Dubrovnik 3

Otelde sabah kahvaltısının verildiği teras, karşıda Lokrum adasına, sağ tarafta ise eski şehre bakıyor. İşte bu sayede üç gün boyunca Adriyatik ve Dubrovnik manzarasının içinde yaşıyoruz. Toplantılar verimli geçerken, kahve molalarında herkes toplantı sonrasının planlarını yapıyor. Deniz karşımızda masmavi, güneş tepede parıldamaya devam ediyor ve nihayet toplantıyı bitirip kendimizi denize atıyoruz. Denizden çıkan yine bir bira söylüyor kendine. Otelde 33’lük biranın tanesi 26 kona. Bizim toplantı ekibindeki Lüksemburglu Stew suya balıklama atlayıp da nerede ise 30 metre suyun altından giderek, otelin misafirlerini motorlardan ve teknelerden korumak için çektiği çizginin diğer yanından çıkması bizim otelin Amerikalıları tarafından çığlıklarla karşılanıyor. Bunun üzerine kıyasıya bir dalış yarışması başlıyor. 18-19 yaşlarındaki Amerikalı Jeff büyük bir iddia ile suya göbekleme atlarken aslında daha suyla temas ettiği anda kaybediyor. Son bir yarış teklifi Jeff’in babasından geliyor. Aksanı, ve haşmetli göbeği ile bana Latino asıllı Teksaslı Amerikalıları hatırlatan baba da Stew’e karşı kaybediyor. Amerikalıların bükemedikleri eli öptüklerini ama yine de yarışmayı sevdiklerini Stew’e gelen tebriklerden anlıyoruz.


İlk gün akşam saat yediye kadar denizde kalıp sonrasında duş almak için odama çıkıyorum. Saat 19.45’te lobide buluşarak Hırvatların bizi davet ettikleri restorana gideceğiz. Nitekim vakit geliyor ve eski limandaki restoranlardan Poklisar’ın yolunu tutuyoruz. Masamız çok renkli çünkü nereden baksanız 27 ülkenin temsilcisi var. Yemekten önce bir vişneli cherry geliyor. Hava nefis, güneş batmaya hazırlanıyor. İlk aperatiflerden sonra önce şaraplar sonra da giriş yemekleri masaya servis ediliyor. Şarap olarak beyaz şarabı tercih ediyorum. Tadı çok hafif ve dengeli, hatta nerede ise alkolsüz gibi. İlk gelen tabaklarda balık ezmesi, ahtapot salatası ve ançüez var. Ben balık ezmesi ve ahtapot salatasına bayılıyorum. Beyaz soğanı ve renkli biberleri minik kareler şeklinde doğramışlar, zeytinyağı, limon ve çeşitli baharatlarla tatlandırmışlar. Bu salatada benim en çok hoşuma giden tat kesinlikle kimyon oldu. Ahtapotlar zaten yumuşacıktı ama soğanla, limon ve zeytinyağı ile karışan kimyon ahtapota olağanüstü bir lezzet vermişti.

Arkasından, mayonezli balık salatası yatağında ızgara yapılmış minik karides şişten oluşan ikinci tabağımız geliyor. Ben şahsen daha önce çok daha iyi karidesler yediğimi itiraf etmeliyim ancak karidese ev sahipliği yapan mayonezli balığı da beğeniyorum. Üçüncü tabağımız adının İngilizcesini ve dolayısıyla Türkçesini de öğrenemediğim, maalesef tadını da bildiğim hiçbir balığa benzetemediğim bir balık yemeği geliyor. Yanında karnabahar, taze fasulye ve şu anda çıkaramadığım sebzelerden yapılmış hamursuz bir kişle birlikte ikram ediyorlar. Bunu da vasat kategorisine koyuyorum ama aslında hepsini yiyip bitiriyorum. Son olarak dondurma geliyor ama ben beyaz şarabı dondurmaya tercih ediyorum. Bu arada sohbetler koyulaşıyor. Restoranın piyanist-şantörünün söylediği Frank Sinatra şarkılarına eşlik ediliyor.

Özetle söylemek gerekirse menüsü pizza, kırmızı et, balık ve deniz ürünleri ağırlıklı başlangıç yemekleri ile fena bir yer değil ama Türkiye’de çok daha iyi balık lokantalarına gittiğimi mutlaka eklemem lazım. Hesabı biz ödemediğimiz için fiyat kalite orantısı konusunda da çok bir şey söyleyemiyorum. Ana yemek vs alınmaksızın sırf bir aperatif içerken yanına ahtapot salatası ve balık ezmesi söylemek kafi gibi geldi bana.

Epeyce gırgır, şamatanın ardından Poklisar’dan kalkıp bir caz bara doğru yollanıyoruz. Tabi bu esnada kayıplar vermiyor da değiliz. Ertesi günkü toplantının sabah saat 9’da başlayacağını düşünenler otele dönüyor. Caz bar diyince aklınıza şık ve loş bir mekan gelmemesi lazım. Burası düpedüz sokak aralarındaki bir avluda salaş masa ve sandalyelerden oluşan, eski klasik caz şarkılarının söylendiği bir bar. Yemek sırasında nerede ise 10 kadehe yakın beyaz şarap içtiğim halde çakır keyif olmaktan öteye gitmeyen ben, caz barın olduğu sokağın hiç esmemesi ve gündüzden kalma şemsiyenin kapatılmaması sebebiyle ortamın pek de hava almaması yüzünden burada daha bir çarpılıyorum. Zaten birer kadeh içtikten sonra kalkıyoruz ve sallana sallana otelin yolunu tutuyoruz.

Odama girdiğim anda yatasım var ama adamla konuşuyoruz hatta görüşüyoruz bile, msn messenger sağ olsun ona odamın deniz manzarasını bile gösteriyorum. Sonra zaten çok da fazla bir zaman eden uykuya dalıyorum.

Ertesi sabah oluyor. Yine toplantıdayız. Sonunda öneriler kısmı ile birlikte toplantı sona eriyor ve ben yaklaşık 3 gündür hayalini kurduğum şehrin surları üzerindeki yürüyüşümü yapabiliyorum. Giriş 70 kona. Şehrin her yerinde euro kabul edildiği gibi günlük kur hareketleri dikkate alınmaksızın 1 euro 7 kona olarak kabul ediliyor. Yani 70 kona 10 euro. Bence kötü bir fiyat değil, ayrıca güzel manzaralar eşliğinde açık havada yaklaşık 1 saat gibi bir sürede tamamlanabilen bir yürüyüş. Bence sabah erken saatlerde gitmek hem sıcakla mücadele etmemek hem de kalabalığa denk gelmemek için iyi bir fikir. Yukarıda sıcaktan bunalanlar için soğuk su diğer soğuk içecekler ve dondurma satan soluklanma noktaları da bulunuyor.






Surların üzerinde geçerken bol bol Adriyatik, Lokrum ve Dubrovnik manzarası seyretmenin dışında bir de surların hemen iç kısmında kalan evlerin balkonlu çiçeklerini, balkona asılmış çamaşırlarını izlemek var. Hırvatları bir konuda gerçekten tebrik etmek lazım. Sokaklarını, balkonlarını, bahçelerini çok güzel süslemeyi biliyorlar. Hani öyle ki hepsi alaylı cinsinden peyzaj mimarı gibiler. İşte bu yüzden kale surlarının üzerinde gezerken denizden çok daracık ara sokakların tepeden görüntüsü, asılmış çamaşırlar, çiçekli ağaçlar, renkli saksılar cezp etti beni.



Kaleyi hızla gezdikten sonra indim bu defa ara sokaklara bakınmaya başladım. İncik boncuk, hediyelik eşya satanlar dizilmiş yan yana. Zaten Surların giriş noktası büyük Onforio Çeşmesi ve dünyanın ilk eczanelerinden 3.sü olan Fransisken Manastırının bulunduğu bir yer.

Pile kapısından çıkıp Lapad yarım adasına gitmedim ama vakit olsa aslında oraları da görmek isterdim. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile Lapad yarımadası çok sayıda oteli bünyesinde barındıran aynı zamanda şehrin kalburüstü insanlarının da tercih ettiği bir bölge. Hatta bizim Rixos burada bir otel açmış, ama ben onu da göremedim.

O gün ara sokaklardı da atlamadan gözüme takılan her birine dalarak yine otelin yolunu tuttum. Bir sürü video çektim. Hatta artık daha fazla sokakta gezmek istemediğimden bir süpermarkete girdim. İki tane ciabata ekmeği, 150 gram kaşar benzeri bir Hırvat peyniri, 100 gram da İtalyan işi mortadella salamı aldım. Ekmekleri ortadan kestirdim. Benim gibi yapan çok olmalı ki kadın çok da fazla yadırgamadı. Zaten market İtalyan turistlerle doluydu. Üstelik otelde sahilde akşamüstü içtiğim bir kadeh şaraba 80 kona verdiğimi düşününce yaklaşık 2 öğüne bedel olabilecek bu aldığım şeylerin 33 kona olması da şaka gibi oldu.

Yani özetle aslında Dubrovnik çok turistik ve o ölçüde pahalı bir yer ancak beş yıldızlı otelde kalmaksızın, pansiyonda kalıp çok daha ucuza bir tatil çıkarmak da mümkün. Zaten girdiğim markette çok sayıda İtalyan genç bulunması da bunun bir başka göstergesi.

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

2 Responses to Dubrovnik 3

  1. mrstereo diyor ki:

    dubrovnik yazilari cok guzel olmus, fotograflar da cok superr, bence gezegenin en patlayici canlandirici blogu seninki olmus artik:) keske bir omur boyu gezsek yesek icsek, foto ceksek, yazsak falan, istanbul demissin ya, yerlestigin yer hep kosusturmacanin bir parcasi oluyor aslinda, diger yandan 5 sene bogaza baktim mal gibi, bi sure sonra su da toprak kiymetinde oluyor valla,

    • curiousglobalcat diyor ki:

      Çok teşekkür ederim🙂 Fotoğraflarla süsleyince gerçekten de yazıların tadından yenmiyor değil mi? Artık piyango bileti almaya başlasak mı diye düşünüyorum. Çıksın eğer o gün işi gücü bırakıp seyyah olmazsam ne olayım🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: