Çiya’da lezzet şöleni…

İstanbul gezilerine devam ederken arada öyle nefis bir yerde yemek yedik ki başlı başına bir lezzet gezisi oldu bizim için. İstanbulluların çok iyi bildiği bildiği bize sıra dışı bir yemek deneyimi sunan Çiya’ya gittik bir akşam. Çiya’nın kurucusu Musa Dağdeviren “Yemek ve Kültür” gibi leziz bir dergiyi de bize armağan ettiği için gözümde çok değerli biri. Çiya Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, Arap yarımadası, Asya’ya uzanan Osmanlı mutfağını da içeren kendi deyimleriyle Anadolu’nun unutulan tatlarını yeniden hatırlamamızı sağlayan bir mekan…

Yağmurlu bir akşamda trafikte uzun süre kitli kaldıktan sonra, daha fazla dayanamayıp bindiğimiz taksiyi terk ederek yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşün ardından girdik Kadıköy Güneşlibahçe Sokaktaki Çiya Sofrasına. Toplam dört kişiyiz ve amaç mümkün olduğunda çok çeşit tatmak. O nedenle söylediğimiz her porsiyon yarım. Bu arada restoranda hergün farklı tencere yemekleri pişiyor aynı zamanda kebaplar ve mezeler de her daim bulunuyor. İşte başlıyoruz…

Sofraya ekmek servisi yok. Onun yerine sıcacık lavaş getiriyorlar… Servis yapılan tabaklar bakır… bence hoş bir detay… İçli köfte muhteşem,  daha deneyecek başka yemek olmasa insan bu güzelim köftelerden 2-3 daha götürür gerçekten. Kullanılan et çok başarılı. Benim gibi koyun-kuzu  konusunda muazzam şekilde huylu olan biri bile ayıla bayıla yutuyor lokmaları…

Yukarıdaki hislerimin aynını kuru patlıcan dolması için de paylaşıyorum…. Bu da muhteşem!

Çok net çekemediğimi sonradan fark ettiğim aşağıdaki tabakta Kenger kızartmalar bize bakıyor… Garsonun söylediği kadarı ile kendisi bir diken olan kengeri kızarrtıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt döküp yiyoruz. Bu da nefis!

Başlangıç tabağımız aşağıdaki gibi.. Musa Dağdeviren işe ilk olarak fırıncılıkla başlamış. Zaten kendisi Gaziantepli… O yüzden fındık lahmacunla ilgili fazla bir şey söylemeye gerek görmüyorum. :)

Gelelim sulu yemeklere…

Çağla aşı.. Bakın işte sofrada tek beğenmediğim ya da tadından hoşlanmadığım yemek bu oldu. Normalde çağla yemeyi de pek sevmeyen ben bu ön yargımı kırmak için seçtiğim çağla aşında da pek başarılı olamadım!

Ama şu aşağıda gördüğünüz şiveydiz beni benden aldı…. Nasıl güzel bir lezzettir, nasıl bir ekşidir anlamadım gitti… bayıldım… yine giderim yine içerim :) Taze sarımsak, yoğurt ve nane harikası  bir Gaziantep yemeği Şiveydiz… Bulursanız sakın kaçırmayın…

Enginarlı köfte de çok güzel ancak daha tanıdık bir lezzet… Bu ara enginarın çorbası dahil herşeyini gözünü kırpmadan tükettiğim hatta öğüttüğüm düşünülürse sevmemem mümkün değil…

Ve nefis bir iç pilav… içindeki tavuğu, üzüü ve dışındaki kaplama hamuru ile bu da müthiş…

Masanın en heyecanlı tabaklarından biri yeni dünya kebabı… Yemin ederim abartmıyorum bu da inanılmaz bir lezzet :) Izgara olmuş yenidünyanın tadına doyum yok… Eti ise yine 10 numara…

Bu kadar yemek yeter diyerek tatlı faslına geçiyoruz.. Seçenekler arasında görüyorum ki Oburcan’ın bize bundan uzunca bir zaman önce tanıttığı katmer var! Bu kadar zaman methini duyduktan sonra kaçırmayız nasılsa 4 kişiyiz diyoruz ve  önce  bir katmer söylüyoruz…

Ardından, kabak, patlıcan ve ceviz tatlılarından bir karışık tabak yaptırıp onların da tadına bakıyoruz… Hepsi leziz, nefis…

Bu kadar yemeğe tam 143 TL hesap geliyor… Servis hızlı, yemekler bana sorarsanız efsane…  Kadıköy’de çalışıyor olsaydım buradan başka bir yerde yemek yer miydim diye soruyorum kendime… Yemezdim diyorum peşinen… Bilenler bilmeyenlere anlatsın herkes en az bir defa Çiya’da yemek yesin…

Galata Kulesinde kahvaltı…

Galata Kulesi  gün boyu hem turistlerin hem de İstanbulluların uğrak noktalarından biri. Sokak müzisyenleri, onları çevreleyen izleyiciler, kuleye çıkıp manzara izlemek isteyenlerin oluşturduğu kuyruk, tıklım tıkış cafeler, kenarda oturmuş bakkaldan aldığı birayı arkadaşıyla içenlerle her dakika cümbüş yeri gibi.  

İki hafta önce bir Cumartesi günü yolum Galata’ya düşünce gördüğüm kalabalık beni hayrete düşürünce ertesi sabah annemlerle buraya bir güzel kahvaltı etmeye gelelim   diye düşündüm. Pazar günü sabah üşenmeden erkenden dikildik ayağa ve düştük yollara. İstikameti çevirdik Galata Kulesine. Saat 9.30′da önceden yaptırdığımız rezervasyon sayesinde beklemeden kulenin tepesindeki restorana çıktık ve pencerenin yanında kalan son masaya yerleştik. Böylece uzun ziyaretçi kuyruğunda beklemekten kurtulduğumuz gibi nefis bir manzaraya nazır gerçekten de güzel bir kahvaltı ettik.

Kuleyi  çıkarken asansörleri kullanıyoruz.  İndiğimiz katta Kuleyle ilgili bilgilerin yer aldığı panoları inceledikten sonra yukarıya kahvaltı salonuna çıkıyoruz. Manzara yukarıdaki gibi… Karşıda Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet ve Aya Sofya, hava pırıl pırıl, çaylar demli… Kahvaltı açık büfe değil ama gayet zengin bir sofra.. Herşey çok keyifli… Fiyat böyle bir ortam için makul: kişi başı 40TL.
Galata Kulesi dünyanın en eski fener kulelerinden biri olarak Bizans İmparatoru Oilozus tarafından 528 yılında ahşaptan inşa ettiriliyor. 1348′de Cenevizliler tarafından yığma taştan yeniden yapılıyor. II. Bayezid zamanında yaşanan büyük depremde zarar gören kule 1510 yılında Mimar Murad Bin Hayrettin tarafından onarılmış. Bir dönem rasathane olarak kullanılmış, başka bir dönem savaş esirlerinin tutulduğu yer olmuş. IV. Murat zamanında hazırladığı kanatlarla tarihte iki kıta arasındaki ilk uçuşu gerçekleştiren Hezarfen Ahmet Çelebi Galata Kulesinden havalanıp yaklaşık 6 km uzaklıktaki Üsküdar’a inmiş. Hezarfen önce IV. Murat tarafından ödüllendirilmiş, daha sonra ise tehlikeli bulunarak Cezayire sürülmüş.  1714′te İtfaiye teşkilatının kurulmasıyla Kule’ye yeni bir görev verilmiş. Kuleye yerleştirilen gözcüler yangınla mücadele için kullanılmış ancak 1794 yangınında Kulenin kendisi de alevlerin kurbanı olmuş. 
Biz kahvaltımızı ettikten sonra bir kat yukarıdaki seyir terasına çıkıp döne döne manzaranın tadını çıkarıyoruz.
 İstanbul ayaklarınızın altında :)
Galata Kulesinden eski yarımada….
veeeee… karşınızda Topkapı Sarayı…. Çok soluk kesici değil mi ama?
Haliç Köprüsü de burada….
Biz hem kahvaltıdan hem de ortamdan çok memnun kaldık. Özellikle misafir geldiğinde götürmek için çok ideal bir mekan gibi geldi bana.. Tarihle içiçe, manzarası  harika, kahvaltısı son derece tatmin edici…. Ara ara uğramak dileğiyle, yeniden gidilecekler listesine yazıyorum…

Cuma akşamı gezmesi- Leb-i Derya Richmond

Hava öyle nefis bir kıvamdaki, insanın içi mutlulukla ışıldatıyor bugünlerde. Dün akşam daha işten çıktığımda hiç eve bile gitmeden kendimi dışarılarda, sahilde bir yerelere atabilme özlemiyle yanıp tutuşuyordum ki, hemen olmasa da ilerleyen saatlerde muradıma erdim.  İstanbul benim için öncelikle boğaz ve deniz demek sanırım. Geç kaldım, daha çok bakmalıyım, gözümün önünden hiç ayırmamalıyım cinsi bir açlık bu benimkisi. İşte o yüzden eğer bir program yapılacaksa nedense hep boğazda olmalıyım düşüncesi ile hareket ediyorum. Bir başka sıkıntı seçeneğin çok olması ve benim henüz İstabul konusunda henüz cahil olmam!

İşte böyle  bir ruh hali ile Leb-i Derya Richmond’a gidiyoruz. İlk etapta acaba biraz fazla mı kasıntı bir yer burası diye düşünürken, manzara karşısında 5 dakika içerisinde kendimize gelip tadını çıkarmaya başlıyoruz.. Manzara muazzam. Büyüleyici. Baktıkça insanın İstanbul’a bir kez daha aşık olacağı cinsten. 

Önden yemek yemiş olduğumuz için biz ortaya bir peynir tabağı, bir de atıştırmalık tabağı söylüyor yanına da şarap istiyoruz.  Gelen ekmekler çok lezzetli.

Bu peynir tabağı…

Görüldüğü üzere tabakta soldan sağa sıralanmış şekilde keçi peyniri, tulum peyniri, isli çerkez peyniri ve kaşar peynirini görüyorsunuz.  arka sırada ise kristalize bal kabağı- gerçekten çok lezzetli-,  yeşil zeytin salatası, ve cevizli pestoyu görüyoruz. Bence Leb-i Derya bu peynir tabağında biraz daha çeşitliliğe dikkat edebilirmiş sanki.. Sadece yerli peynirlerden bir seçki yapmak yerine araya bir- iki de yabancı peynir koyulabilirmiş. Porsiyon olacak gayet doyurucu,  peynirler gayet lezzetli,  sunum da çok hoş ancak tabağın bu yanı eksik kalmış.

İkinci tabağımız karışık atıştırmalık tabağı…

Burada en sağda üzeri limon-portakal soslu fava, ortada üzeri közlenmiş biber kreması ile süslenmiş cevizli patlıcan, en solda ise biberiyeli domates ve keçi peyniri kulesini görüyorsunuz. Bu tabak gerçekten çok lezzetli idi. Sonradan bir de şakşuka geldi masamıza ancak onu resimleyemedim. 

Richmond Leb-i Derya aynı zamanda kahvaltı ve öğle yemeklerinde de uğranabilecek bir mekan. Tahmin edebileceğiniz üzere çok ucuz bir yer değil. Ana yemekler 30-40 TL ve üzeri seviyesinde geziniyor. Ama çok keyifli ve leziz… Deneyin çok beğeneceksiniz…

Caddebostan’da Zaman: Zanzibar

Koşuyorum ben bu şehirde. Öyle çok koşuyorum ki çoğu zaman nereye koştuğumu ben bile bilmiyorum. Hafta içi ful iş, haftasonu dinlence ve eğlence modunda geçiyor hayat. Bu şehrin kuşlarına, kedilerine, dolmuşlarına ve kalabalığına şaşırmaya da devam ediyorum.

Dolmuşta Ankaralılar binip de yerlerine oturduktan sonra bozuk paralarını önde oturan müşterler vasıtasıyla şoföre iletirken, buradaki adet önce parasını verip sonra yerine geçip oturmak şeklinde gelişiyor. Dolmuş duraklarında bir oturmak isteyenlerin sırası bir de ayakta gitmek isteyenlerin sırası oluyor. Ben hep oturarak gidenler sırasında bekliyorum çünkü İstanbullu dolmuş şoförleri dolmuşun tüm hacmini dolduracak şekilde, ayakta gidecek 10 tane yolcuyu siz daha ne olduğunu anlamadan dolduruveriyor. Yani dolmuş cidden dolu dolu gidiyor. Tabi bu yüzden sık sık da ceza yiyorlar ama nafile. Kimse onları müşterileri Garfield misali cama, pencereye yapıştırma merakından geri koyamıyor.

Şehrin kuşları ise kendilerini sahile yakın bölgelerde gösteriyorlar. Mesela Kadıköy’den bindiğiniz vapur karşı yakaya doğru yavaş yavaş süzülürken mendireğe dizilen kargalar size selam duruyor. Onun dışında martılar ve adlarının ne olduğunu bilemediğim rengarenk kuşlar gökyüzünde süzülüyor.

Geçenlerde bir akşam işten gelirken bir kedi kesti yolumu. Ben yürüyorum kedi yanımda koşuyor, hatta makas atıp bir o yanıma bir bu yanıma geçiyor. Önden gidip sonra dönüp yüzüme bakıyor. Birlikte nerede ise eve kadar yürüdük. Sonra yok oldu kendisi. :) Bir daha karşılaşacağımız zamanı dört gözle bekliyorum.

Neyse, İstanbul hakkında bu kadar özetten sonra istiyorum ki size yine Anadolu yakasında güzel bir yeri tanıtayım. Bu defa Caddebostan’dayız. Mekanımızın ismi Zanzibar. İlk şubesini Nişantaşı’nda, ikincisini ise Caddebostan’da şu aşağıda gördüğünüz nefis köşkte açmış Zanzibar. İçeride de yemek servisi mevcut. İşin açıkçası içeride yemek yemek değil ama pencerelerden görünen tavan süslemeleri için bile içeri girmeye değer.

İsterseniz akşam yemeğine, isterseniz sabah kahvaltısına, istersenizde güzel bir öğleden sonrayı keyifle geçirebileceğiniz bir yer. Daha önce kardeşle birlikte bir öğleden sonra gittiğimiz mekanda bira patates keyfi de denemeye değer.

Biz bu defa sabah kahvaltısını Zanzibar’da şenlendirdik. Güneşin iliklerimizi ısıttığı bir sabah kahvaltısı ettik. Hem de Ankara’dan gelen Adam’la birlikte. İnsan daha ne isteyebilir ki böyle nefis bir günde.

Hava misler gibi… deniz masmavi pırıl pırıl.. Sabah saat daha 10. Ama bu saatte bile daha önce yapılan rezervasyonlardan dolayı en ön sırada yer bulamıyoruz.

Kahvaltı için menülerinde kahvaltı tabağı ve omlet çeşitleri var. Ayrıca koca bir sepette simit ve minik ekmekler geliyor. Hepsi çok taze. Biz ekmek sepetinin bu kadar zengin olduğunu bilmediğimizden bir kahvaltı tabağı bir de kaşarlı simit söylüyoruz. Kahvaltı tabağında dört çeşit peynir geliyor. Hepsi birbirinden leziz. Ayrıca, çok iyi kalitede zeytin, nefis bir vişne reçeli, bal, nutella ve tahin- pekmez karışımı var masamızda. Belki yeşillik kısmı biraz fakir ancak kiraz domateslerin de en iyisini bulmuşlar. Sanki daha bahçeden yeni toplanmış gibi. Nefis.

 

Biliyorum, bu bir açık büfe değil. Ancak tabaktaki herşey çok lezzetli olunca bizim için açık havada, güneş altında, masmavi denizin karşısında harika bir ziyafet oluyor bu sabah kahvaltısı.

Ardından sahile çıkıyoruz. Denize karşı Starbucks’tan aldığımız kahveleri höpürdetiyoruz. Çokkkkkkk ama çok mutluyuz.

Kargalar ve martılar da güneşli günün keyfini çıkarıyorlar.

Blog yazarı haftaya Londra ve Dublin’e gidiyor. Ayrıca umuyor ki vakti olur da döndüğünde size güzel hikayeler anlatır.

Herkese iyi haftalar.

Radika Restaurant-Koşuyolu, İstanbul

Radika Koşuyolu’nda bir Ege restoranı. Daha önce akşam yemeği için gittiğimizde sabah kahvaltı servisi verildiğini öğrenince bir daha ziyaret etmek farz oldu bizim için. Yoğun bir gece eğlencesinin ardından güneşin açtığı bir Pazar sabahı düştük yollara. Girdik Radika’nın kapısından içeri.

Kapıdan girişte bizi bir zeytin ağacı karşılıyor. Öyle ki sanki size açık havada kahvaltı yapıyormuşsunuz hissini veriyor. 

Radika’da serpme kahvaltı servis ediliyor. 4 çeşit peynir, siyah ve yeşil zeytin, sucuk ızgara, Girit böreği ve taze otlu omletin yanında bal kaymak ve iki çeşit reçel kendinizden geçmenize yetiyor.

Reçellerden biri domates reçeli, diğeri siyah üzüm reçeli… Domates reçeline daha önce Bozcaada’da rastlamıştık ancak siyah üzüm reçelini hiç tatmamıştık şimdiye kadar. Pekmezle reçel arası bir tadı var siyah üzüm reçelinin ve tadı gerçekten şahane. Garsona bu reçelleri satıyor musunuz dediğimde satıyoruz diyor. Giderken hesapla birlikte bir kavanoz da reçel istiyoruz böylece.

Radika bizim evimize çok yakın. Hem akşam yemekleri için hem de sabah kahvaltılarında buraya çok uğrayacağız gibi duruyor. Biliyorum aynı kahvaltıları hatta daha da iyilerini evde de hazırlamak mümkün. Ancak, yorgunsanız ve zaten bütün haftayı evde geçirdi iseniz haftasonunda kendinizi şımartmak için böyle bir değişiklik yapmaya değer. Başka mekanlarda buluşmak üzere :)

sabah kahvaltısı

Çok abartılı olmasına gerek yok. Her sabah kendimize rahatça kahvaltı hazırlayacak, afiyetle yiyecek zaman lazım. Sıkıştırılmış zaman dilimlerinde atıştırılanlar aynı keyfi vermiyor maalesef! Afiyet olsun, gününüz güzel geçsin :)

Lezzet Sineması 6: Big Night ve İtalyan Mutfağı

Güzel Bir Yemek Yemek Tanrıya Yakın Olmaktır

İtalyan mutfağını sevmeyen var mıdır? Kim hayır diyebilir şöyle domates soslu bir tabak dumanı üzerinde spagettiye? Bu yıl Haziran ayında Oxfam tarafından açıklanan bir araştırma sonuçlarına göre dünyanın en sevilen yemeği makarna seçilmiş. İkinci sırada pilav, üçüncü sırada ise pizza yer almış. Durum böyle iken tüm dünyanın en sevdiği mutfağın İtalyan mutfağı olduğunu söylemek sanırım çok da abartılı olmaz. İş ya da tatil amaçlı yurtdışı seyahatlerimizde İtalyan restoranlarına uğrama sıklığımız nedir mesela? Yöresel mutfakları tercih edenler dahi eğer seyahat süreleri uzun ise diğer dünya mutfaklarının karmaşık tatları yerine, lazanyanın, pizzanın, türlü çeşit makarna hamurunun buğusuna karışan fesleğen, domates, kekik kokularının büyüsüne kapılıp gitmez mi?

Yönetmenliğini Campbell Scott ve Stanley Tucci’nin yaptığı 1996 yapımı Büyük Gece bizlere nefis bir İtalyan lezzetleri şöleni sunuyor. Stanley Tucci ve Tony Shalhoub’un Secondo ve Primo kardeşler olarak başrolünü paylaştıkları filmde  Marc Antony’i garson Cristiano rolünde ve Isabella Rossellini’yi ise Secondo’nun metresi rolünde izleme şansını buluyoruz. Big Night 1950′lerde İtalya’dan Amerika’ya büyük ümitlerle gelmiş iki kardeşin hikayesini, büyük umutlarla açtıkları restoranları Paradise’ı, rakip restoranları, aşklarını ve ilişkilerini anlatıyor.

Film İkinci Dünya Savaşı sonrasında seri üretimin yaygınlaştığı, tüketim alışkanlıklarının değişmeye başladığı, orta sınıfın güçlenip genişlediği dönemde geçiyor. Büyük evler ve arabalar ile birlikte Amerikan toplumunun hızlı tüketime yönelmeye başladığı zamanlar bunlar. Bu dönemde Avrupa’dan gelen göçmenler kendilerine temiz bir sayfa açıp, yeni bir hayat kurmaya çalışırken, pek çokları da Amerikan rüyasının peşinde koşuyorlar.

Wikipedia kaynaklarına göre 1820-2004 yılları arasında İtalya’dan Amerika’ya göç eden İtalyanların sayısı 5,5 milyon. Göçün önemli bir bölümü 1880-1920 yılları arasında gerçekleşmiş. Bu dönemde yaklaşık 4 milyon İtalyan’ın Amerika’ya göç ettiği söyleniyor. Göçlerin %80’inin ise güney İtalya’nın özellikle Sicilya ve Campania bölgelerinden olduğu biliniyor. İtalya’nın birleşmesinden pek az fayda gören, tarımla geçinen, nüfus artış hızı yüksek, ekonomik açıdan geri kalmış güneyli İtalyanlar Amerika’ya ilk gittikleri dönemlerde vasıfsız, sıradan işgücü olarak kullanılıyorlar. Zor zamanlar geçirmekle birlikte 1990’lara gelindiğinde İtalyan Amerikalıların yaklaşık olarak %65’inin yönetici, profesyonel ve beyaz yakalılardan oluştuğu görülüyor.  Günümüzde 17, 8 milyon Amerikalının İtalyan kökenli olduğu tahmin ediliyor.

Özellikle 1880-1921 arasındaki erken göç döneminde güney İtalya’dan göçenler Amerikan toplumunda gerek beslenme alışkanlıkları gerekse de yaşam biçimleri ile ürkütücü bir hava yaratmışlar. Makarna, sert peynirler, sebzeler, meyveler ve en kötüsü de sarımsakla beslenen bu göçmenler dönemin Amerikan sosyal bilimcileri ve beslenme uzmanlarını dehşete düşürmüşler. Zira bu dönemde İtalyanların bolca tükettiği yeşil sebzeler ve meyveler besin değeri çok düşük ve gereğinden pahalı olmaları gerekçesi ile çok da değerli görülmüyormuş.

İtalyanlar bu uyarıları dikkate almak şöyle dursun yeni kıtada bulamadıkları sebzeleri, otları, meyveleri kendi bahçelerinde yetiştirmeye koyulmuşlar. Kışlık konserve yapmışlar, kurutulabilenleri kurutmuşlar. Ancak İtalya’daki kadar çok çeşitliliği yakalamaları da mümkün olmamış. O nedenle İtalya’ya kıyasla oldukça bol bulunan fiyatı da makul seviyelerde gezinen kırmızı et mutfaklarına daha çok girer olmuş. Tatlılar ve kekler bunu izlemiş. Öte yandan pek çok İtalyan göçmeni manavlık yapmaya başlamış, domates salçası, kekik, sarımsak, zencefil, rezene yavaş yavaş Amerikan mutfaklarını lezzetlendirir olmuş.

Bu nedenle İtalyan-Amerikan mutfağının güney İtalyan mutfağını temel alıp buna kırmızı eti eklediğini söylemek yanlış olmaz. İşte İtalya’da bilinmeyen ancak 20. Yüzyılın başlarında New York civarına yerleşen İtalyan göçmenlerin Amerikan damak tadına uygun şekilde reçetelendirdikleri “Köfteli Spagetti” de bu dönemin gözde tariflerinden biri.

Görsel http://fortheloveofcooking-recipes.blogspot.com/2010/06/spaghetti-and-meatballs.html adresinden alınmıştır.

İtalyan göçmenler yeni hayatlarına uyum sağladıkça yemek alışkanlıkları da değişerek deyim yerinde ise asimile oluyor ve bu yeni mutfak anlayışını benimseyip, sahipleniyorlar. Bu sırada Amerika’daki irili ufaklı makarna imalathanelerinin sayısı artmaya başlıyor. Özellikle savaş yıllarında son derece ucuz ve besleyici olan domates soslu spagetti konserve kutulara girerek market reyonlarında yerini alıyor. Açılan spagetti restoranları mavi yakalı işçileri köfteli spagetti ile doyururken, Büyük Buhranla birlikte spagetti seçim olmaktan çıkarak bir zorunluluk haline geliyor. Bu dönemde alt sınıfa hitabeden İtalyan lokantaları İkinci Dünya Savaşı sonunda popüler kültürün bir parçası haline gelerek, bol gürültülü, hareketli, pizza ve makarnanın yanı sıra klasik Amerikan damak tadına uygun ızgaraların, patates pürelerinin,  kızartmalarının servis edildiği yerlere dönüşüyor.

Gittikçe ticarileşen, popülerliği ve karlılığı artan bu restoranların ve İtalyan mutfağının gerçek kültürel mirasını ne derece temsil ettikleri tartışıladursun, güzel sofra sahneleriyle dolu Büyük Gece İtalyan aksanı ile İngilizce konuşan göçmenlerin hikayesini eski dünyanın değerleri ve gelenekçiliği ile yeni dünyanın ticari düzeni ekseninde anlatıyor bizlere. Hikaye Paradise adını verdikleri restoranlarında Amerikalılara hakiki İtalyan lezzetlerini sunmak isteyen Primo ve Secondo’nun hikayesi.

İki kardeşin büyüğü olan Primo geleneksel İtalyan tariflerini en ince detayına kadar uygulayarak, ortaya kusursuz lezzetler çıkaran bir mutfak sihirbazı. Primo için yemek yapmak da, yemek de ibadet etmek gibi. Ancak lezzet konusundaki bu mükemmeliyetçiliği fırsatlar ülkesi Amerika’nın ticari mantığına pek de uygun değil. Primo tıpkı mutfakta olduğu gibi aşkta da naif bir tutum sergiliyor. Aşık olduğu çiçekçi kız Ann’e olan ilgisini belli etmek konusunda çok utangaç.

Amerika’nın ona yeni fırsatlar sunacağına gönülden inanan Secondo ise iş adamı mantığını benimsemeye hazır ve sabırsızlıkla kendi Cadillac’ına bineceği günü bekliyor. Primo’dan daha akıcı konuştuğu İngilizcesi Secondo’nun Amerika’yı çoktan benimsediğinin bir başka göstergesi. Ağabeyinin mutfak konusundaki dehasını takdir ederken o kadar idealist olmanın gereksizliğine de inanıyor. Sebep ise aslında çok basit. Ödenecekler faturalar ve bankalara borçlar kapıya dayanmış. Artık bir an önce para kazanmaya başlamaları lazım. O nedenle sosisli sandviç ve kızarmış biftekle beslenmeye alışmış Amerikalılara onların istediğinden daha fazlasını vermenin gereksiz olduğunu düşünüyor. Öte yandan, aşk konusunda kafası iki kadın arasında bölünmüş durumda. Bir yanda kız arkadaşı Phyllis, bir yanda ise evli bir kadın olan Gabriella ile aralarındaki çekim Secondo’yu bu konuda da ikircikli bir durumda bırakıyor.

Filmin ilk dakikalarında Paradise’a yemek yemeye gelen çift ile Secondo arasındaki diyalog gerçekten de ilgi çekici. Primonun ata yadigarı bir tariften yola çıkarak hazırladığı deniz ürünlü risottoyu yeterli bulmayan kadın ekstradan köfteli spagetti siparişi vermek istiyor. Secondo menülerinde köfteli spagetti olmadığını söylediğinde ise spagettinin yanında başka bir şey servis edip edemeyeceklerini soruyor. Burada Secondo’nun verdiği cevap çok manidar: “Hanımefendi spagetti bazen yalnız kalmak ister.”

Geleneksel İtalyan tatlarını bozmadan sunma isteği ve kabarık borç hesabı arasında sıkışıp kalan Secondo son çare olarak kendileri gibi bir İtalyan göçmeni olan ve kendisiyle aynı adı taşıyan restoranı işleten Pascal’ın kapısını çalıyor. Pascal, dönemin ticari mantığını çok iyi anlamış, cin fikirli bir tacir. Kadife koltuklar, perdeler ve mum ışıltılarıyla süslü restoranında iddiasız ve vasat düzeyde ancak müşteriyi tatmin edecek çeşitlilikte bir menü ile servetini büyütüyor. Pascal aynı zamanda Secondo’nun yasak ilişki sürdürdüğü Gabriella’nın kocası. Zengin olmuş, ancak ne damağındaki lezzet boşluğunu ne de kalbindeki duygusal açlığı doyurabilmiş.

Primo’nun ne kadar iyi bir aşçı olduğunu bilen Pascal kendisinden borç isteyen Secondo’ya ağabey-kardeş gelip kendi restoranında çalışmalarını teklif ediyor. Ancak Secondo teklifini kabul etmeyince bu defa başarının sırrının müşterinin istediği yemeği sunmaktan geçtiğini söyleyerek şaşırtıcı bir yardım teklifinde bulunuyor. Buna göre Paradise’ı kurtarmak için Pascal’ın arkadaşı, dönemin ünlü sanatçılarından Louis Prima’yı restorana davet etmeyi planlıyorlar. İkilinin dost ve arkadaşlarının yanı sıra gazetecilerin de yardımı ile Paradise’ın ünlenmesini sağlayacak bu gecenin büyük bir sansasyon yaratacağı düşünülüyor. Primo ve Secondo “Büyük Gece”ye hazırlanırken biz de ekran başından bu görsel şölene eşlik ediyoruz.

Secondo bu büyük davet için bankadaki son kuruşlarını harcarken, Primo içine tüm ruhunu kattığı muhteşem yemekler pişiriyor. Konuklar gelmeye başladığında heyecan da doruğa çıkıyor.  Bu esnada, arka fonda 1950’lerde hit olan Mambo Italiano’yu kendisi de İtalyan göçmeni bir Amerikalı olan Louis Prima’nın sesinden dinliyoruz. Neşeli yüzler, kahkahalar, boşaldıkça doldurulan kadehler ve danslar birazdan oturulacak muhteşem sofranın ön kutlaması gibi görünüyor.  Masaya geçildikten sonra çorbadan alınan ilk yudumla birlikte sofraya inanılmaz bir huzur ve dinginlik yayılıveriyor. Burada güzel pişirilmiş bir yemeği yemenin verdiği katıksız mutluluğu tüm konukların yüzünden okuyoruz. Primo’nun filme damgasını vuran sözlerinin doğruluğu bizim de yüzümüzde aynı gülümsemenin belirmesine neden oluyor: “Güzel bir yemek yemek Tanrıya yakın olmaktır”. 

Hazırlanan ve sofraya servis edilen yemekler arasında bir tanesi var ki unutulacak gibi değil.  Filmin Secondo’su  ve yönetmeni Stanley Tucci’nin annesinin yadigari olan bir tarif burada başrolü oynuyor. Aslında bana sorarsanız filmin gerçek başrol oyuncusu da “Timpano”. Akıllardan çıkmayacak kadar görkemli ve zahmetli bir yemek.  Filmin ardından Timpano o derece sükse yaratıyor ki, Stanley Tucci’nin annesi Joan Tropiano Tucci ve Büyük Gece filminde Stanley Tucci’ye Secondo rolünü layıkıyla oynayabilmesi için yardımcı olan Gianni Scappin kendi ailelerinin 200’ü aşan sayıdaki geleneksel İtalyan yemek tarifini bir araya getirerek bir kitap yazıyorlar. Kitabın kapağındaki resim de tahmin edebileceğiniz üzere Timpano oluyor.

Bizim perde pilavını andıran tarifin içerisinde yok yok. Öncelikle hamur yoğrulup elde açılıyor. Açılan hamur 35-36 cm çapında ve tahminen 15 cm derinliğinde önceden yağlanmış emaye bir kabın içerisine dikkatli bir şekilde seriliyor. Ardından haşladığımız makarnanın büyük kısmını domates sosu ile karıştırdıktan sonra emaye kabın en altına yerleştiriyoruz. Üzerine haşlanmış yumurta, iki farklı tip peynir, salam, önceden hazırladığımız irice misket köfteleri ve bir miktar daha domates sosunu ekliyoruz. Aynı şekilde kalan makarnayı tekrar Timpanonun üzerine ekledikten sonra kalan malzemeleri sırasıyla kaba ilave ediyoruz. Malzemenin tamamını kabın içerisine ilave ettikten sonra hamuru düzgün şekilde katlayarak Timpanomuzu pişmeye hazır hale getiriyoruz.  Fırınladıktan sonra ise hafif soğumasını bekleyip, ters çevirerek dilimliyoruz.

Primo ve Secondo’nun “Büyük Gece”si gerçekten de adına yaraşır bir şekilde sonlanıyor. Ben de filmin sonunu söylemeden burada sözlerimi noktalıyorum… İtalyan lezzetleriyle renklendireceğiniz bir akşama yaraşır bu filmi kaçırmayın…

Fırında Kremalı Tavuk Baget- En Müstehcen Yemek

Bugünkü müstehcen tavuk haberlerinden sonra dedim seksi bir piliç  tarifi de ben yazayım.  Tarifi Adamla yaptığımız bir film gecesinde uydurmuş, piştikten sonra da parmaklarımızı yemiştik… Dediğim gibi tamamen uydurmaca, aynı nedenden dolayı çok da basit.

Bir gün önce aldığımız tavuk bagetlerin önce derilerini bir güzel soyup sonra evde bulunan Bağdat Baharat  Tavuk Harcı ile soslayıp buzdolabına atmıştık.

*Resim bu adresten alıntıdır.

Film seçerken, en kısa sürede nasıl güzel bir akşam yemeği kotarırız diye düşünürken elimiz dolaptaki soslanmış tavuklara gitti tabiatıyla. Bir fırın kabına güzelce dizdiğimiz piliç bagetlerin aralarında kalan boşluklara soyarak iri iri doğradığımız patatesleri yerleştirdik.  En son olarak da üzerine 200 gramlık bir paket kremayı boşalttık ve 180 derecede ısıtılmış fırına attık.

Biz ilk filmi izlerken, açtık bir güzel şişe şarap..  Yanına ufaktan mezelerle keyif yapmaya başladık!  

Bu sırada bizim seksi piliç ağır ağır pişti… Acele etmedi…. nar gibi kızarırdı suyunu hiç kaybetmedi!

Sonunda ortaya öyle bir lezzet çıktı ki biz de şaşırdık kaldık!  Ben pişirirken acaba sevmediğim tarz bir tavuk kokusu (haşlanmış gibi) olur mu bu yemekte diye korkmuştum. Lakin koku bir yana o kadar güzel pişmişti ki, bageti kemiğinden tutup azıcık sirkeleseniz etler tel tel ayrılıp dökülecek lokum kıvamına gelmişti. 

Sofraya getirmeden önce kendisini allayıp pullayıp alüminyum folyolarla süsleyince en müstehcen haline ulaştı.

Sonrasında aynı tarifi bir kez daha denedim bu defa içine mantar ve soğan da koydum. O da ayrı güzel oldu… Bu çok pratik ve leziz tarifi herkese tavsiye ederim.

Kıtır Üst Kat-Ankara

Kıtır tüm Ankara’lıların mazisinde yer etmiş, şimdiye kadar çekilmiş en popüler Ankara filmi olan “Aşk Tesadüfleri Sever”e ev sahipliği yapmış Ankara mekanlarından biri. Kıtır’ı ne kadar yazsak boş ancak  tam da onun üst katına eski Yakamoz’un yerine açılan Üst Kat’ı yazmak bence hoş… Çok güzel konum, çok güzel yemekler, çok güzel dekorasyon ve hızlı servis desem siz de bu mekanı test etmek istemez miydiniz? Alkollü içecek fiyatları son gelen ÖTV zammını dikkate alınca gayet makul düzeyde.  Porsiyonlar ve aldığımız hizmetin kalitesi ise en azından beni Üst Kat’ın müdavimi yapacak ölçülerde.

Üst Kat’a her oturduğumuzda, ne sipariş verirsem vereyim başka masalara giden tabaklara bakmadan edemiyorum…  Henüz hiç denemediğim Fajitaları inanılmaz kokuyor mesela… Altın soğan’ını ve kalamar tavasını çok övüyorlar.  Onları da henüz denemedim. İlk gittiğimizde Cajun baharatlı tavuk yemiştik Adamla birlikte… Resimleri yok ancak gerçekten nefisti. Özellikle biranın yanında çok güzel gitmişti.

Başka bir gidişimizde şu aşağıda gördüğünüz nefis biftekli quesadillayı hiç acımadan mideye indiriverdim.  Sonuç yine müthişti…  Üstelik resimde  gördüğünüz 18,75′lik şarap seçenekleri bence çok akılcı olmuş. Koca şişeyi içmek istemediğiniz zamanlarda, ne zaman açıldığı, hangi koşullarda saklandığı belli olmayan şişelerden servis edilen kadeh şarap yerine uçak yolculuklarından aşina olduğumuz bu minik şişeler benim çok hoşuma gitti. Hatta neden bunlar süpermarketlerde de satılmıyor acaba diye düşündüm!

Biftekli Quesadilla

Bugün yolumuz Üst Kat’a bir kez daha düştü.  Servis Üst Kat kupaları ile birlikte masalarda bekliyor…

Servis

Yemekle birlikte masaya gelen ekmekler çok taze ve ekmekten çok poğaça kıvamındalar… Öyle ki bir pubda değil de restoranda karşınıza çıkması daha olası cinsten! Hani yani neredeyse zeytinyağına bandıracağım… Nefis…

Ekmek

veeee…. benim tahinli ızgara tavuğum… Bu da müthiş… sadece patatesler yumuşamıştı, çıtır çıtır değildi… Aceleye geldiğini düşünüyorum çünkü daha önceki denemelerimde bu tarz bir şeyle karşılaşmamıştım!

Tahinli Tavuk Izgara

Bu da söylediğimiz diğer  tavuk yemeği…

Ardından benim dondurmalı brownie’m ve yanında cafe latte…

Dondurmalı Brownie

Cafe Latte

Bu en son resmini gördüğünüz cafe latte beni en çok mutlu eden şeylerden biri oldu. Zira Ankara’nın çok daha lüks pek çok kafesi  kahve seçenekleri, sunumları ve lezzetleri açısından sınıfta kalırken ben Üst Kat’ın kahvesini çok lezzetli buldum. 

Peki bir daha gider miyim? Evet giderim, bıkana kadar menünün tamamını deneyip bitirene kadar hem de! 

Ankara’dan Konser ve Festival Haberleri…

Sonbaharın ve pastırma sıcaklarının dün itibarı ile sona ermesinin ardından çok özlediğimiz Ankara ayazına kavuştuk! Bu ayaz öyle bir ayaz ki iliğimize işleyip, yüzümüzü kesip, kıpkırmızı eden cinsten!  Böyle havalar özellikle de erken batan güneş ile birleşince bir çoğumuz için kabusa dönüşür. Genelde çoğunluğa katılmakla birlikte kış mevsiminin de kendine göre üstünlükleri olduğunu düşünüp, severim ben. Çünkü kış festivallerin, tiyatronun, konserlerin mevsimidir. Yazın mavi denize bakarak, ince efil efil kıyafetlerle rahatlayan bünyelerimiz kışın yumuşacık sıcacık yünlüler, pamuklularla sarılıp sarmalanıp güzel müzikler, oyunlar, filmler izleyerek huzur bulur, zenginleşirler. Hatta belki de kış bu anlamda hepimiz için daha dingindir diyebiliriz. 

İşte siz de kışın Ankara’da yapacak ne var ki diye kıvranıyorsanız ruhunuza ilaç gibi gelecek festival  ve konser haberleri:

1- Geçen yıl ilki düzenlenen Başkent Şarap Festivali’nin 2.si bu yıl Karum’da 25-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenleniyor. Festivale ilişkin bilgilere buradan ulaşmanız mümkün. 

2-      17-24 Kasım 2011 tarihleri arasında  Ankara’da ilk kez düzenlenecek olan Kuir festivaline ise Büyülü Fener Sineması ev sahipliği yapıyor. LGBT ( Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transseksüel ve Travesti ) temalı filmlerin yer verildiği festivalde bu yıl Altın portakalda ödülleri silip süpüren Zenne filmini izleme şansınız da var! Benim gibi siz de merak ediyorsanız haydi festivale… Detaylı bilgiler burada!

3- Son olarak bir de konser haberi… Hindi Zahra yeniden Ankara’da! Geçtiğimiz bahar ilk Türkiye ziyaretinde Ankara’da EskiYeni’de konser veren Zahra bu defa ODTÜ KKM’de. Biletler Biletix’de! 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers