Çiya’da lezzet şöleni…

İstanbul gezilerine devam ederken arada öyle nefis bir yerde yemek yedik ki başlı başına bir lezzet gezisi oldu bizim için. İstanbulluların çok iyi bildiği bildiği bize sıra dışı bir yemek deneyimi sunan Çiya’ya gittik bir akşam. Çiya’nın kurucusu Musa Dağdeviren “Yemek ve Kültür” gibi leziz bir dergiyi de bize armağan ettiği için gözümde çok değerli biri. Çiya Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, Arap yarımadası, Asya’ya uzanan Osmanlı mutfağını da içeren kendi deyimleriyle Anadolu’nun unutulan tatlarını yeniden hatırlamamızı sağlayan bir mekan…

Yağmurlu bir akşamda trafikte uzun süre kitli kaldıktan sonra, daha fazla dayanamayıp bindiğimiz taksiyi terk ederek yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşün ardından girdik Kadıköy Güneşlibahçe Sokaktaki Çiya Sofrasına. Toplam dört kişiyiz ve amaç mümkün olduğunda çok çeşit tatmak. O nedenle söylediğimiz her porsiyon yarım. Bu arada restoranda hergün farklı tencere yemekleri pişiyor aynı zamanda kebaplar ve mezeler de her daim bulunuyor. İşte başlıyoruz…

Sofraya ekmek servisi yok. Onun yerine sıcacık lavaş getiriyorlar… Servis yapılan tabaklar bakır… bence hoş bir detay… İçli köfte muhteşem,  daha deneyecek başka yemek olmasa insan bu güzelim köftelerden 2-3 daha götürür gerçekten. Kullanılan et çok başarılı. Benim gibi koyun-kuzu  konusunda muazzam şekilde huylu olan biri bile ayıla bayıla yutuyor lokmaları…

Yukarıdaki hislerimin aynını kuru patlıcan dolması için de paylaşıyorum…. Bu da muhteşem!

Çok net çekemediğimi sonradan fark ettiğim aşağıdaki tabakta Kenger kızartmalar bize bakıyor… Garsonun söylediği kadarı ile kendisi bir diken olan kengeri kızarrtıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt döküp yiyoruz. Bu da nefis!

Başlangıç tabağımız aşağıdaki gibi.. Musa Dağdeviren işe ilk olarak fırıncılıkla başlamış. Zaten kendisi Gaziantepli… O yüzden fındık lahmacunla ilgili fazla bir şey söylemeye gerek görmüyorum. :)

Gelelim sulu yemeklere…

Çağla aşı.. Bakın işte sofrada tek beğenmediğim ya da tadından hoşlanmadığım yemek bu oldu. Normalde çağla yemeyi de pek sevmeyen ben bu ön yargımı kırmak için seçtiğim çağla aşında da pek başarılı olamadım!

Ama şu aşağıda gördüğünüz şiveydiz beni benden aldı…. Nasıl güzel bir lezzettir, nasıl bir ekşidir anlamadım gitti… bayıldım… yine giderim yine içerim :) Taze sarımsak, yoğurt ve nane harikası  bir Gaziantep yemeği Şiveydiz… Bulursanız sakın kaçırmayın…

Enginarlı köfte de çok güzel ancak daha tanıdık bir lezzet… Bu ara enginarın çorbası dahil herşeyini gözünü kırpmadan tükettiğim hatta öğüttüğüm düşünülürse sevmemem mümkün değil…

Ve nefis bir iç pilav… içindeki tavuğu, üzüü ve dışındaki kaplama hamuru ile bu da müthiş…

Masanın en heyecanlı tabaklarından biri yeni dünya kebabı… Yemin ederim abartmıyorum bu da inanılmaz bir lezzet :) Izgara olmuş yenidünyanın tadına doyum yok… Eti ise yine 10 numara…

Bu kadar yemek yeter diyerek tatlı faslına geçiyoruz.. Seçenekler arasında görüyorum ki Oburcan’ın bize bundan uzunca bir zaman önce tanıttığı katmer var! Bu kadar zaman methini duyduktan sonra kaçırmayız nasılsa 4 kişiyiz diyoruz ve  önce  bir katmer söylüyoruz…

Ardından, kabak, patlıcan ve ceviz tatlılarından bir karışık tabak yaptırıp onların da tadına bakıyoruz… Hepsi leziz, nefis…

Bu kadar yemeğe tam 143 TL hesap geliyor… Servis hızlı, yemekler bana sorarsanız efsane…  Kadıköy’de çalışıyor olsaydım buradan başka bir yerde yemek yer miydim diye soruyorum kendime… Yemezdim diyorum peşinen… Bilenler bilmeyenlere anlatsın herkes en az bir defa Çiya’da yemek yesin…

Galata Kulesinde kahvaltı…

Galata Kulesi  gün boyu hem turistlerin hem de İstanbulluların uğrak noktalarından biri. Sokak müzisyenleri, onları çevreleyen izleyiciler, kuleye çıkıp manzara izlemek isteyenlerin oluşturduğu kuyruk, tıklım tıkış cafeler, kenarda oturmuş bakkaldan aldığı birayı arkadaşıyla içenlerle her dakika cümbüş yeri gibi.  

İki hafta önce bir Cumartesi günü yolum Galata’ya düşünce gördüğüm kalabalık beni hayrete düşürünce ertesi sabah annemlerle buraya bir güzel kahvaltı etmeye gelelim   diye düşündüm. Pazar günü sabah üşenmeden erkenden dikildik ayağa ve düştük yollara. İstikameti çevirdik Galata Kulesine. Saat 9.30′da önceden yaptırdığımız rezervasyon sayesinde beklemeden kulenin tepesindeki restorana çıktık ve pencerenin yanında kalan son masaya yerleştik. Böylece uzun ziyaretçi kuyruğunda beklemekten kurtulduğumuz gibi nefis bir manzaraya nazır gerçekten de güzel bir kahvaltı ettik.

Kuleyi  çıkarken asansörleri kullanıyoruz.  İndiğimiz katta Kuleyle ilgili bilgilerin yer aldığı panoları inceledikten sonra yukarıya kahvaltı salonuna çıkıyoruz. Manzara yukarıdaki gibi… Karşıda Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet ve Aya Sofya, hava pırıl pırıl, çaylar demli… Kahvaltı açık büfe değil ama gayet zengin bir sofra.. Herşey çok keyifli… Fiyat böyle bir ortam için makul: kişi başı 40TL.
Galata Kulesi dünyanın en eski fener kulelerinden biri olarak Bizans İmparatoru Oilozus tarafından 528 yılında ahşaptan inşa ettiriliyor. 1348′de Cenevizliler tarafından yığma taştan yeniden yapılıyor. II. Bayezid zamanında yaşanan büyük depremde zarar gören kule 1510 yılında Mimar Murad Bin Hayrettin tarafından onarılmış. Bir dönem rasathane olarak kullanılmış, başka bir dönem savaş esirlerinin tutulduğu yer olmuş. IV. Murat zamanında hazırladığı kanatlarla tarihte iki kıta arasındaki ilk uçuşu gerçekleştiren Hezarfen Ahmet Çelebi Galata Kulesinden havalanıp yaklaşık 6 km uzaklıktaki Üsküdar’a inmiş. Hezarfen önce IV. Murat tarafından ödüllendirilmiş, daha sonra ise tehlikeli bulunarak Cezayire sürülmüş.  1714′te İtfaiye teşkilatının kurulmasıyla Kule’ye yeni bir görev verilmiş. Kuleye yerleştirilen gözcüler yangınla mücadele için kullanılmış ancak 1794 yangınında Kulenin kendisi de alevlerin kurbanı olmuş. 
Biz kahvaltımızı ettikten sonra bir kat yukarıdaki seyir terasına çıkıp döne döne manzaranın tadını çıkarıyoruz.
 İstanbul ayaklarınızın altında :)
Galata Kulesinden eski yarımada….
veeeee… karşınızda Topkapı Sarayı…. Çok soluk kesici değil mi ama?
Haliç Köprüsü de burada….
Biz hem kahvaltıdan hem de ortamdan çok memnun kaldık. Özellikle misafir geldiğinde götürmek için çok ideal bir mekan gibi geldi bana.. Tarihle içiçe, manzarası  harika, kahvaltısı son derece tatmin edici…. Ara ara uğramak dileğiyle, yeniden gidilecekler listesine yazıyorum…

Adalarla tanışma ve Büyükada’da kısa bir tur..

Uzun bir sessizlikten sonra merhaba. Arada hem çok çalıştım, hem de çok gezdim. Özellikle gezip tozma kısmında annemlerin burada olması da beni epeyce cesaretlendirdi.  Onları da peşime takıp İstanbul’da turist olmanın tadını çıkardım geçtiğimiz haftalarda. O yüzden artık daha fazla beklemeyip bugün yaptığımız adalar gezisinden başlayarak geriye doğru giderek anlatacağım İstanbul gezi notlarına başlıyorum.

Dün gece yatmadan önce aklımda belki yarın sabah erkenden kalkıp saat 9.35 deniz otobüsü ile Büyükada’ya gideriz gibi bir fikir vardı ancak sabah o kadar erken saatte kalkmak mümkün olmadı. Daha önce adaların hiçbirine gitmediğim için Büyükada’yla başlamak mantıklı geliyordu ancak diğer adalar için de ufak birer internet araştırması yapınca aslında hepsini de görmek gerek kanısına vardım. Sonrasında nasıl olsa Kadıköy’den kalkan vapur sırasıyla hepsine de uğruyor, canımız hangisini çekerse onda ineriz yok inmeyip de yolun sonunu beklersek Büyükada’ya gideriz dedim.

Evde güzel bir kahvaltı edip saat 11.45 vapuruna atladık. Annemler içeride rüzgardan korunaklı salonda otururken ben dışarıda martılara simit yedirenleri izledim. Bu arada Kabataş’tan gelen vapur o kadar kalabalıktı ki yaklaşık 1.15 dakika süren yolculukta pek çok yolcu benim gibi ayakta seyahat etti. Ama teknenin kenarında, kollarınızı dayayıp güzel resimler çekebildiğiniz bir pozisyona konuşlandıysanız benim gibi  şikayet edecek çok da bir şey yoktu.

Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada

Neyse şimdi gelelim Adalar’a… Murat Belge’nin İstanbul Gezi Rehberi bu aralar yaptığım İstanbul gezilerinde bir numaralı başvuru kaynağım. Uzun deniz yolculuğumuz sırasında bir yandan fotoğraf çekip bir yandan da kitabın Adalar bölümünü okuyorum. Bakın neler anlatıyor Murat Belge: İstanbul Boğazının tam önünde inci tanesi gibi dizili bulunan adalara Prens Adaları denmesinin sebebi İstanbul’un daha Konstantinopolis olduğu zamanlarda prensler ve imparatorların sürgün yeri olmasıymış. Bir de inzivaya çekilen papazlar adalara yerleşirlermiş. Ulaşım imkanlarının gelişmesi ve İstanbul’da buraya ulaşımın kolaylaşması ile ada lar İstanbulluların yazlık mekanlarına dönüşmüş. 1846′da Adalara gelen ilk buharlı vapur, beraberinde özellikle gayrimüslim nüfusu ve sanatçıları, aydınları  da beraberinde getirmiş.

Kadıköy’den kalkan vapurlar sırasıyla Kınalıada, Burgazada, Heybeliada’ya uğruyor en son da Büyükada da yolcularının tamamını boşaltıyorlar. Vapurun ilk durak yeri ve en küçüğü olan Kınalıada  Ermeni nüfusun yoğunlukla tercih ettiği ada olmuş. Sahilden göründüğü kadarı ile şirin mi şirin bir ada Kınalıada.. Vapur yolcularının  küçük bir grubu burada bizden ayrıldı ve epeyce  sakin görünen adaya çıktı.

Prens Adaları

Daha sonra Sait Faik Abasıyanık’ın yaşadığı Burgaza’ya varıyoruz…

Prens Adaları

Ardından Heybeliada’da duruyorz… Yolcuların aşağı yukarı 1/3 kadarı burada iniyor. Heybeliada ilk iki adadan daha büyük olduğunu karşıdan bakınca da belli ediyor. Dört ada arasında Türk nüfusun en yoğun olduğu adaymış Heybeliada. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın adasıymış Heybeliada. Orhan Pamuk da pek çok romanını burada yazmış. Adaya yaklaşırken yemyeşil bir tepenin üzerinde göze ilk çarpan şey Heybeliada Ruhban Okulu oluyor.

Ruhban Okulundan sonra adanın daha canlı olan yüzüne yaklaşıyoruz..

Adanın limanına yaklaştığımızda ise Deniz Lisesi ve Deniz Harb Okulu’nun binaları göze çarpıyor.

Buradan ayrıldıktan sonra kısa sürede son durağımız olan Büyükada’ya varıyoruz.

Güneşli bir Pazar günü olmasının da etkisiyle, bütün İstanbul Adaya taşınmış…

İskeleye ayak bastığınızda solunuza doğru giderseniz Maden bölgesine, sağa doğru gidilirse Nizam bölgesine gidiliyormuş.  Yahud, nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Büyükada ilk etapta otel olarak yapılan ancak izin alınamadığı için yetimhane olarak kullanılan mimar Vallaury’nın yaptığı ahşap köşke de ev sahipliği yapıyor. Ben binayı göremedim ancak oldukça harap durumda olduğunu biliyorum. Göremediğim bir diğer şey dar bir merdivenle tırmanılan Aya Yorgi… Bunları bir sonraki adalar gezisine bırakıyorum…

Ada sokaklarını 3 şekilde gezebiliyorsunuz.. Ya yürüyeceksiniz, ya bisiklet kiralayacaksınız, ya da faytona bineceksiniz… Biz önce kısa bir fayton turuyla adaya kısaca göz atmayı sonrada yürüyerek köşkleri daha yakından görmeyi tercih ettik. Bu arada bisikletler ve faytonlar şehir içi trafikte hem birbirleri için hem de yayalar için çok ciddi bir tehlike yaratıyorlar. Gerçekten de her an kaldırımda bir bisiklet belirebiliyor  ya da faytonlarla bisikletliler burun buruna gelebiliyorlar…  Bu konuda ciddi bir düzenleme ihtiyacı olduğu hissediliyor…

Faytonla küçük tur 60 TL, büyük tur 70 TL. Biz çok fazla vaktimizi faytonda gezerek geçirmek istemediğimiz için küçük tur yapıp adanın Nizam tarafını gezdik. Büyük turda Maden kısmı da geziliyormuş.

Turun ardından sokak aralarında yaptığımız gezintide evleri uzun uzun izleyip, fotoğrafladık, hatta birini arayıp kirasını bile sorduk :)

Burası Adalar Kaymakamlığı’nın binası… Nefis bir bina ama acilen restore edilmesi lazım…

Yürüyüşün ardından bu defa önceden bize verilen öneri çerçevesinde Köfte-Piyaz’a gidiyoruz… Büyükadalı bir karı-kocanı işlettiği köfte-piyaz minicik bir işletme…

Porsiyonlar minik, ama lezzet büyük… O nedenle bizim gibi çok vaktiniz yoksa ve pratik bir şekilde karnınızı doyurmak istiyorsanız gönül rahatlığıyla köfte piyaza uğrayabilirsiniz. Ancak bir dahaki sefere limandaki lokantalarda oturup, şu kurutulmuş balıkların tadına bakmayı istiyorum….

Dönüş yolu için iskeleye doğru ilerlerken  yemek üzeri bir dondurmamızı yemeyi de ihmal etmiyoruz…

Kalabalığa rağmen biz çok keyifli vakit geçirdik.. Daha tenha olduğu bir vakitte keyfini sürmek eminim ki nefis olur buraların.. Oyüzden bunun sadece kısa  bir tanışma olmasını diliyor  ve en kısa zamanda yeniden belki bu defa Büyükada değil de bir başkasına ayak basabilmeyi diliyorum…

Herkese iyi haftalar…

Cuma akşamı gezmesi- Leb-i Derya Richmond

Hava öyle nefis bir kıvamdaki, insanın içi mutlulukla ışıldatıyor bugünlerde. Dün akşam daha işten çıktığımda hiç eve bile gitmeden kendimi dışarılarda, sahilde bir yerelere atabilme özlemiyle yanıp tutuşuyordum ki, hemen olmasa da ilerleyen saatlerde muradıma erdim.  İstanbul benim için öncelikle boğaz ve deniz demek sanırım. Geç kaldım, daha çok bakmalıyım, gözümün önünden hiç ayırmamalıyım cinsi bir açlık bu benimkisi. İşte o yüzden eğer bir program yapılacaksa nedense hep boğazda olmalıyım düşüncesi ile hareket ediyorum. Bir başka sıkıntı seçeneğin çok olması ve benim henüz İstabul konusunda henüz cahil olmam!

İşte böyle  bir ruh hali ile Leb-i Derya Richmond’a gidiyoruz. İlk etapta acaba biraz fazla mı kasıntı bir yer burası diye düşünürken, manzara karşısında 5 dakika içerisinde kendimize gelip tadını çıkarmaya başlıyoruz.. Manzara muazzam. Büyüleyici. Baktıkça insanın İstanbul’a bir kez daha aşık olacağı cinsten. 

Önden yemek yemiş olduğumuz için biz ortaya bir peynir tabağı, bir de atıştırmalık tabağı söylüyor yanına da şarap istiyoruz.  Gelen ekmekler çok lezzetli.

Bu peynir tabağı…

Görüldüğü üzere tabakta soldan sağa sıralanmış şekilde keçi peyniri, tulum peyniri, isli çerkez peyniri ve kaşar peynirini görüyorsunuz.  arka sırada ise kristalize bal kabağı- gerçekten çok lezzetli-,  yeşil zeytin salatası, ve cevizli pestoyu görüyoruz. Bence Leb-i Derya bu peynir tabağında biraz daha çeşitliliğe dikkat edebilirmiş sanki.. Sadece yerli peynirlerden bir seçki yapmak yerine araya bir- iki de yabancı peynir koyulabilirmiş. Porsiyon olacak gayet doyurucu,  peynirler gayet lezzetli,  sunum da çok hoş ancak tabağın bu yanı eksik kalmış.

İkinci tabağımız karışık atıştırmalık tabağı…

Burada en sağda üzeri limon-portakal soslu fava, ortada üzeri közlenmiş biber kreması ile süslenmiş cevizli patlıcan, en solda ise biberiyeli domates ve keçi peyniri kulesini görüyorsunuz. Bu tabak gerçekten çok lezzetli idi. Sonradan bir de şakşuka geldi masamıza ancak onu resimleyemedim. 

Richmond Leb-i Derya aynı zamanda kahvaltı ve öğle yemeklerinde de uğranabilecek bir mekan. Tahmin edebileceğiniz üzere çok ucuz bir yer değil. Ana yemekler 30-40 TL ve üzeri seviyesinde geziniyor. Ama çok keyifli ve leziz… Deneyin çok beğeneceksiniz…

Caddebostan’da Zaman: Zanzibar

Koşuyorum ben bu şehirde. Öyle çok koşuyorum ki çoğu zaman nereye koştuğumu ben bile bilmiyorum. Hafta içi ful iş, haftasonu dinlence ve eğlence modunda geçiyor hayat. Bu şehrin kuşlarına, kedilerine, dolmuşlarına ve kalabalığına şaşırmaya da devam ediyorum.

Dolmuşta Ankaralılar binip de yerlerine oturduktan sonra bozuk paralarını önde oturan müşterler vasıtasıyla şoföre iletirken, buradaki adet önce parasını verip sonra yerine geçip oturmak şeklinde gelişiyor. Dolmuş duraklarında bir oturmak isteyenlerin sırası bir de ayakta gitmek isteyenlerin sırası oluyor. Ben hep oturarak gidenler sırasında bekliyorum çünkü İstanbullu dolmuş şoförleri dolmuşun tüm hacmini dolduracak şekilde, ayakta gidecek 10 tane yolcuyu siz daha ne olduğunu anlamadan dolduruveriyor. Yani dolmuş cidden dolu dolu gidiyor. Tabi bu yüzden sık sık da ceza yiyorlar ama nafile. Kimse onları müşterileri Garfield misali cama, pencereye yapıştırma merakından geri koyamıyor.

Şehrin kuşları ise kendilerini sahile yakın bölgelerde gösteriyorlar. Mesela Kadıköy’den bindiğiniz vapur karşı yakaya doğru yavaş yavaş süzülürken mendireğe dizilen kargalar size selam duruyor. Onun dışında martılar ve adlarının ne olduğunu bilemediğim rengarenk kuşlar gökyüzünde süzülüyor.

Geçenlerde bir akşam işten gelirken bir kedi kesti yolumu. Ben yürüyorum kedi yanımda koşuyor, hatta makas atıp bir o yanıma bir bu yanıma geçiyor. Önden gidip sonra dönüp yüzüme bakıyor. Birlikte nerede ise eve kadar yürüdük. Sonra yok oldu kendisi. :) Bir daha karşılaşacağımız zamanı dört gözle bekliyorum.

Neyse, İstanbul hakkında bu kadar özetten sonra istiyorum ki size yine Anadolu yakasında güzel bir yeri tanıtayım. Bu defa Caddebostan’dayız. Mekanımızın ismi Zanzibar. İlk şubesini Nişantaşı’nda, ikincisini ise Caddebostan’da şu aşağıda gördüğünüz nefis köşkte açmış Zanzibar. İçeride de yemek servisi mevcut. İşin açıkçası içeride yemek yemek değil ama pencerelerden görünen tavan süslemeleri için bile içeri girmeye değer.

İsterseniz akşam yemeğine, isterseniz sabah kahvaltısına, istersenizde güzel bir öğleden sonrayı keyifle geçirebileceğiniz bir yer. Daha önce kardeşle birlikte bir öğleden sonra gittiğimiz mekanda bira patates keyfi de denemeye değer.

Biz bu defa sabah kahvaltısını Zanzibar’da şenlendirdik. Güneşin iliklerimizi ısıttığı bir sabah kahvaltısı ettik. Hem de Ankara’dan gelen Adam’la birlikte. İnsan daha ne isteyebilir ki böyle nefis bir günde.

Hava misler gibi… deniz masmavi pırıl pırıl.. Sabah saat daha 10. Ama bu saatte bile daha önce yapılan rezervasyonlardan dolayı en ön sırada yer bulamıyoruz.

Kahvaltı için menülerinde kahvaltı tabağı ve omlet çeşitleri var. Ayrıca koca bir sepette simit ve minik ekmekler geliyor. Hepsi çok taze. Biz ekmek sepetinin bu kadar zengin olduğunu bilmediğimizden bir kahvaltı tabağı bir de kaşarlı simit söylüyoruz. Kahvaltı tabağında dört çeşit peynir geliyor. Hepsi birbirinden leziz. Ayrıca, çok iyi kalitede zeytin, nefis bir vişne reçeli, bal, nutella ve tahin- pekmez karışımı var masamızda. Belki yeşillik kısmı biraz fakir ancak kiraz domateslerin de en iyisini bulmuşlar. Sanki daha bahçeden yeni toplanmış gibi. Nefis.

 

Biliyorum, bu bir açık büfe değil. Ancak tabaktaki herşey çok lezzetli olunca bizim için açık havada, güneş altında, masmavi denizin karşısında harika bir ziyafet oluyor bu sabah kahvaltısı.

Ardından sahile çıkıyoruz. Denize karşı Starbucks’tan aldığımız kahveleri höpürdetiyoruz. Çokkkkkkk ama çok mutluyuz.

Kargalar ve martılar da güneşli günün keyfini çıkarıyorlar.

Blog yazarı haftaya Londra ve Dublin’e gidiyor. Ayrıca umuyor ki vakti olur da döndüğünde size güzel hikayeler anlatır.

Herkese iyi haftalar.

Radika Restaurant-Koşuyolu, İstanbul

Radika Koşuyolu’nda bir Ege restoranı. Daha önce akşam yemeği için gittiğimizde sabah kahvaltı servisi verildiğini öğrenince bir daha ziyaret etmek farz oldu bizim için. Yoğun bir gece eğlencesinin ardından güneşin açtığı bir Pazar sabahı düştük yollara. Girdik Radika’nın kapısından içeri.

Kapıdan girişte bizi bir zeytin ağacı karşılıyor. Öyle ki sanki size açık havada kahvaltı yapıyormuşsunuz hissini veriyor. 

Radika’da serpme kahvaltı servis ediliyor. 4 çeşit peynir, siyah ve yeşil zeytin, sucuk ızgara, Girit böreği ve taze otlu omletin yanında bal kaymak ve iki çeşit reçel kendinizden geçmenize yetiyor.

Reçellerden biri domates reçeli, diğeri siyah üzüm reçeli… Domates reçeline daha önce Bozcaada’da rastlamıştık ancak siyah üzüm reçelini hiç tatmamıştık şimdiye kadar. Pekmezle reçel arası bir tadı var siyah üzüm reçelinin ve tadı gerçekten şahane. Garsona bu reçelleri satıyor musunuz dediğimde satıyoruz diyor. Giderken hesapla birlikte bir kavanoz da reçel istiyoruz böylece.

Radika bizim evimize çok yakın. Hem akşam yemekleri için hem de sabah kahvaltılarında buraya çok uğrayacağız gibi duruyor. Biliyorum aynı kahvaltıları hatta daha da iyilerini evde de hazırlamak mümkün. Ancak, yorgunsanız ve zaten bütün haftayı evde geçirdi iseniz haftasonunda kendinizi şımartmak için böyle bir değişiklik yapmaya değer. Başka mekanlarda buluşmak üzere :)

Van Gogh Alive’dan Dali’ye

Sonunda Istanbul’dayım. Alıştım mı ? Hayır alışmadım. Umarım hiç alışmam. Dilerim İstanbul’da yaşamak benim için rutin hale gelmez. Trafikten daralsam da, o yakadan bu yakaya geçmeye üşenmem. Sergiler, konserler, tiyatro oyunları ve  restoranlar arasında mekik dokurum. 

Geldiğimden beri çok garip rüyalar görüyorum. Sanırım hala kendimi misafir hissediyorum. Dün gece birileri biz sana şaka yaptık Ankara’ya döneceksin diyordu. Ben de nasıl yani daha bir sürü konser var benim burada gideceğim dönemem diyordum. Neyse uzun lafın kısası benim gerçekten burada olduğuma inanmam için sanırım biraz daha vakit geçmesi gerekecek. Sabahları yollara düşüp işe gitmek, şehrin koşuşturmacasına katılmak, kalan vakitlerde hem eğlenceye zaman ayırmak, hem de evi idare etmek yaşadıklarımın rüya değil de gerçek olduğuna inandırmaya yeter sanırım beni. 

Elimdeki boy boy İstanbul kitaplarıyla şehri bu defa daha detayı ile gezip görmeye hazırlıyorum kendimi. Heyecanlıyım ve bir an evvel bir sürü şeyi görmek,  tüm konserlere gitmek  istiyorum. Ama gel gör ki bu şehir hızlı, insanı da yerinde durmuyor. Ben Kings of  Convenience konseri hayalleri kurarken bir de baktım ki ben taşınana kadar bilet milet kalmamış ortalıkta.

Sütten ağzı yanıp da ayranı üfleyerek içenler misali Madonna konseri biletlerimiz çoktan hazır. Gelir gelmez gezdiğimiz iki sergiyle İstanbul’un açılışını da yapmış olduk.

Sergilerden ilki  Van Gogh Alive. 10 Şubat’ta başlayan sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3′te olacak.  Bir güzel haber ise serginin 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında Ankara Cer Modern’de de gezilebilecek olması. 

Bu benim Antrepo 3′e ilk ziyaretimdi. Büyük ihtimalle önümüzdeki uzun bir süre sizlere hep ilk defa gittiğim yerlerden bahsedeceğim. İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 3 deniz kenarında bir sergi salonu. Ayırt edici özelliği olmayan, yüksek tavanlı, geniş bir sergi mekanı. Serginin ilanlarını yolda nerede ise tüm tabelalarda gördüğünüz için kolaylıkla buluyorsunuz zaten. 

Sergi salonundan içeri girdiğinizde önce bir karanlık karşılıyor sizi. Gözleriniz karanlığa alışmaya çalışırken bu defa fondaki müziği fark ediyorsunuz. Sonra birden onlarca perdeye yansıtılan Van Gogh’un resimleri ile karşılaşıyorsunuz. Resimlerin yanında eskizler, ressamın aldığı notlar ve aralarda sözlerinden alıntıları görüyoruz. 

 

Ben bu sergiden çok keyif aldım. Çok güzel vakit geçirdim. hatta sanırım yaklaşık 30 dakika süren bu projeksiyon gösterisini 1,5 kez izledim. Doya doya tüm perdelere baktım, bir ara oturdum, bir sürü fotoğraf çektim.  Hatta çok profesyonel bir şey olmasa da oradaki atmosferi her baktığımda hatırlayabilmek için bir de video çektim.

Sergi epeyce kalabalıktı. Biz kuyruğu tahmin ederek erken davrandığımız için hiç beklemeden içeri girdik ancak çıktığımızda kapıda hatırı sayılır bir kuyruk olduğunu gördük. Bu kuyruğun en çok hoş tarafı pek çok ailenin çocuklarını alıp gelmiş olmasıydı. Resim çekenler, yerlere oturup müziği dinlerken değişen görüntüleri izleyenler güzeldi. Benim hoşuma gitti çünkü sergi salonlarına gelende hakim olan soğuk ve mesafeli atmosfer burada yoktu. Görsellerin müzikle birleştirilmesi, ritmin ve melodinin resimlere göre değişmesi, farklılaşması da güzeldi. 

Ne yalan söyleyeyim biz de sergide çocuklar gibi şendik. :)

Buradan keyifle ayrıldıktan sonra hemen karşısında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin ev sahipliğindeki Tophane-i Amire’deki Dali sergisine daldık.  Sergi zaten güzeldi ancak Tophane-i Amire binasının kendisi  de gerçekten çok görkemli bir yapı.  Murat Belge’nin İstanbul Gezi Rehberi’nden öğrendiğimize göre İstanbul kuşatması sırasında topu başarı ile kullanan Fatih Sultan Mehmet tarafından yeni toplar döktürmek için inşa edilen bu yapı ardından gelen pek çok padişah tarafından da kullanılmış. Fatih’in yaptırdığı Tophane  zaman içerisinde genişlemiş, yıkılmış, yeniden yapılmış ve en sn III. Selim tarafından yeniden yaptırılarak bugüne gelmiş. 1992 yılına kadar Milli Savunma Bakanlığı’na ait olan bina daha sonrasında Mimar Sinan Üniversitesine devredilerek bir kültür sanat merkezi haline getirilmiş. Ne kadar güzel edilmiş.

Gelelim sergiye. Van Gogh gibi bu sergi de epeyce kalabalıktı. Dürüst olayım kalabalıkta resimleri uzun uzun, detaylı şekilde inceleme şansımız olamadı hepsini. Hatta çok da bir şey anlamadan çıktık salondan. Arada bir rehber görür gibi olduk, hatta rehber eşliğindeki turu son resimde yakalayıp dinleyebilme şansını da bulduk. Rehberin anlattıklarını duyduktan sonra             İlahi Komedya, Sürrealizmin İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği temalarının yer aldığı sergiden çok da bir şey anlamadığımızı  da anlamış olduk. Üstüne üstlük itiraf edeyim İlahi Komedyayı da hala okumadım. Siz anlayın durumun vahametini.

İşte bu yüzden arkamızdaki kuyruk nedeniyle, hızla gezmek zorunda kaldığımız sergideki eserlerin fotoğraflarını çekerek salondan ayrıldık. Ancak akşam Adam’la birlikte günün değerlendirmesini yaparken çektiğimiz fotoğrafları bilgisayar ekranında büyüterek bir kez daha inceleyince gördüğümüz detaylar karşısında gerçekten ağzımız açık kaldı. Özellikle  Gala ile Akşam Yemeği bölümündeki resimlerin hepsine gerçekten de büyüteçle tek tek bakmak gerektiğini o zaman fark ettik. Şimdi bir sonraki sergiye kadar bu deli adamın resimleri hakkında daha fazla bilgi edinme zamanı.

Sayın seyirciler, İstanbul’dan ilk yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki günlerde büyük olasılıkla türlü şaşkınlık hikayelerimle karşınızda olacağım. Bu şaşkınlıkları türlü aktivitelerle de zenginleştirmeye uğraşacağım. Kar ve yağmura rağmen hepinize çok güzel bir hafta diliyorum.

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali-Şehir ve Yemek

Sevgili İstanbullular, kıskançlıktan çatır çatır çatlamak üzereyim. Neden mi? Yarından itibaren Şehir ve Yemek temalı bir edebiyat festivali başlıyor şehrinizde de ondan. Ne işim var benim Ankara’da sorusunun belki de 10.000′inci kez kafamda yankılanmasına sebep olan bir olay daha… Neyse ben kıskançlığımı bir kenara bırakıyorum ve bu festivale gidebilen bloggerlardan konuyla ilgili yazmalarını rica ediyorum. Festivale ilişkin tüm detaylar bu sayfada yer alıyor. 

Bir de Festivale özel kitap çıkacakmış….  Kitapta yazarların özgün metinleri ve yemek tarifleri yer alacakmış…. Lütfen gidin ve bu kitaptan benim yerime  de bir tane edinin, hatta o tarifleri de uygulayın bizimle paylaşın. Ben 450 km uzaktan bu kadar heyecanlandım siz kim bilir ne kadar mutlu olursunuz :)

Ortaköyde bir Cumartesi günü

Brüksel’den dönerken Ankara uçuşunu Pazar gününe erteledim ve seyahatler esnasında güneşle aramın iyi olmasının da verdiği şansla İstanbul’da nefis bir haftasonu geçirdim. 

İstanbul’da boğaz diyince benim en favori yerlerimden biri Ortaköydür. Ortaköy diyince de House Cafe. House Cafe’yi o kadar çok sevdik ki, akşamüstü saat 5 gibi güzel bir masada yerimizi aldıktan sonra gece saat nerede ise 1′e kadar oturduk. Denizin dibinde, Ortaköyün curcunasından izole bir yer house cafe. Yemeklerini her zaman sevdiğim, servisini beğendiğim bir mekan. Pahalı mı? Hayır bence öyle bir mekan için fiyatlar gayet makul.

Bakalım neler yedik neler içtik.

Önce ortaya zeytinli ekmekler ve güzel bir zeytin ezmeli zeytinyağı tabağı geldi…

Ardından mozarellalı ve fesleğenli pizza…

Bu da nefis çıtır tavuk…

Arada fotoğraflayamadığım bir kesnaneli kahveli cheese cake oldu ki… fotoğrafı yok ancak tadı nefis herkese tavsiye ederim…

Tam güneş batarken karar verdik House Cafe’deki keyfi uzatmaya… Bu defa nefis bir roze şarap söyledik…. Yanına da peynir tabağı… Şişeler birbirini kovaladı ardından bir de patlıcanlı- mantarlı pizzayı 3 kişi paylaştık… Nefisti nefis.. sohber nefisti… Hayatı, aşkı, çelişkilerimizi, aslında nasıl da zamanla değişip evrildiğimizi, hayallerimizi konuştuk… hiç kalkmak istemedik…

Umarım yine arayı çok da uzatmadan yeniden otururuz bu Ortaköy kafesinde….

İstanbul…

Epeydir yazamamış olmanın verdiği coşkuyla bir biri ardına yazı yazmak gerçekten de çok keyifli. Özellikle de zevkje geçirilmiş anları biriktirip, fotoğrafladı isem, yazarken aynı ana geri dönüp, yüzüme bir gülümseme yayılmasına engel olamıyorum. Haftasonunun ardından sıra İstanbul’a geldi. Toplantıların iyi geçmiş olmasının yanı sıra yeni yerler görmek, yeni lezzetler tatmak da çok mutlu etti beni.

İlk akşamki durağımız Anadolu yakası Koşuyolu’ndaki Radika Restaurant. Pebbles’ın uzun zamandır bahsettiği ve İstanbul’a geldiğinde seni mutlaka götürmek istiyorum dediği Radika gerçekten de görülmeye ve tadılmaya değer bir yerdi. Biz akşam gittiğimiz için daha loş olan mekanda detayları çok fazla seçemedim ancak içerideki ağaç ve mum ışığı ağırlıklı aydınlatma gerçekten de çok hoştu.

Balık yemedik ancak meze ve ara sıcaklarla kendimize muhteşem bir ziyafet çektik. Hepsi birbirinden lezzetli idi. Bakın neler neler yemişiz.

Cevizli Yoğurtlu Kabak bizim geçen yaz tatilinde Datça’da tatma fırsatı bulup evde de yaptığımız bir mezeydi. Radika’da yediğimizin de lezzeti çok yerindeydi.

Patlıcan salatası, enfesti… Her restoranda yapılan bir meze ancak herkes bu kadar iyi yapabiliyor mu çok emin değilim…

Safranlı Fava, ilk kez tattığım bir meze oldu. Normalde favanın hafif tatlı olması benim için en favori mezeler olmasına manidir. Ancak favanın bu versiyonu gerçekten de çok başarılıydı.

İlk kez denediğim bir diğer meze hardal soslu levrek turşusu oldu. Bu da olağanüstü lezzetli idi.

ve lakerda… lakerdayı ben biraz daha yumuşak severim Radikanın lakerdası biraz sertti. O yüzden diğer mezelere kıyasla daha az beğendim.

Bu kadar leziz soğuk mezelerin ardından sofraya iki de assolist geldi.. İşte insanın ağızının suyunu akıtacak nefis bir karides güveç…

 ve son olarak da Ahtapot ızgara… mmmmmm…

Radika’dan çok mutlu mesut ayrıldık, yolu düşenlere muhakkak tavsiye edeceğim bir mekan. Pazar günleri brunch da veriyorlarmış. Bir dahaki sefere onu da denemek üzere diyorum.

Toplantılar Conrad otelindeydi. Sabah kahvaltısı ve öğle yemekleri de otelde alındı. Daha önceki sefer Four Seasonsda yaptığımız kahvaltıya kıyasla daha vasat bir açık büfe vardı Conrad Otelinde. Zira Four Seasons’ın incir reçelinin tadı hala damağımda. 

Toplantının ardından 14. kattaki bara çıkıp hem boğaz manzarasına doyduk hem de güzel birer mojito yuvarladık. Aynı terasa daha önce bir de akşam çıkmıştım. Gecesi de en az gündüzü kadar güzel.

İşte leziz mi leziz, tadı tam kıvamında Mojito, tavsiye edilir.

Akşam yemeği için özellikle yabancı konuklar açısından ilginç olabileceği düşünülerek, Yıldız parkındaki Malta Köşkü seçilmişti. Malta Köşkü çok hoş bir mekan olmasına karşın içeride alkollü içecek ikram edilmemesi açısından ne derece doğru bir seçim oldu bilemiyorum. Üstüne bir de ufacık salonda kocaman amfilerle sahne alan istanbul Büyükşehir belediyesi kent orkestrasının yaptığı gerçekten son derece güzel ancak volümü fazla kaçan müzi,k nedeniyle oturduğumuz masadaki yabancılara açıklama yapmak durumunda kalmak da pek iyi olmadı kanaatimce. Servis çok kötüydü, servis görevlileri yemekleri karıştırdılar, paldır küldür bir şekilde yemek tamamlandı. 60 kişiyi aynı mekana sıkıştırmak için dip dibe oturtmaları da pek yerinde olmamıştı. Bir daha gidip yemek yer miyim burada? Yemem.

Malta köşküne geçmeden önce yine Yıldız Parkı içerisindeki Şale’yi de gezdirdiler bize. Alman imparatoru II: Wilhelm’in İstanbul seyahati esnasında konaklayabilmesi için yaptırılan bu ahşap saray yavrusu Alman, İtalyan ve Ermeni mimarların farklı tarihlerden tamamladığı üç ayrı bölümden oluşuyor. Park zaten nefis… Sizi resimlerle başbaşa bırakıyorum.

Başka bir arada 1,5 saatlik bir arayı Ortaköy’deki House Cafe’de denize nazır oturup, aşağıdaki manzarayı izlerken, bir şeyler içerek değerlendirdik.  Bu House Cafe Caddebostan House Cafe ile birlikte bence İstanbul’un en güzel House Cafesi.

Son olarak da Havalimanına giderken hemen hemen yol üzerindeki Panorama 1453 Tarih Müzesine uğradık. Benim böyle bir müze olduğundan o vakte kadar hiç haberim yoktu şahsen.  Hemen hemen hiç bir yurtdışı seyahatimde askeri nitelikli müzeleri gezmeyi, savaş hikayelerini pek tercih etmem. O nedenle gerçekten yol üzeri olmasa idi ve hadi geçerken uğrayalım demeseydik kalkıp kendim böyle bir müzeye gider miydim bilemiyorum. bence gitmezdim. Ancak yine de görmek gerçekten çok iyi oldu dediğim bir müze oldu Panorama1453. 38 metre çaplı bir yarım küre üzerine yapılmış 2350 metrekarelik bir resim düşünün. Resim Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini anlatıyor. Kulağınıza kulaklıkları takıp, resmin etrafında dolaşarak nasıl olup da böyle bir şey yapılabildiğine hayret ediyorsunuz.  Resmin bulunduğu kubbeye ilk adım attığımda yaşadığım şaşkınlık epeyce sürdü. Resmin yapımı üç yıl sürmüş. Gerçekten de çok emek verilmiş muazzam bir çalışma olmuş.

İşte benim bu seferki İstanbul ziyaretim böyle sonlandı. Ankara’da yeni yeni açmaya başlayan çiçekler İstanbul’da çoktan açmış. Trafik dert ama değer dedirtiyor insana :)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers