Kraliçe Lear- Bir Yıldız Kenter Masalı

Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sıkı takipçisi olduğumuz gibi düzenlenen festivaller kapsamında ayağımıza gelen fırsatları da kaçırmamaya çalışıyoruz. O yüzden geçenlerde bizim ekürimizin dişi üyesinden gelen Yıldız kenter izlemeye gidelim mi? teklifini hiç kaçırmadan kabul ettik. Aslında bu oyunu Budapeşte’ye gitmeden evvel izledik ancak yol hazırlığı vs. derken yazı geç bir vakte kaldı. Ancak geç olsun da güç olmasın mantığından hareketle sizlere bu oyunu aktarmadan edemezdim. O yüzden, aklımdaki detaylar daha fazla uçup gitmeden Budapeşte yazılarının arasına bu yazıyı sıkıştırmak farz oldu.

Yıldız Kenter’i sahnede hiç izlememiş biri olarak oyuna gitmeden önce beklentimi ne düzeyde tutmam gerektiğini pek de bilmiyordum. Etki altında kalmamak için de gitmeden önce oyun hakkında  okumadım ve araştırmadım.  Okusam bir şey değişir miydi bilmiyorum lakin oyun cidden nefisti. O yüzden eğer İstanbul’da iseniz zaten şanslısınız ancak olur da bulunduğunuz şehre gelir ise sakın kaçırmayın derim.

Yıldız Kenter öncelikle gösterdiği performansla büyülüyor seyirciyi. Netice itibarı ile artık genç sayılamayacak yaşta olmasına karşın sahnedeki enerjisi ile aslında hepimizden genç olduğunu da gösterdi. Sahnede amuda kalkması  en akılda kalabilecek görüntülerin başında gelirken zarafetinden zerre kadar ödün vermediğini de söylemek gerek. Zira amuda kalkan ben olsaydım o kadar zarif durur muydum pek emin değilim.

2009 yılından bu yana sergilenen oyunda üç temel karakter var. Yıldız Kenter, Kraliçe Lear oyununu sadece kadın oyunculardan oluşan bir kadro ile sahneye koymayı düşünen tecrübeli ve yaşını da almış  oyuncu Jane’i canlandırıyor. Oyunda kendisinin iç sesi olan Çellist ise sessiz kalmasına karşın başarılı mimikleri ve vücut diliyle Kenter’e eşlik ediyor. Bir de genç kız var. İzleyicilerin Adını Feriha Koydum dizisinden hatırlayacakları Sedef Şahin- Cansu canlandırıyor bu genç kızı. Sedef şahin’in dizideki rolü ile oyundaki rolü arasında pek çok paralellik var idi. Her ikisinde de annesini kaybetmiş, babası ile yaşayan genç kız karakterini canlandırıyordu. O yüzden ben sahnede Adına Feriha Koydum’daki Cansu ile aynı karakteri izliyorum diye düşündüm. Öte yandan Sedef’in daha çok genç olduğunu göz önünde tutarsak Yıldız Kenter gibi bir aktris ile aynı sahneyi paylaşmanın ona önümüzdeki yıllar açısından büyük deneyim katacağı tartışılmaz.

Oyundaki genç kız henüz lise öğrencisi, hafızası yavaş yavaş zayıflayan Jane’e oyun provaları esnasında yardımcı oluyor. Ancak pek de istekli değil aslında. Elinden cep telefonu düşmüyor. Aklı sürekli alışverişte ve arkadaşları ile dışarıda vakit geçirmekte. Yaşlılık kavramı kendisine çok uzak. Öyle ki hiç acımadan kullanıyor bu kelimeyi. Jane bil bakalım kaç yaşındayım dediğinde umarsızca 80 diyor. Jane ise bir daha biri senden yaşını tahmin etmeni istediğinde mutlaka düşündüğünden daha azını söyle diyor.  “Eğer söz konusu kişi 100 yaşında görünüyorsa 60 de mesela” diyor. :)

Kenter’in iç sesiyle yaptığı konuşmalara şahit olan Sedef onun deli olduğuna kanaat getirip “ben sana yardım edemem senin profesyonel yardım alman gerek diyerek kadıncağızı terk ediyor. Gelin görün ki aradan çok zaman geçmeden genç kız yeniden prova çalışmalarına gelmeye başlıyor.

Oyunda kuşak çatışması, anlayış ve sevgi kavramları gözümüzün içine sokulmadan tatlı esprilerle veriliyor. Özellikle bir cep telefonu sahnesi var ki, telefonu açınca hemen hemen hepimizin karşımızdakine “neredesin?” diye sorduğunu hatırlatıp, sorunun anlamsızlığı karşısında gülümsememize neden oluyor.

Sözün özü oyun harika. Lütfen elinize fırsat geçerse bu muhteşem kadını izleyin, sakın ihmal etmeyin.

Sonunda Matruşka:Bir tiyatro yazısı daha…

Ocak ayında yazdığım bir yazıda kendimce denemek istediğim, görmek, izlemek, gitmek istediğim şeylerin, yerlerin kısa bir listesini yapmıştım. Listedeki pek çok şeyi halen yapamamakla birlikte yavaş yavaş tamamlamaya uğraşıyorum. Bu tabi ki bir zorunluluk değil ancak görüp beğendiğim şeyleri yazmak zamanı daha doğru planlamamı da sağlıyor. İşte böylece Cumartesi akşamı epeydir izlemek istediğimiz Matruşka’da aldık soluğu.

Tiyatro Cafe olayının geçen yıl Limak Ambassadore otelinde başladığını duymuş ancak bir şekilde geçen yıl gitmek için fırsat bulamamıştık. Oyunun konusu hakkında bilgi sahibi olduğum için değil ancak, seyircinin masalarda oturarak ufak bir mekanda hem de interaktif bir şekilde oyun izlediğini duymak beni cezbetmişti. 

Tuncer Cücenoğlu’na ait olan oyun iki kişilik, nerede ise yok denilecek bir dekorda, gerçekten de evinizin salonu olabilecek bir mekanda geçiyor. Oyuncular televizyon dizilerinin sıkı takipçilerinin tanıyacakları kişiler. Ben pek iyi bir TV izleyicisi olmadığımdan ne Begüm Topçu’yu ne de Cantuğ Turay’ı tanıyamadım, ancak benden başka masadaki herkes gayet de iyi tanıdı kendilerini. Fox TV’deki Deniz Yıldızı dizisinde oynuyorlarmış ikisi de.

Oyun evli bir adam ile sevgilisi arasında geçen ilişkiyi eğlenceli bir dille ele alıyor.  Kurgusu çok güzel olmuş, çünkü sonu başta gösterip hemen ardından da ikilinin tanışma anından itibaren yaşadıkları olayları ve duygusal iniş çıkışları anlattılar bize. Ara ara dönüp seyirciye sordukları sorularla bizi de işin içine kattılar.

Oyuncuların her ikisinin de hakkını teslim etmek lazım, zira sadece oyunu ve seyirciyi değil aynıo zamanda arkadaki ses ve ışık efektlerini yönetenlerin yaptığı hataları da çok iyi yönettiler. Ayrıca, Begüm Topçu’nun bizim Ajda Pekkan’dan dinlemeye alışkın olduğumuz Palavra, Palavra şarkısını çok başarılı bir şekilde seslendirdiğini söylemek gerek.

Bir dezavantaj, yerlerin numarasız olması ve ilk gelenin bulduğu en iyi yere oturması sebebiyle bizim gibi oyuna son dakikada gelenlerin arka masalara kalması. Bu da eğimli olmayan düz bir zeminde özellikle yerde geçen sahnelerde oyuncuları görememenize sebep oluyor.

Ancak genele baktığımızda ben bu tiyatro cafe olayını beğendim, sevdim ve hoşça vakit geçirdim. O nedenle en azından bir kere gidip görmeniz için size de tavsiye ederim.

Haydi Karına Koş-Yine Tiyatrodayız…

Bu sezon Devlet Tiyatrolarını sıkı takipteyiz bildiğiniz gibi. Kimi zaman Adamla birlikte kimi zamanda Annem ve Teyzemle oluşturduğumuz  3 Silahşörler Ekibi ile birbiri ardına tüm oyunları sezon sona ermeden görmeye uğraşıyoruz. İki hafta önce Cumartesi günü bizim üç kişilik çete Haydi Karına Koş’u izlemek üzere Şinasi Sahnesinin yolunu tuttuk.

Haydi Karına Koş ilk kez bu sezonda sergilenmeye başlayan bir oyun. Oyuncu kadrosu oldukça zengin. Bir kısmı ise televizyon ekranlarından  da tanıdığımız isimler.  Oyunun konusuna gelince; taksi şoförü olan John dört ay ara ile önce Mary ile daha sonra ise Barbara ile evlenir. Taksi şoförü olduğu ve vardiyalı çalıştığı için tuttuğu ajanda sayesinde her iki evliliğini de aksatmadan yürütmektedir. Ta ki geçirdiği bir kazaya kadar. Kazadan sonra karakola geldiğinde verdiği çelişkili ifadeler sonucunda iki ayrı komiser bir Barbara ile yaşadığı eve bir Mary ile yaşadığı diğer eve mekik dokurlar.  Bu sırada üst kat komşusu Stanley’de hikayeye dahil olur ve John’un ikili hayatını saklamak için elinden geleni yapar. Ancak oyun ilerledikçe işler çığrından çıkacaktır. Söylemedikleri yalan, çevirmedikleri dolap kalmayacaktır.

Oyun esnasında aynı dekor ve sahnede, sahne ikiye bölünerek kullanılıyor. Bu da oyuna gerçekten hoşluk katıyor. Sürekli çalan telefonlar, yalanlar oyunun olmazsa olmazları.

Biz oyunu beğendik. Gayet de eğlendik ancak  2 saat 15 dakika sürmesi gerekli miydi o biraz tartışılabilir. Yine de gidip hoşça vakit geçirebileceğiniz, özel tiyatro tadında güzel bir oyun. Tavsiye  edilir.

Tiyatro’ya Devam: Geç Kalanlar

Cumartesi günü yine tiyatrodaydık. Bu defaki oyunun ismi “Geç Kalanlar“. 

Oyun bize bir evlilik hikayesini anlatıyor. O kadar tanıdık şeyler var ki içinde aslında hepimiz kendimizden bir parça bulabiliyoruz. İki perdelik bu oyunda yeni evli bir çiftin hikayesini önce adamın sonra da kadının ağzından dinliyoruz. Anlamsız tartışmaların çiftlerin birbirlerine olan sevgisinin önüne geçip gözlerinin önündeki güzelliği görmelerine nasıl engel olduğu anlatılıyor.

Hepimiz fındık kabuğunu doldurmayacak şeylerden dolayı kavga etmiyor muyuz? Orta yerinden sıkılmış bir diş macunu, geç kalınan bir randevu, televizyon kumandasının kimin elinde duracağı yüzünden tartışmıyor muyuz? Ya da daraldım, bu evlilik bana yaşam alanı bırakmıyor demiyor muyuz zaman zaman. 

Oyunun ana fikri “Güzel günleri beklemektense, günü güzel yapmaya çalışmak”. Bu da takıntılarımızdan kurtulmayı, ufak şeylerden fırtına kopartmamayı, birbirimizi dinlemeyi anlamayı ve iletişimi asla kesmeyip aynı evin içerisinde yabancılaşmamayı öğütlüyor bizlere.

Oyunda kadın karakterle, erkek karakterin yer değiştirip birbirlerini oynadıkları bölüm çok hoş. Ayrıca çift arasında arabuluculuk rolünü üstlenen görmüş geçirmiş misafirin oyunculuğu da çok iyi.  Özellikle 30′lu yaşlardaki seyirci kitlesine hitab eden oyunun, daha da geç kalmamak ya da daha önceden farkına varmak için her türlü yaş kitlesi tarafından izlenmesi gerektiğini söylemek gerek.

Oyun sürpriz bir sonla bitiyor. Adını söylemek istemediğim bir televizyon dizisinden de esinlenme söz konusu. Eğer hem gülüp hem de hüzünlenerek keyifli bir oyun izlemek istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.

Rab Şeytan’a dedi ki..

Dün akşam Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sergilenen  “Rab Şeytan’a Dedi ki” adlı oyuna gittik. Dünya prömiyeri 15 Aralık 2009 tarihinde yapılan oyun 2010-2011 Tiyatro sezonunda da izleyicileriyle buluşmaya devam ediyor.  Nihat Asyalı’nın insanoğlunun baskılara direnişini ele aldığı “Direniş Üçlemesinin” ikinci kitabı olan “Rab Şeytan’a dedi ki” Yönetmen Bozkurt Kuruç’un elinde Eyüp Peygamber, Sisyphus ve Şeytan arasında geçen hem güldüren hem de düşündüren, hoş seyirlik, güzel bir oyun olmuş. Üçlemenin ilk kitabı olan “Ateşle Oynayan”  insanlığa ateşli hediye ettiği için Tanrılar tarafından cezalandırılan Prometeus’un hikayesini anlatırken,  dizinin son kitabı ”Yunus Diye Göründüm”, Yunus Emre’nin kişiliğinde insanın, Anadolu insanının türlü kıyımlar, kırımlar ve yıkımlar karşısındaki direnişini konu alıyor.

Yeniden “Rab Şeytan’a dedi ki” oyununa dönecek olursak, oyunda Şeytan çok çekici, cazip ve eğlenceli bir rock star kılığında çıkıyor karşımıza. Adı tarih boyunca  değişen, kimi zaman  İblis kimi zaman Lucifer olarak karşımıza çıkan şeytan, bu defa sırtında gitarı ile Eyüp ve Sisyphus’un kafasını karıştırma sevdasında. Gerek mimikleri gerekse dansları ile Şeytan’ı canlandıran “Durukan Ordu” tüm salona hakim olduğunu hepimize gösterdi. Öyle ki en ön sırada oturan izleyicilerden birini dansa dahi kaldırdı. Bol bol alkışlandı ve müzikli ve danslı sahnelerde kendisine bir orkestra ve dansçılar eşlik etti. Şeytan sahnede gitar çalarken, Eyüp Peygamber ise saksafon çaldı.

Şeytan hiç bir günahı olmadığı halde Allahın gazabına uğrayıp, varını yoğunu kaybeden ve bu yüzden bilmeden işlediği günahlar için tövbe edip, sabreden Eyüp Peygamberi  Tanrıya başkaldırmak için kışkırtırken, Homeros’un insanların en kurnazı olarak nitelediği,  Tanrıları oyuna getirip, Zeus’u kızdıran Sisyphus’u ise Zeus’tan af dilemesi ve boyun eğmesi için kandırmaya uğraşıyor. Bu noktada Eyüp’ün karısını her iki adamı kandırmak için kullanıyor. Bu gayet düşündürücü bir detay.  Oyunu izlerken merak ve kadın üzerine geçen repliklerin her ne kadar bir parça doğru olduğunu kabul etsem içten içe sinir olmaya ve feminist damarlarımın kabarmasına engel olamıyorum. Öte yandan oyunun sonunda her iki adamın “dediğim dedik, çaldığım düdüktür”  misali ilk tutumlarında değişiklik yapmazken, kadının günün şartlarına göre değişebilmesi -bazılarına kaypakça gelebilecek olsa da- benim hoşuma gidiyor.

Şeytan kim olduğunu hemen açıklamıyor ancak oyunun ortalarına doğru Eyüp’ün ve Sisyphus’un çektiği acıların nedeninin kendisinin Tanrı ile girdiği iddia olduğunu hem seyirciye hem de azap çeken bu zavallı adamlara açıklıyor.

İlk anda durum şeytanın lehine gibi görünse de, sonuçta iddiayı kazanan doğal olarak Tanrı oluyor. Ancak Şeytan’ın söylediği bir cümle beni bir kez daha düşüncelere gark ediyor: “Siz insanoğullarına da hiç güven olmuyor.”  Gerçekten de şeytan kim acaba? Ya melekler? Cennet nerede? Sanırım ya içimizdeler ya da burnumuzun dibinde! Peki ya siz hangisini tercih ederdiniz? Eyüp mü Sisyphus mu?

Bir Savaş Hikayesi: Şinasi Sahnesinde Tiyatro Keyfi

Cumartesi akşamı uzunca bir aradan sonra Ankara Devlet Tiyatroları Şinasi Sahnesinde keyifli bir oyun izleme şansına kavuştuk.  Bilemiyorum aranızda benim gibi zaman zaman Devlet Tiyatrolarının ya da Devlet Opera ve Balesinin sayfasına girip de bilet almaya çalışan var mı? Nedense opera ya da bale bileti bulmak ciddi bir rekabet konusu. Zira biletlerin satışa çıktığı gün, sabah saatlerinde biletinizi kapamadı iseniz, akşama kadar bütün salon ful dolmuş oluyor. Biletler gerçekten de yok satıyor, kapanın elinde kalıyor. Bu sahne sanatlarına verilen değeri gösterdiği için çok mutluluk verici bir durumken, güzel bir iki oyun izlemek istiyenler için de epeyce sinir bozucu.

Biz daha önceden mybiletten satın almış olduğumuz biletlerimizi teslim aldıktan sonra hemen Şinasi Sahnesinin 2-3 apartman yanındaki  Meridyen Pub’a uğradık, ufak bir şişe bira ile oyunu beklerken dondurucu Ankara soğuğuna rağmen dışarıda sigaralarımızı tüttürmeyi başardık.  Meridyen benim yıllardır gördüğüm, benim bilgimden de eski olan bir Ankara mekanı. Zira ayak üstü sohbet ettiğimiz bir müdavimi mekanın 28 yıllık olduğunu söyledi. Yaş ortalaması epeyce büyük. 33 cclik biranın da 5 TL olduğu düşünülürse hesaplı bir yer olduğu söylenebilir. İçeri girmediğimiz için daha detaylı bilgi veremeyeceğim ancak tiyatro vaktini beklerken değerlendirilebilecek güzel bir seçenek gibi göründü gözüme.

Oyuna gelecek olursak…

İlk kez 2010 yılında sahnelenmeye başlayan “Bir Savaş Hikayesi”  Amerikalı Jeanne Beckwith tarafından yazılmış ve  Aclan Büyüktürkoğlu tarafından yönetiyor.  Yaklaşık 1 saat süren tek perdelik oyun, gayet ilgi çekici ve hareketli. Öyle ki oyunu görmeden önce “acaba Cumartesi akşamımızı ağırlaştırır mı?” diye korktuğum halde  bunların hiç birini bize yaşatmamış bir oyun.

Kısaca özetlemek gerekirse, olay Amerikan ordusunun işgal ettiği bir ülkede bir Amerikan komuta merkezinde geçiyor. Savaşın artık bitmesini isteyen doktor, kendi komuta merkezindeki askerlerin üzerine kurşun ve el bombası yağdırıyor.

Üstüne üstlük hastanede olmadığı vakitte de işgal altındaki şehirde Charlie Chaplin filmleri izliyor!!! Ya da öyle görünüyor!!! 

Oyunda, bu deli doktoru durdurmak için duruma müdahale eden Amerikan ordusunun tavrı, medyanın olayı nasıl da istediği gibi yönlendirdiği ve bu sayede dünya kamuoyuna  hiç bir zaman yansıtılmayan gerçekler hem komik hem de trajik bir şekilde irdeleniyor.

Oyunun kısa ve öz bir şekilde verdiği mesajın yanında son derece etkileyici olan husus dekor ve efektlerdi. Dört farklı dekor, o minicik Şinasi Sahnesine nasıl da sığdırılmıştı oyunu izlerken aklımdan çıkmayan bir soru olarak kaldı. Durmadan patlayan silahlar ve özellikle de sinema baskınının gerçekleştiği sahnede daha çok sinemalarda görmeye alışık olduğumuz  slow motionın kullanılması gayet hoştu diye düşünüyorum.

Oyunun dekor tasarımını yapan Murat Gülmez’in sayfasından  ilk taslakları görebilirsiniz. Ancak hiçbirşeyin resmi kendisinden daha ilginç olmayacağı gibi sizi yormayacak, sıkmayacak ancak düşündürecek bu güzel oyunu kaçırmayın derim.

Sanata selam tiyatroya devam: Genç Osman

Dün yine tiyatro günüydü. Bu defa Ankara Devlet Tiyatrosunun Genç Osman oyununu izledik. Oyun gerçekten çok başarılıydı. Aslında ben operayı tiyatrodan daha çok severim. Hatta tiyatroda iyi oyunu yakalayamayınca çok sıkılırım. Ama bu defa Genç Osmanı izlediğime cidden çok mutlu oldum. Yani tiyatrolu pazarlara devam edeceğiz gibi görünüyor.  Oyun sonunda reform yapmak isteyen, genç ve deneyimsiz, iyi niyetli ama politik olmayı bilmeyen padişah çok alkış aldı. Baş kaldıran yeniçeri başı ve sipahi başlarının müzik eşliğinde dans sahnesi de gerçekten güzeldi ama biraz daha kısa kesilebilirdi.  Oyundan çıkarılabilecek pek çok ders vardı:

1-Reform yapacaksan, köklü değişikliklere gideceksen, sabırlı ve akılcı ol.

2-İstediğin amaca ulaşana kadar ayıya dayı de.

3-Güç kimin elinde ise onun borusu öter.

4-Çıkarına dokunduğun kesimler seni yolundan  ederler, o yüzden herkesin çıkarına aynı anda dokunma.

5-Erkeklerin sadakati konusunda çok emin olma, herkesin bir Nevhayali olabilir.

6- Özet: Genç Osman iyi bir adammış. Hayatta kalsa azıcık sabırlı olsa Osmanlıda çok şeyi değiştirebilirmiş, hatta öyle ki onun yapacağı reformlar bugüne bile etki edebilirmiş. Ama tarih o öyle olsaydı bu böyle olurdularla anlatılabilecek bir şey değil.

Oyunda dekor değil ama kostümler çok yerinde idi. Ancak bugün 4. Murat operasına baktığımda acaba iki oyunda da aynı kostümleri mi kullanıyorlar diye düşünmeden edemedim. En azından kaftanlar vs.

İzleyiciler arasında malesef konuşanlar ve telefonu ile oynayanlar da vardı. Bu belki de salondan bilet bulamayıp balkonda oturduğumuz için başımıza gelmiştir. Ama sonuçta balkon da olsa salon da olsa konuşmamak gerekmez mi? Cık cık cık!!!!

Bir sonraki oyuna henüz bilet almadım. Çünkü bizim için hafta içi tiyatro sinemaya gitmek çok zor oluyor ama. Biletlerde temsillerden 14 gün önce satışa çıkıyor. Şimdi bekliyorum. Listemde Harem ve Fosforlu Cevriye var. Bakalım bilet almayı becerebilecek miyim?

Kod Adı: Keklik

Pazar günü saat 11 gibi kalktık. Öğleden sonra tiyatro öncesi kahvaltı edelim diye buluştuk. Oyun saat 4′te idi ve biz önce kahvaltı edip ardından Mülkiyelilerde 2 bira içmeyi bile becererek Kod Adı Keklik’e gittik. Oyun tam bir taşlama, hiciv ya da karamizah idi. Avrupa Birliği üyeliği, değişimin kağıt üzerinde değil, kafada olması gerektiği, kadın-erkek eşitsizliği, iktidar ve iktidarsızlık üzerine kurulmuş bir tiyatro oyunu. Salon boştu. Oyun biterken dikkatimi çeken bir şey oyuncuların mutsuzluğuydu.  Seyirci sanatçının mükafatı değil mi sonuçta?

Sonunda Tiyatro Bileti Aldım

Benim patchwork hayat modeli fena gitmiyor sanırım. Bugün akşam Can Dündar Soruyor:Neden Programında Altan Erkekli konuktu. Epeydir tiyatro, opera, bale dünyasından uzak yaşadığım için Ankara Sanat Tiyatrosunun halinden de haberdar değildim. Meğer tiyatro az daha İstanbula taşınıyormuş. Çankaya Belediyesinin verdiği destek sayesinde Ankara’da kalabilmiş. haberi izlerken işte tam fırsat dedim, aç bakalım AST’ın sayfasını, bilet almanın tam sırası.

Bilet aldığım oyunun adı Kod Adı: Keklik. Tiyatronun sayfasından okuyabildiğim kadarıyla oyunun konusu da epey ilginç. Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde olan hayali bir Afrika ülkesinin maceralarını anlatıyormuş. Ama o kadar uzun süreden sonra bu bilet benim hızımı kesmeye yetmedi tabi. Üstüne bir de Devlet Tiyatrolarının sayfasına girip Büyük Sahnede sergilenen Genç Osman’a bilet aldım. Şimdi içim rahat, sanki ödevini bitirmiş ya da sınavdan yüksek not almış çocuk gibi huzurluyum.

Bu haftasonu ve önümüzdeki haftasonu Pazar öğleden sonralarımız tiyatroya ayırıldı. Şimdi hayal ediyorum, yağmur yağacak, hava çok kapalı olacak, biz tiyatromuza gideceğiz, ara verildiğinde ülker çikolatalı gofret alacağız, yanına nescafe classic söyleyeceğiz. Oyundan çıkınca beğendik mi beğenmedik mi tartışacağız. Neden bilmem bu durum beni heyecanlandırıp mutlu etti.

Bu arada AST’ta biletlerin 15 TL, Devlet Tiyatrolarında ise 5 TL olduğunu söylemem lazım. Yani sinema biletlerinin yanında canlı performans izlediğiniz bu gösterilerin biletleri çok ama çok ucuz. Salonlar tıklım tıklım. Yeni Yıl konserine bilet almak istedim, daha satışa bugün çıktığı halde salon dolmuş, boş tek bir koltuk yok. Yani Ankaralı aslında tiyatroya, operaya epeyce düşkün. Şimdi bakalım ben de yeniden o Ankaralılardan olabilecek miyim?

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers