Dubrovnik 1

16 Haziran 2010 Münih Havalimanı Saat: 09.45

Münih havalimanında Wiener’s der Kaffee’de oturuyorum.

Beni Dubrovnik’e götürecek bir sonraki uçuşuma yaklaşık 5 saat var. Bekliyorum. Bundan önce 2003 senesinde de Trier’deki Avrupa Birliği Hukuku eğitimine giderken yine böyle uzunca beklediğimi hatırlıyorum havaalanında. Bu defa uykum yok. Uçaktan inip de dışarı adımımı atmadan transit yolcu oklarını izleyerek havaalanının farklı bir bölümüne geçtiğim için akşama kadar sigarasız kalacağımı düşünerek biraz hayıflanmıştım. Tabi Almanların bile sigara yasağını bizim kadar psikopatça uygulamayabilecekleri ihtimalini aklımdan çıkarmışım ben. İçeride Camel’ın ilk sigaralı alanını görünce epeyce sevindim. Ama daha sonra biraz ilerleyince gördüm ki Camel’ınkinden çok daha konforlu Winston Smoking Lounge var.

Sabah sabah bir tane sigara yeter diyip dün işten çıkmadan önce Dubrovnik’le ilgili internetten bulup bastıklarımı okumak üzere yerleştim bir yere. Bir yandan etrafı izliyorum bir yandan da yazıyorum. Saat sabahın 10’u olmasına rağmen birasını, beyaz şarabını yudumlayan çok insan var. Bizde olsa sabahtan içene alkolik, ayyaş derler. Bu durum bir şeyin nasıl algılanacağının tamamen kültüre bağlı olduğunun iyi bir göstergesi. İşin komiği bu şarapları biraları yudumlayanların hepsi nerede ise annem hatta anneannem yaşında kadın ve erkekler. Şimdi onlar biralarını yudumlarken ben de kahvemin yanında güzel bir sigara yakabilse idim ne güzel olurdu aslında.

Münih havalimanından Dubrovnik’e dönecek olursak eğer itiraf etmem lazım ki uzun zamandır yurtdışına çıkmak beni bu Dubrovnik seyahati kadar heyecanlandırmamıştı. Sebebini birkaç şeye birden bağlıyorum aslında. Birincisi iş gezisi bile olsa yanımda kimsenin olmamasının verdiği rahatlığı seviyorum. İkincisi, en son İstanbul’da saatlerce denizi seyredip doyamadığım için bu defa başka bir ülkenin, hem de bir Akdeniz ülkesinin, bir sahil şehrini görmek beni heyecanlandırıyor. Üçüncüsü, ben tarihi yerleri seviyorum. Fransa ve Almanya’nın kalelerini, şatolarını gezmeyi sevdiğim gibi, Dubrovnik’deki eski şehri de görmeye sabırsızlanıyorum. Dördüncüsü aylardan Haziran olmasına çok seviniyorum. Beşincisi, şimdiye kadar Avrupa’nın hiç ayak basmadığım bir bölgesi olduğu için de heyecanlanıyorum ve hatta bu toplantıdan sonra tatil için bir kere daha bölgeye gelip, sadece Dubrovnik ve Hırvatistan değil, aynı zamanda Saray Bosna, Karadağ, Sırbistan’ı da gezip gitmek istiyorum.

Lafı daha fazla uzatmadan, hazır havaalanında beklerken Hırvatistan hakkında genel olarak okuduklarımı bir giriş yazısı mahiyetinde bilgisayara dökeyim istedim. Hırvatistan 57 bin metrekare üzerine kurulu 4 milyon 800 bin nüfuslu bir ülke. Bu nüfusun yaklaşık 1 milyonu başkent Zagreb’de yaşıyor. Para birimi Kuna. 1 kuna 100 lipa ediyor. Alpler ve Adriyatik denizi arasında uzanması sebebiyle tıpkı Türkiye’de olduğu gibi 4 mevsim yaşanabiliyor. Ülkenin Adriyatik kıyılarını donatan irili ufaklı 1185 adası var. Zagreb ülkenin siyasi ve ekonomik merkeziyken, Dubrovnik yılda 7,5 milyar dolar turizm geliri ile ülkenin turizm merkezi ve büyük yolcu gemilerinin Akdeniz turlarında mutlaka uğradıkları limanlardan biri. Şehrin nüfusu 2009 rakamlarına göre sadece 47.000. 1979 yılından bu yana UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak kabul ediliyor. 1526’dan 1815’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalmış. Daha sonra Avusturya Macaristan İmparatorluğunun hükümranlığına geçmiş. İkinci Dünya savaşında ilk önce İtalyan sonra da Alman işgali görmüş. Daha sonra Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin altı cumhuriyetinden biri olmuş. 1990 yılında Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlığını elde etmiş ve maalesef bunun üzerinden bir sene geçmeden Sırbistan işgaline uğramış. İşte bu saldırılar esnasında ağır şekilde bombalanan Dubrovnik’in kendine gelmesi UNESCO’nun bölgede yürüttüğü projelerle neredeyse tamamen yenilenmiş ve böylece yeniden turistlerin en gözde mekanlarından biri haline gelmiş. Gitmeden önce Dubrovnik hakkında edinebildiğim bilgiler bunlar. Eski şehir, ve kale surları üzerinde bir tur şehrin en güzel manzaralarını görmemi sağlayacak. Ama ben eğer becerebilirsem milli park statüsünde olan Lokrum adasına gitmeyi de çok istiyorum. Şehri gezebilmek için topu topu yarım günüm var. O yarım güne neler sığacak bakalım. Otel Excelcior’da kalıcaz. Toplantılar biter bitmez de eski şehire akıcaz🙂

Hakkında Epicurious
Épice kelimesi Fransızca baharat manasına gelir. Baharat hayatın tadı tuzudur. Rengarenktir, lezzetlidir, insanı farklı çağlara, farklı diyarlara götürür. Epicure ya da Türkçe söylemek gerekirse Epikuros, İ.Ö. 300 yıllarında Atina’da bir felsefe okulu kuran filozoftur. Mutluluğa giden yolu aramıştır. Hayattan alınan hazın kaynağının ise en üstün iyilik olduğunu söyler. Genelde gününü gün eden haz dışında bir şey düşünmeyen insanlara Epikurosçu denir. Ama bu bir yanılgıdır. Epikurosa göre en büyük mutluluk kaynağı ruh dinginliğidir. Curious ise meraklıdır…. Araştırır, okur, didikler, sorgular… Epicurious bu üç kelimeyi birleştiren bir kelime oyunudur. Bu bloğun yazarı ise bu üç kelimede de kendinden birşeyler bulur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: