Kıtır Üst Kat-Ankara

Kıtır tüm Ankara’lıların mazisinde yer etmiş, şimdiye kadar çekilmiş en popüler Ankara filmi olan “Aşk Tesadüfleri Sever”e ev sahipliği yapmış Ankara mekanlarından biri. Kıtır’ı ne kadar yazsak boş ancak  tam da onun üst katına eski Yakamoz’un yerine açılan Üst Kat’ı yazmak bence hoş… Çok güzel konum, çok güzel yemekler, çok güzel dekorasyon ve hızlı servis desem siz de bu mekanı test etmek istemez miydiniz? Alkollü içecek fiyatları son gelen ÖTV zammını dikkate alınca gayet makul düzeyde.  Porsiyonlar ve aldığımız hizmetin kalitesi ise en azından beni Üst Kat’ın müdavimi yapacak ölçülerde.

Üst Kat’a her oturduğumuzda, ne sipariş verirsem vereyim başka masalara giden tabaklara bakmadan edemiyorum…  Henüz hiç denemediğim Fajitaları inanılmaz kokuyor mesela… Altın soğan’ını ve kalamar tavasını çok övüyorlar.  Onları da henüz denemedim. İlk gittiğimizde Cajun baharatlı tavuk yemiştik Adamla birlikte… Resimleri yok ancak gerçekten nefisti. Özellikle biranın yanında çok güzel gitmişti.

Başka bir gidişimizde şu aşağıda gördüğünüz nefis biftekli quesadillayı hiç acımadan mideye indiriverdim.  Sonuç yine müthişti…  Üstelik resimde  gördüğünüz 18,75′lik şarap seçenekleri bence çok akılcı olmuş. Koca şişeyi içmek istemediğiniz zamanlarda, ne zaman açıldığı, hangi koşullarda saklandığı belli olmayan şişelerden servis edilen kadeh şarap yerine uçak yolculuklarından aşina olduğumuz bu minik şişeler benim çok hoşuma gitti. Hatta neden bunlar süpermarketlerde de satılmıyor acaba diye düşündüm!

Biftekli Quesadilla

Bugün yolumuz Üst Kat’a bir kez daha düştü.  Servis Üst Kat kupaları ile birlikte masalarda bekliyor…

Servis

Yemekle birlikte masaya gelen ekmekler çok taze ve ekmekten çok poğaça kıvamındalar… Öyle ki bir pubda değil de restoranda karşınıza çıkması daha olası cinsten! Hani yani neredeyse zeytinyağına bandıracağım… Nefis…

Ekmek

veeee…. benim tahinli ızgara tavuğum… Bu da müthiş… sadece patatesler yumuşamıştı, çıtır çıtır değildi… Aceleye geldiğini düşünüyorum çünkü daha önceki denemelerimde bu tarz bir şeyle karşılaşmamıştım!

Tahinli Tavuk Izgara

Bu da söylediğimiz diğer  tavuk yemeği…

Ardından benim dondurmalı brownie’m ve yanında cafe latte…

Dondurmalı Brownie

Cafe Latte

Bu en son resmini gördüğünüz cafe latte beni en çok mutlu eden şeylerden biri oldu. Zira Ankara’nın çok daha lüks pek çok kafesi  kahve seçenekleri, sunumları ve lezzetleri açısından sınıfta kalırken ben Üst Kat’ın kahvesini çok lezzetli buldum. 

Peki bir daha gider miyim? Evet giderim, bıkana kadar menünün tamamını deneyip bitirene kadar hem de! 

Nefes Bar- Ankara

Eskiye nazaran dışarıda yemek yeme isteğimin köreldiği bir dönemden geçiyorum. O nedenle uzun bir süredir mekan yazılarına da ara vermiştim. Son 2  haftada Nefes Bar’a 3 kere gidince artık burası ile ilgili bir yazı yazmanın zamanıdır diye düşündüm.

Nefes benim Adam sayesinde keşfettiğim mekanlardan biri oldu.  Zira, bendeki Kızılay fobisi uzun yıllar boyunca buradaki yeme-içme, konser vs. gibi aktivitelerden uzak kalmama neden olmuştu. Geçen yıl ben bu anlamsız korkumu yenip de Kızılay’ın nimetlerinden faydalanmaya başlayınca ne yalan söyleyeyim Ankara’nın farklı ve renkli bir yüzüyle de tanışmış oldum.

Nefes Sakarya’nın salaş mekanlarından biri… Gündüz ve gece sürekli müdavimleri olan, hafta sonları akşam belli bir saatten sonra yer bulmanın nerede ise imkansız olduğu, genelde bir şeyler içmek için tercih edilen ancak bana kalırsa yemekleri de hiç fena olmayan, alternatif isimlerin konserlerini takip edebileceğiniz kendine özgü, samimi bir mekan. En büyük sorunu duman altı olması!!! Eğer bizim gibi erken saatlerde gidip sakin sessiz yemek yemeyi tercih edenlerdenseniz o kadar fazla dumana maruz kalmıyorsunuz ancak geç saate kalırsanız büyük ihtimal boğulma tehlikesi geçirebilirsiniz.  

Henüz burada bir konser dinlemek mümkün olmadı ancak yakın zamanda en azından birini izlemeyi umuyoruz. Mesela 30 Kasım’da bir Birsen Tezer konseri var ki başka bir mani çıkmazsa gitmeye değer diye düşünüyorum. Bu ay bir de dergi çıkarmaya başlamışlar Nefes’le aynı isimli. Duyduğumuza göre içerik bulmakta zorlanıyorlarmış. İlgilenenlerin dikkatine!

Neyse gelelim sadece, dün öğleden sonra üç kafadar oturduğumuz masa gecenin ilerleyen saatlerinde yeni arkadaşların da katılımı ile epeyce şenlendi. Sohbet, muhabbet derken ne kadar çok rakı içmişiz onu da pek anlayamadım, epeyce de çakırkeyif oldum, güzel oldum.

Şimdi gelelim bizim sofraya. Nefes’in sumaklı soğanlı roka salatasına biz bayılıyoruz. Mekanın içerisindeki ocakta pişirdikleri sıcacık lavaş ekmekle o kadar iyi gidiyor ki insan kendinden geçiyor! 

Bu sefer yavaş yavaş demlenmeyi tercih edeceğimiz için söylediğimiz yoğurtlu patlıcan salatası ve beyaz peynir. Ben beyaz peyniri çok beğendim ancak patlıcan salatasının sarımsaklı yoğurdu biraz beklemişti sanki! Yine de güzeldi.

Ben akşam yemeğini salata ile geçiştirmek istediğim için ana yemek söylemedim ama Adam geleneği bozmayarak yine alabalık söyledi. Gerçekten de nefis bir lezzet. Cozurdayan tereyağının sesi ve kokusu bile iştah kabartmak için yeterli, soğan ve patatesin de tadına diyecek yok! :)

Özetle sigara dumanına tahammülünüz varsa, Filistin Caddesinde, Park Caddesinde, Tunalı’da, Bahçeli 7′de yemek yemekten bıktı iseniz bir de buraları deneyin derim. Özellikle öğleden sonraları garip, huzurlu bir ortamı var bu Nefes Bar’ın. Tavsiye edilir!

Yeniler..

1- Zaz 22 Ekim’de Akbank Sanat Festivali için İstanbul’a geliyormuş. Hayranlarının takip edebilecekleri bir de facebook sayfası kurulmuş. Ben aşırı popülerliğinden dolayı Zaz’dan soğumadım dersem yalan olur. O nedenle konsere gitmek gibi bir niyetim yok ancak meraklıları için iyi bir fırsat.

2-Ankara’ya Jolly Joker Balans açılıyormuş. Web sayfası da buradaymış. Ankara’yı IF mecburiyetinden kurtarabilecek yeni mekanlar olması ne kadar iyi olur değil mi? Umarım düzgün bir yer olur ve umarım uzun ömürlü olur.

3- Bestekar Sokakta açılan David People‘da çalan müzikler felaket. Aynı mekan sanırım 3 ya da 4. defa isim değiştirdi bakalım bu defa tutturabilecekler mi?  Bira 6,5 TL gördüğünüz bira tabağı ise 14 TL.

4- Yıllardır önünden geçmeme rağmen oturup bir şeyler yemediğim Cafe Lins gerçekten de gidilesi bir yermiş. Tavuklu Fetuccinisi ve Peşmelbasını çok beğendim.

5-Son dönemde Kızılay’da güzel bir keşfimiz oldu. Neresi derseniz. FLZ Cafe. YKM’nin en üst katında havadar ve Kızılay Meydanı manzaralı bir mekan. Tavsiye edilir. Kızılayı ben hiç böyle görmemiştim :)

6-Şimdilik Epicurioustan haberler bu kadarmış. Arada yazamadığı zamanlarda yaptığı şeyleri toparlayıp yazmak istemiş. Ne kadarını toparlayabilmiş ona da çok emin değilmiş. Hatırladıkça yine yazacakmış.

Lozan Park-Ankara

Hani yıllarca burnunuzun önünde durduğu halde fark edemediğiniz mekanlar vardır. İşte Lozan Park benim için bunlardan biri oldu. Geçenlerde başkent fırsatından aldığım bir e-posta mesajında Lozan Park’ta brunch %50 indirimli gibi bir şey görünce, neresiymiş bu Lozan Park diye bir bakayım dedim. Meğer Yıldız’da  365 Alışveriş Merkezinin tam da karşısındaymış. İçinde hem piknik alanı hem de  futbol ve basketbol sahaları, çocuk bahçesi, yürüyüş parkuru ve bir de restoranı varmış.

Hava sıcak! Evde oturmak istemiyoruz! Ama serinleyecek de bir yer arıyoruz. Daha geçenlerde Papazın bağına gittiğimiz için bu defa şansımızı başka bir yerden yana denemek istiyoruz. O zaman hemen yola çıkıp Lozan Parkına varıyoruz. Parka girişte ilk göze çarpan çocuk bahçesi oluyor. Çok büyük olmamakla birlikte, salıncak vs. gibi oyuncakların ahşap olması göze hoş görünüyor. Hafta içi bir gün ve öğleden sonra olması nedeniyle,  çocuk parkına yakın konuşlandırılmış piknik masalarının çoğu boş. Ortalık sakin, oynayan çocuklar olmasına rağmen çığlıklar atılmıyor, kafanız şişmiyor.

Hızlıca parkın içinde şöyle bir dolaşıp, Lozan Park Cafe-Restaurant’a giriyoruz. Amaç yemek yemek değil sadece midelerimize hafif bir şeyler indirerek mekanın ön keşfini yapmak. O nedenle biz Cafe tarafını tercih ediyoruz. Bizim siparişimizin ardından Cafe bölümündeki masalar dolmaya başlıyor. Hafta içi için fena bir kalabalık değil. Birer gözleme istiyoruz. Ben patatesli istiyorum, Adam sebzeliyi tercih ediyor.

Sebzeli gözleme o kadar güzel çıkıyor ki ben patatesli söylediğime pişman oluyorum. Genelde karşımıza peynir, patates ve kıymalı olarak çıkan gözlemenin böyle çeşitlendirilmesi çok hoş. Ayrıca çok güzel pişirilmiş, her ısırıkta çıtır çıtır ağzınızda eriyip gidiyor.  Servis biraz yavaş gibi ama çok da sıkıntılı değil.

Lozan Park Cafe-Restaurant’ın web adresine buradan ulaşabilirsiniz. Menüleri oldukça geniş bir yelpazaye yayılıyor ve ayrıca Pazar günleri brunch servisleri de mevcut.  Diğer lezzetleri de sebzeli gözlemesi kadar güzel ise denemeye değer diyorum. Bilen, giden, deneyenler var ise yorumlarını paylaşırsa çok sevinirim:)

Bilkent Fish House-Ankara’da Bir Başka Balık Restoranı

Geçtiğimiz hafta sonlarından biriydi. Bir Pazar günü öğleden sonra… Adam’la oturmuş düşünüyoruz ne yapsak diye… Evde durmak istemiyoruz çünkü güneşin yüzünü gösterdiği nadir günlerden birindeyiz. Önceden bir planlama da yapmadık ki kalkıp yakın civardaki kasabalara, şehirlere gidelim, dağ deniz ya da antik şehir havası alalım. En kolayına kaçtık tabi. Daha önce gitmediğimiz bir restoran bulup yemek yiyelim dedik ve bu defa Bilkent Fish House’u seçtik.

Bilkent 1 Çamlık Sitesi’nin içerisindeki mekan sessiz ve sakin. Önündeki tenis kortları üyelerinin hizmetinde. Ağaçlar ve kuş cıvıltılarından başka bir şey duyulmuyor. Dolu olan bir iki masada herkes kendi halinde. Kimse kimse ile ilgilenmiyor. Müşteriler daha ziyade yakın çevrede oturan komşular. Amacımız sakin sessiz Ankara’da ama Ankarasız bir öğleden sonra olduğundan ilk izlenimimiz gayet olumlu.

Ufak bir rakı yanına da meze söylüyoruz öncelikle. Ekmek ve zeytinyağı içerisinde zeytinler geliyor masaya. Zeytinyağı güzel. Ancak ben çizik yeşil zeytin severim. Burada servis edilen zeytinler iri kıyım, iri çekirdekli yeşil zeytin. Ekmek sepetinde beyaz ve kepekli ekmeğin yanında bir de mısır ekmeği var. Adam mısır ekmeğini çok seviyor.

Sonra mezeler masaya teşrif etmeye başlıyor. İstanbul’da Radika’da yediğim levrek turşusunun tadı damağımda kaldığından olsa gerek benzeri bir tat olduğunu düşünerek marine levrekten bir porsiyon söylüyorum. Radika’daki ile aynı tat değil. Levrek turşusunun benim daha çok beğendiğim, daha keskin bir tadı vardı. Acaba levrek marine ve levrek turşusu farklı şeyler mi? Bilen varsa bana anlatır mı aradaki farkı?  Ancak Ankara’da başka bir restoranın menüsünde benzeri bir şey görmediğim için söylediğime de memnunum. Belki de ben bilmiyorum. Ankara’da nerede levrek turşusu yenir bilen var mı? 

Ardından bir levrek sarma söylüyoruz. Bana en farklı gelen lezzet bu oluyor. Zira yaprağın kendisi gerçekten çok lezzetli idi. Hem iri hem yumuşacık, damarsız. Fena bir tat değil levrek dolma. Yeni bir lezzet bizim için.

Sonra Adam’ın favorisi olan deniz börülcesi geliyor. Keşke sarımsağı ve zeytinyağı bol olsaymış diyoruz. Sanırım biz keskin tatları daha çok seviyoruz o yüzden bize göre ortalama bir deniz börülcesi bu.

Son mezemiz ezme. Hani düğünlerde, ya da toplu verilen yemeklerde önünüze karışık bir başlangıç tabağı getirirler. İçinde fava, beyaz peynir, ezme, zeytinyağlı biber dolması gibi bir takım mezeler muhakkak bulunur. İşte benim o ordövr tabağımda ezme illaki en sona bırakılan, çoğu zaman da hiç dokunulmayandır. Yoğurtlu meze sever biri olarak genelde restoranların çok iyi yapamadıklarını düşündüğüm ezme favorilerim arasında yer almaz.  Burada da maalesef aynı kaderi yaşıyoruz.

Salata olarak kırmızı soğanlı roka salatası istiyoruz. Salatayı nasıl istiyorsanız öyle hazırlıyorlar. O nedenle menü ile sınırlı değilsiniz.

Ara sıcak olarak önce bir kalamaz ızgara söylüyoruz. Minicik kalamarlar üzerinde eriyen kaşar peynirle birlikte şişte ızgara edilmiş. Mesela azıcık daha masraflı olsa da kalamarın üzerine parmesan peyniri rendelense sonuç daha iyi olmaz mıydı diye düşünüyorum içimden. Ya da Trilye’de yaptıkları gibi kocaman bir kalamar parçasını cidden nar gibi ızgara edip getirseler önümüze.Kalamar minicik olduğundan hemen denemek hevesi ile midemizin derinliklerini boylamış olmalı ki fotoğrafını çekememişiz.

İkinci ara sıcağımız karides tava. İçerisinde mantar da var. Tereyağına ekmeğimizi bandırarak keyifle bütün güveci silip süpürüyoruz.

Ardından bir büyük levreği sonradan bize katılan Arya ile birlikte paylaşıyoruz. Balık güzel. Hava güzel. Sohbet güzel. Balıkla birlikte gelen ızgara sebze tabağı da güzel.

Ağzımız tatlandıkça bu defa haydi midemizin sınırlarını zorlayarak bir de tatlının tadına bakalım diyoruz ve çikolata fondü istiyoruz. Fondü yanında kocaman bir meyve tabağı, dövülmüş fındık ve cevizle birlikte geliyor. Fena bir lezzet değil ancak iki konuda daha çok dikkat gerek diye düşünüyorum. Birincisi daha iyi kaliteli bir çikolata kullanılması. Zira artık Türkiye’de de eritmek için kullanılabilecek  iyi kalitede çikolata bulmak mümkün. ikincisi eritilmiş çikolatayı optimum sıcaklıkta tutabilmek için fondü kasesinin altına daha kuvvetli bir mum ışığı koyulması. Çikolatanın fokur fokur kaynamasını beklemiyoruz ancak ılık-soğuk arası bir sıcaklıktan daha yüksek bir ısıda tutulmasını sağlamak gerek diye düşünüyorum. Son olarak meyvenin yanı sıra kedidili bisküvi de fondü ile birlikte servis edilse ne güzel olur mesela. Ya da kurutulmuş portakal şekerlemesi veya her şeyi geçtim rulokat olsa mesela J Maalesef bu fondünün de resmini çekmeyi unutmuşuz.

Bilkent Fish House maceramız böylece sona eriyor. Yeniden gelir miyiz diye soruyoruz kendimize. Geliriz ancak bu defa abartmadan, bir balık bir salata birer kadeh bir şey içerek kalksak da aynı tatmini alacağımızı düşünüyoruz. Özellikle yaz akşamları çok abartmadan ağaçların altında sakin bir yemek için uygun bir yer. Şiddetle tavsiye etmesem de  yazdıklarım ışığında deneyebilirsiniz diye düşünüyorum.

Tunalı Balıkçısı’nda Öğle Yemeği

Pazar günü bir açık bir kapalı olan havaya çok da aldırmadan Limon Kabuğu ve ben gayet spontane bir plan yapıp kendimizi Tunalı Balıkçısında bulduk. Son dönemde pıtırcık gibi açılan balık lokantalarının bir yenisi. Tunalı’nın Kuğulu tarafına yakın, yeni açılan Body Shop’un karşısındaki apartmanın birinci katında caddeden geçenlerin kafalarını çevirip bakmalarına neden olacak kadar renkli, ferah görüntülü bir mekan.

Meze dolabında gördüklerimiz standart tatlar…

Balıkçıköy’ün daha zengin bir meze yelpazesi var gibi geldi bana… Bir sürü meze çeşidi var gibi görünmekle birlikte ben seçim yapmakta zorlandım ama seçenek çokluğundan değil, ağız tadıma biruygun bir şey bulmakta zorlanmaktan. 

Bizim amacımız ortaya meze söyleyip, daha sonra yer kalırsa balığa geçmek. Acıkmışız o yüzden bir an evvel yemeye başlamak istiyoruz ve bakın masaya neler geliyor.

Önce köpoğlu…

Ardından diğer yoğurtlu patlıcan mezesi…

Deniz börülcesi…

ve enginar kalbi…

Enginar kalbinin içi beyaz peynirle doldurulmuştu ancak epeyce kuru bir lezzetti. Haşlanmış enginarların içine peynirle doldurduktan sonra zeytinyağında bekletmek ya da fırınlayarak servis etmek bence daha iyi bir fikir olur muş. Ayrıca genelde balık lokantalarında ekmeği bandıra bandıra yediğiniz güzel zeytinyağı kullanılır. Kokuludur bu zeytinyağı, mistir hele açsanız ve dikkat etmezseniz daha yemek sofraya gelmeden ekmek, zeytinyağı ikilisi ile doyurursunuz karnınızı. Ben maalesef burada kullanılan zeytinyağından öyle bir tat alamadım.

Ardından kalamar söyledik, ki bizce masanın en iyi tabağı buydu…

en son olarak ise karides güveç… bu da fena değildi…

Özetle güzel dekoru olan, cadde manzaralı, standart bir balık lokantası olmuş Tunalı Balıkıçısı, Zeytinyağı ve mezelere dikkat ederlerse caddeyi tepeden izlemenin avantajı ile gerçekten de güzel bir yer olabilir. Bu defa denemediğimiz balıklarını bir dahaki sefere tatmak üzere diyorum.

Bilkent Mezzaluna’da bir öğle yemeği

Biriken epeyce yemek fotoğrafım oldu o yüzden detayları daha fazla unutmadan hızlı hızlı yazayım diyorum. Önce İtalyan mutfağından başlayalım dedim O yüzden de bundan 2 hafta öncesine gidiverdim.  Cumartesi günü öğle vakti sevgili Limon Kabuğu ile bir yemek  yemek üzere sözleştik. Önce Bilkent’te buluşalım dedik. Sonra Mezzaluna’yı seçtik. O gün limit, sınır tanımadık, yedikçe yedik :)

Mezzaluna hiçbirimiz için yeni bir keşif değil. Genellikle İran Caddesindeki şubesine gitmekle birlikte Bilkent şubesinin de aynı kalitede olduğunu söylemek lazım.

Öncelikle klasik şekilde masaya güzel bir ekmek tabağı ve bandıra bandıra bir hal olduğumuz zeytinyağı geldi.

Patlıcan, domates ve  peynir bu kadar mı yakışır bir yemeğe? Ben ayrı ayrı her birine bayılırım ancak üçü birbirinin içine böylesine işleyince ortaya tam bir lezzet bombası çıkmış. Menüdeki adını hatırlayamıyorum, ancak Mezzaluna’ya ne zaman gitsem  yemek öncesinde istediğim bir sıcak başlangıç yemeğidir bu peynirli, domatesli, fırınlanmış patlıcan. Çoook tavsiye ederim. Mutlaka deneyin derim.

Biz bu tabağı tam silip süpürmüşken, ana yemekler geliyor. Bu benim gorgonzola soslu bonfilem… Eti biraz sert olmakla birlikte güzel bir tabaktı.

Bu da Limon Kabuğu’nun raviolisi… Bayıldı, bayıldı, nefis dedi…

Biz bu koca tabakları silip süpürdükten sonra halen menüdeki tiramisunun hayalini kurmaya devam edebiliyoruz. Şaka gibi ama çok keyifli :)   Aşağıda sizlere Ankara’da yediğim en leziz tiramisuyu takdim ediyorum… Başka yerde aramayın, Mezzalunadakini lütfen kaçırmayın…

Kahvelerimizin yanında gelen bu nefis portakal şekerlemeleri ve çikolatalar da gözümüzü hiç korkutmuyor…. Tanrı dünyayı bizim iştahımızdan korusun :)

Biz bu öğle yemeğinden inanılmaz keyif aldık. Fazla geldi aslında ama pişman dahi olmadık :) Daha ne diyeyim o kadar güzeldi işte. Hala denemeyen var ise şiddetle tavsiye ederim.

La Flambée-Ankara’da bir Fransız

Haftasonu bize evinde ziyafet çeken Chef Aygün’ün Ankara’daki son gecesinde uzun zamandır gidilecekler listesinde yerini koruyan bir yerde yemek yedik: La Flambée.

Rengarenk dekore edilmiş, Ankara’da gördüğüm hiç bir restorana benzemeyen, çok sıcak, çok hoş bir mekan. Alt katta bir şömine var. Burası konukların yemek öncesinde aperatif aldıkları ya da yemek sonrasında kahve ve konyaklarını yudumladıkları evinizin salonundan farksız bir giriş mekanı olmuş.

La Flambée tipik Fransız restoranları gibi sadece öğle ve akşam servisinde açılıyor. Akşam yemeği saat 7.30′da başlarken, ilk 45 dakika restoran sakinliğini koruyor. Saat 8′den itibaren ise masalar dolmaya başlıyor. Biz erken gittiğimiz için halimizden memnunuz. Zira içerideki servis elemanı sayısı tüm masalar dolu olduğu takdirde yeterli olur mu bilemiyoruz. Garsonlar Fransız Büyükelçiliğinin garsonları. Aşçı ise Ankara’ya yerleşen bir Fransız: Laurent Petit.

Garsondan menüyü istediğimizde basılı menü yerine kara tahta menü ile çıkıyor karşımıza. Çok fazla seçenek yok. Pek çok restoranda olduğu gibi albüm kıvamında çevir çevir bitmeye menüler yok burada. Mutfakta tek bir aşçı var ve her gün değişen spesiyaller hazırlıyor.

Biz bu menüden başlangıç olarak Camembert Fondü seçtik. Erimiş camembertin üzerinde elma dilimleri, yanında ise yeşillik. Kızarmış ekmeğin üzerine bir parça koyup ufak bir ısırık alıyorsunuz, sonrada Urla’nın nefis Cabarnet Sauvignon’undan bir yudum.  Mmmmmm….

Ardından benim odun ateşinde fileminyonum geliyor.

Bu nefis yemeğin şu aşağıdaki şömine ateşinde rötuşlandığını biliyor musunuz?

Bu da Aygün’ün karabiberli ve konyaklı böbreği…

ve tatlıııı geliyor… krem brule…

Biz bu nefis yemeğin arkasından alt kata inip kahve ve konyak söyledik.  Mırıl mırıl şöminenin karşısında gerinen adını öğrenmeyi unuttuğumuz bu keyif düşkünü  ile birlikte keyif yaptık. rahatsız olmasın diye fotoğrafını flaşsız çektim o yüzden epey karanlık çıkmış…

Biz farklı ve çok keyifli bir akşam geçirdik.  Fiyatlar biraz tuzlu ancak yine de farklı bir deneyim yaşamak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir. Zira ben yediğim ve içtiğim herşeyden çok memnun kaldım. Bir de bir yazı önce vermiş olduğum yemek yemeğe ara vereceğime dair sözü de tutamadığımın farkındayım. :)  

Bir Cumartesi günü: Turunç Cafe, Kaybedenler Kulübü, Firarperest

İstanbuldan döndüm. Yoğun bir Perşembe ve Cuma gününün ardından haftasonu geldi de geçti bile. O yüzden filmin makarasını biraz geriye sararak geçen iki haftalık ne yedim, ne izledim ve nerelerde gezdim özeti yapayım diyorum. Bakalım neler yapmışız? Sizlere neler tavsiye edebiliriz?

Geçtiğimiz haftasonu hava gerçekten de çok güzeldi Ankara’da.  Pırıl pırıl bir güneş vardı tepede.  Tunalı Hilmi, Kuğulu Park tıklım tıklım. Güneş pırıl pırıl tepede. Cumartesi günü seçtiğimiz mola durağı Tunalı Turunç Cafe. Konum itibarı ile Cadde ve Parkı pek de güzel izleyerek bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir mekan.

Turunç Cafe ilk açıldığı dönemlerde çok sevdiğim bir mekan değildi ancak aradan zaman geçtikçe daha sık uğrar olduğum buraya. Tatlıları güzeldir Turunç Cafenin. Ama ben bu defa dışarda yemek yiyeceğim zaman eğer menüde varsa kaçırmadığım bir yemek söyledim: Quesedilla. Yanına da bu güneşli bahar gününe yaraşır bir bardak buz gibi bira… Elimde Elif Şafak’ın son kitabı Firarperest. Hepsini tavsiye ederim.

Size ikinci tavsiyem Kaybedenler Kulübü olacak. Bir çoklarınız belki de çoktan izledi bile. İzlemeyenlere de ben bir kez daha ısrar etmiş olayım bu vesileyle. İki kafadarın İstanbul’da 1990ların sonunda Kent FM ‘de yaptıkları radyo programının senaryolaşmış hali karşımızda. Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in canlandırdığı Kaan ve Mete’nin hikayesi. Kimsenin okumadığı kitapları basan, motorcu Kaan ile Pub işleten, plak kolleksiyonu yapan Mete. 

İlk başlarda, kimsenin dinlemediğini zannettikleri bir radyo programı yaparken, farketmeden birbirinden çok farklı ve geniş kitlelere ulaşan iki radyocu. Kaybedenler Kulübünün program saatleri dinleyiciler  için günün en çok beklenen saati haline gelince hem şaşırırlar, hem de  programın çizgisinde değişiklik yapmadan, şımarmadan, kendi zevkleri için yayın yapmaya devam ederler.  Böyle bir program şu anda yapılsa ne olurdu? Ya da yapılabilir miydi emin değilim çünkü filmde hemen herşeyden konuşulup, tabu vs. kıvamındaki pek çok kavramla da bir güzel dalga geçiliyor.

Film son derece gerçekçi… Kaan’ın çevirmen ev arkadaşının miskin halleri,  her program sonunda onları kapıda bekleyen kızlar, sıkılınca yapılan Olimpos kaçamakları, Erol Egemen, yalnızlık, bira, sigara, Metenin  görmüş geçirmiş annesi, Zeynep, aşk, rutin, standart hayatlar, kalıba oturtmaya çalışmalar…

Bu arada filmin en kötü oyuncusu Ahu Türkpençe idi. Gerçekten de çok kötü oynamış bence. Ama siz ona değil diğer oyunculara odaklanın görmezden gelin derim ben.

Kariyer, okul, terfi neye yarar? Eğer gerçekten de istediğiniz hayatı yaşayamıyorsan diyor film. Hepimizin aklındaki ortak soru değil mi bu?  Kalk gidelim akıllı olamıyorsan, sıkıldığın halde aynı şeyleri yapmaya devam ediyorsan, hep -meli, -malılarla yaşıyorsan.

Filmin soundtrack albümü de haftanın müzik önerisi olsun.  Mutlaka edinin ve dinleyin. Her ne kadar İngilizce müzik sevsek ve rock müziğe bu dili daha çok yakıştırsak da, gece çıkılan mekanlarda özellikle bir kaç biradan sonra insanların aralara serpiştirilen damardan Türkçe şarkılarla nasılda coştuklarını bir görün.  Ben çok eğlendim o sahneleri izlerken, dedim ki hepimizin ruhu biraz arabesk.

Son olarak, filmden çıkıp da iki bira içmeden durabileceğinizi sanmıyorum. Zira altın sarısı efes kadehleri filmin baş köşesinde duruyor. Ben filmden çıkar çıkmaz bir sigara yaktığım gibi kendimi Turunç cafeye attım…

Italic’te bir haftasonu

Bu Cuma akşamı Tunalı civarında gezinip, birbirinden farklı ve epeydir uğramadığımız mekanları ziyaret etmek üzere yola çıktık. İlk aklımıza gelen yer Kıtırdı ancak Cuma akşamı kalabalığı yüzünden yer yoktu. Ancak biz yine de o bölgeden ayrılmayıp önce Random’a indik. Burada birer birta içtikten sonra bu defa Golden’a gittik. Fenerbahçe-Galatasaray maçından dolayı Golden da kalabalıktı ve tüm kalabalık dev ekranlara kitlenmiş maçı izliyordu. Bir bira da burada içtikten sonra nereye gitsek diye düşünerek Bestekar Sokakta ilerlemeye başladık. Tam Italic’in önünden geçerken Adam’ın gördüğü eski bir tanıdık bizim rotamızı buraya çevirmemize neden oldu.  Italic ilk açıldığı vakitlerde sık sık uğradığımız bir mekanken son aylardan buraya pek yolumuzu düşmemişti. İlk etapta eski tanıdıkları görmek cezbetti, ardından da arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşım mantığından yola çıkarak epeyce kalabalık bir grup haline gelerek geceyi sabaha kadar uzattık. Adam’ın arkadaşı Nazım’ın ya da Ankara’nın tanıdığı ismi ile DJ NEG çaldığı müzikler bizi zıpzıp zıplatırken, Italic’in işletmecisi Zafer  bütün müşterileri ile tek tek ilgilendi, bizimle eğlendi ve adeta bize sanki bir ev partisindeyiz hissini verdi. O gece o kadar hoplayıp zıpladıktan sonra bu defa aklımız yemeklerde kaldı ve Cumartesi günü öğle yemeği için yeniden Italic’in yolunu tuttuk. Açılalı epeyce olduğundan dolayı pek çoklarınızın mekan konusunda bilgi sahibi olduğunuzu varsaymakla birlikte yine de bilmeyenler için Bestekar Sokak’ta Tribeca ile birlikte benim en beğendiğim cafe/bistro olan İtalic’i resimlerle sizlere gösterelim.

Burası gerçekten de çok özenle döşenmiş bir mekan. Eski Subway olduğunu hatırlayanlar vardır mutlaka bir sandviççiden böyle bir yer yaratmak da gerçekten marifet işi bana sorarsanız. Ufak bir mekan o nedenle aynalarla ferahlatılmış.

Menü derseniz daha ziyade İtalyan mutfağı ağırlıklı, bruschettalar, paniniler, makarnalar menünün baş köşesindeler.  Öndeki ufak teras özellikle bahar ve yaz akşamlarında oturmak için ideal.  İşte sizin için seçtiklerim, afiyetle mideye indirdiklerim :)

Bu gördüğünüz Combo Bruschetta tabağı…

Ben en çok sol üst köşedeki somonlu kuşkonmazlı olanı beğendim ama hepsi lezzetli idi.

Ana yemek olarak yine somondan gidip, kremalı, somonlu makarna istedim…. O kadar güzel olmuştu ki sanırım tüm tabağı 5 dakikada silip süpürdüm.

Son olarak ise sofraya tiramisu geldi… Doğruyu söylemek gerekirse, Mezzalunanın tiramisusu daha güzel. Ancak bu tabağı silip süpürmemiz 3 dakika dahi sürmedi. Ben tiramisuda rom tadının biraz daha baskın olmasını seviyorum. Bundaki rom tadı bana biraz hafif geldi.

Ancak ortalamasına bakıldığında Italic bu haftasonu bizi gerçekten çok mutlu etti. Gerek gece gerek gündüz daha sık uğramamız gerektiğine karar verdik.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers