Müzekart +

Müzekartı çok sevmiştik şimdi bir de Müzekart + çıkmış.  Özellikle opera, tiyatro düşkünlerine sağladığı indirimler bile bu kartı edinmek için mantıklı bir sebep olabilir. Niye derseniz tiyatro biletlerinde %40, opera biletlerinde de %20 indirim sağlıyor. Öte yandan kimi özel müzelere bir defalığına bedava giriş hakkı sağlarken, kimilerinde bilet fiyatında, müze cafesi ve mağazasında indirim sağlıyor.  İlgilenenlere duyurulur.

Van Gogh Alive’dan Dali’ye

Sonunda Istanbul’dayım. Alıştım mı ? Hayır alışmadım. Umarım hiç alışmam. Dilerim İstanbul’da yaşamak benim için rutin hale gelmez. Trafikten daralsam da, o yakadan bu yakaya geçmeye üşenmem. Sergiler, konserler, tiyatro oyunları ve  restoranlar arasında mekik dokurum. 

Geldiğimden beri çok garip rüyalar görüyorum. Sanırım hala kendimi misafir hissediyorum. Dün gece birileri biz sana şaka yaptık Ankara’ya döneceksin diyordu. Ben de nasıl yani daha bir sürü konser var benim burada gideceğim dönemem diyordum. Neyse uzun lafın kısası benim gerçekten burada olduğuma inanmam için sanırım biraz daha vakit geçmesi gerekecek. Sabahları yollara düşüp işe gitmek, şehrin koşuşturmacasına katılmak, kalan vakitlerde hem eğlenceye zaman ayırmak, hem de evi idare etmek yaşadıklarımın rüya değil de gerçek olduğuna inandırmaya yeter sanırım beni. 

Elimdeki boy boy İstanbul kitaplarıyla şehri bu defa daha detayı ile gezip görmeye hazırlıyorum kendimi. Heyecanlıyım ve bir an evvel bir sürü şeyi görmek,  tüm konserlere gitmek  istiyorum. Ama gel gör ki bu şehir hızlı, insanı da yerinde durmuyor. Ben Kings of  Convenience konseri hayalleri kurarken bir de baktım ki ben taşınana kadar bilet milet kalmamış ortalıkta.

Sütten ağzı yanıp da ayranı üfleyerek içenler misali Madonna konseri biletlerimiz çoktan hazır. Gelir gelmez gezdiğimiz iki sergiyle İstanbul’un açılışını da yapmış olduk.

Sergilerden ilki  Van Gogh Alive. 10 Şubat’ta başlayan sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3′te olacak.  Bir güzel haber ise serginin 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında Ankara Cer Modern’de de gezilebilecek olması. 

Bu benim Antrepo 3′e ilk ziyaretimdi. Büyük ihtimalle önümüzdeki uzun bir süre sizlere hep ilk defa gittiğim yerlerden bahsedeceğim. İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 3 deniz kenarında bir sergi salonu. Ayırt edici özelliği olmayan, yüksek tavanlı, geniş bir sergi mekanı. Serginin ilanlarını yolda nerede ise tüm tabelalarda gördüğünüz için kolaylıkla buluyorsunuz zaten. 

Sergi salonundan içeri girdiğinizde önce bir karanlık karşılıyor sizi. Gözleriniz karanlığa alışmaya çalışırken bu defa fondaki müziği fark ediyorsunuz. Sonra birden onlarca perdeye yansıtılan Van Gogh’un resimleri ile karşılaşıyorsunuz. Resimlerin yanında eskizler, ressamın aldığı notlar ve aralarda sözlerinden alıntıları görüyoruz. 

 

Ben bu sergiden çok keyif aldım. Çok güzel vakit geçirdim. hatta sanırım yaklaşık 30 dakika süren bu projeksiyon gösterisini 1,5 kez izledim. Doya doya tüm perdelere baktım, bir ara oturdum, bir sürü fotoğraf çektim.  Hatta çok profesyonel bir şey olmasa da oradaki atmosferi her baktığımda hatırlayabilmek için bir de video çektim.

Sergi epeyce kalabalıktı. Biz kuyruğu tahmin ederek erken davrandığımız için hiç beklemeden içeri girdik ancak çıktığımızda kapıda hatırı sayılır bir kuyruk olduğunu gördük. Bu kuyruğun en çok hoş tarafı pek çok ailenin çocuklarını alıp gelmiş olmasıydı. Resim çekenler, yerlere oturup müziği dinlerken değişen görüntüleri izleyenler güzeldi. Benim hoşuma gitti çünkü sergi salonlarına gelende hakim olan soğuk ve mesafeli atmosfer burada yoktu. Görsellerin müzikle birleştirilmesi, ritmin ve melodinin resimlere göre değişmesi, farklılaşması da güzeldi. 

Ne yalan söyleyeyim biz de sergide çocuklar gibi şendik. :)

Buradan keyifle ayrıldıktan sonra hemen karşısında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin ev sahipliğindeki Tophane-i Amire’deki Dali sergisine daldık.  Sergi zaten güzeldi ancak Tophane-i Amire binasının kendisi  de gerçekten çok görkemli bir yapı.  Murat Belge’nin İstanbul Gezi Rehberi’nden öğrendiğimize göre İstanbul kuşatması sırasında topu başarı ile kullanan Fatih Sultan Mehmet tarafından yeni toplar döktürmek için inşa edilen bu yapı ardından gelen pek çok padişah tarafından da kullanılmış. Fatih’in yaptırdığı Tophane  zaman içerisinde genişlemiş, yıkılmış, yeniden yapılmış ve en sn III. Selim tarafından yeniden yaptırılarak bugüne gelmiş. 1992 yılına kadar Milli Savunma Bakanlığı’na ait olan bina daha sonrasında Mimar Sinan Üniversitesine devredilerek bir kültür sanat merkezi haline getirilmiş. Ne kadar güzel edilmiş.

Gelelim sergiye. Van Gogh gibi bu sergi de epeyce kalabalıktı. Dürüst olayım kalabalıkta resimleri uzun uzun, detaylı şekilde inceleme şansımız olamadı hepsini. Hatta çok da bir şey anlamadan çıktık salondan. Arada bir rehber görür gibi olduk, hatta rehber eşliğindeki turu son resimde yakalayıp dinleyebilme şansını da bulduk. Rehberin anlattıklarını duyduktan sonra             İlahi Komedya, Sürrealizmin İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği temalarının yer aldığı sergiden çok da bir şey anlamadığımızı  da anlamış olduk. Üstüne üstlük itiraf edeyim İlahi Komedyayı da hala okumadım. Siz anlayın durumun vahametini.

İşte bu yüzden arkamızdaki kuyruk nedeniyle, hızla gezmek zorunda kaldığımız sergideki eserlerin fotoğraflarını çekerek salondan ayrıldık. Ancak akşam Adam’la birlikte günün değerlendirmesini yaparken çektiğimiz fotoğrafları bilgisayar ekranında büyüterek bir kez daha inceleyince gördüğümüz detaylar karşısında gerçekten ağzımız açık kaldı. Özellikle  Gala ile Akşam Yemeği bölümündeki resimlerin hepsine gerçekten de büyüteçle tek tek bakmak gerektiğini o zaman fark ettik. Şimdi bir sonraki sergiye kadar bu deli adamın resimleri hakkında daha fazla bilgi edinme zamanı.

Sayın seyirciler, İstanbul’dan ilk yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki günlerde büyük olasılıkla türlü şaşkınlık hikayelerimle karşınızda olacağım. Bu şaşkınlıkları türlü aktivitelerle de zenginleştirmeye uğraşacağım. Kar ve yağmura rağmen hepinize çok güzel bir hafta diliyorum.

Bu aralar izlediklerim.. sinema ve tiyatro…

Epeydir izlediğim çok sayıda film, izlediğim tiyatro oyunları ve  keşfettiğim yeni müzik var.. Ancak artık vakit bulamamaktan mı yoksa konsantrasyon eksikliğinden mi nedendir bilmem bir türlü yazıp da sizinle paylaşamıyorum!  Yazamadıkça birikiyor bu da garip bir huzursuzluk yaratıyor bende…. O nedenle her biri belki de ayrı ayrı yazılmayı hak eden bu cicilerin hepsini birden, daha fazla bekletmeden, kendi eleştirilerim beraberinde beğeninize sunuyorum…

Sinema

İlk film Tim Burton’ın Big Fish‘i. Masalla gerçek arasında gidip gelen ve size kendinizi iyi hissettiren, hayatta hikayelerin önemini bize hatırlatan çok güzel bir film…  Big Fish’i şimdiye kadar nasıl olup da izlemediğime şaşırırken hemen ardından izlediğim Secondhand Lions  da tarz olarak Big Fish’e çok benzer çıktı. Eğer, güzel bir pazar günü, sakin bir akşam, gün, öğleden sonra geçirmek istiyorsanız, bu iki filmden birini hiç gözünüzü kırpmadan alın izleyin derim! Her ikisi de mutluluk ve ılık  hislerle dolu bir zaman dilimi geçirmeyi garanti ediyor sizlere!

Üçüncü önerim Pleasantville! Amerikan orta sınıf muhafazakarlığını, hoşgörüsüzlüğünü çok keyifli bir şekilde eleştiren bu filmi yıllarca önce televizyonda izlemiştim. Geçenlerde Adam’la birlikte film izlemeye karar verdiğimiz bir akşam, bir filmi o, bir filmi de ben seçtim.  Pleasantville benim seçimimdi. Yeniden izlemek gerçekten de büyük keyif oldu. Bu da çok tavsiye edeceğim başka bir yapım!

Dördüncü film önerim Woody Allen’dan geliyor! Midnight in Paris’i sanırım izlemeyen kalmadı. Bence gerçekten de çok güzel bir film yapmış Woody abimiz. Ancak bugün benim size önereceğim film: Match Point. Şans, aşk, mantık, şehvet, başarı, hepsinin üzerinde sizi düşünmeye sevk eden bir film. Paris’te Bir Gece Yarısı kadar eğlenceli bir film olduğu söylenemez! Ama Woody tarzını sevenlerin beğeneceğini düşünüyorum.

Tiyatro

Bu sezon başladığından bu yana üç oyunu/müzikali izleyebildim. Bunun devamını getirebileceğimi umuyorum. Gerçekten de Tiyatro benim için kış mevsiminin olmazsa olmaz aktivitelerinden biri! Bu sezon izlediğim ilk oyun Barış oldu.

Aristofanes’in komedya olarak yazdığı oyunlardan biri olan Barış günümüz siyasetine de epeyce dokunduran bir oyun. Sonunun iyi bağlanmadığını, diyaloglar arasında kopukluklar  olduğunu düşünmekle birlikte yine de eleştirel boyutunu görmek açısından bile izlemeye değer diyorum.

İzlediğim ikinci oyun Sırça Kümes!  

Tennessee Williams hikayesinden Can Yücel’in yaptığı çeviriyi oyunlaştıran Jason Hale gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış. Sırça kümes iki yıldır izlediğim en iyi ADT oyunuydu. Topu topu 4 karakteri olan, Büyük Buhran yıllarında  oğlu ve kızı ile birlikte yaşayan bir annenin ve evlerine misafirliğe gelen delikanlının hikayesini anlatan oyun, diyaloglar, kurgu, dekor ve oyunculuk açısından beni benden aldı.  

Bence Amanda yani anne rolündeki Meltem Keskin Bayur kesinlikle muhteşemdi. Ben çok zamandır hiç bu kadar iyi bir oyunculuk izlememiştim! Laura yani evin sessiz, içine kapanık kızı rolündeki Gülin Ersoy da, farklı hayalleri olan uzak diyarlar görmek isteyen ağabey Tom da harikaydı. Öyle ki oyunun birinci perdesinin biraz sıkılarak izlediğini itiraf eden Adam bile oyun bittiğinde çok beğendiğini söyledi. Ben zaten gözümü bile kırpamadım! Aslında sadece bu oyun için bir yazı yazmayı çok isterdim ancak eğer ben doğru zamanı bulmayı beklersem sezonun biteceğinden korktuğum için  burada hemen özetleyeyim istedim. Lütfen acele tarafından gidin ve izleyin diyorum. 

Üçüncü olarak üzerinde ahkam keseceğim gösteri bir müzikaldi. Nerede ise 2 yıldır kapalı gişe oynayan ancak benim daha yeni görebilme şansına eriştiğim Fosforlu Cevriye!  

Yaklaşık 3 saat süren bu müzikal nedense beni çok sarmadı. Sebebi gereksiz uzunluğundan mı yoksa yardımcı rollerdeki oyuncuları baş rollerden daha fazla beğenmiş olmamdan mı bilemedim. Bazı yerlerde sahneler arası geçişlerde gerçekten kopukluklar olduğunu da düşünüyorum. Dekor son derece iyiydi ancak kullanılan ses sistemi bence olması gereken kadar iyi değildi!  Özetle bu oyun beni kesmedi… 

Yeni filmlerde ve oyunlarda görüşmek ve güzel bir hafta dileğiyle!

Denge- Kaçırılmayacak Bir Bale Gösterisi

Beethoven’in 7. Senfonisini sever misiniz? Benim tüylerimi diken diken eden bir kaç klasik müzik eserinden biridir. Orkestrayla dinlendiğinde de, bir gösteride fon müziği olarak kullanıldığında da aynı etkiyi gösterir üzerimde. Bayılarak izlediğim The Fall filminin jenerik müziği olarak da kullanılmıştır ki 5+1 amfi ile dinlendiğinde gerçekten insanı içine alıp çekiveren bir müzik harikasıdır.

İşte bu haftasonu izlediğimiz Denge Balesinin ilk bölümünde de kulaklarımızın şenlenmesine yol açtı bu senfoni. Bu güzel müzik eşliğinde harika bir koreografi ile karşımıza çıkan Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçılarını da ayrıca kutlamak gerek. Estetik, müzik, en güzel bale figürleri ile bizden çok alkış aldılar.

 

Gösterinin ikinci bölümünde ise Astor Piazolla ve Jacobo Gade’e ait olan “This Is Your Life” adlı tango esintileri taşıyan eserle dansçılar farklı hayat kesitlerinden örnekleri bizlere sundular. Kimler yoktu ki bu bölümde? Evli iki çocuklu bir çift. Sinirli ve gergin koca karısını aldatıyor. Karısı ise evliliklerinin muhteşem gittiğine inanıyor. İkinci kadın ise alabildiğine mutsuz. Aktör olmak isteyen ancak aile baskısı ile iş adamı olmuş bir genç adam. Sevgilisi tarafından terk edilen bir diğer genç adam. Bir kazanova ile evli olan genç kadın. Güzellik salonu işleten bir gay….

Oyunun ilk bölümü klasik balenin en güzel örneklerini sunarken, ikinci bölüm müzikal tadında rengarenk görüntülerle geçti. Bu ay içerisinde son bir gösteri daha yapacaklar. Bunu da not defterinize kaydedin derim.

Kraliçe Lear- Bir Yıldız Kenter Masalı

Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sıkı takipçisi olduğumuz gibi düzenlenen festivaller kapsamında ayağımıza gelen fırsatları da kaçırmamaya çalışıyoruz. O yüzden geçenlerde bizim ekürimizin dişi üyesinden gelen Yıldız kenter izlemeye gidelim mi? teklifini hiç kaçırmadan kabul ettik. Aslında bu oyunu Budapeşte’ye gitmeden evvel izledik ancak yol hazırlığı vs. derken yazı geç bir vakte kaldı. Ancak geç olsun da güç olmasın mantığından hareketle sizlere bu oyunu aktarmadan edemezdim. O yüzden, aklımdaki detaylar daha fazla uçup gitmeden Budapeşte yazılarının arasına bu yazıyı sıkıştırmak farz oldu.

Yıldız Kenter’i sahnede hiç izlememiş biri olarak oyuna gitmeden önce beklentimi ne düzeyde tutmam gerektiğini pek de bilmiyordum. Etki altında kalmamak için de gitmeden önce oyun hakkında  okumadım ve araştırmadım.  Okusam bir şey değişir miydi bilmiyorum lakin oyun cidden nefisti. O yüzden eğer İstanbul’da iseniz zaten şanslısınız ancak olur da bulunduğunuz şehre gelir ise sakın kaçırmayın derim.

Yıldız Kenter öncelikle gösterdiği performansla büyülüyor seyirciyi. Netice itibarı ile artık genç sayılamayacak yaşta olmasına karşın sahnedeki enerjisi ile aslında hepimizden genç olduğunu da gösterdi. Sahnede amuda kalkması  en akılda kalabilecek görüntülerin başında gelirken zarafetinden zerre kadar ödün vermediğini de söylemek gerek. Zira amuda kalkan ben olsaydım o kadar zarif durur muydum pek emin değilim.

2009 yılından bu yana sergilenen oyunda üç temel karakter var. Yıldız Kenter, Kraliçe Lear oyununu sadece kadın oyunculardan oluşan bir kadro ile sahneye koymayı düşünen tecrübeli ve yaşını da almış  oyuncu Jane’i canlandırıyor. Oyunda kendisinin iç sesi olan Çellist ise sessiz kalmasına karşın başarılı mimikleri ve vücut diliyle Kenter’e eşlik ediyor. Bir de genç kız var. İzleyicilerin Adını Feriha Koydum dizisinden hatırlayacakları Sedef Şahin- Cansu canlandırıyor bu genç kızı. Sedef şahin’in dizideki rolü ile oyundaki rolü arasında pek çok paralellik var idi. Her ikisinde de annesini kaybetmiş, babası ile yaşayan genç kız karakterini canlandırıyordu. O yüzden ben sahnede Adına Feriha Koydum’daki Cansu ile aynı karakteri izliyorum diye düşündüm. Öte yandan Sedef’in daha çok genç olduğunu göz önünde tutarsak Yıldız Kenter gibi bir aktris ile aynı sahneyi paylaşmanın ona önümüzdeki yıllar açısından büyük deneyim katacağı tartışılmaz.

Oyundaki genç kız henüz lise öğrencisi, hafızası yavaş yavaş zayıflayan Jane’e oyun provaları esnasında yardımcı oluyor. Ancak pek de istekli değil aslında. Elinden cep telefonu düşmüyor. Aklı sürekli alışverişte ve arkadaşları ile dışarıda vakit geçirmekte. Yaşlılık kavramı kendisine çok uzak. Öyle ki hiç acımadan kullanıyor bu kelimeyi. Jane bil bakalım kaç yaşındayım dediğinde umarsızca 80 diyor. Jane ise bir daha biri senden yaşını tahmin etmeni istediğinde mutlaka düşündüğünden daha azını söyle diyor.  “Eğer söz konusu kişi 100 yaşında görünüyorsa 60 de mesela” diyor. :)

Kenter’in iç sesiyle yaptığı konuşmalara şahit olan Sedef onun deli olduğuna kanaat getirip “ben sana yardım edemem senin profesyonel yardım alman gerek diyerek kadıncağızı terk ediyor. Gelin görün ki aradan çok zaman geçmeden genç kız yeniden prova çalışmalarına gelmeye başlıyor.

Oyunda kuşak çatışması, anlayış ve sevgi kavramları gözümüzün içine sokulmadan tatlı esprilerle veriliyor. Özellikle bir cep telefonu sahnesi var ki, telefonu açınca hemen hemen hepimizin karşımızdakine “neredesin?” diye sorduğunu hatırlatıp, sorunun anlamsızlığı karşısında gülümsememize neden oluyor.

Sözün özü oyun harika. Lütfen elinize fırsat geçerse bu muhteşem kadını izleyin, sakın ihmal etmeyin.

Zorba… Bir Bale, Bir Kitap, Bir Film… Siz hangisini daha çok sevdiniz?

Sonunda uzun zamandır yazmayı planladığım ancak araya giren seyahatler, yemekler ve başka pek çok şey yüzünden ertelediğim Zorba yazısı ile karşınızdayım. Bu aralar keşfettiğim pek çok tat, okuduğum yazarlar, izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler bende hep aynı duyguyu uyandırıyor. Keşke daha önce dinleseydim, keşke daha önce seyretseydim, keşke daha önce keşfetseydim duygusu bu. Ancak bunu hisseder hissetmez inanılmaz mutlu oluyorum. Ben değil miydim patchwork hayat felsefesiyle her gün yeni bir şeyler keşfetmek isteyen. Demek ki her şey dilediğim gibi gidiyor. Ne mutlu bana.

Uzun bir girizgahtan sonra gelelim bugünkü yazımızın konusu olan Zorba’ya. 12 Şubat’ta yani bundan tam bir ay önce Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Zorba isimli balesine biletin satışa çıktığı gün sabah saat 9.30′da sıraya girmek sureti ile bilet alabildik. Kimi opera ve bale temsilleri ile tiyatro oyunlarının biletleri satışa çıktığı 1 saat içerisinde tükeniyor ve maalesef bu oyunlara internet üzerinden bilet bulmak kesinlikle mümkün olmuyor. Baleyi beklerken boş durmadım. Bu kadar uğraşıp da bilet aldığımız oyuna gitmeden önce bir de Kazancakis’ten Zorba’yı okumak istedim. İyi ki de istemişim.

Zorba’nın yazarı 1883 Girit doğıumlu Nikos Kazancakis, kendisi ile bu kadar geç tanışmaktan ötürü büyük üzüntü duyduğum bir yazar ve filozof. İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı Zorba  kendisinin uluslararası üne kavuşmasına vesile olmuş ve 1957 yılında vefat etmiş. Giritte bulunan mezar taşına “Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm” yazılmış. Bana öyle geliyor ki Kazancakis’in yaşam felsefesinin ipuçlarını taşıyan bu sözler aynı zamanda ünlü romanı  Zorba’nın kahramanı ile de bütünleşmiş.  Zira, Zorba’nın gerçek bir karakter olduğu ve Kazancakis’i de çok derinden etkilediği biliniyor.   

Peki Kimdir bu Zorba? Adı gibi zorba mıdır acaba? Zorba Kazancakis’in yaşam ateşi olmuş. Hep imrendiği, hayran olduğu. Zorba’nın hayatı basit algılayışını, gereksiz detaylara değil de öze bakışını sever. Kitaptaki Basil’i Kazancakis’in kendisi ile özdeştirdiğimden olsa gerek şu aşağıdaki satırlar bana  Kazancakis’in fikri gibi geldi:

Zorba…. “…okula gitmediği için beyni bozulmamış. Çok şeyler yapıp çok şeyler görmüş ve çekmiş; açılmış, kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiş. Bizim için dallı budaklı ve çözülmez olan bütün sorunları o, hemşehrisi Büyük İskender gibi bir kılıç vuruşu ile çözüveriyor. Onun açık vermesi zordur… Biz okumuşlar, havadaki sersem kuşlar gibiyiz.”

Ya da şurada söyledikleri:

“Ay ışığında Zorba’ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, vücudunun ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip nasıl Zorba’yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim.”

Zorba hayat, ölüm, aşk, kadın ve erkeğe bir serenad. Okurken düşündüren, düşünürken gülümseteni umut veren ama aynı zamanda da hüzünlendiren…

Sınırsız yaşam enerjisi hiç bitmeyecek gibi görünen ama yarasız değil… Kalbi kırmızı, sarı, siyah yamalarla dolu. Binlerce delikli, binlerce yamalı ama korkusuz. Öte yandan kimi zaman acımasız ve bencil…

 Kazancakis’in bu nefis romanının bale versiyonunu izlemeye giderken biraz kuşkuluydum. Bol bol sirtaki seyredeceğimizi biliyordum ancak kitabın felsefi boyutunun nasıl sahneye aktarılacağını çok kestirememiştim. Nitekim kafamdaki soru işaretleri sahnedeki yerlerini korudular. Eğlenceli, özellikle bizim gibi alkışlamayı, ritim tutmayı, hatta kalkıp halay çekmeyi seven Akdenizli milletler için güzel bir oyundu. Oyunun sonunda biraz da başrol oyuncularının seyirciyi gaza getirmesi sonucu dört kez bis yaptılar. Bana sorarsanız bu kadarı biraz çok kaçtı. Yine de rengarenk, keyifli bir gösteri sergilediler bizlere, o yüzden emeği geçen herkese çok teşekkürler.  Zorba da, madam Hortance da, Basil de çok başarılı idi ancak Zorba’nın balesi bir aşk hikayesinden öteye gidemedi.

Peki ya Anthony Quinn’in oynadığı Zorba the Greek  filmine ne demeli… Bu role Anthony Quinn’den daha çok yakışacak biri var mıydı bilemiyorum.

Filmin onlarca unutulmaz sahnesi arasında beni en çok etkileyen Madam Hortence öldükten sonra evinin köylüler tarafından yağmalanamasının ardından bomboş odada ölüm yatağında yattığı sahne oldu.

 Zorba çapkın, Zorba aşk adamı… Aşkın acıtıcı olduğunu bilen ama yine de korkmayan, vazgeçmeyen, kokusunu aldı mı kaçırmayan… Ölüm onun için doğal bir son, sonrası yok. Canlı- kanlı bir yürek, toprak anasından göbeği kesilmemiş, hilesiz, kocaman bir ruh Zorba. Gördüğü her şeyi her gün ilk kez görüyor gibi bakan, su, yıldız, kadın, ekmeği tanrının elinden ilk çıktıkları günkü parlaklığında gören.

Bence hepimizin hayatında bir Zorba olmalı, ya da aslında daha güzeli içimizdeki bir parça Zorba’ya benzemeli.. Siz ne dersiniz?

Brüksel Gezi Notları 8: Brükselin Çizgi Roman Kahramanları

Brüksel yazılarının sonu gelmiyor, çünkü yazıyorum yazıyorum ancak bitmiyor. Gezdiğim Magritte ve Müzik enstrümanları müzesinin ardından bu defa bir başka rengarenk, sevimli mi sevimli müzeye götürmek istiyorum sizi. Belçika diyince herkesin aklına gelen anahtar kelimelere bir tanesini daha eklemek istiyorum böylece: Çizgi Roman.

Evet yanlış okumadınız bugünkü yazımızın konusu Brüksel’deki Çizgi Roman Müzesi. Brüksel’de neden bir çizgi roman müzesi açılır diye sorarsanız sebebi basit. Bildiğiniz pek çok çizgi roman kahramanı Belçikalı. Bunların Belçikalı olduğu en çok bilineni TenTen ancak mesela bir de Red Kit var. Western bir çizgi roman olan Red Kit aslında zihinlerde hep Amerikan algısı bırakmıyor mu sizce?  Ya Şirinler????

Centre Belge de la Bande Dessinée  Art Nouveau akımının en önemli temsilcilerinden  Ünlü Belçikalı mimar Victor Horta tarafından yapılmış bir binada meraklılarını karşılıyor. Victor Horta bana sorarsanız İspanya’daki Gaudi’nin Belçika’daki karşılığı. Sebebi mimari tarzlarının benzerliği değil ancak sahip oldukları ün.

Aşağıda müzeye inen merdivelerin tepesindeki çizgi roman karakterini görüyoruz.

Bina daha ilk girişte içerideki aydınlığı ve ferahlığı ile çok çarpıcı. Giriş kapısının hemen sağında bir de restoran var. Yukarı çıkan merdivenler, merdivenlerin demir parmaklıkları, yukarıdaki cam tavan detayları göze ilk çarpan güzellikler.

Yukarı kata çıktığınızda giriş kapısının görüntüsü de bir ayrı güzel…

Bu da Müzenin yukarı kattan görüntüsü… Nefis değil mi? Mimarlık öğrencileri banklara oturmuş çizim yapıyorlar…

Gelelim çizgi roman kahramanlarına…

TenTen ya da orijinal ismi ile TenTen’in yaratıcısı Hergé ismi ile bilinen Georges Remi 1907 yılında Brüksel’de doğmuş.  22 yaşındayken yani 1929 yılında TinTin ve Milou (TenTen’in köpeği) karakterlerini yaratmış.  Hergé’nin 1934 yılında Brüksel Güzel sanatlar Akademisinde öğrenci olan  Tchang Tchong-Jen ile tanışması TenTen karakterinin oturmasında ve hikayelerin daha senaryo temelli olmasında etkili olmuş.

TenTen 16-18 yaşlarında bir karakter. Bugün yaratıldığı günden bu yana 82 yıl geçmiş olmasına karşın yüzünde tek bir kırışıklık yok. Bir kahraman, tuttuğu herşeyi koparan. Aynı zamanda gazeteci. Üstelik her kılığa girebiliyor.

Milou TenTen’in köpeği. Bakmayın şapşal görüntüsüne, günü kurtaran bir kahraman Milou…

Bu her türlü mimiği ile Kaptan Haddock..

Müze mağazasındaki TenTen bibloları rengarenk…

Ve Morris olarak bilinen Maurice de Bevere tarafından 1946 yılında  yaratılan Red Kit-Lucky Luke… Sigaraya karşı verilen savaş çerçevesinde Red Kit’in ağzındaki sigara düşmüş ancak yeri boş kalmış!

Bu sahneyi çizgi filmlerden hatırlıyor olmalısınız :)

 Müzeden görüntülerle devam ediyoruz…

ve son olarak Müze Mağazası…

Brüksel’deki Çizgi Roman Müzesi en zevkli duraklarınızdan biri olmaya aday. Bence gidin müzeyi gezin, aşağıdaki kafeteryaya ve müze mağazasına da uğramayı ihmal etmeyin :)

Brüksel Gezi Notları 4: Belçikalı Sürrealist René Magritte

Hala Mont des Arts’dayız. Ne de olsa burası Sanat Tepesi idi değil mi.  Müzik Enstrümanları müzesinden çıktıktan sonra Place Royale’e tırmanıp sağa dönerek meşhur Kraliyet  Güzel Sanatlar Müzesinine doğru ilerliyoruz. Daha önce de gezdiğim bu müzeyi yeniden ziyaret edecek vaktim yok. Ancak şehre ilk gelenlere mutlaka tavsiye edilir zira son derece zengin bir kolleksiyona sahip.

 Bu arada benim gözüme daha önce görmediğim bir şey çarpıyor: Güzel Sanatlar Müzesinin yan kapı girişi tek bir sanatçıya ayırılmış: René Magritte. Bir sürrealist, hem de Belçikalı ve benim için büyük keşif.

Londra’da Dali Müzesini gezmiş, Şu an hatırlayamadığım bir ülkede Miro Sergisi görmüştüm. Bunlar dünyaca ünlü sürrealistlerdi. Peki bu René Magritte’de kimdi? Neden daha önce duymamıştım ki? Bir merak daldım müzeye. Karşıma küçük yaşta annesini intihar etmesi nedeniyle kaybetmiş, çocukluk arkadaşıyla evlenmiş ve hayatı iniş çıkışlarla geçmiş sürrealist bir ressam çıktı. Brüksel ve Paris arasındaki gidiş gelişleri, para kazanmak için  çizdiği reklam afişleri,  sürrealist arkadaşları, hayatının son 15 yılında yakaladığı şöhretin yanı sıra derinliği konusunda beni  kendine hayran bırakan, filozof bir ressam.

Magritte Müzesi 3 kata yayılmış kronolojik bir sıra ile bir yandan ressamın hayatını diğer bir yandan da yıllar içerisinde tarzında gerçekleşen değişiklikleri anlatıyor. Bazı resimleri çok depresif, ama bazılarında öyle bir ışık var ki gerçekten de insanın içi garip ve anlamlandıramadığı bir mutlulukla doluyor. Müzenin duvarları Magritte’in  özlü sözleri ile süslenmiş. Okuyorum okudukça şaşırıyorum. Kafam hafiften altüst oluyor. Soru işaretleri canlanıyor.

Ben Magritte’i çok sevdim. Bu kadar geç tanışmamıza da üzüldüm. Ama geç olmasına üzülmektense,  tanımış olduğuma sevinmem gerek sanırım.

Aşağıda en beğendiğim ve o size bahsettiğim garip mutluluk hissini uyandıran resimlerden bir kısmına yer verdim. Sanırım beni mutlu eden mavi gökyüzü :) Hem de en ummadığım anda ve yerde karşıma çıkınca daha mutlu oluyorum galiba.  Bakın bakalım siz ne hissedeceksiniz.

Black Magic-Magritte

Le Plagiat (The Plagiary)- Magritte

Les Tables de la Loi-Magritte

Brüksel Gezi Notları 3: Mont Des Arts’da Müzikle Buluşma

Brüksel serisinin ilk yazısında yazmıştım. Brüksel hep Ankara ile kıyaslanır ancak aslında Ankara’dan daha güzel olandır diye. Anayasal bir monarşi olarak 1830 yılında kurulan Belçika aslında bana sorarsanız yapay olarak yaratılmış bir ülke. yapaylık 2010 yılında yapılan seçimlerden bu yana sekiz ay geçmesine karşın halen Hükümetin kurulamaması ile de kendini gösteriyor. Yani aslında 8 aydır kendi kendini idare edebildiğine göre, hükümete bile gerek yok bu ülkede.  Nüfusun yarısı Flaman, yarısı Valon. Küçük bir Alman nüfusa da ev sahipliği yapıyor ve bu nedenle Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere 3 resmi dili var. Bağımsızlığını elde etmeden önce zaman zaman Hollandalıların, zaman zaman da Fransızların egemenliği altında kalmış. Brüksel ise Valon  bölgesinde kalmasına karşın ayrı statüde ve 10 milyon nüfuslu Belçikanın  başkentliğinden Avrupa Birliği’nin başkentliğine terfi etmiş ve bu arada NATO’nun da karargahı haline gelmiş bir şehir. Yapaylığı da buradan kaynaklanıyor zaten. Yapay olmakla birlikte bu güzelliğini etkilemiyor bana kalırsa. Avrupanın diğer başkentleri kadar gösterişli değil ancak dikkatli bakarsanız gizli güzelliklerini gözlerinizin önüne seriveriyor.

Bu güzelliklerden biri mimari, bir ikincisi müzeler. Brüksel pek çok güzel mimari örneğini barındırdığı gibi çok hoş müzelere de ev sahipliği yapıyor. İşte biz de bu yazıdan başlayarak, yavaş yavaş şehrin müzeleri arasında dolaşmaya başlayacağız. Benim vaktim kısıtlı olduğu için müzelerin hepsini size gösterebilme şansım yok ancak sizin de gerçekten ilginç bulacağınızı düşündüğüm bir seçki yaptım kendimce. Tabi aradaki lezzet duraklarını da unutmayacağız bu müze gezileri esansında.

Brüksel’de yapacağınız müze turları öncesinde benim sizlere tavsiyem şehirde kalacağınız süreye göre 24/48/72 saatlik seçenekler şeklinde piyasaya sunulan Brussels Card’lardan bir tane edinmeniz. Benim için 48 saatlik bir kart yeterli idi  ve içerisindeki 3 günlük sınırsız otobüs/metro/tramway bileti ile birlikte 30 müzeye giriş şansını veren bu karta 34 Euro ödedim. Bence kısa sürede çok yer gezmeyi düşünenler için gerçekten de çok faydalı bir araç. Tavsiye ederim.

Grand Place ve Galeries Royales Saint Hubert’i gezdikten sonra Place d’Espagne üzerinden yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz bu defa. Hedefimiz Mont Des Arts. Yani Sanat Tepesi.

Yukarı doğru tırmandıkça eski şehrin aşağı tarafını tepeden görme imkanına da kavuşuyoruz. O nedenle sırtınızı  Grand Place tarafına dönüp Mont des Arts’ın merdivenlerini tırmanırken arada kafanızı çevirip arkanıza bakmanız yerinde olur. Zira güzel resimler çekebileceğiniz bir noktadasınız bilesiniz.

Merdivenleri tırmanıp tepeye çıktığınızda bir yanınızda Müzik Enstrümanları Müzesini, diğer yanınızda Güzel Sanatlar Müzesini buluyorsunuz. Bizim ilk durağımız Müzik Enstrümanları Müzesi. Daha önce de bir kere gezme şansını bulduğum bu müze gerçekten de çok hoş düşünülmüş çok hoş dizayn edilmiş bir mekan.

1877 yılında Brüksel Kraliyet Müzik Konservatuarının bir parçası olarak, öğrencilere eski çağların müzik enstrümanlarını gösterebilmek amacıyla kurulan Müzik Enstrümanları Müzesi (Musée des Instruments des Musique) kurulduğu dönemdeiki özel kolleksiyonile faaliyete geçmiş. Yıllar içerisinde müzenin envanterinin genşlemesine müze yetkililerinin yoğun çabalarının yanı sıra, bonkör bağışçılar ve Belçikalı diplomatlar da büyük katkıda bulunmuşlar.

1990ların başında şu anda da hizmet verdiği Art Nouveau tarzının Brüksel’deki en güzel örneklerinden biri olan Old England binasına taşınmış. Müze dört ayrı katta yer alan farklı kolleksiyonları ile Eski Mısırdan başlayarak kronolojik olarak müzik enstrümanlarını bizlere tanıtıyor.

Ancak bence bu müzeyi en ilginç kılan nokta enstrümanları sadece görmekle kalmadan girişte biletinizle birlikte ücretsiz olarak verilen kulaklıklar sayesinde bu enstrümanlarla yapılan müziği de dinleyebiliyor olmanız.

Müzede bu amaçla yere işaretlenmiş 89 ayrı dinleme noktası bulunuyor. Dinleme noktasının önüne geldiğinizde hem karşınızdaki vitrinde duran enstrümanı inceleme hem de canlı canlı müziğini dinleme şansına erişiyorsunuz. Bence gerçekten çok hoş ve zevkli bir deneyim. Bir önceki müze ziyaretimde Türkiye’den sadece kavalın bu müzede yer aldığını görmüştüm ancak bu defa çok hızlı bir tur attığım için bizden ne var ne yok göremedim.

Müzede bir konser salonu, çok sayıda müzikle ilgili kitap ve makalenin yer aldığı bir kütüphane bir müze mağazası ve bir de restoran bulunuyor.

Bana kalırsa sırf Müzenin restoranında oturup tepeden Brüksel manzarasını izlemek için dahi Brüksel gezinize bu noktayı dahil etmenizde büyük fayda var. Restoranın terası güneşli havalar için iyi bir seçenek oluştururken, Art Nouveau hayranlarına da gayet güzel bir atmosfer sunuyor.

Tiyatro’ya Devam: Geç Kalanlar

Cumartesi günü yine tiyatrodaydık. Bu defaki oyunun ismi “Geç Kalanlar“. 

Oyun bize bir evlilik hikayesini anlatıyor. O kadar tanıdık şeyler var ki içinde aslında hepimiz kendimizden bir parça bulabiliyoruz. İki perdelik bu oyunda yeni evli bir çiftin hikayesini önce adamın sonra da kadının ağzından dinliyoruz. Anlamsız tartışmaların çiftlerin birbirlerine olan sevgisinin önüne geçip gözlerinin önündeki güzelliği görmelerine nasıl engel olduğu anlatılıyor.

Hepimiz fındık kabuğunu doldurmayacak şeylerden dolayı kavga etmiyor muyuz? Orta yerinden sıkılmış bir diş macunu, geç kalınan bir randevu, televizyon kumandasının kimin elinde duracağı yüzünden tartışmıyor muyuz? Ya da daraldım, bu evlilik bana yaşam alanı bırakmıyor demiyor muyuz zaman zaman. 

Oyunun ana fikri “Güzel günleri beklemektense, günü güzel yapmaya çalışmak”. Bu da takıntılarımızdan kurtulmayı, ufak şeylerden fırtına kopartmamayı, birbirimizi dinlemeyi anlamayı ve iletişimi asla kesmeyip aynı evin içerisinde yabancılaşmamayı öğütlüyor bizlere.

Oyunda kadın karakterle, erkek karakterin yer değiştirip birbirlerini oynadıkları bölüm çok hoş. Ayrıca çift arasında arabuluculuk rolünü üstlenen görmüş geçirmiş misafirin oyunculuğu da çok iyi.  Özellikle 30′lu yaşlardaki seyirci kitlesine hitab eden oyunun, daha da geç kalmamak ya da daha önceden farkına varmak için her türlü yaş kitlesi tarafından izlenmesi gerektiğini söylemek gerek.

Oyun sürpriz bir sonla bitiyor. Adını söylemek istemediğim bir televizyon dizisinden de esinlenme söz konusu. Eğer hem gülüp hem de hüzünlenerek keyifli bir oyun izlemek istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers