Kim gerçekten hayvanseverdir?

Yaklaşık 2 hafta önce erken bir Cumartesi sabahı site içerisinde miyavlayarak bana koşan bir kedi gördüm. Tam eğilmiş severken apartman görevlilerinden biri bana yaklaşarak aynı kedinin garajda doğurduğunu, iki de yaşayan yavrusu olduğunu söyledi. Sonra da aç sanırım, maması bitti dedi. Gidip yavruları gördüm.  Eve elimdekileri bıraktım ve soluğu evin çok yakınındaki petshopta aldım. Durumu anlattım bana bir haftalık mama verin dedim. Sonra geri dönüp emanetleri site görevlisine teslim ettim. İki haftadır bizim sitenin bahçesinin bir köşesinde iki yavru ve anneleri mutlu mesut yaşayıp, büyümekle meşguldüler. Biliyorum ki bir süre sonra çekip gidecekler.

Ben her gün yanlarına uğrayıp iki dakikallığına da olsa dünyanın bütün derdini unuturken, site sakinlerinin bir kısmı kedileri besleyip sevmeye çalışıyor ama başka bir kısmı da bu anne kedi ve yavrulardan feci halde muzdarip oluyormuş. Bizim daha bir yaşında bile olmayan anne kedi meğer sitenin köpeklerini dövüyormuş!

Site yönetimine hasbelkader girmiş bir hanımın ( burada içimden çok başka şeyler söylemek geçiyor!!!!) minik köpeği bu anne kedinin saldırısına uğramış! Hatta öyle ki anne kedi o saldırı esnasında güvenlik görevlisini de çok ciddi yaralanmış! Sanırsın site bahçesinde kaplan besliyoruz.

Bugün kedilere mama almış apartan görevlilerine teslim etmeye gelmişken, 2 aylık kedi yavrularının ve annelerinin site yönetiminde olan zat-ı muhterem hanım marifeti ile siteden atılmak üzere olduğunu öğrendim. Cins köpeği ile arzı endam eden hanım! beni yavru kedilerin üzerine kaynar su dökmek veya zehirlemekle tehdit etti. Ben camdan aşağı baktığımda kedi görmek istemiyorum diye de ekledi.

Köpeğini çok doğal şekilde  (hiç yadırgamıyorum, eleştirmek için yazmadım) kendi evladı sayan hanım, sokak kedileri ölüyor ne var, burası kedi beslenecek değil çok istiyorsanız eve alın dedi.  Bu arada kendisi su götürmez bir hayvansever! İkiyüzlüsünüz dedim.  Bir hayvansever tüm hayvanları sever sadece evde beslediğini değil dedim.  Olabilir dedi.

Meğer ihtiyacımız olmayan bir cana kıymet vermek ne zormuş. Hayvanseverler ve kendi hayvanını sevenler ya da aslında kendisinden başka kimseyi sevmeyenler diye ayrım yapmak da çok mümkünmüş.  Bu hanım teyze hakkında türlü analizlere ve bir takım zümreleri de töhmet altında bırakacak değerlendirmelere girmek çok mümkün. Zira kendisi tam bir stereotip. Fabrikasının nerede olduğunu merak ettiğim cinsten. Benim türüm kıymetli, gerisi ne ki diyen cinsten!

Tüm bu konuşmalar esnasında tansiyonumun nerelere çıktığını bilmiyorum ancak ense köküme uzun süre geçmeyen bir ağrı saplandığını ve bunun benim hiç bilmediğim bir ağrı olduğunu biliyorum.

Şu anda akıl sağlığı yerinde olmayan bir site sakininin tehdidi altındaki kediler -5’te bir depodalar. Orada ne kadar kalabilirler bilmiyorum. Çok seyahat ettiğimiz için 3 tane kediyi eve almak olası değil.  Sağı solu aradım özellikle yaz zamanı hayvan sahiplenenlerin sayısının %50 düştüğünden bahsettiler. Bazıları götürüp, Maçka Parkı veya Şairler Parkına bırakmamı söylediler.

Ben ise şu anda oturmuş, minik yavrulara nasıl bir çare bulabileceğimizi  düşünüp, halen sinirden kendimi yemekle meşgulüm!

 

 

Yeni Filmler, Diziler, Tarifler ve diğerleri

Mart’ın gelişiyle birlikte işler hem hızlanmaya başladı, hem de bana 6 haftadır arkadaşlık eden moon walker botundan kurtuldum. Dün ilk defa normal bir ayakkabı ile yürümeye başladığımda adım atmanın ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu sanırım ilk defa bilinçli olarak hissettim. Merdiven gördüğümde nasıl ineceğim diye düşünüp panikledim.  Yine tek tek indim ama önümüzdeki günlerde daha cesaretli adımlar atacağımı umuyorum. Haftaya doktor randevum var. Bu randevuda yola fizik tedavi ile devam edip edemeyeceğim belli olacak. Başka bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum. Bu arada benim gibi uzun zamandır Camper’a düşmeyenlerdenseniz bir ara uğrayın derim. Hem ayak sağlığına dikkat ettikleri kadar artık estetiğe de önem veriyor gibi görünüyorlar.

İş durumu deseniz çok değişen bir şey yok. Tempo baharla birlikte artmaya devam ediyor. Okunacak tonlarca doküman, proje taslakları, toplantılar, emailler bütün günümü meşgul etmeye devam ediyor. Aradaki 3 günlük Londra seyahatinde toplantılardan çok keyif alamasamda bir akşam yemeği ve gittiğimiz bir müzikal bu seyahati anlamlı kıldı. O zaman bu arada neler keşfettim neleri çok sevdim anlatmaya başlayalım.

Londra keşifleri:

Londra’ya en son 2014’te gitmiştim. Bu seyahatte pek çok güzel restoranı denediğimiz halde tadı damağımda kalan Barrafina’ya gitmeyi bu seyahatten önce zaten kafaya koymuştum. Her daim kapısında sıra olduğu için bu defa akşam servisinin açıldığı anda kapısında olmayı planladık. Bir kısmı daha önce denediğim lezzetler olmak üzere, yine deneyebildiğimiz kadar farklı tadı denemeye çalıştık. Yolunuz Londra’ya düşerse bir yemeğinizi burada yemeye çalışın.

Desktop7Böyle güzel bir yemeğin ardından adet olduğu üzere  daha önce görmediğimiz bir müzikali izlemek üzere tiyatroya doğru yola çıktık. Bu arada Londra’da bu defa neredeyse her yere giderken Uber kullandık ve son derece memnun kaldık. Taksiden daha ucuz olmasının yanı sıra arabalar da taksilerden çok daha konforlu ve rahat. O kadar ki döndükten sonra Istanbul’da da Uber’i daha çok kullanır oldum. Şimdiye kadar hiç bir negatif durumla da karşılaşmadım.

Gelelim müzikale… Şimdiye kadar pek çok müzikal izledim ama sanırım Kinky Boots, We Will Rock You’dan sonra bayılarak, çok eğlenerek izlediğim  ikinci müzikal oldu. Performanslar, dekor, oyuncuların enerjisi herşeyi ile gönlüme taht kurdu. O yüzden Londra’ya yolunuz düştüğünde Kinky Boots’u izlemeden gelmeyin derim. Harika bir akşam geçireceğinize eminim. Aşağıda tanıtım videosu epeyce ipucu verebilir.

Diziler:

Bu ara bizim evde bir dizi furyası var. Netflix’de Türkiye’ye geldiğinden bu yana bu neymiş bakalım diye oturduğum dizileri mevcut sezonlarını bitirmeden bırakmıyorum. İki tane çok eğlenceli dizi tavsiyem olacak.

İlki Mozart in the Jungle. New York Senfoni Orkestrasının şefi Thomas emekli olurken yerine  farklı tarzda, yakışıklı, uzun saçlı, Latin Amerikalı yeni şef Rodrigo gelir ve olaylar gelişir. Hem eğlenceli bir dizi izleyeyim hem de klasik müziğe doyayım diyorsanız bu dizi sizin diziniz. Her bölüm 25 dakika. Su gibi akıyor, tabiri caizse çekirdek gibi çıtır çıtır gidiyor.

İkinci dizi UnBreakable Kimmy Schmidt. Bu da bir komedi dizisi. Moral motivasyon arayanlar için birebir. Bir papaz tarafından kandırılarak toplam 15 yıl yer altın da bir sığınakta hapsedilen dört kadın sonunda polis tarafından bulunur ve kurtarılırlar. Kurtulan kadınlardan biri olan Kimmy yaşadıkları kasabada kalmak istemez ve New York’ta kendine bir hayat kurmaya karar verir, sonrasında yine olaylar gelişir. Bu dizi de 25 dakika, çıtır çıtır, ne olduğunu anlamadan başlıyor ve bitiyor.

Filmler:

Bu ara izlediğimiz filmlerden ilki Pride. Film İngiltere’de Thatcher döneminde geçiyor ve gerçek bir hikayeden esinlenerek senoryalaştırılmış. Thatcher maden ocaklarını kapatmaya karar verince greve başlayan madencilerin yardımına koşan Gay ve Lezbiyenlerin hikayesi.  Maalesef o dönemde Thatcher madencilerin grevini kırmayı başarmış ama o dönemde olağan koşullarda bir araya gelmesi zor olan iki grubun birbirine verdiği destek gerçekten çok umut dolu.

İkincisi Snowpiercer. Tamamen ütopik ama çok güzel göndermeleri olan bir film. Dünya küresel ısınmanın ardından yeni bir buzul çağına giriyor ve dünyada hayatta kalan insanlar bir trene yerleşiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmesi trenin hiç durmadan yoluna devam etmesine bağlı. Seyahat eden yolcular ise sınıflara göre ayrılmış vaziyette. En öndekiler ve arkadakiler! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Gelir dağılımı, adalet, güç  dengeleri üzerine güzel bir film.

Lezzetler:

İki tarifim var bu hafta size… Kış yavaş yavaş bitip de bahar gelirken kış sebzeleri ile yapılabilecek tarifler ama not etmekte fayda var.

Karnabahar Pizza: 

Karnabahar hep kıymalı yemeği ya da kızartması ile bildiğim bir yemekti şimdiye kadar. Bu aralar Pinterest’te düşük karbonhidratlı tarifler ararken karşıma çıkan en leziz görüntülü şey karnabahar pizzası olunca denemek farz oldu. Tek bir tarifi uygulamak yerine pek çok farklı tarifi okuyup bana en makul gelen tarifi uyguladım. Sonuç aşağıda.

Karnabaharları yıkadıktan sonra ufak parcalara bölüp mutfak robotunda minik taneler haline getirdim. Sonra üzerine bir çay bardağı su ilave edip yaklaşık 10-15 dakika kavurdum ve soğumaya bıraktım. Soğuduktan sonra temiz bir mutfak bezinin icinde karnabaharları sıkarak suyunu çıkardım. Sonra bir karıştırma kabında karnabahar, rendelenmiş İzmir tulum peyniri ve bir yumurtayı karıştırdım. Yağlı kağıt serdiğim bir tepside elimle şekil vererek yuvarlak bir pizza tabanı yaptım. Yanmaması için kenarlarını daha kalın bıraktım. Bu pizza tabanını 200 derecede 20 dakika pişirdim. Biraz yanık oldu o yüzden bir dahaki sefere 180 derecede pişireceğim.  Fırından çıkan pizza tabanına  evde yapılmış domates sosu, sarımsak ve kekikle hazırladığım sosu sürdüm. Üzerine rende peynir, sucuk, biber ve mantar koydum. Peynirler eriyene kadar 180 derecede pişirdim. Sonuç aşağıdaki görüntü.

IMG_20160220_192426

Kereviz Püresi:

Et yemeklerinin yanında en sevdiğim şeylerden biri patates püresi ama karbonhidrattan kaçındığınız bir dönemde bol nişastalı patates mutfağa sokulmayan bir sebze haline dönüşüyor. Akşam yemeğinde ızgara somon balığı yapmaya karar verince dedim ki kereviz püresini denemenin tam zamanı.

Kerevizleri soyup, dilimledim. Sonra bunları üzerine et suyu ilavesi ile haşladım ve içindeki fazla suyu süzdüm. Sonrasında  blender yardımıyla püre haline getirdim. Tereyağı koyduğum bir tencereye önce kerevizleri aktardım, sonra üzerine süt ilave ederek koyulaştırdım,  ardından kaşar peynirini de ekledim. Tuz koymadım ama karabiber attım. Atını kapattıktan sonra da içine ince ince doğranmış yeşil soğanları ilave edip bir güzel karıştırdım. Patatesi aratmayan ama et yemeklerinin yanında gözünüzün ve damağınızın aradığı güzel bir yan lezzet oldu, çok sevdim.

IMG_20160228_204133

Benden şimdilik haberler böyle. Arayı çok uzatmadan yine yeni keşiflerle burada olmak dileğiyle. Herkese iyi haftalar…

Don’t take it for granted- Atlas ve diğer şeyler…

Hayatta sahip olduğumuz herşeyi çok normal ve zaten sahip olmamız gereken şeylermiş gibi algılamak en büyük hatamız oluyor bazen. Mesela, seyahat etmek benim için hem iş hem de zevk için son derece elzem. Öyleki her iki türlüsü de çoğu zaman yaşadığımı daha çok hissetmemi sağlıyor. Hızlı hareket etmek, kriz anında hızlı karar verebilmek, önemli gelişmelerden dolayı strateji değişikliğine gitmek, sonrasında yeni alınan kararları aynı kararlılıkla uygulayabilmek ve her zaman daha hızlı davranabilmek çok uzun zamandır hayatımın bir diğer parçası. Bazen büyük projeleri bitirdiğimizde ya da bir süre herşey süt liman gittiğinde bana kaşıntılar bastığı bile oluyor. Sıkılıyorum, damarlarımdaki adrenalin miktarı azaldığında sanki zamanı boşa harcıyormuşum hissine kapılıyorum. Oysaki herşey elimizde değil. Bazen hayat sen durmayı bilmediğinde, frene basmanı sağlıyor.

Agrr1sPN_DJ11D3JSD32bFsfLqms5ZGyqsIk3040V7kX

Yaklaşık Ekim ayından bu yana ayağımda zaman zaman hafifleyip, zaman zaman ağrıyı dinlemediğim günler yine çok büyük yoğunluk içerisinde hareket etmem gereken günlere denk gelmişti.  Vücut aslında ilk önce nazikçe uyarıyor bizi. Eğer dinlemezsek de daha sert önlemlere başvurup, daha çok ses çıkarmaya başlıyor. Velhasılı kelam, en baştan kendisini dinlemediğim, arkasından da 40 gün kadar cidden ne kendisine ne de hastasına saygısı olmayan bir doktor tarafından oyalandığım için, son 1 aydır nerede ise evden hiç çıkmadan, ayağımda rom walker denilen bir botla yaşıyorum. Meğer Posterior Tibial Tendonum yırtıkmış ama benim haberim yokmuş. Posterior Tibial Tendon söylemesi çok uzun sürdüğünden ve bir türlü adını aklımda tutamadığımdan ben kendisine “Atlas” ismini taktım. Zira şu anda bana dünyayı gezdirmesi gereken sevgili tendonum yorulmuş, yıpranmış ve dinlenmek istiyor. Henüz ne zaman ve nasıl iyileşeceği belli değil. Sonunda ameliyat olma ihtimalim var ve bu yaklaşık 2.5 ay daha ev istirahati demek.  Oysa ne çok planlarım vardı: daha çok seyahat etmek , bir doğa yürüyüşü klübüne üye olmak, seramik kursuna başlamak, İstanbul içerisinde hiç görmediğimiz gitmediğimiz semtleri keşfe çıkmak, bir stüdyoya gidip bağıra çağıra şarkı söyleyip, kaydetmek… Evet evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Yine de bence bu tip işlerde en önemlisi pozitif kalabilmek ve en kötü senaryoya hazır olurken en iyi senaryoyu oynamak.

3a14c247-dd25-4d51-8017-c6bf4c93f3c9

Sosyal hayatımın askıya alındığı bu dönemde, evden çalışmak müthiş bir iş konsantrasyon sağlarken, aynı sandalyede 10 saate yakın kalkmadan oturduğumu ve yemek yemeyi bile unuttuğumu görünce düşünmeye başladım ne yapıyorum acaba ben ruhumu ve bedenenimi dinlemek için diye. Farkettim ki nerede ise hiçbir şey…  Evet konserler, tiyatrolar, partiler gırla gidiyor uzunca bir süredir hayatımızda ama durup da kendimi dinlediğim anlar gerçekten çok az… Bedeni dinlemek daha kolayken, hisleri dinlemek, geçiştirmeden anlamaya çalışmak gerçekten de çok zor, en azından benim için.

Ben yine kolay olandan başladım, aslında belki de acil olarak dinlemem gerekenden. Atlas bana bir uyarı veriyor. Diyor ki beslenme düzenini değiştirmelisin. Fazla kilolarından kurtulmalısın. Ne yapmam gerek diye düşünürken, daha önce iki kez diyetisyene gitmiş ancak çabucak kendilerinden sıkılarak yarı yolda vazgeçmiştim zaten. Bu defa  kendimi kontrol edemem mi diye sordum kendime. En azından deneyip görecektim. Peki ne yapacaktım. Hayatımdan şeker ve unu çıkararak mı başlamalıydım acaba? Yıllardır kahveyi şekersiz içen biriydim ama bir türlü çaya attığım tek şekerden vazgeçemiyordum. Önce çaya attığım şekeri, coca colayı, bilimum pasta, kek, abur cuburu, ekmeğin her türlüsünü, pilavı, makarnayı. Onu da ömür boyu bırakacağımı sanmıyorum. Hayatımda bu aralar bol sebze, bol protein, ceviz, badem , fındık var. Kendilerini bayılarak tüketiyorum ve gerçekten kendimi daha dinç hissediyorum.

64148989-e1c2-4ffe-9d83-8256fdbea016

16573f71-bf4f-4829-acba-3f5c4e35a63c (1)

bd5c1257-3b20-4a12-8454-21f0420ccb28 (1)

5ec5da6c-0bdc-4479-a42b-1fee4935f5c4 (1)

b2c4d193-eb30-49d2-b9db-f683c3b29f12Bu arada Pinteresti yeni tarifler bulmak için kullanmaya başladım. İlk kez karnabahar pilavı yaptım, hem de safranlı. Nefis oldu. Evde kıymalı kapuska, ıspanak, karnabahar gibi yemekler sıklıkla yenir oldu.  Bunları yaparken şaraplı sofralardan vazgeçmedik. Üstelik bu kadar hareketsizliğe rağmen ve hala düzenli olarak su içmeyi öğrenemediğim halde bir ayda 4 kilo verdim. Yağdan mı kastan mı bilebilecek durumda değilim. Diyetisyene de gitmiyorum ve sanırım gitmeyeceğim de. Yine de kendime bir söz verdiğim ve bunu tutabildiğimi gördüğüm için mutluyum.

50954e5b-bfe5-4936-b485-5970b5777264

Evde geçirdiğim bu zaman iş açısından da çok yoğun bir dönemdi. genel olarak masa başında oturarak yapılacak işlerin çokluğu da bir nevi şansım oldu ancak pestilim de çıktı. Dışarı çıkamayınca Adam’ın getirdiği bir bardak Starbucks kahvesi günümü şenlendirir oldu.

AphyW4kQVEw0WY75LtpdTokSR5mxkbjBDamgaauUabG5

O yüzden oh evdesin ne kitaplar okuyup ne filmler izlemişsindir diye düşünenleri hayal kırıklığına uğratma şansım yüksek ama yine de bir iki önerim var.

Spotlight çok güzel bir gazetecilik hikayesi, bu mesleğin nasıl yapılması gerektiği konsunda tam bir örnek.

Am8rI5YcPR-MMQE3VbVhgYnEC-Nv6yqS7AJ43C9ZbHre

Tecrübe her zaman altın kadar değerlidir. Cidden çok tatlı bir film The Intern. Hatta tam Pazar gününe layık. Bugün akşama izleyecek bir şey arıyorsanız kaçırmayın.

Alcvgwu0dUSkGoqr9MdUo5HpbExCt-koJINVszOxS0mB

Joy bir girişimcilik hikayesi… Başarı kolay gelmiyor, öncesinde defalarca umut kırıklığını ve yeniden deneyebilme enerjisini bir  arada barındırıyor.

AlXa2GSfxgNB9A6K94cuounRf6gMXQxgg4BtI0fvjoSV

Inside out duygular üzerine nefis bir animasyon filmi… Hatta ikincisi de yolda imiş! Mutlaka ama mutlaka izlenmeli…

INSIDE-OUT-18

Wild Tales izlediğim en enteresan filmlerden biri… Kızgınlık, nefret, intikam… Çok farklı şekillerde… Şaşırtıcı ve insanın doğası üzerine düşündürücü…

AogavrbPMzF0_qmBEr9ATbtE-En-rkgz3933C0T3piet

Ve gelelim son zamanlarda izlediğim en etkileyici filme. White God. Çok sarsıcı. Moralinizin iyi olduğu bir vakitte izlemenizi tavsiye ederim. Ben filmin sonunda dağıldım gittim. Yine de çok güzel ve ısrarla söylüyorum gerçekten çok çarpıcı.

AkHv445ezYY3ycSjCZnpUz4OmMHcKIoNN4znhb7GkFgu

Şimdilik benden havadisler böyle… Yarın bir toplantı için Londra’ya gidiyorum. Bir aydır ilk kez uçağa binmek büyük değişiklik olacak. İstanbul taksicilerinden sonra Londra taksicileri ile haşır neşir olacağım gibi görünüyor. Şimdi bir valiz yapma zamanı- Herkese iyi haftalar…

Tokyo’dan kısa kısa notlar..

Geçen hafta Cuma akşamı koşturarak eve geldiğimde hazırlanacak bir valiz beni bekliyordu. Tokyo uçak biletim, pasaportum, bir miktar dolar ve kredi kartlarım hazırdı. Ancak,  aylardır gideceğimi bilmeme rağmen ne Japonya ne de Tokyo hakkında doğru dürüst bir şey bilmiyordum.  Hissettiğim çaresizlik ise inanılmazdı. Sen kalk dünyanın öbür ucuna git ve gittiğin şehir hakkında üstünkörü bilgiye sahip ol. Eve bilgisayarımı ve çantadaki diğer ağırlıkları atıp yeniden çıktım, doğru Valikonağı Caddesindeki Pandora Kitabevinin yolunu tuttum.  Bir Tokyo bir de Japonya Rehberi aldıktan sonra artık gitmeye biraz daha hazırdım sanki. Gece saat iki civarında uçak kalktıktan sonra ben yemek servisini bile beklemeden uyuyuverdim. O kadar iyi uyumuşum ki, gözümü açtığımda Çin hava sahasından çıkmak üzereydik. Yerel saate göre akşam olmuştu ama benim vücut saatim hala sabahta takılıp kalmıştı. Uçağın içi yemek kokularıyla dolup taşarken benim ihtiyacım olan tek şey iyi bir kahve biraz ekmek biraz tereyağı, tuz ve karabiberdi.JaponyaGitmeden evvel kontrol ettiğim iki şey oldu. Biri hava durumu diğeri de elektrik prizlerinin durumuydu. Japonya’da Amerikan prizleri kullanılıyor o yüzden giderken yanınıza priz adaptörünüzü almayı unutmayın. Hava ise şansıma şahane görünüyordu. Öyle ki bir hafta boyunca uzun kollu ince penyeler ve bildiğiniz normal tişörtler dışında bir şey giymedim. Söylediklerine göre Japonyaya gitmek için en iyi mevsim sakuraların açtığı ilkbahar ve yaprakların kızarmaya başladığı sonbahar. Yaz aylarının aşırı derecede nemli geçtiği söyleniyor.

Türk Hava Yolları Tokyo’da Narita Havalimanına iniyor. Narita’dan Tokyo trafiğe göre 60 ila 90 dakika sürüyor. En mantıklısı ya trenle Tokyo Station’a gelip oradan metro ile otelinize geçmek ya da Airport Limousine adındaki otobüsün uğradığı otellerden birinde kalıyorsanız direkt Airport Limousine’e binmek. Aman diyeyim taksiye binmeye kalkmayın. 200 ila 300 dolar civarında bir para ödeyebilirsiniz. Havalimanından çıkmadan önce yapmanız gereken işlerden biri Japon Yen’i edinmek. Zira ben Tokyo’da geçirdiğim bir hafta boyunca hiç bir yerde döviz bürosuna denk gelemedim ama kredi kartı taksiler de dahil pek çok yerde geçiyor.

Şehrin nüfusu 13 milyonun üzerinde nüfus yoğunluğu İstanbul’dan fazla. Özellikle sabah mesai başlangıcı ve akşam mesai başlangıcında Tokyo trenlerinin balık istifi dolu olduğundan bahsediliyor. Bunun dışında tertemiz bir şehir, sokaklarda çöp yok, musluktan akan su içilebiliyor, havası mis gibi. Bence tek sıkıntı  Japonca bilmemek. Onun dışında cidden gül gibi memleket.

Türkiye’den ayrılmadan önce bir tanıdık bulup günlük rehber bulup bulamayacağımı sormuştum. Tokyo’da en çok neyi görmek istediğimi sorduklarında sıralamayı tarih, yemek, alışveriş olarak yaptım.  Bunun üzerine rehberli bir tur yerine  Hatobus‘ın turlarından Dinamik Tokyo Turu önerdiler. Eğer Tokyo cahili iseniz, Japoncanız yoksa ya da  güvenmiyorsanız bence çok mantıklı bir seçenek. Benim dışımda tura katılan turistlerin büyük çoğunluğu Amerikalı, bir kısmı da Avusturalyalı idi, iki Fransız ve iki Tayvanlı  ile tanıştığımı da söyleyeyim.

Tokyo Tower:

İlk durağımız Tokyo Tower. Eiffel Kulesinin bir kopyası gibi görünen Tokyo Tower şehrin panoramik manzarasını görmek için en iyi yerlerden biri. Benim çok ilgimi çekmedi ama mutlaka meraklıları vardır. Kulenin boyu 333 metre, yani Eiffel’den 13 metre daha uzunmuş. Depreme karşı dayanıklı hafif bir malzemeden yapılmış. Açıldığı 1958 yılında Radyo ve Televizyon yayını için kullanılıyormuş. Şimdi yeni bir kuleleri var. İsmi SkyTree tahmin edebileceğini üzere daha da yüksek. Tokyo Tower

IMG_20151018_093651Çay seramonisi

Tokyo Tower’dan sonra bir çay seramonisi izlemeye gittik. Çay seramonisi Japon kültürünün en önemli parçalarından biri.  Uzun yıllar süren eğitimlerden sonra bir çay üstadı (tea master) olabiliyormuşsunuz. Bu seramonide kullanılan yeşil çay toz halinde. Hazırlaması nerede ise yarım saati buluyor. Bu törenler yemyeşil parkların içerisindeki çay evlerinde yapılıyor. Eve girerken ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Yerde dizlerinizin üzerine oturarak Çay Üstadının çayınızı hazırlamasını bekliyorsunuz. Kökenleri yaklaşık 400 yıl önceye dayanan bu seramoni zen budizminden büyük ölçüde etkilenmiş.  Törende hem çay üstadının hem de misafirlerin uyması gereken kurallar var.  Çayın hazırlanışı, kullanılan aletlerin bir bezle silinişi, elinize aldığınız çay bardağını tutuş şekliniz, nasıl içeceğiniz, boş bardağınızı çay üstadına nasıl geri vereceğiniz kurallara bağlanmış halde. Yarım saatlik bir seramonide çay ve zen budizmini kavramak epeyce zor olduğundan burada  benim en çok ilgimi çeken şey çayın tadı oldu. Burada sundukları yeşil çay Bizim Türkiye’de içtiklerimizle kıyaslandığında gerçekten çok farklı, çok daha yoğun, çok daha yeşil. Bizim içtiklerimiz Japonların yeşil çayının yanında bulaşık suyundan hallice bir şey. Ben tadını sevdim, gerçekten de arındırıcı bir etkisi olduğunu daha yudumlarken hissedebiliyorsunuz.Yeşil Çay

Shabu- Shabu

Tokyo Tower ve çay seremonisinden sonra öğle yemeğine geçtik.  Menüde yöresel bir tat olacağı yazıyordu ancak ne olduğunu bilmiyorduk. Restorana geldiğimizde soframızın kurulu olduğunu gördük.  Üzerinde minik bir kızartma tavası olan ufak bir tüp bento dedikleri iki ayrı kutu yemekle birlikte bizi bekliyordu. Üstte gördüğünüz kutunun içindekiler pişmiş deniz ürünlerinden oluşuyor. Japonların kızartmalarda kullanıdıkları ve et ya da sebzeyi batırdıkları sos/kaplama malzemesi genelde tatlımsı bir tada sahip. Bu benim çok da hoşuma giden bir şey değil. Yine de yenmeyecek gibi de değil.

IMG_20151018_114907

Üstteki kutuyu kaldırıp alttakine baktığımda içinde sebze ve incecik dilimlenmiş biftek olduğunu görüyorum.

IMG_20151018_114848

Şimdi kendi yemeğimizi kendimiz pişireceğiz… İşte pişirme talimatları..

shabu shabu

Altı harlı ateşte yanan minik tavanın içerisine önce etleri atıp, pembelikleri geçinceye kadar pişiriyoruz. Bu arada tavanın içindeki yağ değil, bir çeşit sebze suyu sanırım. Etleri aldıktan sonra bento kutusunun içindeki sebzeleri de aynı şekilde tavada pişiriyoruz. yemeğimizi gelen bir kase pilav takviyesi ile yiyoruz. Epeyce gösterişli bir yemek sunumu değil mi? alevler, dumanlar, kabarcıklar🙂

SHABU SHABU

shabu shabu

Yemekten sonraki durağımız İmparatorluk Sarayı…

İmparatorluk Sarayı ve Nijubashi Köprüsü 

Tokyo Kraliyet Sarayı şu anda İmparator ve İmparatoriçenin ikamet ettiği mekan o yüzden ziyarete açık değil. Sarayı büyük bir bahçe çevreliyor ve bu bahçenin bir bölümü de geziliyor.  Sarayın tam önündeki Nijubashi Köprüsü ise turistler için tam bir çekim noktası.  Rehber sarayı anlatırken öyle bir noktaya işaret etti ki gülümsemekten kendimi alamadım. Burada oturan İmparator ve İmparatoriçenin maliyetinin Japon halkı tarafından vergilerle ödendiğini ve bu rakamın yılda kişi başına 1 Amerikan Doları olduğunu söyledi. Harcanan para belli, vatandaşlar sarayın nasıl finanse edildiğinden ve bunun kendilerine ne kadar mal olduğundan haberdar. Saray ziyaretçilere yılda sadece iki gün açık. Bu günler dışında sadece bu köprünün ve sarayın uzaktan resmini çekmekle ve sarayın doğu bölümündeki bahçeleri gezmekle yetiniyorsunuz.  Biz doğudaki bahçeleri gezemedik ancak bir sonraki durağımız  çok güzel bir park oldu.Japon İmparatorluk sarayı ve Nijubashi köprüsüHamarikyu Parkı

Tokyo çok katlı çok sayıda binanın bulunduğu tam bir inşaat ve sehir planlaması harikası şehir ve yüksek nüfus yoğunluğunun  bile insanları yeşil alandan mahrum bırakmamış. Parklar, sandviçleri ve ellerinde içecekleri ile banklarda oturan, sessizlik içerisinde ağaçları, ördekleri, göleti izleyen insanlarla dolu. Kafamı yukarı çevirdiğimde, arkadaki yüksek katlı plaza manzaraları bana İstanbul-Levent’i hatırlatsa da kafamı eğdiğim anda bu gerçek mi diye sormaktan kendimi alamıyorum. Evet gerçek! Evet böyle de olabiliyor! Hamarikyu GardenBurada gördüğünüz yeni yapılan bir çay evi.
Hamarikyu garden
Şu aşağıda gördüğünüz ağaç 300 yaşında bir karaçam. 1709’da dikilmiş. Ne acayip geliyor değil mi? Biz olsak çoktan kereste yapar mıydık acaba?Hamarikyu gardenBu arada şehirdeki ağaçlarla ilgili olarak farkettiğim bir başka şeyide atlamadan anlatmak istiyorum. Tokyo büyük bir bonzai bahçesine benziyor aslında. Ağçların hepsinin sürekli olarak budandıkları ve şekillendirildikleri ilk bakışta belli oluyor. bu da gerçekten ziyaret edenlere bonzai bahçesinde geziyormuş hissi veriyor.tokyo ağaçlarıHamarikyu parkından sonra bir tekneye binerek Sumida nehri üzerinden  Asakusa Kannon (Senso ji) tapınağının olduğu bölgeye doğru hareket ettik.

Asakusa Kannon (Senso ji) Tapınağı ve Nakasamise-dori Sokağı

Japonya’da iki tip tapınak bulunuyor. Birincisi Şinto Tapınakları ikincisi ise Budist tapınakları. Benim gördüğüm Budist Tapınakları rengarenklerdi. Her köşesi ayrı güzel Asakusa Kannon’u gördüğümde Tokyo Tower’da geçirdiğim zamana üzüldüm. Burası özellikle tapınağa çıkan Nakasamise-Dori soğağı ile birlikte sıkılmadan yarım gününüzü geçirebileceğiniz bir yer. İnanılmaz kalabalık, abartısız şekilde iğne atsanız yere düşmüyor.Senso ji templeTapınak civarında çok sayıda kimonolu genç adam ve kadına rastladım. Sonradan öğrendim ki insanlar kimono kiralayıp buralara resim çektirmeye geliyorlarmış. Niye kiralıyorlar derseniz kimono fiyatları epeyce yüksekmiş, çok sınırlı giyilecek bu giysiye o kadar çok ödemek de kimseye mantıklı gelmiyormuş.  Tahmin edersiniz ki kimono kiralayanlar sadece Japonlar değil. Turistler arasında da epeyce yaygın bir aktivite bu. Yani bir gün Japonya’ya gelirseniz sizin de kimonolu fotoğraflarınız olabilir. kimonoTapınağa doğru ilerlerken dükkanlara bakmayı da ihmal etmiyorum…. İşte sadece Japonya’da bulabileceğiniz rengarenk kimono altında giyebileceğiniz terlikler.Rahatlar mı bilemiyorum ama cici göründükleri kesin.kimono terlikleriYelpazeler… İllüstrasyonlar..IMG_20151018_160321Ahşap aksesuarlar… IMG_20151018_164157Tapınağa giden yoldaki en ilgi çekici şeylerden biri de tatlısıyla tuzlusuyla sokak yemekleri satan standlar… İlk olarak karşınızda Dango.  Pirinç kekini tatlı soslara batırıp şişe diziyorlar…
IMG_20151018_160432

Bu hanımefendi yakisoba yapıyor… Japonların soba dedikleri erişte saç üzerinde isteğe göre sebze ve et ile karıştırılarak pişiriliyor. Çok leziz, ne kadar yeseniz doymazsınız… Özellikle bir günde bütün tokyoyu tavaf etti iseniz, çoktan hakettiniz.

IMG_20151018_161110

Burada gördüğünüz bir tür krep hamurunun içerisine çiğ ahtapot parçaları koyulup top haline getirilerek ızgara edilen bir çeşit köfte. İsmi Takoyaki. Sokak yemekleri arasında en ünlülerinden biri bu. Ben daha tuzlu bir tat bekliyordum ama biraz daha tatlı bir tat çıktı karşıma. Yine de denemeden geçmeyin derim.

IMG_20151018_161332

Çeşit çeşit ızgara standları heryerde… Ben bunları denemedim…

IMG_20151018_161506

IMG_20151018_164306

Burada gördüğünüz Japonların Okonomiyaki dedikleri bir çeşit sebzeli pizza. Üzerine türlü çeştli malzeme isteğe göre koyulabiliyor. Bulursanız denemeden geçmeyin.

IMG_20151018_163926Sokak yemeği satan bu standları geçmeyi başarabilirseniz, işte karşınızda tapınak…IMG_20151018_161939İçeride resim çekmek yasak… Kapısında uzunca da bir kuyruk var. Tapınağı turladıktan sonra yeniden avluya çıkıp tapınağın bahçesini geziyorum.IMG_20151018_163728IMG_20151018_163757

IMG_20151018_163701

IMG_20151018_163516

IMG_20151018_164430Şimdi sizi bir başka parka götürüyorum…

Rikugien Parkı:

Rikugien parkı şehrin bir başka cennet köşesi… Bu defa gökdelenlerin arasında değil ama bir mahalle içerisinde…

Rikugien parkı

Parkın göletinde kocaman Japon balıkları yüzüyor. Bizim evlerde akvaryum balığı olarak görmeye alıştığımız bu balıklar meğer sazan cinsiymiş ve aşağıdaki resimde gördüğünüz üzere bir ördeğin 2 katı büyüklüğe de ulaşabiliyorlarmış! İnsan gerçekten hayret ediyor.IMG_20151019_161133Tur bittiğinde saat 5’i gösteriyordu. Tur bizi Tokyo Station’a bıraktı ben burada bana bu turu ayarlayan Yukiko ile buluştum. Yukiko Tokyo’da bir çeviri bürosunda  koordinatörlük yapıyor. İlk kez tanışan insanların arasında olabilecek tutukluğu hiç yaşamadan, çok eğlenceli bir akşam yemeği yedik birlikte.

İçkilerimizle birlikte ufak bir kase meze geldi. Adını bilemediğim içinde balık ve soğan olduğunu söyleyebileceğim bu minik tabak gerçekten çok lezzetliydi. IMG_20151018_180957İkinci olarak  bizim tavuk şişe epeyce benzeyen Japonların yakitori dedikleri başlangıç tabağı geldi. Yabancı mutfaklara uyum sağlamakta zorluk çekenlerin kurtarıcısı olabilecek bir yemek bu. YakitoriBunun ardından yine bizim damak tadımıza çok aykırı olmayacak başka bir tabak: Tempura Sebze ve deniz ürünlerini un ve yumurtaya batırarak kızartıyorlar. Yanında getirdikleri sosa batırarak midenize indiriveriyorsunuz. TempuraVe son olarak  farklı şeyler deneyebilmek için karışık tabaklar söyledik. Tabaktakilerin pek çoğunu yakından tanıyorsunuz aslında🙂 Sol alt köşedeki derisi hafifçe sıyrılmış olan uskumru. Normalde yağsız bir balık olduğu için tercih etmeyeceğim uskumru sushisi muhteşemdi. Uskumrunun hemen yanındaki daha tanıdık olduğumuz tatlar, somon, kalamar ve ton balığı, sol yukarıdaki tahmin ettiğiniz üzere karides, karidesin yanındakiler ise tam bir muamma.sushiŞimdi geriye kalan iki sushiden birine daha yakından bakalım. Bunlar minicik balık yavruları. Tam adını söylemek gerekirse sardalya balığı yavrusu. Bir yandan merak ettiğimi ama bir yandan da yemeğe çok alışkın olsak bile minicik yavruları ağzıma atmak bana epeyce zor geldi. Tadını da çok alamadım dolayısı ile. Japonlar bu minikleri bir de canlı olarak yiyorlarmış. Ben ağzımda kıvır kıvır balık yavrularını hiç hayal edemedim ama sevip de yiyene afiyet olsun. Tabaktaki diğer sushi ise minik kalamar yavrularıydı. Onu da attım ağzıma ama bunların kalamar yavrusu değil kırmızı soğan olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi!!! sardalya balığı yavrusu sushiBu yemekten sonra otele döndüm, o kadar yorulmuşum ki saat 8’de uyuyakalıp, sonra gece 1 gibi uyanıp sabaha kadar oturdum, sabaha karşı yine uykuya dalıp öğleni ettim! Yani Tokyo’daki ikinci günümü bildiğiniz heder ettim. Sizi bilmiyorum ama doğuya uçmak beni gerçekten çok kötü etkiliyor. Nerede ise dönene kadar saat farkına uyum sağlayamadım. Döndüğümden beri de erkenden uyuyup sabahın köründe ayaklanıyorum.

İkinci gün bari bir yer göreyim diye gittiğim Meiji Jingu isimli en ünlü Şinto tapınağından elim boş döndüm. Açık görünen Tapınakta akşam üstü bir etkinlik vardı ki kapıdaki güvenlik son derece sert bir şekilde bana kapalı diye bağırdı resmen. Bağırmasa da anlardım ama hadi neyse🙂

Akşam üstü otele döndüğümde epeyce heyecanlı idim. Niye derseniz, sabah hızlı trenle Kyoto’ya doğru yola çıkacaktım.  Kyoto artık başka bir yazıya kalsın… Herkese iyi Pazarlar…

#Ankara #EnKara

Epeydir normal hayat düzeninden uzakta yaşayınca hiç haber takip etmeyince insan küçük dünyasında nasıl da mutlu oluyormuş.  Bu hafta işe dönüşle birlikte yeniden gündem, seçim, siyaset, Erdoğan, AKP, CHP, HDP, MHP kavramları hayatıma girmiş  oldu.  Hafta epeyce zor geçti, bir takım toplantılar nerede ise gece yarılarına kadar sürdü ve hafta sonu geldiğinde benden mutlusu yoktu. Tek sıkıntı seçmen kartımın ortalıkta olmaması ve Yüksek Seçim Kurulu’nun da beni vatandaşlıktan silmiş gibi görünmesi idi. Site yönetimi ve muhtarlıkla yapılan görüşmelerden sonra seçmen kaydım bulununca bir sıkıntı da kalmamış oldu. Harika bir Cuma akşamının ardından Cumartesi sabah biraz da geç kalktık. Ne kadar güzel güneşli bir gündü.  Saat 11 gibi online haber kanallarını kontrol ettiğimde gördüklerime inanamadım. Arkasından televizyonu açtım. Elimden düşmeyen sigara ile gözlerim olmuş fal taşı  izlemeye başladım. Televizyonlara bir süre sonra yayın yasağı gelince internete gömüldüm ve nerede ise bütün hafta sonu kafamı kaldıramadım.

Seçimler yeni bittiğinde ülkede dört ay sonra yüzlerce insanımızı kaybetmiş olacağımızı söyleseler sanırım inanamazdık. O seçim sonuçlarından sonra kutuplaşmanın bu noktaya kadar tırmandırılıp bizden! olan kayıplara üzülüp, onlardan! olan kayıplara sevineceğimizi, sevinmesek bile bunun üzerinden çirkef bir siyaset yapacağımızı aklımıza getiremezdik.

Son iki yılda 4 kez Güneydoğu’ya gittim. Bunların ikisi iş için, ikisi tatil içindi. Her gittiğimde bölgeden müthiş keyif aldım ve heyecanlandım. Çoğu zaman neden bu kadar geç geldim buralara diye hayıflandım. Temmuz ayında Urfa’da tam büyük bir projeye başlayacaktık ki, Suruç saldırısı oldu ve  projeyi sonbahar-kış aylarına erteledik. Bölgede durumun daha da vahimleşmeyeceğini umuyorduk o günlerde. Meğer daha göreceklerimiz varmış. Aklımıza hayalimize sığmayacak şeyler olacakmış da biz o zamanlar çok iyimsermişiz.

Oysa ki gün geçmedi ki yeni bir felaket haberi gelmesin. Gencecik askerler ölmesin, şehirler ablukaya alınmasın. Her defasında kahrolduk. Neler oluyor bu ülkede diye sorduk. Cevabı bilsek bile bir şeyi değiştiremedik. Son 3 ayda kaybettiklerimizin hepsi Anadolu’nun çocukları. Hepsinin aileleri, erkenden veda ettikleri hayatları, sevdikleri var.  Bu insanların hiç biri diğerinden daha değersiz değil benim gözümde. Hikayelerini okudukça canım yanıyor. Yetkililerin açıklamalarını dinledikçe, medyadaki kan üzerinden siyaset yapanları okudukça içimdeki  acı müthiş bir kızgınlığa dönüşüp nerede ise gözlerimden ve kulaklarımdan çıkıyor.

Cumartesi sabahı olanların şokunu bu ülkenin uzun süre atlatamayacak. Zaten atlatmamalı da! Belki bu şoku iliklerimize kadar hissedersek, orada yitip giden hayatların acısını içimizde azıcık hissedebilirsek bir çözüm bulabiliriz hep birlikte. Adaletin hepimize lazım olduğunu, bu ülke üzerinde hepimizin eşit haklara sahip olduğunu kabul edersek  bir yaşam kurabiliriz birlikte. Bunu yapamazsak ne olur? Kamplaşmaya devam ederiz. Ölümlerin arkası kesilmez. İçimizdeki nefret büyür, kalan sevgi ve saygı kırıntıları da yok olur gider.

Ülkeyi bu noktaya getiren herkesin, başta birbiri ile konuşmayan parti liderlerinin, herşeye hayır diyenlerin, sanki yapıcı davranmak istiyormuş gibi yapıp sadece safsata yaparak ülkeye zaman kaybettirenlerin, büyük hırslarına kurban olanların, güvenlik deyince aklına sosyal medya sitelerini kapatmaktan/internetin musluğunu kısmaktan başka birşey gelmeyenlerin, Türkiye’yi Ortadoğu gibi son 100 yılda barış içinde yaşamayı unutmuş ve savaşlarla yoğurulmuş bir bölgenin  bataklığına sürükleyenlerin, kendini dev aynasında görüp, başkasının hakkına ve hukukuna göz dikenlerin tez zamanda bu ülkeden yok olup gitmelerini diliyorum.

Alın kirli siyasetinizi ve  koltuk sevdanızı ve gidin. Hırsınızın bu ülkeyi yönetme kabiliyetinizden daha büyük olduğunu kabul edin. Sandıktan çıkan sonuçları görmezden gelip ülkeyi her türlü riske açık ve çözümsüzlükle karşı karşıya bırakma hakkınızın olmadığını bilin ve bizi rahat bırakın.

Bir Adam, Bir Kadın, Bir Nikah ve Bir Düğün

Biz evlendik!

Ara ara bu yazılarda bahsi geçen Adam ve bu blogun yazarı Kadın 17 Eylül’de Şişli Belediyesi Maçka Evlendirme Dairesinde sade bir nikahla evlendi gitti.  Herşey 3 ay içinde olup bitiverdi. Prosedürel aşamaları uzatmadan. Aileleri fazla yormadan.  Nikah 10 dakika bile sürse biz çok heyecanlandık. Ellerimiz terledi, heyecandan bol bol kahkaha attık, ama baskılara rağmen birbirimizin ayağına basmadık🙂 Nikah’ın akşamı arkadaşlarımızla Cihangir Leyla’da   ufak bir parti yapıp ardından partilerin en büyüğü yani düğün için Ankara’ya uçtuk.

Düğün gereksiz bir şey gibi görünmekle birlikte içine gelin cini kaçmış ben Pinterest’i didik didik ederek, organizasyon şirketi ile gece gündüz çalıştım. İtiraf edeyim, Pinterest’te geçirdiğim saatlerde dünya turuna çıkıp, en az 10 klasik kitap bitirip, kim bilir ne faydalı işlerle uğraşabilirdim. Bir itiraf daha gelsin hiç pişman değilim. O kadar eğlendik ki, içimdeki gelin cini yerini düğün cinine bırakmış olabilir.  Evlenecek arkadaşlarıma düğün için yardım etmeye şimdiden hazırım.

Bizim için nefis bir geceydi, arkadaşlarımız, ailelerimiz yanımızdaydı. Gelin çok oynadı, dans etti, Damat sahneden inmedi şarkılar söyledi, gecenin enerjisi çok yüksekti.  Tarihlerin Eylül sonunu göstermesine rağmen ve tüm Türkiye yağmurla cebelleşirken canım Ankara bize az esintili nefis bir yaz akşamı hediye etti. Saatler gece yarısını geçene kadar kimse ürpermedi bile. Belki aşktan, belki müzikten,  belki danstan, göbek havalarından, belki de şaraptan, rakıdan🙂

En güzeli de aslında altı yılı aşkın zamandır birbirinin en iyi ve en kötü günlerinde yan yana olmuş ikimiz için bu birlikteliği hayatımızın en büyük partisiyle kutlamak ve taçlandırmaktı. O günden bu yana bir şey değişti mi? Hayır herşey eskisi gibi. Umarım öyle de kalacak.  Mutlu olun, mutlu kalın🙂

AvaFiIyyufCbpMXHKfBcKk1M17Tli7QvL9yrI7IhAfjG

Kısa bir GAP Gezisinden Notlar 2: Göbekli Tepe, Harran, Urfa ve Halfeti

Sonunda yaz gelmişken, üstelik sıcaklar bizi yavaş yavaş bunaltıyorken nereden çıktı bu GAP yazıları diye düşünüyorum. Tahmin etmesi çok zor değil tabi çünkü bunların hepsi tembellikten. Aylardır buralara uğramamak için çok güzel bahanelerim oldu. Hayatımız yeniden çok büyük değişimlerin eşiğinde. Hepsi güzel şeyler. Ama sonra anlatacağım bunları birer birer. Üstelik GAP gezisinin ardından 2 güzel seyahat daha yaptık sırada yazılmayı bekliyorlar.  Hazır Bayram tatilinin son gününe gelmişken yazmaya kaldığım yerden devam etmek nefis olur diye düşündüm.

GAP gezisinin 2. gününde, bir önceki gün alışkın olmadığı şekilde dağ bayır tırmanan bacaklarımızın ağrıları ne kadar az sportif bir hayat sürdüğümüzü bize hatırlattı. Öyle ki yataktan kalktığımda ayaklarımın üzerinde durmakta zorluk çektiğimi farkettim. Hatta yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibi 5-10 dakika ayak parmaklarımı oynatıp dengemi sağlama için uğraştım. Önümüzde programı iddialı bir gün vardı yine. Önce Göbeklitepe’ye ardından Harran’a ve oradan da Urfa’ya gidecektik.

Bölge halkı tarafından daha önce de bilinen Göbekli Tepe 1994 yılında Alman arkeolog  Klaus Schmidt tarafından anlamlandırılmış. Yöre halkının gelip dilek diledikleri bir tepe iken sonrasında dünya arkeoloji tarihi açısından çok önemli bir bölge haline gelmiş.

Göbekli TepeYapılan karbon testlerine göre M.Ö. 9600 yılına ait olduğu ifade edilen bu dev anıtların dünyanın bilinen ilk tapınakları olduğu söyleniyor. Kazılar halen devam ediyor ve önemli bir bölümünün  de üzerinde iskeleler kurulu olduğu için aslında çok da bir şey göremiyorsunuz. Göbekli Tepe’nin insanlık tarihi açısından önemini kavrayabilmek için yazının M.Ö. 5000 yılında bulunduğunu söylemek yeterli sanırım. Dünya üzerindeki diğer anıtsal yapılarla kıyaslamak isterseniz, Stonehedge M.Ö.3000, Mısır Piramitleri M.Ö.2650, Machi Pichu M.S. 1450 yılına dayanıyor.

IMG_3324

IMG_3321

Göbekli Tepe

Göbekli TepeHenüz tekerleği bile bulmayan, avcılık ve toplayıcılık yapan taş devri insanı 15 ton ağırlığındaki blok kayaları 500 metre kadar taşımış ve 24 farklı tapınağın her biri farklı zamanlarda olmak üzere 1000 yılı aşkın zamanda yapılmış.  O tarihte Göbekli Tepe’ye en yakın olan  yerleşim yeri  Nevali Çori 35 kilometre ötedeymiş. Dolayısı ile Göbekli Tepeye gelmişler, bu büyük inşaat projesi için burada yaşamışlar sonra ise  üzeri kapatarak terk edip gitmişler. T kafalı tek parça blok kayaların insanı ya da onların tanrılarını sembolize ettiği düşünülüyor. Öyle ki bazı sütunların üzerinde kazınmış elleri görebiliyorsunuz. Turna kuşları, yılan, tilki ve boğa bolca kullanılan hayvan figürleri. GöbeklitepeMevcut hali ile Göbekli Tepe gezilmesi çok tat vermiyor çünkü üzeri kapatılmış vaziyette. Doğa koşullarından zarar görmesini engellemek için alınmış bir önlem bu. Ancak Urfa’da yeni açılan müzeyi gezerseniz, orada Göbekli Tepe’deki tapınaklardan birinin çok güzel bir kopyasını görebilirsiniz. Müzeyi ayrıca anlatacağım. göbeklitepe1Göbekli Tepe’nin ardından Harran’a doğru yola çıktık. Hedefimiz kimi rehberlerin Harran Üniversitesi diye anlattığı ancak rehber kitaplarda Ulucami olarak geçen Türkiye’nin en eski ve en büyük camiinin kalıntısı ve Harran’ın kovan evleri. 12.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği bu cami Moğollar tarafından yıkılmış. Caminin minaresi diğer camilerin minarelerine benzemediği için uzunca bir süre rasathane ya da akademi zannedilmiş ve sonradan cami olduğu anlaşılmış. harran

harran camiiSırada bölgenin en egzotik yörelerinden biri var. Harran’ın Kovan evleri. Bu esnada güneş tepemizde yükselmiş ve bir gün önce karlı buzlu Nemrut’un zirvesinde üşüyen bizleri öylesine ısıtıyor ki insan yaz ayları burada nasıl geçer diye düşünmeden edemiyor. Harran’ın bu geleneksel evlerinin sayısı da epeyce azalmış. Bir kaç tanesi müze gibi gezilebiliyor. Avlularında oturup, soğuk meşrubat, türk kahvesi, çay içebiliyorsunuz. Evler masmavi gökyüzü ile öyle güzel tezat oluşturuyor ki farkında olmadan sürekli fotoğraf çekiyorsunuz.  Aşağıdaki fotoğrafları cep telefonumla çekip hiç filtre kullanmadım. Renkler o kadar güzel ki elleyip doğallıklarını bozmaya kıyamadım. Harran 3

harran 2

Evlerin içine girdiğinizde yüzünüzü çok hoş bir serinlik okşuyor. Dışarıdan küçük görünse de içerisi gerçekten kocaman. Kubbe sıcak havanın yükselmesini sağladığı için yazın içerisi inanılmayacak derecede serin kalıyormuş. Anıtlar kurulu bu evlerin yenisinin yapılmasını ve onarılmasını yasaklamış. Sebebini anlamış değilim.

IMG_3315

IMG_3311

Buradan doğruca öğle yemeğine geçtik. O kadar acımıştık ki Çulcuoğlunda kendimize müthiş bir ziyafet çektik. İçli Köfte, fındık lahmacun,çiğ köfte ne varsa yedikten sonra üzerine bir de bu güzelim kebapları ve tatlıları mideye indirdik.  Adıyaman’da yiyemediklerimizin acısını Urfa’da çıkardık.

patlıcan kebabı

urfa kebap

tatlı

Size önerebileceğim bir diğer adres de Dedecan. Aşağıda da kanıtı:)

dedecan 3

dedecanYemekten sonra Urfa merkeze doğru yola çıktık. Balıklı Gölü ve çarşıları gezdik ancak o kadar kalabalıktı ki çok zevk aldığımızı söyleyemeyeceğim. Urfa peygamberler şehri olarak biliniyor ve Türkiye’de İslami turizmin en önemli noktalarından biri.  Urfa ilk görüşte aşık olunacak bir şehir değil. Sıcak ve kalabalık canınıza tak ettirebilir zira son yıllarda yarım milyon göç almış. Halkın yarısı Arap yarısı Kürt. Eski ismi Edessa. Yunan ve Roma medeniyeti açısından da önemli bir nokta. Biz çıkmayı göze alamadık ancak bir kalesi var ve kale surlarının dibinde kaynak suyun olduğu bölge tarih boyunca kutsal sayılmış. Antik adı Kalirrhoe ya da bize daha tanıdık gelebilecek adıyla Halilürrahman Gölü. Bu bölgenin odak noktası ise Balıklı Göl. Gölün içerisinde yüzen sazan balıkları kutsal sayılıyor, bu balıklara dokunmak çarpılmanıza neden olacak bir günah,  yem vermek ise sevap. Gölün etrafında çok sayıda balık yemi satan tezgah var. Urfa Hükümdarı Nemrut İbrahim Peygamberin burada ateşe atılmasını emretmiş ancak ateş İbrahim Peygambere değmeden suya dönüşmüş odunlar ise balıka.

IMG_3355

IMG_3348

balıklı gölÇarşıdan hurma, pul biber, kimyon alıp Gümrük Han’da oturup birer Türk kahvesi içtik. Ben üstüne bir de dibek kahvesi yuvarladım.

IMG_3361Bu gezi sırasında henüz açılmamış olan Urfa müzesini gezememiş ve dışarıdan epeyce ihtişamlı görünen binaya bakıp geçmek durumunda kalmıştık. Ancak  bu seyahatten yaklaşık 3 hafta sonra bu defa iş için Urfa’ya yolum düşünce tabi ki affetmedim ve toplantılar bittikten sonra müzenin yolunu tuttum. Hızlı hızlı gezmek durumunda kalmakla birlikte gerçekten çok etkilendim. Antep’teki Zeugma müzesinden sonra Urfa müzesi de bu topraklardaki medeniyet tarihine ve zenginliğine layık bir müze olmuş. Ben ziyaret ettiğimde açılışı seçim öncesinde yapmak için olsa gerek müzeyi apar topar açtıklarından  halen epeyce eksiklikler vardı. Bilgi etiketleri ve audio rehberler eksikti ve içeride yeterince güvenlik görevlisi yoktu. Açıldıktan sonraki 1 ay giriş ücreti alınmadığından içeride hatrı sayılır bir kalabalık da vardı. Bir sonraki Urfa ziyaretimde müzeye daha fazla zaman ayırabilmeyi umuyorum.

Desktop6Bu müzenin ardından bir de mozaik müzesini gezdim ki asıl sürpriz sanırım bu oldu. Urfa’daki açık fuar alanının hemen altında bulunan Halepli Bahçe Mozaikleri Urfa Müzesinin hemen önünde bulundukları yerde sergileniyor. Mozaikler taşınmalarına gerek kalmaksızın üzerleri bir müze binası ile kapatılarak ziyarete açılmış. Amazon kadınlarını savaşırken gösteren mozaikleri görmek için bu müzeye de uğramak şart. Aksi takdirde Urfa geziniz eksik kalabilir.

mozaik 10

mozaik 6

mozaik 2

mozaik 3

mozaik 5Biz Ertesi gün Halfeti’ye ve Birecik’teki Kelaynak Koruma alanına uğradıktan sonra Antep üzerinden İstanbul’a geri döndük. Anteple ilgili eski yazım için buraya bir tık rica ediyorum. Halfeti’de ise tekne turu yapmadan Rum Kale’yi ve sular altında kalan köyü görmeden gelmeyin diyorum. Birecik’teki Kelaynak koruma alanı ise gerçekten bilgi almaya değer. Kuşları yakından görmeniz çok mümkün değil ama en azından Türkiye’de güzel şeyler olduğunu görmek açısından mutluluk verici.  rum kale

halfeti2

halfeti 7

halfeti 5

Herkese güzel bir hafta dileğiyle…