in dedesi Gündüz Alp’in mezarı Beypazarı yakınlarında bulunuyormuş. O yüzden, Beypazarı’nın Osmanlıların ilk yerleşim yerlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Beypazarı Osmanlı hâkimiyetine geçtikten sonra başkent Bursa’ya bağlanmış. Özellikle Fatih zamanında İpek yolunun yeniden canlandırılmasından Anadolu’nun diğer kasabaları gibi Beypazarı da olumlu şekilde etkilenmiş. Öyle ki Fatih’in hocası Akşemseddin de bir süre Beypazarı’nda yaşamış.

1701 senesinde Beypazarı’nı ziyaret eden Fransız gezgin Pitton de Tourneford, kentin üç tepenin ortasında bir vadide bulunduğunu, evlerin ahşaptan ve iki katlı olduğunu, meyvelerinin özellikle armudunun ve kurusunun ünlü olduğunu yazmış.

Tanzimat döneminde Beypazarı Bursa’nın uzaklığından dolayı idari olarak Ankara’ya bağlanmış. 19. Yüzyılda ise Anadolu’daki pek çok şehirde olduğu gibi Beypazarı ekonomik açıdan gerileme sürecine girmiş. Özellikle 1838 Osmanlı Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması’nın getirmiş olduğu yeni ekonomik düzen, yerli üretime dayalı bölgesel ekonomileri çökertirken, dış pazarlara açık olan liman şehirleri ve uluslar arası transit güzergâhındaki bölgelerin gelişmesine neden olmuş.

Bu dönemde, Beypazarı ve Ankara’nın bölgesel ekonomisinin temelini oluşturan tiftik üretimi ve buna bağlı sanayiler gerileme sürecine girmiş, büyük yangınlar ve sel felaketleri yaşanmış, ticari güzergâhların ıssızlaşması nedeniyle bölgede ciddi bir güvenlik sorunu ortaya çıkmış. Bunu kuraklık ve kıtlıklar izlemiş.

19. Yüzyılın sonunda Ankara’ya demir yolunun ulaşması ile bölge yeniden toparlanma sürecine girmiş. Özellikle yangın ve seller sonucunda yok olan binaların yerine yeni ahşap binaların yapılması ve modern şehir düzenine dönüştürülmesi için Safranbolu’dan o zamanın en iyi ahşap ustaları getirilmiş ve şehir adeta yeniden inşa edilmiş. 1876’da telgraf hatları da Beypazarı’na kadar ulaşmış.

1907 tarihli kayıtlara göre o dönemde Beypazarı’nın nüfusu 23.000 civarında imiş. Çarşıdaki 450 dükkan ise ticaretin canlılığına işaret ediyormuş. 19372de Halkevi açılarak spor, tiyatro ve muhtelif alanlarda yetiştirme kursları açılmış. II. Dünya Savaşı Döneminin sıkıntılı geçmesine karşın, özellikle 1950’lerden sonra bölge hızlı bir gelişim sürecine girmiş.

Bu kadar tarihçenin ardından şimdi Beypazarı’nın bugünkü durumuna bir göz atalım. 2009 yılı sayımına göre  Beypazarının nüfusu 49.929. Eski İstanbul yolu üzerinde olduğuna göre aslında bugün itibarı ile ticari açısından çok da işlek bir güzergahta olduğu söylenemez. Ancak özellikle haftasonları, ulusal ve dini bayramlarda çektiği turist sayısına bakılacak olur ise, Ankara’nın bu küçük ilçesine çok miktarda dışarıdan para giriyor, ekonominin dişlilerini yağlıyor. Beypazarının eski belediye başkanı olan Mansur Yavaş’ı biraz Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Yılmaz Büyükerşen’e benzettim ben. Mansur Yavaş, 2009 yılı seçimlerinde de hatırlarsanız Ankara Büyükşehir Belediyesi için MHP’den aday olmuştu. Beypazarının bugünkü durumu Güngör Uras Milliyet Gazetesi’ ndeki 24 Ekim 2010 tarihli yazısında çok güzel ifade edilmiş aslında. O nedenle yazıya link veriyor ve bununla ilgili fazla birşey söylemeden geçiyorum.

Şimdi biraz da yemekten bahsedelim. Beypazarına giden hemen hemen herkesin yaptığı gibi biz de öğle yemeğimizi Taş Mektep’te yedik. Taş Mektep Binası kuran kursu olarak açılarak sonradan restore edilen bir Osmanlı yapısı. Şu anda Beypazarı Belediyesi tarafından işletiliyor.

Öğle zamanı tıklım tıklım olan Mektep saat 4 gibi epeyce sakinleşmişti. Bunu fırsat bilip, hem yorulan ayaklarımızı dinlendirmek, hem de kazınan midelerimizi yatıştırmak için kendimize bir masa bulduk. Şimdi sonuçları açıklıyorum.

Sirke bulup getirmeleri biraz uzun sürdü ancak salata güzeldi.

Tarhana çorbası da güzeldi.

Yaprak sarması incecikti, sıcacıktı, çok güzel bir şekilde servis edildi ancak sınıfı geçemedi… Evde yediğimiz yaprak sarmalarının yanına bile yaklaşamadı. hatta öyleki eve gelince annemin yaprak sarmalarından bir tane attım ağzıma, tadı neydi hatırlamak için.

Güveç ise maalesef son derece sert ve sinirli bir etten yapılmıştı. Benim daha önceki Beypazarı seyahatinde tattıklarıma hiç de benzemiyordu.

Bu kadar insanın öve öve bitiremediği bir restoran maalesef bizi pek memnun edemedi. Bu memnuniyetsizliği Kurban bayramının kalabalığına vererek bir kez daha gitmek de mantıklı olabilir ya da bir dahaki sefere artık başka yerler denemek de. Sanırım ben şansımı yeni yerlerden yana kullanacağım.

Yemekten kalktıktan sonra Beypazarı sokaklarında dolaştık. Havuç suyu satan teyzeler, tarhana, erişte dolu tezgahlar, ceviz sucukları, çeşit çeşit kurutulmuş baharatlar, kuru bakliyat, ahşap Beypazarı evleri, topaçlar, antikalar, takılar, hediyelik ebrular, çiniler satan bir sanat galerisi, kuru satan fırınlar…

 

Peki başka neler gördük Beypazarında? Tarih ve Kültür Müzesini gezdik.  Bence müzedeki en ilginç şey ilkokul kitaplarından hatırladığım, bundan milyonlarca yıl önce Ankara’da var olan iç denizden kalma fosillerdi. Bunun dışında eski paralar, kibrit kutuları ve afişlerin yanı sıra zamanın kıyafetlerini ve yine tıpkı Yaşayan Müzede olduğu gibi o döneme uygun şekilde döşenmiş odalar gördük.

Son olarak Beypazarı ile ilgili ilginç bir bilgiyi paylaşarak yazıyı bitiriyorum. Beypazarlılar evlerinin inşaatını asla tamamlamazlarmış. Ya evlerinin üstüne bir kat çıkıp inşaatı yarım bırakırlarmış ya da inşaat bitse bile bir duvarın, bir kapının işini tamamlamazlarmış ki hala bu dünyada yapacak işleri olduğu görülsün🙂

Bu benim Beypazarına ikinci gidişimdi ancak bir kez daha gitmek için hala sebeplerim var:

1) Hıdırlık tepesine çıkılacak.

2) Gümüşçüler çarşısı ve gümüş atölyeleri gezilecek, telkariler daha yakından incelenecek.

3) Yemekleri tatmak için daha iyi bir restoran bulunacak.

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

2 Responses to Beypazarı 2: biraz tarih, biraz yemek

  1. fureyya diyor ki:

    umarım yazdıklarımı okursunuz beypazarlı degilim ama Ankara nasıl başkentse bilindik bir bir gerçek vardırki beypazarı sarması incecik ve çok meşurdur acaba birazcık!! kıskançlıkmı yaşadınız sarma güzel degil demek gerçekci gelmedi kızmayında!!

    • Epicurious diyor ki:

      Füreyya Hanım,

      Yorumunuzu tabi ki okudum ve hiç de kızmadım. Öte yandan, yaprak sarması konusunda da Beypazarını kıskandığımı düşünmüyorum. Yazılarımdaki değerlendirmelerin tamamının benim kendi damak tadıma dayandığını ve yazıda Taş Mektepte yediğim yaprak sarmasına ilişkin olduğuna dikkatinizi çekerim. Bana sorarsanız Türkiye’nin her yöresinde yaprak sarmasını çok güzel yapan restoranlar var. Yani yaprak sarması sadece Beypazarına has bir şey değil zaten. Üstüne üstlük herkesin kendi annesinin sardığı yaprak sarması kendine en lezzetlisi gelir zannımca. O nedenle bırakalım herkes kendi sevdiğini yesin, beğenmediğini yemesin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: