40 Yaş Projesi 4: Şubat Ayı Bilançosu

Şöyle bir bakıyorum da bütün Şubat ayı boyunca nerede ise buralara hiç uğrayamadım. Ama hazır bir pazar günü yine akşam yaklaşırken uzun mu uzun bir yazı yazıp hem Şubat ayı bilançosunu çıkarmaya hem de bu aydan aklımda kalanları yazarsam nefis olur dedim. Maksat arayı kapatmak buralardan çok uzak kalmamak değil mi? Öncelikle gelelim bu ayın bilançosuna. Geçen ay yaptığım gibi yine her bir kriter üzerinden değerlendirmeleri bu defa daha uzun uzun yazdım.

1- Ruhuma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar her ay  iki kitap okunacak. OKUDUM

Bu ay da iki Kitap okumayı başardım, hatta daha fazlasını da okuyabilirdim belki ama hem sosyal programlar hem de Cuma akşamından beri yakamı bırakmayan grip biraz engel oldu. Ancak durmak yok, okumaya devam. Evde okunmayı bekleyen onlarca kitabın yanında nerede ise her hafta elimde yeni kitaplarla eve gelmeye devam ediyorum. Diyorum ki hepsinin zamanı var, bir gün okunurlar. Gelelim bu ay okuduğum ilk kitaba.

Engereğin Gözündeki Kamaşma: Zülfü Livaneli’nin okumadığım nadir kitaplarından biri idi bu kitap. Osmanlı Sarayında tahminen 4. Murattan sonra tahta geçen Deli İbrahim’in hayatından kesitler bu roman Livaneli’nin bilinen  ilk romanı imiş. Beni diğer kitapları kadar çok sarmadı. Bir Mutluluk ya da Leyla’nın Evi değil bence ama bu da rahat okunan Zülfü Livaneli kitaplarından biri.

Engereğin Gözündeki Kamaşma

Muhteşem Yüzyıl – Teşhir-i İhtişam Sergisi: Kitabı bitirdiğim haftasonu annemlerin burada olması sebebi ile onlara değişik ve ilgilerini çekecek bir aktivite ararken Muhteşem Yüzyıl sergisi gözüme çarptı. Diziyi uzaktan, kamuoyundaki tartışmalardan takip etmiş biri olarak bu sergi ile gerçekten güzel bir pazarlama tekniği uyguladıklarını söyleyebilirim. İstanbul’dan sonra pek çok başka ülkeyi de gezecek olan sergi  Türkiye’de türünün ilk örneği. Sayılarının artması ciddi bir ekonomi ve ihraç potansiyeli yaratabilir gibi görünüyor.  Ben en çok misler gibi hamam kokan hamam kısmını sevdim ancak sergi annem ve babamın çok hoşuna gitti. Onlar mutlu olunca doğal olarak ben de oldum :)

Muhteşem Yüzyıl

Golem ve Cin: Okuduğum ikinci kitap Helene Wecker’ın Golem ve Cin kitabı oldu. İnsan ve doğaüstü varlıkların doğası üzerine çok sürükleyici bir hikaye anlatıyor bu roman. Çöllerden gelen bir  cin ve  kilden yapılmış bir kadın olan Golem’in hikayesi. Bir solukta bitireceğinize eminim.

IMG_20150201_215012

  • Ayda iki tiyatro veya bale veya opera veya konsere gidilecek. GİTTİM

Bu ay bir müzikal bir de tiyatro oyunu izledim. Her ikisine de bayıldım.

Lüküs Hayat: Yıllardır duyduğum, adını çocukluğumdan beri bildiğim belki de Türkiye’nin en ünlü müzikali Lüküs Hayat Şubat ayında üç gece üst üste Zorlu PSM’de oynadı. İlk etapta bilet alırken belki biraz nostaljik bir şey izleyeceğimi düşünmüştüm ancak sadece nostaljik değil aynı zamanda yaklaşık üç saat sürecek müthiç bir performans izleyeceğimi aklıma getirmemiştim. Haldun Dormen’in yeniden sahneye koyduğu bu nefis eseri izlemek çok büyük bir şans oldu benim için. Türkiye’de neden müzikal olmuyor diye sorup dururdum meğer varmış istenirse gerçekten ne harikalar yaratılıyrmuş hem de ne harika dekorlarla. Olurda yeniden sahnelenecek olursa mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Lüküs Hayat

 

Üst Kattaki Terörist: Pek çok blogda okuyup da merak ettiğim bir oyundu Üst Kattaki Terörist. Emrah Serbes’in aynı isimli hikayesinden uyarlama olan bu oyun gerçekten de çok güzeldi. İzlerken kah gözlerimiz doldu kah kahkahalara boğulduk. Üst katta oturan öğrenci Kürt genci ile  doğuda bir terör saldırısında kaybettiği abisinin yasını tutan ufaklık arasındaki hikayeyi anlatan oyun Karaköy’de İkinci Kat’ya oynuyor. Epeyce izbe bir sokak ve Karaköy’ün o bilindik kafe ve restoranlarının olduğu bölgeye ters bir yönde. Ben şimdi bu tiyatronun diğer oyunlarını da takibe aldım, size de bir şans vermenizi tavsiye ederim.

IMG_20150221_201202

  • Her hafta bir iyi film izlenecek- SADECE 2 FİLM İZLEYEBİLDİM.

Bu ay annemlerin burada olması benim film izleme işimi epeyce tavsattı. Akşamları ben bilgisayar karşısında çalışırken onlar TV karşısında Türk dizilerinin altını üstüne getiriyorlar. Ancak yine de iki film izledim Her ikisini de tavsiye ederim. Bakalım eneler izlemişiz.

Big Eyes: Big Eyes şimdiye kadar izlediğim en normal Tim Burton filmi. 1950-60’larda geçen bir  Margaret Keane ismindeki bir ressamın hayat hikayesini anlatan film su gibi akıp gidiyor. Çok çarpıcı değil, hikayesi güzel, görüntüleri ve renkleri güzel bir pazar öğleden sonrasına çok yakışır.

big eyesThe Hundred-Foot Journey: Bu aralar Hint yemek filmlerinde bir artış var gibi geliyor bana. Yakın zamanda izlediğim Lunch Box’ın ardından  The Hundred-Foot Journey’i de çok beğendim ve kuzu eti yiyemeyen ben bile Hint Yemeklerine bir şans daha vermeye karar verdim. Film bir Fransız kasabasında geçen biri Fransız diğeri Hint mutfağı servis eden iki restoran ve bu restoranın sahiplerinin hikayesini anlatıyor. Bu da güzel bir pazar filmi. Eğer yemek filmlerinden hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim.

hundredfootjourney

  • Mart sonuna kadar bir seyahat planlanacak- Bunu geçen ay planlamıştım zaten! 20-22 Mart’ta bir haftasonu için Kapadokya’ya gidiyoruz. Bu ara Instagramda o kadar çok Kapadokya resmi paylaşıldı ki, hücüm mu var diye düşünmekten kendimi alamadım. Biz biletlerimizi aylar evvel bir THY indiriminden almıştık. İki kişi gidiş dönüş 210 TL’ye gidip geleceğiz. Otel rezervasyonumuz da hazır tek eksiğimiz iyi bir restoran listesi. 
  • Haftasonlarına iş bırakılmayacak.- BIRAKMADIM!  Ama hafta içi akşamları çalıştım. Bir de bu hafta Cuma akşamı epeyce istisnai oldu lakin benim elimde olan bir durum değildi
  • Haftada minimum bir blog yazısı yazılacak.- YAZAMADIM. Mart’ta daha iyi olacağım bu konuda! Söz!  

2-Sağlığıma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar haftada iki gün yürüyüş yapılacak- YAPAMADIM. Ama geçen aya göre daha iyi bir performans sergileyerek 1 kez değil 6 kez yürüdüm. 

Evet yine kriteri tutturamadım ama bu defa şeytanın bacağını gerçekten kırdım. Geçen ayın değerlendirme yazısını yazdıktan sonra hayatımda özellikle iki konuyla ilgili gelişme sağlamayı çok istediğime karar vermiştim. Birincisi daha çok hareket etmek , ikincisi ise daha iyi dinlenebilmek. Ayın ilk iki haftası daha düzenli ve sakin şekilde geçtiği için kendime verdiğim bu sözü tutmak da epeyce kolay oldu. Yaptığım şey aslında çok acayip birşey de değil. Sadece evin altındaki spor salonuna inip 45 dakika- 1 saatlik bir yürüyüş yapıyor ve ardından ya duş alıp eve çıkıyor ya da sauna ve buhar odasını kullandıktan sonra evin yolunu tutuyordum. Ancak ayın 3. haftasının yarısını Ankara’da geçirince bu düzen hafiften şaşmaya başladı. 4. hafta ise yine araya seyahat  girip de haftasonuna doğruda hafif bir boğaz karıncalanması gribe çevirince bu haftayı maalese pas geçmek zorunda kaldım. Bu yazdıklarımın hepsi doğru ama biliyorum ki hala bahane ediyorum. Daha iyisini yapabilirim.

IMG_20150211_144200

Sadece bir hedef gibi düşümedim bu yürüyüşleri, çünkü görev bilinciyle yaptığımız herşey zorunluluk hissinden dolayı gerçekten de bir süre sonra can sıkıcı hale geliyor. Mesela spor salonunun soyunma odasına girdiğim anda neden bilmem beni bir acele alır. Bir an evvel giyinip kendimi oradan atmak zorunda hissederim kendimi. Aynı şekilde sporu bitirdikten sonra da duşa bir hışım girip bir hışım çıkarım normalde. Bu defa öyle yapmadım. Spor çantamı yavaş yavaş keyifle hazırladım, aşağıya da inince sanki arkamdan kovalıyorlarmış gibi davranmadım. Yürüken de, duştayken de kendimi nasıl hissettiğime odaklandım. O an ne hiisettiğime odaklanmak ne kadar keyif veren bir şeymiş  bir kez daha keşfettim. Yürüdükçe, kaslarımı hissetmeyi ne kadar özlediğimi farkettim.

  • Mutfak alışverişlerinde zararlı reyonlardan uzak durulacak.- Uzak durdum 
  • Alkol tüketilecekse eğer iki kadeh şarap sınırı aşılmayacak.- Yine aştım  Evet alkol sınırını aşarken bakın nerelerde gezdim :)

Anadolu Break: Arkadaşlarımdan birinin yaklaşık bir ay süren Tayland-Kamboçya ziyaretinin ardından İstanbul’a döndüğü akşam yemek yemek için gittiğimiz Mama Shelter’da tesadüfen bir partiye denk geldik ve  !f istanbul – Bağımsız Film Festivali’nde ilk kez gösterimi yapılan Anadolu Break isimli belgesel film için RedBul’un verdiği partide bulduk kendimizi. Aşağıda R&B ve Anadolu ritimlerinin halayların, horonların, zeybeklerin nasıl bir araya geldiğini izleyebilirisiniz. Söylemeden de geçmek istemem. Mama Shelter’da hem içkiler hem yemekler hayal kırıklığı!

North by Levent Özçelik: Bu ay gittiğimiz ikinci parti Karaköy’deki Gradiva Oteldeydi. Viskinin su gibi aktığı geceden biz de payımıza düşeni aldık! Partinin adı North by Levent Özçelik… Gerçekten de kuzey, kar ve beyaz çok güzel değil mi? Kim istemez, İzlandayı, Kutupları, Alaska’yı görmek? ben bu projede çalışan arkadaşları çok çok kıskandım. Lapland’e gitmek, iglo evlerde kalmak, husky’lerin çektiği kızaklarda kaymak…. Bu aralar bir yarım tropik bir iklimde ayaklarımı açık mavi sulara sokmak isterken, diğer bir yarım da kutuplarda olmak istiyor… Bu ne çelişki ben de bilemedim.

Bu kadar alkol ortamının orta yerinde bir de keyifli öğleden sonra rakısı içtik ki bu ay tadı hala damağımda!  Boğazda kahvaltı ettiğimiz bir pazar günü, hafif bir yürüyüşten sonra ani bir fikirle rakı sofrasına oturmaya karar verdik! Ardından Kuruçeşmeden bir motora binerek karşıya geçtik ve kendimizi Çengelköy’deki Villa Bosphorus‘ta bulduk. Ben İstanbul’a taşındığımdan bu yana bu kadar keyifli bir yerde oturduğumu, yediğimi, içtiğimi bilmiyorum!  O gün öyle güzel bir hava vardı ki, keyiften dört köşe olup, içimden binlerce kere  şükrettim beni İstanbul’a getiren iş ilanına, bu şehirde edindiğim yeni arkadaşlara! İstanbul’daki üçüncü yılımı tamamladığım şu günlerde bu şehirle aramdaki bağın hiç bir zaman kopmamasını diliyorum.

Çngelköy- Villa Bosphorus

  • Televizyonda yemek kanalları izlemekten kaçınılacak.- İZLEMEDİM.- Hatta Instagramda bile takipettiğim yemek paylaşan hesapları takip etmeyi bıraktım, sadece eş dostu insanlar kaldı. 
  • Uyku düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılacak gece 12’den sonra yatmaktan kaçınılacak.- BU AY DAHA İYİ UYUDUM!  Bu ay uyku konusunda çok ilerleme kaydettim! Saat 12.00 gibi yatmayı becerdim. 

3-Cüzdanıma iyi gelenler

  • Sabahları işe giderken taksiye binme huyundan vazgeçilecek- BİNMEDİM Hatta Taksiye binmediğim için otomatik olarak günlük hareket miktarım da arttı. Telefonumdaki fit uygulaması spora gitmediğim günlerde bile günde 1 saat yürüyüş limitini doldurduğumu söyleyip beni sevindirdi. 
  • Mart sonuna kadar alışveriş yasağı uygulanacak- ALMADIM
  • Her ay bütçenin sabit bir kısmı bir kenara ayırılacak ve o meblağ yok sayılarak harcamalar buna göre düzenlenecek- AYIRDIM
  • Mart sonuna kadar eve dışarıdan yemek söylenmeyecek- SÖYLEMEDİM. Aferin bana :)

İşte yazamadığım zamanları da hafiften toparlamaya çalışan bir Şubat değerlendirmesi sonunda bitti. Buraya kadar okuyabildi iseniz ayrıca teşekkürler.

Bugün Mart’ın ilk günü idi. Şunun şurasında bahar geldi bile… Koca yılın iki ayını daha yedik işte… Herkese nefis bir ay ve sendromsuz Pazartesiler diliyorum…

Bir haftasonu daha kapıda… İstanbul, yemeler, içmeler, gezmeler…

Bahar tadında geçen koca bir haftanın ardından önümüzdeki kar yağışı ve fırtına yine kapımızda… Tam da haftasonunun başladığı şu saatlerde son zamanlarda  deneme şansını bulduğum restoranları paylaşacağım bir yazı yazmak geldi içimden. Kar gelmeden, yeniden evlere tıkılmadan son çıkış olabilir bu haftasonu! İstanbul alternatifleri bol bir şehir o yüzden binlerce seçenek arasından ne yapacağınıza karar vermek de bazen gerçekten zor oluyor. Kiminde yer bulamıyoruz, kimi zaman da düşün düşün nereye gideceğimize bir türlü karar veremiyoruz. İşte huzurlarınızda benim son zamanlarda denediklerimden bir demet.

Moda Meyhanesi- Kadıköy’de yaşayanlar için çok kendi halinde, şirin mi şirin, temiz ama çok sadece bir meyhane Moda Meyhanesi. Modalıların hizmetinde çünkü telefonla rezervasyon almıyorlar. Kapıdan uğrayıp yapıveriyorsunuz rezervasyonunuzu. Avrupa yakasına taşındığımdan beri yolum nerede ise hiç düşmüyordu Kadıköy’e. Hatta öyle ki Moda’da oturan arkadaşlarımızın da tatlı tatlı serzenişlerine maruz kalıyorduk uzun zamandan beri. Bir haftasonu Adamla bugün nereye gidelim diye konuşurken ikimizin de aklından Moda’nın geçmesi bir tesadüf değil herhalde diye düşündük. Önce Galata’da iki arkadaşımızla buluştuk ardından da ver elini Moda diyip, uzun zamandır ilk defa vapura bindik. Ne keyifli bir şeymiş vapura binmek bir kere daha hatırladık. Modalı arkadaşımız bizi  karşılar karşılamaz, onun rehberliğinde Moda Meyhanesinin yolunu tuttuk.  Birazdan herbiri değişik desenli, minik minik tabaklarda mezeler geldi soframızı donattı. Adet Klüp Rakısı içmekmiş burada biz de bozmadık. Yanına gelen beyaz leblebiye bayıldık. O akşam uzun uzun hayattan bahsettik, aşktan konuştuk… Öyle keyifli bir akşamdı ki tadı damağımızda kaldı, yine gelelim dedik. Biz geceyi Kadıköy Sahne’de denk gelen bir konseri dinleyerek bitirdik. Bütün kurtlarımızı da döküp orada bıraktık.

moda meyhanesiKasabım: Bir Cuma akşamı dışarı çıksak mı çıkmasak mı diye nerede ise 2 saatten uzun süren bir ikilemin arkasından ha gayret diyerek kendimizi Cihangir’e attık. Amaç, önce biraz yemek yedikten sonra o bar senin bu bar benim gezmek. Akarsu caddesinin piyasa mekanlarının tamamının dolu olmasını da fırsat bilip, uzun zamandır önünden geçtiğim ama bir türlü içeri girmediğim Kasabım’a yöneldik. Burası gerçekten de bir kasap. Biz bonfile istedik ama epeyce masaya iskender gittiğini de gördük. Et güzel, az pişmiş isteyince gerçekten az pişmiş getiriyorlar. Fiyatlar normal et restoranlarındaki seviyede. Hızlıca yemek yiyip kalkmak istiyorsanız mantıklı bir seçim.

IMG_20150123_210752Çok Çok Thai: Wagamama’nın hindistancevizi sütlü bütün yemeklerini sömürdükten sonra İstanbul’da Thani mutfağını başka bir yerde deneyelim isteği ile gittiğimiz Çok Çok Thai’den çok tat alamadık. O yüzden bu yöndeki arayışlarımız devam ediyor. Olur da sizin bildiğiniz bir başka restoran varsa lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin.

Screenshot_2015-02-06-18-19-09Kayseri Mantıcısı: Ankara’lılar eğer olur da şimdiye kadar gitmeyen var ise Yıldız’daki Kayseri Mantıcısına bu haftasonu uğramanızı şiddetle tavsiye ederim. Burası benim daha önce bir kaç kez gittiğim ve her defasında da ağzım kulaklarımda ayrıldığım bir aile işletmesi. Memnuniyet garanti. Annem Kayserili, mantıyı evde yemeye alışmış biriyim ama ölmeden önce bir de buranın mantısı mutlaka yenmeli! Hamur incecik, midenize oturmuyor. Mantıdan önce söylediğimiz yaprak sarması müthişti. Sonra bir sucuk içi getirdiler ki yeme de yanında yat! Biz kıtlıktan çıkmış gibi saldırdık hepsine. Herşey tek kelime ile enfesti. Pişmemiş, dondurulmuş şekilde de bu ürünleri alıp evinize götürmeniz mümkün. Şimdiden hepinize afiyet olsun.

IMG_20150121_171517

IMG_20150121_170118Karaköy Lokantası: İstanbul’un en keyif veren mekanlarından biri Karaköy Lokantası sanırım. ben ilk kez bu hafta gidebildim ve neden daha önce gelmedim diye de epeyce hayıflandım. Gerçekten çok keyifli, tertemiz beyaz masa örtülü, garsonların fır döndüğü, yemeklerin her birinin lezzetten yıkıldığı bir işletme burası. Bir Hünkar Beğendi yedim ki tadı hala damağımda. Bir dahaki sefere bir akşam yemeğine gitmek lazım diye düşündüm Lokanta’dan ayrılırken.

IMG_20150203_121857

IMG_20150203_123611Şimdilik benden bu kadar. Herkese keyifli sofralarda şen kahkahalar atacağı nefis bir haftasonu diliyorum.

Bir Cumartesi gününün hikayesi… Ministry of Coffee, Biella, Muji, Kantin, Whiplash, The Theory of Everything

Bazı sabahlar çok ama çok enerjik uyanırken bazı sabahlar nedense sürüne sürüne banyonun yolunu bulup ancak duşta sıcak su saçlarımdan aşağı süzülmeye başladığında ayılabiliyorum. Hatta daha sonrasında da kahvaltı etmeden canım evden dışarı adım atmak istemiyor… Cumartesi günü keyifle uyanıp, enerji patlamasıyla yataktan kalkınca ilk iş duş yapıp üstümü giyip kendimi dışarı atıverdim. Uzun zamandır nerede ise herkesten duyduğum Top Ağacındaki Ministry of Coffee’nin kahvesini tatmanın tam zamanı gelmişti de geçiyordu bile. 20-25 dakikalık bir yürüyüşün ardından Ministry of Coffee’ye geldiğimizde içerisi hınca hınç doluydu. Ufak bir mekan, gürültülü, sohbet edip kahvesini yudumlayanların yanında, sanki etrafta hiç kimse yokmuşçasına oturmuş, kahvesini yudumlayanlar da var.

MOC Istanbul

MOC Istanbulİki kişilik bir masaya sığışıverdik, dışarıda yer açılırsa bize haber vermelerini rica ederek menüden siparişimizi verdik. Menülerini çok incelemeden hızlıca bir cafe latte bir de baconlı yumurta söyleyiverdim. İlk kahvelerimizi içeride içtikten sonra yer açılınca hızlıca dışarıya taşındık.

MOC Istanbul

ministry of coffeeBaget ekmeğin içerisine koydukları, baconlı omlete Adam bayıldı ancak uzun süredir ekşi mayalı ekmek tükettiğim için benim çok hoşuma gitmedi. Hem incecik omlet ekmeğin içinde kaybolmuş gibiydi, hem de çok fazla ekmek yiyormuşum gibi hissedince kahvaltıdan istediğim tadı alamadım. Sandviçler açık sandviç olarak hazırlanıp, ekmeği kızartılsaymış ne efsane olurmuş diye düşünmeden de duramadım.

Çok fazla butik kahveciyi gezmemiş olmakla birlikte geçtiğimiz haftalarda gittiğimiz Kronotrop’un kahveleri bana daha güzel gibi geldi. Hatta geçenlerde Çırağan Otelinde iş için gittiğimiz bir kahvaltıda söylediğim cafe latte bile sanırım MOC Istanbul’unkinden daha iyiydi. Benim zevkime uymadı ama kim bilir belki siz de Adam’ın damak tadına sahipsinizdir ve burada keyifle sofradan kalkabilirsiniz.

Karnımız doyduktan sonra Teşvikiye’ye doğru çıkıp, Biella’ya uğradık. Biella benim zaman zaman takı almak için uğradığım bir dükkan. Fiyatları Kısmet ya da Bee Goddess gibi uçuk değil orijinal ve her zevke göre değişik şeyler de bu dükkanda bulunabiliyor. Ben daha önce aldığım yüzükleri tamire verdim ve bir şey almadan çıktım.

Uzun zamandır evde kutuların içerisine tıkıp maalesef aradığım zaman bulamadığım takılarımı organize edeceğim bir çözüm arayışı içerisindeydim.  Alışveriş sitelerinde gezerken gördüğüm kocaman takı dolapları da hiç içime sinmiyordu.  Hazır Nişantaşında dolanırken, Muji’de aradığım tarzda bir şeyler olabilir düşüncesi aklımdan şimşek gibi geçti. Dükkandan içeri girdikten sonra da aradığımı bulmam çok zor olmadı. Deneme babında o anda kullanışlı olabileceğini düşündüğüm çeşitli parçaları bir araya getirdim ve gerçekten de takılarımı pratik bir şekilde birbirine karıştırmadan, çok yer kaplamadan saklayacağım bir çözüme kavuşmuş oldum. Henüz bunlara ekleyeceğim bir iki parça daha var ama yine de sonunda bu uzun zamandır kafamın bir köşesinde yer etmiş derdime derman bulduğum için çok mutluyum.

mujiBu tarafa her geldiğimizde yaptığımız gibi Kantin‘e uğrayıp bir mısır ekmeği, bir zeytinli, bir de ekşi mayalı ekmek kapıp evin yolunu tuttuk. Ben takılarımı yerleştirdim, ekmekleri buzdolabına koydum,  sonra gelsin sinema keyfi. Öğleden sonramızı bu sene Oscar’a aday olan filmlerden ikisi şenlendirdi.

İlk olarak The Theory of Everything‘i izledik. İngiliz fizikçi ve evrenbilimci Stephen Hawking’in hayatı anlatılıyor filmde ve başrol oyuncusu Eddie Redmayne bildiğiniz harikalar yaratıyor. Hawking’in 21 yaşında iken yakalandığı ALS yüzünden bütün sinir sistemi felç oluyor. Hatırlarsanız geçtiğimiz yaz mevsiminde ALS için bilinç oluşturmak üzere çoluk çocuk kafasından aşağıya buzlu kovalarda su boşaltıyordu. Her ne kadar bu kampanya sonradan tam bir eğlence aracına dönse de en azından hepimize ALS’nin ne olduğunu hatırlattığı için faydalı olmuştur diye umuyorum. Hastalığın zarar vermediği tek organ beyin. İşte bu sayede, İlk hastalığa yakalandığı 1960’larda tüm doktorlar iki yıl ömür biçerken Hawking standartları altüst ederek bilimadamı kariyerini sürdürüyor ve bugünlere geliyor. Hikaye etkileyici. Biyografi sevenlerdenseniz bu filmi de beğeneceğinizi düşünüyorum.

the theory of everythingİkinci olarak Whiplash‘i izledik. Genç bir bateristin orkestra şefi ile  gerilim dolu hikayesi. Gerçekten de hem keyifle hem de biraz asabınız bozularak izliyorsunuz filmi. Orkestra şefi J. K. Simmons’ın performansına hayran kalmamak mümkün değil. Öğrencileri üzerinde kurduğu korkunç baskı ve aşağılama ile onların içindeki cevheri ortaya çıkarmaya çalışan orkestra şefinin ne derece acımasız olabildiğini gördükçe içiniz cız ediyor. Filmin ilk yarısında “aslında yumuşak bir kalbi var ama kesin disiplinden taviz vermemek için bu kadar acımasız davranıyor” diye düşünürken, film ilerledikçe kendisine kalbimizden geçen en güzel dilekleri! iletmekte bir mahsur görmedik. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız sakın kaçırmayın. Gerçekten de güzel bir film ve güzel bir sonla bitiyor.

whiplashSon not olarak, haftanın ilk gününü bitirmemize saatler kala, eve yorgun argın gelip, ardından yemek yedikten sonra çalışmak ve internette boş boş dolaşmak arasında ikilemde kalıp ardından bir blog yazısı yazmaya karar verdiğim için kendimi tebrik ediyorum. Şimdi oturup biraz çalışma vakti. Eğer gün yeterse yatmadan önce bir parça yeni kitabımı okuyabilmeyi umuyorum. Hepinize şimdiden bu çiçekler kadar güzel bir Salı diliyorum.

flowers

 

40 Yaş Projesi 3: İlk ayın sonu

Yıl başında başladığım 40 yaş projesi tüm hızıyla devam ediyor. Bir ay sonunda mucize yaratamadım ama en azından bazı alışkanlıklarımı değiştirmeyi başardım. Hepsi olmasa da sırası ile diğerleri ile de ilgili aşama sağlayacağıma duyduğum inancım tam.

Bakalım listemde neler vardı ve ben ne kadar gelişme sağlayabildim.

1- Ruhuma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar her ay  iki kitap okunacak.-OKUDUM Ocak ayım Andre Gide okuyarak geçti. Tohum Ölmezse ve Pastoral Senfoni‘yi bitirdim. Pastoral Senfoni’yi okurken Beethoven‘in aynı isimli senfonisini de dinlemeyi ihmal etmedim. 
  • Ayda iki tiyatro veya bale veya opera veya konsere gidilecek.- GİTTİM- Bu ay 3 tiyatro oyunu izledim. Adolf, Parkta Güzel Bir Gün ve Yaşamaya Dair
  • Her hafta bir iyi film izlenecek- İZLEDİM En iyi tutturduğum kriter bu oldu sanırım. Her hafta bir değil birden fazla film izlemeyi başardım. Jadoo, The Lunchbox, Source Code, 11.14, Whiplash, The Theory of Everything, The Book Thief, The Boy in the Striped Pajamas, Dedemin İnsanları
  • Mart sonuna kadar bir seyahat planlanacak.- PLANLADIM- Martta Kapadokya’ya gidiyoruz.  O vakte kadar haftasonu için de minik bir tatil aklımdan geçmiyor değil.
  • Haftasonlarına iş bırakılmayacak.- KISMEN BIRAKMADIM- Bunu ağırlıklı olarak becermeye çalıştım. En azından çalıştığım zamanları pazar gününün belli zamanları ile kısıtlı tutup, bütün haftasonuna yaymadım.
  • Haftada minimum bir blog yazısı yazılacak.- YAZDIM- Yine de daha iyisini becerebilirim gibi geliyor. Öyle ki aslında anlatmak istediğim daha çok şey var ama bir türlü oturup, kafamda organize olup, elimi klavyede gezdirmeye başlayamıyorum. Bu hedefi haftada ikiye çıkartmak istemiyorum ama sadece tek yazı ile de yetinmek istemiyorum. Bakalım Şubat ayında nasıl olacak herşey.

dream and purpose

2-Sağlığıma iyi gelenler

  • Mart sonuna kadar haftada iki gün yürüyüş yapılacak.- YAPAMADIM- Bu ay spor salonuna sadece bir kere gittim! Feci şekilde çuvalladım. Bahanelerimi buraya sıralamayacağım. Bu yüzden epeyce mahcup hissediyorum.
  • Mutfak alışverişlerinde zararlı reyonlardan uzak durulacak.- DURDUM-  eve abuk subuk hiçbirşey almadım.
  • Alkol tüketilecekse eğer iki kadeh şarap sınırı aşılmayacak.- AŞTIM- Kimi kutlamalar, eğlenceler derken haftasonları yine parti işinin suyunu çıkardık. Burada da mahcubum.
  • Televizyonda yemek kanalları izlemekten kaçınılacak.- KAÇINDIM- Artık nerede ise hiç yemek programı izlemiyorum, böylece ardından da mutfağa girip abuk subuk şeyler yapmıyorum.
  • Uyku düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılacak gece 12’den sonra yatmaktan kaçınılacak.- ERKEN YATAMADIM- Bu kriteri de karşılayamadım. Ancak bir nevi gelişme var. Artık sabah saat 3-4lere kadar oturmuyorum.  1-1.30 gibi yatabiliyorum. Çalışıyorum üzerinde olacak biliyorum.

lose-weight-bike-vegetables3-Cüzdanıma iyi gelenler

  • Sabahları işe giderken taksiye binme huyundan vazgeçilecek.- BİNMEDİM
  • Mart sonuna kadar alışveriş yasağı uygulanacak. YASAĞI DELDİM-  İtiraf edeyim bir günde tam 5 parça alışveriş yaptım. Şubat ayında bunu da yapmamayı hedefliyorum.
  • Her ay bütçenin sabit bir kısmı bir kenara ayırılacak ve o meblağ yok sayılarak harcamalar buna göre düzenlenecek- YAPTIM- Bu ay kenara para koyabildim. Bireysel emekliliğe ayırdıuğım payı da yükselttim.
  • Mart sonuna kadar eve dışarıdan yemek söylenmeyecek.- SÖYLEMEDİM- Bir kere havalimanına yetişmem gerektiği ve evde yemek yapacak vaktim olmadığı için dışarıdan yemek söyledim. Onun dışında yemeksepetine hiç uğramadım.

quote-economy-does-not-lie-in-sparing-money-but-in-spending-it-wisely-thomas-henry-huxley-90473

Bu listelere baktığımda görüyorum sağlık konusunda yine sınıfta kalmışım. Hedeflerin sadece 2/5’ini tutturmuşum ki çok yetersiz. En azından 3/5 yapmak  Şubat ayı için en büyük hedefim. Diğer konularda fena olmadığıma karar verdim. Alışveriş için bu defa kendimi tutacağıma inanıyorum. Eve iş getirme konusunu engelleyemesem de sınırlayarak gitmek yapabileceğim en güzel şeylerden biri sanırım.

Hepimiz için  güzel bir Şubat ayı olsun, rüyalarınızın gerçeğe dönüştüğü günler dilerim…

Adolf, The Book Thief ve The Boy in the Striped Pajamas

Ocak ayının son haftasına geldik bile, bir yandan yeni yıl hedefleri peşinde elimden geldiği kadar aldığım kararlara uygun bir hayat yaşamaya çalışırken, iş tıpkı geçen yıl bu zamanlarda olduğu gibi bastıkdıkça bastırıyor. Kendimi takip ettiğim çizelgelerde durumum kimi konularda epeyce iyiyken bazı konularda pek de becerikli olamadığımı görüyorum. Bir sürü şeyi aynı anda değiştirmeye çalışınca herşeyi iyi yapamıyormuş insan onu anlıyor. Bu ay toplam 3 kez şehirdışına seyahat ettim.  Hatta önümüzdeki hafta da yine bir yolculuk yapacağım. Bu kadar çok gidip gelince arada bazı şeylerin ucunu kaçırdığım oldu ama pes etmek yok, biliyorum ki eninde sonunda her konuda aşama kaydetmek mümkün olacak. Önümüzdeki hafta ilk ayın sonuçlarını sizinle paylaşacağım o yüzden daha uzatmadan  konuyu değiştirip izlediğim bir oyun ve iki de filmden bahsetmek istiyorum.

Bu aralar biraz tesadüf eseri II. Dünya Savaşı ile ilgili iki filmi arka arkaya izledim üstüne de Burak Sergen’in oynadığı Adolf isimli oyunu Bo Sahne’de izledim. Önce Adolf’ten başlayalım istiyorum.

Burak-Sergen-AdolfOyun Adolf Hitlerin intihar etmeden önceki son bir kaç saatini anlatıyor. Bundan yıllar yakşalık 20 yıl evvel  ilk kez Ankara Devlet Tiyatrolarının Budala isimli oyununda izleme şansını bulduğum Burak Sergen, tıpkı hatırladığım gibi sahnede döktürdü. Oyunculuğunun 10 numara olmasının yanında sergilediği fiziksel performans gerçekten olağanüstü idi. Oyunun metini çok daha doyurucu olabilirdi diye düşünüyorum ancak bir yandan da nerede ise aklını tamamen kaçırmış, şizofreninin zirvesinde gezen bir adamın konuşmalarının başka şekilde yazılabilmesi mümkün müydü bilemiyorum. Fena olmayan bir tiyatro izleyicisi olmakla birlikte metin yazarlığı çok anladığım bir iş olmadığı için ahkam kesmek istemem. Bo Sahnenin salonu ufak bir salon, özellikle en önde oturanlar oyunun nerede ise bir parçası oluyorlar. Öyle ki Adolf’ün sorularına cevap vermek, zaman zaman ani hareketlerinden dolayı ürkmek, bol tükürüklü konuşmasından nasiplenmek işin bir parçası. O yüzden aktörle sıkı temas içerisinde olmak istemiyorsanız yerinizi en önden almayın :)

Bizim yerimiz en önde idi ve Adolfün sorduğu sorulardan ve tükürüklerden payımızı bol bol aldık. Burak Sergen Hitler faşizmini öyle bir ironi ile anlatıyor ki, belki inanmayacaksınız ama oyunun çoğunu kendimi gülmemek için tutarak geçirdim. İlk dakikalarda gülmemem lazım diye kendimi sıkıp durdum ancak baktım ki kaşlarımı daha fazla  çatamayacağım, kendimi koyuverdim gitti.

Gelelim ikinci dünya savaşı filmlerine… İzlediğim iki filmden ilki  Kitap Hırsızı – The Book Thief oldu. Savaş sırasında, Liesel annesi tarafından bir aileye evlatlık verilmek zorunda kalıyor. Sert bir anne profili ve son derece ince bir mizah anlayışına sahip yeni babasının yanında hem yeni arkadaşlar ediniyor, hem de okuma yazmayı öğrenmesinin ardından tam bir kitap kurdu olup çıkıyor. Bir süre sonra kaçak olarak evlerinin bodrumunda saklamak zorunda oldukları Yahudi kökenli eski bir aile dostunun oğlu da işin içine girince ortaya gerçekten çok iç ısıtıcı bir hikaye çıkıyor. Aile, arkadaşlık, anne, evlat, ilişkileri ile sımsıkı örgülü bir film bu. Ayrıca eğer bu dönemde elinize bir kitap alıp okumakta sıkıntı çekiyorsanız sizi çok yüreklendirip, motive edecek bir film olabilir bu film.

Kitap Hırsızıİkinci film The Boy in the Striped Pajamas- yani Çizgili Pijamalı Çocuk. Bu film de yine çocuk gözünden anlatılan bir savaş filmi. Savaşın korkunçluğunu  toplama kampından sorumlu olan SS Komutanının oğlu Bruno  ile kampta hapsedilmiş aynı yaştaki Shmuel üzerinden anlatılıyor. Gerçekten içinizi acıtan ve ruhunuzu ağırlaştıran bir film. O nedenle morale ve neşelenmeye ihtiyacınız olma bir vakitte izlemenizi tavsiye etmem.

the_boy_in_the_striped_pajamas01Bundan yaklaşık 3 yıl önce iş için Polonya’ya gitmiş ve Auschwitz- Birkenau‘yu gezmiştim. Bu iki kamp benim hayatımda ziyaret edip, gezip tek bir fotoğraf dahi çekmeden geldiğim ilk yer olmuştu. Nedeni çok basit, insanın insana böyle bir şeyi reva görmesi, pek de hatırlamak ve sonrasında açıp bakmak isteyeceğiniz şeylerden biri değil.

İnsanoğlu yeryüzündeki ilk gününden bu yana başka hiç bir canlının olmadığı kadar şiddet yanlısı oldu. Maalesef bu durum aradan geçen yüzyıllarda daha da kötüye gitti ve silahların tahrip gücü artıkça insanın içindeki vahşet de büyüdü. Şiddet, faili meçhuller, kadın cinayetleri, işçi ölümleri hayatımızın bir parçası oldu.  Aç kalan, yaşam alanı yok edilen yabani domuz yavrusunun şehre inmesinin ardından kendisine yapılanlar ortada. Tüm bu örnekler, yaşam hakkına duyulması gereken saygı açısından ne noktada olduğumuzu gayet güzel ortaya koyuyor.  Güçlü görünenin azınlıkta ve zayıf görüneni sömürme ve ezme arzusunun daha büyük bir zayıflıktan kaynaklandığını milletçe idark edebileceğimiz günlerin hayalini kurarken sizlere şimdiden nefis bir Pazar günü diliyorum.

Parkta güzel bir gün ve Çiya’da enfes bir yemek

Bu haftanın yarısından fazlasını Ankara’da geçirdim. Salı günü sabah gidip ancak Cuma akşam üstü İstanbul’a dönebildiğimde gözlerim uykusuzluktan acırken son bir kaç email daha yazdıktan sonra modum değişti. Dışarı çıkacak kadar enerjim yoktu ama bu evde minik çaplı bir eğlence yapmama da engel değildi tabi! Az ve öz,  şaraplı, peynirli, şarküterili bir sofrayı hızlıca donatıp sohbetin belini kırmayı da başardık.  Muhabbetin arkasından evi parti moduna getirip şarkı söyleyip dans bile ettik. Bu eğlence sabaha karşı herbirimiz bir yerde sızana kadar devam etti!

IMG_20150116_180205Cumartesi günü öğlene doğru uyanıp ardından ev işlerini hallettikten sonra bu defa Almanya’dan gelen bir arkadaşımı misafir ettim. Türkiye’yi   kurtardığımız uzun soluklu bir sohbetin ardından yine geç saatte yatınca bu sabah yine saat 11 gibi ancak gözlerimi açtım. Uzun bir kahvaltı, ardından her ay aldığım Timeout İstanbul ve İstanbul Life okuyup yaptığım çay keyfi çok iyi geldi.

image

IMG_20150118_135304Evde geçen bu haftasonunun tek aktivitesi bugün öğleden sonra Moda Sahnesinde izlediğimiz Parkta Güzel Bir Gün oldu. Hafif, çıtır çerez bir oyun. Etkilendim dersem yalan olur. Piknik yapmak için bir parka gelen çiftin bir anda ülkenin ikiye bölünmesi yüzünden ayrı üşlke sınırları içerisinde kalmaları ve kavuşamamalarının üzerinden komik bir hikaye yaratılmış.  Mert Fırat yeni ülke sınırını çizen güvenlik gücünü oynuyor. Oyun boyunca yasaklardan dem vuruluyor. Bana kalırsa zayıf bir metin ile oynandı ve oyuncuların potansiyelini de pek hissettiremedi bize. Eğer kafa dağıtayım, eğlenceli birşeyler izleyeyim diyorsanız bu oyun size göre.

Screen Shot 2015-01-18 at 10.19.16 PMOyundan çıktıktan sonra Kadıköy çarşıya yöneldik.  Epeydir Kadıköy’e gelmeyen birinin yemek yemek için en çok özleyeceği yerlerden biri Çiya’dır sanırım.  Çiya ile ilgili olarak en sevdiğim şeylerden biri herşeyden az az söyleyip nerede ise bütün tencere yemeklerinin tadına bakabilmeniz sanırım. Her zaman olduğu gibi yine nerede ise menüde ve varsa söyledik, donattık soframızı.  Asma yaprağı kurusundan yapılan Kırtımpırt Çorbası, köy tavuğu yuvarlaması, mumbar, şiveydiz, kurutulmuş yeşil fasulye güveci masaya geldiğinde önce gözlerimiz şenlendi, sonra damağımız.

IMG_20150118_175655Üstüne ilk kez tattığımız Samsun’un Bafra yöresine özgü Teleme denilen tatlıya da bayıldık.  İçinde sadece keçi sütü ve incir olduğunu söyledikleri bu tatlı özellikle çobanların hayvanları otlatmaya götürdüklerinde yaptıkları bir yemek/tatlı imiş. Keçi sütünü kaynamaya yakın hale gelene kadar ısıttıktan sonra içine yaban inciri ekleyerek karıştırmaya devam ediyorsunuz. İncir sütün mayalanmasını ve koyulaşmasını sağlıyor. İlk incir çıktığında evde denemek üzere not aldım ben. Eğer olur da yolunuz Çiya’ya düşerse ve o günkü menüde teleme görürseniz mutlaka deneyin.

IMG_20150118_180228İşte hızlı geçen bir haftasonunun hikayesi böyle. Bu hafta yine kısa bir seyahatim olacak ama haftanın çoğunda İstanbul’da rutin hayatımı sürdürebilmeyi umuyorum. Herkese bol güneşli bir hafta diliyorum.

1421616824309

40 Yaş Projesi 2: Beslenme

Haftanın ikinci günü sona erdi ve ben aksiyon planımı aksatmadan uygulamaya devam ediyorum. Sağlığıma iyi gelenler kısmında hiç beslenme konusundan bahsetmemiştim. Oysa ki en önemli konulardan biri de beslenme. O yüzden bugün biraz neler yediğimden bahsedersem fena olmaz diye düşündüm.

eat healthyGeçen yıldan bu yana ara ara gidip sonra bıraktığım bir diyetisyenim var. Kendisi  dünya şekeri bir insan, ismi Banu. Bir yıl içerisinde, Banu’ya arada gidip, çoğu zaman gitmedim: “Ay çok stresliydim listelere uyamadım, yok bugün parti var eğlencelere doyamadım, içkiyi biraz fazla kaçırdım,  ama iki hafta seyahatteyim ben oralarda bu yemekleri nasıl bulurum, eh canım plajda da şöyle güzel kokteylleri yuvarlamayayım mı?” gibi bahanelerle bir seneyi  olduğum yerde sayarak geçirdim.  Yılbaşından önceki son randevumuzda Banu’ya yeni yılda onu şaşırtacak fikirlerle karşısına çıkacağımdan bahsetmiştim. Bakalım bu defa yoldan şaşmadan hedefe doğru azimle ilerleyebilecek miyim?

DIGESTIVE HEALTH- gluten free sample menu_iStock_000002664912SmallBenim izlediğim beslenme listesi bir değişim listesi ve akdeniz diyetine uygun bir liste. Uygulaması gerçekten çok kolay ve sizn sosyal hayatınızı da engellemeyecek kadar esnek. Bu listeyi uygulamak değil uygulayamamak bence asıl zor olan. Bakalım gün boyu menüde neler varmış?

KAHVALTI

2 dilim tam tahıllı ekmek veya ½ simit

3 parça karper büyüklüğünde peynir

1 yumurta veya 3 y.k. menemen

Domates, salatalık, maydanoz vb.

ÖĞLEN

Bol salata (1 y.k. zeytinyağlı) veya 5-6 y.k. etsiz sebze yemeği

1 kase çorba

3 kadınbudu kadar et

2 dilim tam tahıllı ekmek

ARA

1 kaşarlı tost

AKŞAM  

Bol salata (1 y.k. zeytinyağlı)

5 kadınbudu kadar et

2 dilim tam tahıllı ekmek

ARA  

1 por. meyve, 4 y.k. süzme yoğurt

İnanır mısınız bilmem ama bu listedeki herşeyi yediğim zaman gerçekten müthiş bir hızla inceliyorum ben.  Bu kadar çok yiyebilip zayıflayabilmek bence olağanüstü. Yeter ki akşam yemeği yerine çikolata ve kuruyemişe dadanmayayım. Menünün daha fazlasını ya da azını yediğimde ya da su içmediğimde dengeler şaşıyor ve gerekenden daha az kilo kaybederken sabrım da tükeniyor. Su içmek benim için hep problem oldu şimdiye kadar. O yüzden kendime yeni bir şişe aldım evde içtikçe dolduruyorum. Gözümün önünden ayırmıyorum. Toplantılarda da ne içersiniz diye sorduklarında çay ya da kahve yerine hep su söylüyorum.

Geçtiğimiz altı yılda kariyer açısından çok güzel bir çizgi yakalamama rağmen özellikle sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü konusunda hiç de iyi şeyler yapmadığımı gayet güzel görebiliyorum. Öyle ki  geçmişteki beslenme alışkanlıklarımı tepetaklak edip tam tersine çevirdiğim bir düzen tutturmuşum kendime. Özellikle son üç yılda sabah kahvaltısını es geçip hatta öğle yemeği de yemeyip doğrudan akşam yemeğine geçtiğim günlerin sayısı hiç de az değil. Sabah kahvaltıyı atlayınca günümün ne kadar bitkin geçtiğini tahmin etmek de hiç zor olmasa gerek. Enerji almadan başlayan bir gün gerçekten de verimsizlik ve mutsuzluk demek.  Kendini şarj edemeyen zavallı bedenim garip de bir stres yayıyor böyle zamanlarda. Bunun üzerine yüksek tempoda çalışmayı da ekleyince kendime nasıl bir eziyet ettiğim ortada.  Oysa güne sıkı bir kahvaltıyla başladığımda enerjim yükseliyor, içimdeki mutluluk artıyor.  Bütün bunları bilip de yapmamak ise gerçekten sonradan dönüp baktığımda acı veriyor.

kahvaltıDaha önce yaptığım hatalara baktığımda  düzenli beslenmeye başladığım her denemede  kendimi sosyal hayattan soyutlayıp bir nevi cezalandırdığımı da görüyorum. Böyle durumlarda kendimi geçici bir süre için belli bir hayat tarzına adapte edip istediğim forma gelince eski alışkanlıklarıma geri dönmeyi planlıyorum sanırım. Bu yıl geçici değil kalıcı sonuçlar elde etmekse hedefim sağlıklı beslenme hayatımın vazgeçilmez bir parçası olmalı. Bunun yanında sosyal hayattan da geride kalmamalıyım.

Bu konuda hayatımda beni motive edecek o kadar çok kolaylık var ki bu fırsatları şimdiye kadar kullanmamam akıl alır gibi değil. Ofiste her gün her tür diyete sahip çalışanlar için yemek çıkıyor. Kimse önümüze üç kap yemek koyup o menüyü dayatmıyor. Geçenlerde Banu’ya yiyecek bir şey bulamadığımla ilgili tuhaf bahaneler türettiğim bir konuşmayı burada paylaşmak istiyorum. Bu aslında hiç de çaresiz olmadığımı gösteriyor.

Ben- Dün öğlen kendime göre yiyecek bir şey bulamadığım için öğle yemeğini pas geçtim.  Et yemeklerinden birini sevmedim, diğeri de aşırı yağlı göründü gözüme.

Banu- O et yemeklerinin yerine koyabileceğin başka seçenekler olmalı mutlaka. Yemek büfenizde salata malzemeleri var mıydı mesela?

Ben- Evet

Banu- Peki peynir çeşitleri var mıydı?

Ben- Evet

Banu- O zaman neden kendine güzel ve peynirli salata hazırlamayı seçmedin?

Ben- Hımmmmmm, aklıma gelmedi!

Bu konuşmada ben hiç de sağlıklı beslenmeyi hedeflemiş, kararlı biri izlenimini vermiyorum. Herşeyi düşünen, planlayan, organize eden, olmazı olduran, bir yol tıkalı ise başka yollar arayan ben nedense sağlıklı beslenme dersinden sınıfta kalıyorum!

DM-Motivation-vs-HabitHayat başka konularda olduğu gibi burada da bir seçimden ibaretti. Bugün yemek büfesine gittiğimde iki çeşit et yemeği vardı. Biri sevmediğim tarzda bir köfte diğeri şinitzel. Aklıma Banu’nun söylediklerini getirerek önce bir kase ezogelin çorba aldım. Ardından büyük bir parça şinitzelin bütün dış tabakasını sıyırarak salata ile birlikte yedim. İnsan gerçekten de isteyince çözüm üretebiliyor. Şu anda önemli olan yaptığım bu seçimleri alışkanlık haline getirebilmem.

Motivasyonu sürdürebilmek için boş zamanlarımda sağlıklı beslenmeye yönelik  web sitelerini keşfedip, takip etmeye çalışıyorum. Bunların pek çoğu bildiğimiz ama yine de hatırlayınca kendimizi daha motive hissettiğimiz şeyler.  Okumak ve odaklanmak bu süreçte yapabileceğim en güzel şey. Yeni bir ben yaratmak kolay değil. Güzel alışkanlıklar kazanmak emek ve sabır istiyor gerçekten ama şunu çok iyi biliyorum ki  son günlerde gerçekten kendimi harika hissediyorum. Son bir şey biliyorum ki 3 ay sonra yaptığım seçimlerden dolayı kendime teşekkür edeceğim :)

31 Mart Hedefine doğru

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 127 takipçiye katılın