Zülfü Livaneli-Serenad

Zülfü Livaneli’nin okuduğum ilk romanı Leyla’nın Evi olmuştu. Geçen Pazar günü D&R’da dolaşırken yeni romanı Serenad’ı görünce hiç beklemeden aldım. Pazar akşamı yatmadan önce de okumaya başladım. Akıcı bir dille yazılan romanı bu sabah itibarı ile bitirmiş bulunuyorum.

Hikaye yaşı 90′a dayanmış Alman profösör Maximillian ile İstanbullu Maya’nın 3-4 günlük tanışıklığının hikayesi. İki yabancının bu kadar sınırlı zamanda paylaştıkları sırlarla dolu hayat hikayeleri bizi konudan konuya atlatarak uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

İstanbul Üniversitesi’nde rektörün asistanı olarak görev yapan Maya rektörle ilgili günlük haberleri takip etmek, üniversite’yi ziyarete gelen konukları ağırlamak ve her şekilde rektöre yardımcı olmaktan sorumlu bir genç kadın. Edebiyat bölümünden mezun olmuş. Fiziksel özellikleri konusunda çok bilgi sahip olmamakla birlikte 36 yaşında 38 beden ve siyah saçlı olduğunu romanın çeşitli yerlerindeki bilgilerden öğreniyoruz.

Sekiz yıl önce boşanmış dul bir kadın Maya. 14 yaşındaki oğlu Kerem’le birlikte yaşıyorlar. Boşandığı kocası Ahmet ise, fazla sorumluluk almadan yeni kız arkadaşıyla kendi hayatını yaşamaya devam ediyor.

Maya’nın bir de sevgilisi var. İsmi Tarık. Tarık borsacı. Steril bir hayatı, İstanbul’un rezidanslarından birinde boğaz manzaralı bir evi var. Lüks yaşamın simgesi. Materyalist ve yüzeysel tavırlarına, umursamazlığına karşın Tarık’ın Maya’ya pek çok yardımı da dokunuyor.

Romanın otoriter, sistemle tam uyumlu, jilet gibi üniformalı ve sert karakteri ise ağabey figürü tarafından doldurulmuş. Aklımda ağabey olarak yer ettiğinden dolayı olsa gerek, romanı yeni bitirmiş olmama rağmen adını hatırlayamıyorum.

Romanın ana erkek karakteri İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da iki yıl kalan Profesör Maximillian Wagner. Uzun boylu, yakışıklı, centilmen ve entelektüel bir Alman. Çok acılar çekmiş. 59 yıl sonra yeniden ziyaret ettiği İstanbul’a son bir görevini tamamlamak üzere gelmiş.

Romanın kadın karakterlerinin her birinin acı bir hikayeleri, saklamak zorunda kaldıkları bir kimlikleri var. Kırım Türkü Maya, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetlere karşı Almanların yanında savaşan Mavi Alaylı Kırım Türklerinden.  Sonradan canını kurtarabilmek için Ayşe adını alıyor…. Ayşe aynı zamanda bizim asıl kadın kahramanımız Maya’nın anneannesi. Bir diğer kadın kahraman, Mari. Mari Ermeni tehciri sırasında ailesi tarafından komşuları olan Türk aileye emanet ediliyor. Hıristiyan ve Ermeni olarak doğan Mari yeni hayatına  Samahat ismi ile ve Müslüman olarak devam ediyor. Semahat aynı zamanda Maya’nın babaannesi.  Nadia ise Almanya’da yaşayan Yahudi bir genç kız. Maximillian’ın biricik aşkı ve karısı. O da savaş döneminde Nazi Almanya’sında tanınmamak için Deborah adını alıyor ancak Nazilerin gazabından kurtulamıyor.

Nadia ve Maximillian’ın aşkı romanın en orta yerinde dururken, bu aşk hikayesini iktidar savaşları ve  insan vahşeti çevreliyor. Bütün iktidarların kötü olduğu sonucuna varan roman, ilk etapta insanın özü itibarı ile iyi dahi olsa, iktidara giden zorlu yolun onu değiştireceğini ve farklı bir insan haline getireceğini savunuyor. Dil, din, ırk ayrımı, geçmişle yüzleşme, ulus devlet mi devlet ulus mu tartışması romanda sürekli olarak altı çizilen diğer kavramlar oluyor.

Okurken ara ara gözleriniz sulanabilir diye de uyarmakta fayda görüyorum. Özellikle Nadia ve Maximillian’ın aşk hikayesinin bahsedildiği bölüm epeyce dokunaklı. Bu hikayenin öyle de vurucu bir yanı var ki, keşke tek bir ana hikaye olsaymış, bütün roman sadece Nadia ve Maximillian üzerine dönseymiş hissine kapılıyorum. Üstelik daha sade bir kurguyla da aynı etkiyi yaratabilecekken, karakterlerin her birinin apayrı hikayeleri olması romanda kişi sayısını aşan bir kalabalık duygusu yaratmış bence.

Romanın tarihi yönü bu konuda bilgili olmayan okuyucuyu bilgilendirirken, tarihe olan ilgisini de arttıracak diye düşünüyorum. Zira  Mavi Alay ve Struma’nın hikayelerini bilmemekten ötürü epeyce hayıflandım.

Dili son derece akıcı olan, kurgusunda kimi boşluklar bulunmakla birlikte yaz mevsiminde iyi gideceğini düşündüğüm bu romanı size de tavsiye ederim. 

Nil’in Kelebekleri

Evde okunmayı bekleyen onlarca kitap bekleye dursun ben yeni kitaplar alıp kütüphaneme dizmekten bir türlü vazgeçemiyorum. Bu hafta sonu iki yeni kitap daha alıp bundan sonra daha sık okuyacağıma dair kendime bir söz daha verdim. Okumasam da almayı seviyorum. Bakmayı, içini açıp koklamayı, kütüphanemde konulara ve yazarlara göre ayırarak dizmeyi seviyorum. Her yeni kitap için renkli bir kalem alıyorum her birini başka renklerde çiziyorum. Çizerken de eskiden olduğu gibi korkmuyorum. Hatta bazen üstlerine kahve damlaları bırakıyorum. Bazen elime aldığım bir kitabın içinden kurutulmuş bir çiçek çıkınca mutlu oluyorum. Hemen o çiçeği nereden kopardığımı ya da bana kimin verdiğini hatırlıyorum.

İşte Nil’in kelebekleri elimde mor bir kalemle bol bol çizerek ve sayfalarını kıvırarak okuduğum bir kitap oldu. Kitabın adı güzel, yazarı güzel. Esasen Nil’in gazetedeki köşesini okuyan biri de değilim ama işte bahar yağmurlarının geçip de yazın bir türlü gelemediği bu zamanlarda tam da içinde bulunduğum ruh halini tamamlayan bir kitap oldu.

Kitaptan pek çok alıntı yapabilirim aslında. Altını çizdiklerimi buraya taşısam zaten olur size yeni bir roman. Lakin bu defa istediğim o değil. Ben yazmayayım ki altını çizdiğim yerleri, eğer siz bu yazıyı okuyorsanız siz kendiniz bulun kendi altı çizgililerinizi kalın puntolarınızı.

İşin özü hayat. İşin özü insan. Bazen kadın, bazen erkek, bazen çocuk, bazen bebek.

İşin sırrı özgürlük. Bazen önyargılardan, bazen kin duygusundan, bazen kötülükten, bazen doğru ve yanlışlardan özgürlük.

İşin çözümü sen. Bazen anne olan , bazen iş adamı, bazen öğretmen, bazen doktor, bazen hepsi birden olabilen sen.

Güzel de bir  web sitesi var kitabın. İçinde rengarenk ağaçlar var. O ağaçlar yorum yapıldıkça serpiliyor, boy atıyor.  Güzel düşünce, okuyucuyla yazarı bütünleştiren bir fikir.

Eline sağlık Nil. Ne güzel etmişsin. Tek bir sefer okuyup kenara kaldırılmaktan ziyade ara ara açılıp bakılacak bir kitap olmuş. Doktorlarca ilaç niyetine bu kitaptan reçeteye yazılabilir. “Günde 1 adet multi-vitamin yerine 2 adet Nil makalesi okunabilir”. Tavsiye edilir, ruh dinginliği verir.

Bir Cumartesi günü: Turunç Cafe, Kaybedenler Kulübü, Firarperest

İstanbuldan döndüm. Yoğun bir Perşembe ve Cuma gününün ardından haftasonu geldi de geçti bile. O yüzden filmin makarasını biraz geriye sararak geçen iki haftalık ne yedim, ne izledim ve nerelerde gezdim özeti yapayım diyorum. Bakalım neler yapmışız? Sizlere neler tavsiye edebiliriz?

Geçtiğimiz haftasonu hava gerçekten de çok güzeldi Ankara’da.  Pırıl pırıl bir güneş vardı tepede.  Tunalı Hilmi, Kuğulu Park tıklım tıklım. Güneş pırıl pırıl tepede. Cumartesi günü seçtiğimiz mola durağı Tunalı Turunç Cafe. Konum itibarı ile Cadde ve Parkı pek de güzel izleyerek bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir mekan.

Turunç Cafe ilk açıldığı dönemlerde çok sevdiğim bir mekan değildi ancak aradan zaman geçtikçe daha sık uğrar olduğum buraya. Tatlıları güzeldir Turunç Cafenin. Ama ben bu defa dışarda yemek yiyeceğim zaman eğer menüde varsa kaçırmadığım bir yemek söyledim: Quesedilla. Yanına da bu güneşli bahar gününe yaraşır bir bardak buz gibi bira… Elimde Elif Şafak’ın son kitabı Firarperest. Hepsini tavsiye ederim.

Size ikinci tavsiyem Kaybedenler Kulübü olacak. Bir çoklarınız belki de çoktan izledi bile. İzlemeyenlere de ben bir kez daha ısrar etmiş olayım bu vesileyle. İki kafadarın İstanbul’da 1990ların sonunda Kent FM ‘de yaptıkları radyo programının senaryolaşmış hali karşımızda. Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in canlandırdığı Kaan ve Mete’nin hikayesi. Kimsenin okumadığı kitapları basan, motorcu Kaan ile Pub işleten, plak kolleksiyonu yapan Mete. 

İlk başlarda, kimsenin dinlemediğini zannettikleri bir radyo programı yaparken, farketmeden birbirinden çok farklı ve geniş kitlelere ulaşan iki radyocu. Kaybedenler Kulübünün program saatleri dinleyiciler  için günün en çok beklenen saati haline gelince hem şaşırırlar, hem de  programın çizgisinde değişiklik yapmadan, şımarmadan, kendi zevkleri için yayın yapmaya devam ederler.  Böyle bir program şu anda yapılsa ne olurdu? Ya da yapılabilir miydi emin değilim çünkü filmde hemen herşeyden konuşulup, tabu vs. kıvamındaki pek çok kavramla da bir güzel dalga geçiliyor.

Film son derece gerçekçi… Kaan’ın çevirmen ev arkadaşının miskin halleri,  her program sonunda onları kapıda bekleyen kızlar, sıkılınca yapılan Olimpos kaçamakları, Erol Egemen, yalnızlık, bira, sigara, Metenin  görmüş geçirmiş annesi, Zeynep, aşk, rutin, standart hayatlar, kalıba oturtmaya çalışmalar…

Bu arada filmin en kötü oyuncusu Ahu Türkpençe idi. Gerçekten de çok kötü oynamış bence. Ama siz ona değil diğer oyunculara odaklanın görmezden gelin derim ben.

Kariyer, okul, terfi neye yarar? Eğer gerçekten de istediğiniz hayatı yaşayamıyorsan diyor film. Hepimizin aklındaki ortak soru değil mi bu?  Kalk gidelim akıllı olamıyorsan, sıkıldığın halde aynı şeyleri yapmaya devam ediyorsan, hep -meli, -malılarla yaşıyorsan.

Filmin soundtrack albümü de haftanın müzik önerisi olsun.  Mutlaka edinin ve dinleyin. Her ne kadar İngilizce müzik sevsek ve rock müziğe bu dili daha çok yakıştırsak da, gece çıkılan mekanlarda özellikle bir kaç biradan sonra insanların aralara serpiştirilen damardan Türkçe şarkılarla nasılda coştuklarını bir görün.  Ben çok eğlendim o sahneleri izlerken, dedim ki hepimizin ruhu biraz arabesk.

Son olarak, filmden çıkıp da iki bira içmeden durabileceğinizi sanmıyorum. Zira altın sarısı efes kadehleri filmin baş köşesinde duruyor. Ben filmden çıkar çıkmaz bir sigara yaktığım gibi kendimi Turunç cafeye attım…

Zorba… Bir Bale, Bir Kitap, Bir Film… Siz hangisini daha çok sevdiniz?

Sonunda uzun zamandır yazmayı planladığım ancak araya giren seyahatler, yemekler ve başka pek çok şey yüzünden ertelediğim Zorba yazısı ile karşınızdayım. Bu aralar keşfettiğim pek çok tat, okuduğum yazarlar, izlediğim filmler ve dinlediğim müzikler bende hep aynı duyguyu uyandırıyor. Keşke daha önce dinleseydim, keşke daha önce seyretseydim, keşke daha önce keşfetseydim duygusu bu. Ancak bunu hisseder hissetmez inanılmaz mutlu oluyorum. Ben değil miydim patchwork hayat felsefesiyle her gün yeni bir şeyler keşfetmek isteyen. Demek ki her şey dilediğim gibi gidiyor. Ne mutlu bana.

Uzun bir girizgahtan sonra gelelim bugünkü yazımızın konusu olan Zorba’ya. 12 Şubat’ta yani bundan tam bir ay önce Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Zorba isimli balesine biletin satışa çıktığı gün sabah saat 9.30′da sıraya girmek sureti ile bilet alabildik. Kimi opera ve bale temsilleri ile tiyatro oyunlarının biletleri satışa çıktığı 1 saat içerisinde tükeniyor ve maalesef bu oyunlara internet üzerinden bilet bulmak kesinlikle mümkün olmuyor. Baleyi beklerken boş durmadım. Bu kadar uğraşıp da bilet aldığımız oyuna gitmeden önce bir de Kazancakis’ten Zorba’yı okumak istedim. İyi ki de istemişim.

Zorba’nın yazarı 1883 Girit doğıumlu Nikos Kazancakis, kendisi ile bu kadar geç tanışmaktan ötürü büyük üzüntü duyduğum bir yazar ve filozof. İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı Zorba  kendisinin uluslararası üne kavuşmasına vesile olmuş ve 1957 yılında vefat etmiş. Giritte bulunan mezar taşına “Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm” yazılmış. Bana öyle geliyor ki Kazancakis’in yaşam felsefesinin ipuçlarını taşıyan bu sözler aynı zamanda ünlü romanı  Zorba’nın kahramanı ile de bütünleşmiş.  Zira, Zorba’nın gerçek bir karakter olduğu ve Kazancakis’i de çok derinden etkilediği biliniyor.   

Peki Kimdir bu Zorba? Adı gibi zorba mıdır acaba? Zorba Kazancakis’in yaşam ateşi olmuş. Hep imrendiği, hayran olduğu. Zorba’nın hayatı basit algılayışını, gereksiz detaylara değil de öze bakışını sever. Kitaptaki Basil’i Kazancakis’in kendisi ile özdeştirdiğimden olsa gerek şu aşağıdaki satırlar bana  Kazancakis’in fikri gibi geldi:

Zorba…. “…okula gitmediği için beyni bozulmamış. Çok şeyler yapıp çok şeyler görmüş ve çekmiş; açılmış, kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiş. Bizim için dallı budaklı ve çözülmez olan bütün sorunları o, hemşehrisi Büyük İskender gibi bir kılıç vuruşu ile çözüveriyor. Onun açık vermesi zordur… Biz okumuşlar, havadaki sersem kuşlar gibiyiz.”

Ya da şurada söyledikleri:

“Ay ışığında Zorba’ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, vücudunun ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip nasıl Zorba’yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim.”

Zorba hayat, ölüm, aşk, kadın ve erkeğe bir serenad. Okurken düşündüren, düşünürken gülümseteni umut veren ama aynı zamanda da hüzünlendiren…

Sınırsız yaşam enerjisi hiç bitmeyecek gibi görünen ama yarasız değil… Kalbi kırmızı, sarı, siyah yamalarla dolu. Binlerce delikli, binlerce yamalı ama korkusuz. Öte yandan kimi zaman acımasız ve bencil…

 Kazancakis’in bu nefis romanının bale versiyonunu izlemeye giderken biraz kuşkuluydum. Bol bol sirtaki seyredeceğimizi biliyordum ancak kitabın felsefi boyutunun nasıl sahneye aktarılacağını çok kestirememiştim. Nitekim kafamdaki soru işaretleri sahnedeki yerlerini korudular. Eğlenceli, özellikle bizim gibi alkışlamayı, ritim tutmayı, hatta kalkıp halay çekmeyi seven Akdenizli milletler için güzel bir oyundu. Oyunun sonunda biraz da başrol oyuncularının seyirciyi gaza getirmesi sonucu dört kez bis yaptılar. Bana sorarsanız bu kadarı biraz çok kaçtı. Yine de rengarenk, keyifli bir gösteri sergilediler bizlere, o yüzden emeği geçen herkese çok teşekkürler.  Zorba da, madam Hortance da, Basil de çok başarılı idi ancak Zorba’nın balesi bir aşk hikayesinden öteye gidemedi.

Peki ya Anthony Quinn’in oynadığı Zorba the Greek  filmine ne demeli… Bu role Anthony Quinn’den daha çok yakışacak biri var mıydı bilemiyorum.

Filmin onlarca unutulmaz sahnesi arasında beni en çok etkileyen Madam Hortence öldükten sonra evinin köylüler tarafından yağmalanamasının ardından bomboş odada ölüm yatağında yattığı sahne oldu.

 Zorba çapkın, Zorba aşk adamı… Aşkın acıtıcı olduğunu bilen ama yine de korkmayan, vazgeçmeyen, kokusunu aldı mı kaçırmayan… Ölüm onun için doğal bir son, sonrası yok. Canlı- kanlı bir yürek, toprak anasından göbeği kesilmemiş, hilesiz, kocaman bir ruh Zorba. Gördüğü her şeyi her gün ilk kez görüyor gibi bakan, su, yıldız, kadın, ekmeği tanrının elinden ilk çıktıkları günkü parlaklığında gören.

Bence hepimizin hayatında bir Zorba olmalı, ya da aslında daha güzeli içimizdeki bir parça Zorba’ya benzemeli.. Siz ne dersiniz?

Avrupa Birliği’nden Kültür Edebiyat Çevirilerine Hibe

Bugün gelen bir e-mailden Türkiye’nin de katıldığı Avrupa Kültür Programı kapsamında, kültür alanında, edebi çeviri projelerine hibe desteği alınabildiğini öğrendim. Çeviriler tüm Avrupa dilleri ve Türkçe arasında olabilecekmiş. 25 bin euroya kadar destek alabiliyormuşsunuz ve  son başvuru tarihi 3 Şubat 2011miş.

Eğer siz ya da yakın çevrenizde çeviri işi ile uğraşanlar, yayınevleri var ise ilgilerini çekebilir diye düşündüm. Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu’nun sayfasında ilgili linki bulamadım ancak ab-ilan.com adresinde çıkan duyurunun linkini burada veriyorum. Duyurmaya ne dersiniz?

Osmanlı’da Hanedan, Murat Belge, Muhteşem Yüzyıl…

Ortalığı kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl dizisi, hakkındaki olumsuz eleştirilere ve dizinin yayından kaldırılması için RTÜK’e yapılan şikayetlere karşın izlenme rekorları kırmaya devam ediyor. Kimisi diyor ki the Tudors çakması, kimisi diyor ki ecdadımıza hakaret ediliyor. Osmanoğulları büyük büyük büyük dedeleri televizyon ekranlarında bizler gibi, insan gibi gösterildiği için tepkili. Onların bu tepkisini görünce doğal olarak başta Can Dündar olmak üzere insanların aklına Mustafa filmine gösterilen tepkiler geldi. Şimdi bunları görüp duyup da Gündüz Vassaf’ın “kahramanlar ve totaliter sistem” üzerine söylediklerine hak vermemek elde değil. Bence kahramanlar sadece epik yönleri ile değil insani özellikleri ile bilindiklerinde daha büyük olurken bazıları neden onların da insan olduğunu, duyguları olduğunu, çelişkiler yaşadıklarını, zaafları olabileceğini ancak buna rağmen büyük işler başardıklarını bilmek ve görmekten rahatsızlık duyarlar anlayamıyorum.

Öte yandan dizi yayına girdiğinden bu yana tarihimiz yanlış anlatılıyor diye bir kesim de var ki onlara şu iki noktayı hatırlatmak istiyorum.

1) Tarih bir yorum işidir. Batı medeniyetlerine sorarsanız Yeni çağın başlangıcı 1492 yılında Amerikanın fethi iken, bizim tarih kitaplarımızda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi değil midir? Balkan ülkelerine seyahat etmiş olanlar bilir, bu ülkelerin milli kahramanlarının pek çoğu Osmanlıya isyan etmiş, direnmiş, ve başarılı olmuş tarihi kişilerdir. Onların tarihi bizim bildiğimiz tarihten farklı bir tarihtir.   Objektif bir tarih yazımı mümkün müdür? Bence değildir. Sonuçta her birey gibi her ulus da kendi hikayesini anlatır. En sevdiği yönleri ortaya çıkarır, parlatır, onlara odaklanır.

2) Bu dizi sayesinde hep birlikte ne kadar tarih meraklısı olduğumuzu bir kez daha anladık. Çok merak ediyorum, bu ülkede kaç kişinin lisede üniversitede iken en sevdiği ders tarihti. Nedense ortaokul lise yıllarında  Osmanlı tarihi dersleri bana ölüm gibi gelirdi. Hiç de sevmezdim hatta itiraf ediyorum kopya çekerdim. Bu dersler ezbere dayalı, ardı ardına önce savaş ve zaferlerin, ardından toprak kayıpları ve yenilgilerin anlatıldığı sıkıcı derslerdi. Ancak üniversite hayatı benim Osmanlıya bakışımı değiştirdiği gibi ilgimi de fazlasıyla çekti. Bunun en büyük sebebi kendisinden ders alma şansına sahip olduğumuz İlber Ortaylı oldu. Sınavlarda bize Akdeniz haritası çizdirip o zamanın önemli liman kentlerini, ünlü ticaret ve kültür merkezlerini işaretlememizi isterdi. Trablusgarp ile Trablusşam’ın ayrı coğrafyalar olduğunu bilmeyen ancak liseyi başarı ile bitirip, üniversite sınavlarında yüksek puanlar almış olan ben ve sınıf arkadaşlarım için tarih eskiden bildiğimizden farklı birşey olmuştu. Zaferleri ve yenilgileri getiren etkenlerin sadece ordu ve askerlerle değil, Osmanlının kurumları ve izlenen politikalarla ilgili olduğunu farketmemizi sağlamıştı.

Hanedan da Osmanlı kurumları arasında en önemlileri biri idi. Hanedan, padişah ve kadınları, haseki sultanlar, valide sultanlar, padişah kızları ve damatları ile şehzadelerden oluşuyordu. İşte nüfusumuzun pek çoğunun Muhteşem Yüzyıl dizisi ile öğrendiği hasekiler ve valideler aslında Osmanlı kurumsal yapılanmasının da önemli bir öğesi olan Hanedanın parçası idi.

Tüm bu yukarıdakilerden yola çıkarak, kütüphanemde bulunan Murat Belge’nin Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür adlı Bilgi Üniversitesinden çıkmış kitabında yer alan ve benim önemli olduğunu düşündüğüm ayrıntıları bir kez de burada paylaşmanın yerinde olacağını düşündüm. İşte kitaptan bazı notlar:

OSMANLIDA HANEDAN KURALLARI

  • Osmanlı hanedanı zaman içinde tamamen kendine özgü bir evlilik biçimi yaratmıştır.
  • Dünyadaki pek çok feodal-monarşik düzende,”soyluluk” iki taraflı kabul edilmiştir; yani söz konusu rejimin bütün dünyadaki güçlü “ataerkil” anlayışına rağmen, soyluluk yalnız ve tamamen “baba”dan değil, bir ölçüde “anne”den de geldiği kabul edilen bir şeydir.
  • Ancak Osmanlılarda durum böyle değildir. Hanedan bir kere oturup kurallar biçimlendikten sonra, Osmanlı hanedanı padişahla arasında kural olarak “evlilik bağı” dahi bulunmayan köle cariyelerle devam etmiştir.
  • Osmanlı Devleti’nin başındaki kişinin evlendiği kadınlardan bir çeşit prestij yarar vb. sağlaması, ilk bir kaç kuşakta gördüğümüz bir şeydir. Osmanlı güçlendikçe, padişahın kadınının ona bir şey katması söz konusu olmaktan çıkmış ve dolayısı ile kadının statüsünün ”köle” olması kuralı adamakıllı yerleşmiştir.
  • Köle olan kadın zorunlu olarak gayr-i Müslim ve gayr-i Türktür. Bu bütün aristokrasilerde gördüğümüz bir özelliği getirir: Etnik kökenin zamanla silinmesini. Avrupa’da da bir zaman sonra “tebaa” ile aynı etnik kökeni paylaşan “monark” kalmamıştır. Bu durum bir soyun kanının (bir halkın değil) soylu olduğunu iddia eden feodal dünya görüşü ile çelişmez.
  • Osman Bey, Orhan bey ve II: Murad annesi Türk olan üç Osmanlı Padişahıdır.
  • Özellikle Bayezid’ten sonra imparatorluğun yeniden kendini toparlamasından sonra Osmanlı padişahları artık çocuklarını doğuran kadınlarla evlenmezler. Nikah kural değil istisnadır.
  • Bayezid dönemi sonrasında nikahla evlenen Osmanlı Padişahları Kanuni Sultan Süleyman, Genç Osman, Deli İbrahim ve Abdülmecid olmuştur. Ama onların davranışları istisna, cariye ve evlilik dışı cinsel ilişki kural olacaktır.
  • Bunun sebebi yukarıda da değindiğimiz gibi, özellikle Fatih döneminin ardından devletin iyice güçlenmesi ile siyasi evliliklerin Osmanlı’ya değil karşı tarafa yaramasıdır. Hristiyan ya da Müslüman, herhangi bir rakip hanedanın temsilcisi veya sözcüsü  olabilecek bir kadının, padişahın zevcesi olarak sarayda oturup kalkması istenmemiştir. Zira Osmanlı ile evlenen kadının ailesi toplumda müthiş bir önem kazanır, bu da hem iç dengeleri bozar, hem de uzun zaman devam ederse özel tehlikeler yaratabilirdi.
  • Osmanlılar hanedanın kadın tarafının sadece kölelerden oluşmasını al-i Osman için bir soyluluk eksikliği olarak yorumlamadılar, tam tersine, bunu kendi güç ve kudretlerinin bir sonucu olarak gördüler.

ŞEHZADELER

  • Şehzadeler doğal olarak potansiyel padişahtır, dolayısı ile çok önemlidir.
  • Zamanın sağlık koşulları ve tıp bilgisiher padişahı çok sayıda erkek çocuk sahibi olmaya teşvik ediyordu, çünkü çocuk ölümü oranı hanedanda bile yüksekti.
  • Şehzade belirli bir “olgunlaşma” yaşına gelince bir sancağa gönderiliyor, “sancakbeyi” oluyordu. Bu doğrudan doğruya yöneticiliği öğrenmek demekti. Dolayısıyla çok da mantıklı bir uygulamaydı. Ancak şehzadelerin padişahlık kursu görmek için bazı sancaklara özellikle gönderildikleri, örneğin düşmanla işbirliği yapmamaları için hiç birinin Rumeli’de bir sancağa gönderilmedikleri de görülüyor.
  • Şehzadenin bir çeşit “minyatür padişahlık” ortamında yaşaması için gerekli tedbirler düşünülmüştü. Bir kere şehzade padişah babasınınki gibi bir haremde yaşıyordu. Burada yanında kendi annesi vardı. Ayrıca henüz on üç on dört yaşında da olsa kendi cariyeleriyle kuşatılıyor ve kadınlarını bulmaya başlıyordu.

HASEKİ SULTANLAR

  • Cariyeler içinden pek azının padişahın “gözde”si olabilmek şansına sahip olduğu kabul edilirdi. Bunların çoğu hizmet erbabı olarak saraydaki hayatını tamamlardı: Yalnız padişaha değil, valide veya haseki sultanlara ve hatta haremin üst rütbeli kadınlarına hizmet ederek.
  • Lonca sisteminin dereceleri onlar için de geçerliydi: Saraydaki hizmete çırak olarak başlarlar, işleri öğrendikçe kalfa derecesine terfi eder, en iyileri daha ileri yaşlarında usta olurdu.
  • Kızların en güzel ve en yeteneklileri, daha baştan padişahın çekebilecekler arasına alınırdı. Bunlar orada aldıkları dersler ve öğrendikleri hünerlerle musikişinas veya rakkase olarak başarı sağlamış olanlardır.
  • Padişahla daha yakın ilişkisi olanlara “gedikli cariye” denilirdi. Padişahın ilgisini çekerse “gözde”, ilgi ilk geceden sonra devam ederse”ikbal” denirdi. Padişahın karısı denebilir bir mertebeye ulaşan cariyeler “Haseki Sultan” olurdu. En yüksek rütbe, çocuk doğuranlar için kullanılan “kadın”dı. En büyük erkek çocuğu doğuran “Birinci kadın” olmak üzere.
  • Erkek doğuran hasekinin haremi terk etmesi gerekirdi. Burada hasekinin birden fazla erkek çocuk doğurarakpadişah nezdinde fazladan etki ve prestij kazanması engellenmeye çalışılıyordu.

KANUNİ VE HÜRREM

  • Kanuni Sultan Süleyman saltanatına geldiğimizde yukarıda bahsedilen kuralın paramparça olduğunu görüyoruz.
  • Süleymanın şehzadelikten kadını Mahidevran’dı. Manisa’da Süleyman’ın yanında bulunan on yedi kadından biri idi. Ancak Manisa’dan İstanbul’a gelip Topkapı Sarayına yerleştikten sonra Süleyman haremde Hürrem’le karşılaştı ve ona aşık oldu. Bu padişahlarda pek alışık olduğumuz bir şey değildi.
  • Hürrem’in saraya gelmeden önceki adı tarihte Rokselan olarak geçer. Bu bir özel ad olmaktan çok “rusyalı kız” ya da Rutenyalı kız” gibi bir niteleme olabilir. Ukraynalı olduğu genel olarak kabul edilebilir.
  • Hürrem hakkında hikaye boldur. Venedik Elçisi Bernardo Navagero bunların en ünlülerinden birini raporunda yazmıştır: Mahidevran bir kıskançlık nöbetinde Hürrem’i dövmüş ve tırmalamış, Hürrem, padişahtan kaçarak ilgisini iyice uyardıktan sonra sıyrıklarını göstererek Mahidevran’ın saraydan uzaklaştırılmasını sağlamış.
  • Hürrem Süleyman’a biri kız, altı çocuk doğurdu: Mehmed, Mihrimah, Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir. Buna rağmen saraydan hiç ayrılmadı, oğullarından herhangi biriyle sancağa çıkmadı.
  • Üstelik Süleymanla nikahlandı. Bu zamana kadar toplum padişahın haseki lerle evlenmemesine o kadar alışmıştı ki bu izdivaç bir şok etkisi yarattı. Halk arasında Hürrem’in padişahı büyü yoluyla ele geçirdiği söylentileri yayıldı. “Cadı” olduğu bile söylendi. Hürrem’i kıskandırmamak için Süleyman haremi de boşaltmış, hizmetkarlar dışında kimse bırakmamıştır. Bu olgulardan başka mektupları da hanedan tarihinde eşi pek olmayan bir aşk ilişkisi yaşadıklarını kanıtlar.

Uzun bir yazı oldu. Ancak benim gerçekten de ilginç bulduğum bilgiler bunlar. Son bir söz söylemek gerekirse, kitap okumak konusunda isteksiz olan toplumumuzun tarihe merakını uyandırmak için böyle diziler çekilmeye devam edilmeli diye düşünüyorum. Belki işte o zaman raflardaki kitaplar yerinden iner de biz de gerçekten okuyan ve sorgulayan bir toplum haline gelmeyi başarabiliriz.

Gündüz Vassaf’tan Cehenneme Övgü

Bu aralar akşamları kütüphaneden gözüme takılan bir kitabı çekip, bir kaç sayfa okumak gibi bir huy edindim. Eskiden kitapların sayfalarını çizmekten, karalamaktan korkup, bir kitabı yarım bırakmaktansa sıkıla sıkıla okup bitirmeyi tercih ederken, şimdilerde kitapları çiziyor, karalıyor ve bitirmek zorunda hissetmeden bir kenara bırakabiliyorum. Kendi kendime koyduğum bu katı kuralları bozmanın beni ne kadar rahatlattığını  görünce hem mutlu oldum hem de  “yarım bıraktığın lokma arkandan ağlar” misali acaba kitaplar arkamdan ağlar mı diye düşünmeden edemedim. 

İşte kafamda kitaplar konusundaki bu yeni yaklaşımımı sorgularken yaz sonunda bana ailemizin benden epeyce genç bir üyesi tarafından hediye edilen Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabını alıp okumaya başladım. Okudukça bu yazarı neden daha önce okumadım diye hayıflandım, hayıflandıkça daha hızlı okuma isteğim kamçılandı. Kitap Gündelik Hayatta Totalitarizm alt başlığı ile aslında içeriği hakkında da bir ipucu veriyordu ancak ben bu kadar keyifli bir kitapla karşılaşacağımı ummamıştım. O kadar sevdim ki hakkında yazmak için bitirmeyi bekleyemedim. 

Kitap anlatılacak gibi değil çünkü hayat- ölüm, gece-gündüz, cennet-cehennem, özgürlük- kölelik gibi temel kavramları sorgulayan 20 farklı bölümden oluşuyor. Bölümler arasında diğer ünlü düşünürler tarafından söylenmiş aforizmaları okudukça gülümsemeden edemiyorsunuz. Örnek mi?

“Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.”-  Wilhelm Reich-

Kitap gece ile başlıyor, cehennem ile devam ediyor.

Gündüz içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarırken, geceleri kendimizi daha özgür hisseder, dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşuruz diyor yazar. “Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız…. gece sevişiriz… geceleri aşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanelerimize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. Ama geceler bizi yeniden aşık eder, bize “seni seviyorum” dedirtir. Gündüzleri söylenen seni seviyorumlar geceye gönderme yapar.”

Yine kitabın ilk bölümünde “Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır…. Yaşam, gecenin konusudur.” diyor yazar.

Gündüzleri iş güçle uğraşan, eve gelir gelmez takım elbiseyi sıyıran ve gün boyu yapamadıklarını yapmak için sabırsızlanan bizler için çok doğru değil mi Gündüz Vassaf’ın söyledikleri.

Daha ilerleyen sayfalarda, kültürün bize dayattıkları konusunda öyle şeyler söylüyor ki, özellikle bütün dünyada apartman dairesi planlarının nasılda aynı olduğunu, şartlanmış şekilde aynı  120 ekran LCD televizyonları duvara monte edip, karşısına L kanepe koyduğumuzu, yere yakın alçak yatakları tercih ettiğimizi, az eşya- ferah ev konsepti ile hepimizin bir anda nasıl da budizim etkisi altına girdiğimizi düşünüp gülümsüyorum.

Ardından kitabın “Kahramanlar Totaliterdir” başlıklı bölümünde Napoleon Bonaparte’ın şu aforizması ile karşılaşıyorum:

“Devletim ben. Burada halkın temsilcisi yalnızca benim. Hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz. İnsanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar. Fransa’nın bana olan ihtiyacı, benim Fransa’ya olan ihtiyacımdan daha fazla.”

Biraz daha okuyunca aslında karşımıza çok da tanıdık ve güncel nitelikli bir takım tespitler çıkıyor:

“Kahramanın “insani” yanı totaliter düzenin işine yaramaz. Bizim de “insani” olana fazla bir saygımız yoktur. Saygıyı kahramana gösteririz. Kahraman insan değildir. Kahramanlık eylemi ve onun halesinden yansıyan şeyler dışında, kahraman hakkında ne denli az şey bilinirse o kadar iyi olur.

“Kahramanın, kahramanlıkla ilgili olmayan günlük yaşantısı sansüre tabidir. Biz genellikle, kahramanın horlaması, annesi ile sürtüşmeleri, şakaları, nefesinin kokması, yüzünün kızarması hakkında hiç bir şey bilmeyiz…. “

Kitaptan daha pek çok alıntı yapmak mümkün ancak kendisini edinip okumak çok daha keyifli olacaktır. O nedenle özellikle Galatasaray, Hürrem, Sülüman tartışmaları  ülke gündemini meşgul ederken,  alınıp, keyifle okunacak bu kitabı sizlere tavsiye ediyorum.

“Mutluluk Projesi” ve kişisel gelişim zırvaları…

Yoğun iş temposu dinmeyeceğine göre biraz daha çaba sarfetmem gerekiyor olumsuz ruh hallerinden sakınmak için. İşte tam da bu yüzden dün öğleden sonra evden çıkıp, önce biraz teyzeme uğradım. İki kahvenin ardından oradan da çıkıp kendimi Tunalıya attım. Adam çalıştığı için akşam saat 7 gibi buluşacaktık onunla. O yüzden önce D&R’a girdim, ardından gidip Turunç Cafe’ye oturdum. Saat beş buçuk gibi Gamze gelecekti. Ben onu beklerken bir kadeh şarap söyleyip, aldığım kitabı yine D&R’dan aldığım kırmızı kalemle çizerek okumaya başladım.

Kitab’ın adı “Mutluluk Projesi”. Yaz tatilinden beri gözüme takılan ama Adam’ın bana bir türlü aldırmadığı kitap. Ona kalırsa insan kendini iyi hissetmek istiyorsa o anda yapması gerekeni yapmalıdır. yani portakal mı istiyor canın? Soy bir tane o zaman. Çamaşır mı yıkamak lazım? Yıka o zaman. Bak aklındaki yapılması gerekenler listesi bitince kendini nasıl rahatlamış hissedeceksin. O yüzden bizim adamın böyle mutluluk zırvalarına ihtiyacı yoktur. Yapılması gerekeni zaten senin bildiğini düşünür ve aslında haklıdır da.

Neyse ihtiyacım olmadığını bildiğim halde bu defa yanımda Adamın olmamasını da fırsat bilerek aldım kitabı. Kitap ne diyor peki? Daha 5. sayfasında Robert Louis Stevenson’dan şöyle bir alıntı yapmış: ” Mutlu olma görevi kadar hafife aldığımız bir başka görev daha yoktur”. Herkesi mutluluğa götüren yol farklıdır. O yüzden herkesin mutluluk projesi farklıdır. Yani tek reçete yoktur.

Şimdi bir yandan kitabı okuyorum bir yandan da içimdeki öyteki ses kulağıma başka şeyler fısıldıyor. İç sesim diyor ki;

Hayata bakış açını değiştirmezsen, hayatın değişmez! Yani o değişmiyorsa sen değişeceksin Evet bunu yapmak hayatı kolaylaştırıyor kesinlikle. Olumlu düşün olumlu şeyler olsun. Beyin o kadar güçlü bir organ ki herşeyin iyiye de kötüye de gitmesini o sağlıyor. Evet doğru inandırıcı.  Ama yine de bu düşüncenin ilk kimin tarafından ortaya atıldığı konusunda benim içimde bir de şüphe uyandırıyor. İnsanlığın ortaya çıkışı kadar eski olan kölelik sistemini hazmetmemizi sağlamaya mı çalışıyorlar yoksa?  Ancak, dünya nüfusunun %99′u bir şekilde modern kölelik sistemine hizmet ettiğine göre, bu kişisel gelişim zımbırtısı da bizim için uyuşturucu ilaç görevi mi görüyor acaba?

Bütün o yoga seansları, kuantum fiziği tartışmaları, ciddi de bir pazar yaratmış vaziyette… Bir nevi din haline geldi hatta…. İçimizde kaybettiğimiz mutluluğu ortaya çıkarmaya çalışırken başka birilerini zengin ederek, mutluluklarına katkı sağlıyoruz sanırım

Yoksa sağlık en önemlisi, gerisi boş diyip mutlu olmak çok da zor değil aslında. İşteki, evdeki sosyal hayattaki ıvır zıvıra kafayı takıp da hayatı kendimize  zehir etmeye gerek olmadığını sokakta çevirdiğin kime sorsan söylemez mi? Söyler. Herkes takma yahu der… Salla gitsin

Neyse sonuçta  kitaptaki kafama yatan bir iki öneriyi dikkate alarak kendime kısa vadeli bir deneme programı yaptım. Oturdum düşündüm beni en çok ne yoruyor diye. Yaptıklarımdan çok yapmadıklarım yoruyormuş meğer! Aslında bu duruma da çok şaşırmadım.

Öncelikle geçenlerde beyin yorgunluğunu beden yorgunluğu ile dengelemeyen insanların bunalıma girdiklerini okudum bir yerde. Bence çok doğru. Gün içerisinde çay almak için bile yerimden kalkmadığım düşünülünce, nerede ise hiç yürümediğim, merdiven çıkmadığım göz önünde tutulunca benimki kadar yorgun bir beyin tabi ki isyan eder.

Demek ki beyin yorgunsa bezgin Bekir misali eve gelinip bilgisayarın ya da televizyonun başına çökülmeyecek. Onun yerine hareket etmek için fırsat yaratılacak!

Gece erken yatılacak! Baykuş gibi geç saatlere kadar oturulmayacak! İyi uyku gibisinin olmadığı unutulmayacak! İyi uyuduğum zamanlarda ertesi gün cildimin nasıl da ışıl ışıl parıldadığı sürekli akılda tutulacak.

Hiç bir iş ertelenmeyecek. İstiflenmeyecek. Akılda depolanan her türlü ıvır zıvırın korkunç ağırlık yarattığı unutulmayacak. Miskinlikten, ertelemekten imtina edilecek.

Aşırı alkol ve hamurdan uzak durulacak. Biri gereksiz yorgunluk diğeri gereksiz şişkinlik yaratıyor. Eh geçen hafta gidip tepsi mantısı açlığımızı da bastırdığımıza göre sorun yok. Et ve ot obur olunacak!

Dağınıklık engellenecek. Eve gelir gelmez üzerimden nerede ise yırtarak çıkarıp atmak istediğim gömlekler etekler ceketler yerine kaldırılacak. Gardrobumun kapak kulpları yerine içindeki askılıklar elbiselerimi asmak için kullanılacak! Ertesi güne giyileceklere bir gece önceden karar verilecek. Sabah böylece daha rahat edilecek.

Evden 15 dakika daha erken çıkılacak. Böylece, sinir bozan asansör kuyruklarına yakalanılmayacak.

Çok da zor değil sanki :)

Deneyelim bakalım!

Efrasiyab’ın Hikayeleri-İhsan Oktay Anar-

Uzun zamandır kitap okumamaktan kaynaklanan vicdan azabımı bastırmak üzere bu sefer gerçekten kendimi okumaya verdim. Evde çalışma odasının kütüpanesinde bana okunmak için habire göz kırpan dizi dizi kitaplara artık kulak vermem gerektiğini buraya da defalarca yazmıştım aslında. Kitaptan çok blog okumayı tercih etmem daha az okuyan bir insan evladı olmamın en büyük sebeplerinden biri haline gelmişti. Bu uzun girizgahtan sonra üzerimdeki okuma uyuşukluğu attığımı umarak son okuduğum kitabı büyük bir mutlulukla sunuyorum:

Efrasiyab’ın Hikayeleri- İhsan Oktay Anar
Efrasiyab’ın Hikayeleri benim okuduğum ilk İhsan Oktay Anar kitabı. Korku, din, aşk ve cennet kitabın ana temaları ve bu ana temalar altında tam sekiz hikaye anlatılıyor. Hikayeleri bir Ölüm anlatıyor, bir de ölümden korkmayan Cezzar Dede. Cezzar Dede ile Ölüm kitap boyunca vadesi yetmiş, dokuz canından sekizi gitmiş, biri kalmış Uzun İhsan’ı arıyorlar.

Cezzar Baba alabildiğine sevecen, hayatta doyuma ulaşmış bir ermiş adeta. Ölüm ise mühürlenmiş, yüzünde gülümsemesi olmayan, ifadesiz, duygusuz ve görevini yapan bir vergi memuru edasında. Vadesi yetenin borcunu tahsil ediyor. Ölümün Uzun İhsan’ı bir türlü yakalayamadığını gören Cezzar Baba da kitapta Ölümün alacaklarını tahsil etmekte zorlandığını ifade ediyor zaten. 

Kitabın bütün karakterleri romanın bir köşesinde kesişiyorlar. O yüzden bu detayları atlamamak için ele alınınca bitirilmesi gereken bir kitap. Hikayelerde tarihte yer edinmiş pek çok karaktere atıf yapılmış. Güneşli Günlerdeki Kont, Kont Drakula’ya; Bidaz’ın Lanetindeki Kral Bidaz, bizim bildiğimiz Midas’a;   Bir Hac Ziyaretindeki Vudistler ve  Vuda, Budizme; Şarap ve Ekmek’teki Bestenur, Kırmızı Başlıklı Kıza; Gülerk Kent ise Superman Clark Kent’e gönderme yapıyor. Arada benim bilmediğim ve anlamadığım başka göndermeler olması da kuvvetle muhtemel tabi.

Hi,kayeler arasında Dünya tarihini okurken sıkıldığımı da itiraf etmem lazım. Zira İhsan Oktay Anar’da bu hikayenin bitiminde Cezzar Dede’yi “Bu gerçekten ibretlerle dolu bir hikaye, Ne var ki çok uzun. Bu yüzden çoluk çocuğa anlatılır cinsten değil. Ayrıca takip edilmesi biraz zor gibi. Dinleyenin anlamasından çok, anlatmanın zevki için anlatılmış gibi görünüyor” diye konuşturarak bana katıldığını ifade ediyor.  Kitabın kurgusu çok hoş, içindeki tasvirler çok doyurucu ve bence İhsan Oktay Anar’ın tarzını anlamam açısından da mantıklı bir başlangıç kitabı olmuş.

Bakalım sırada hangi kitap var?

Başlık koyamadım ben sana

Uzun süre yazı yazmayınca yazdığım yazının başlığını ne koyacağımı şaşırıyorum. Bu yazı da öyle bir yazı oldu. Günler, haftalar birbirini kovalıyor. Ben dünyada Türkiye’de ne olduğunu çok da bilmeden ya da çok da fazla aldırmadan yine kendi gündemim içerisinde yuvarlanmaya devam ediyorum.

Son yazdığımdan bu yana iki kitap bitirdim sayılır. İlki Dan Brown’ın Kayıp Sembolü, ikincisi de Ayça Şen’in Hırs ve Cezası. Okudum sayılır diyorum çünkü kitabı sabah işe giderken okuyup bitiririm diye yanıma almıştım ki bitiremeyip bir de işte masamda unuttum. 

Hırs ve ceza bir yazarın yazamadığı romanın romanı. Ama öyle ki sanki Ayça Şen oturmuş, bir haftada karalamış sonra da yayıncıya yollayıp bastırmış. Eğlenceli mi? evet belki ama kitap gibi bir kitap ya da roman gibi bir roman olmamış bence!

Dan Brown iyiydi sürükleyiciydi… Ancak finali bana biraz kof geldi…. Detaya girip de spoiler vermiyorum.

Dün akşamdan beri kütüphanemdeki okunmamış kitapları bir araya toplamaya çalışıyorum. O kadar çok ki… Alışveriş delisi kadınlar genelde kıyafet alırken ben parayı kitaba, cdye, dvdye harcamışım sanırım. Bir de aldığım kitabın içine tarih yazma huyum olduğu için 3 sene önce alınmış kitapların hala kütüphanede sessizce okunmayı beklemelerine epeyce şaşırdım. Şimdi kendime bir yasak koydum. Evdeki kitaplar bitene kadar kitap almayacağım. En azından minimum ölçülerde alacağım.  Bir şeyi yarım bırakamama gibi bir saplantım olduğundan önce yarım yamalak bıraktıklarımı bitirmek gibi bir fikir var kafamda.

Listeden neler var neler….

Yaşar Kemal, Dostoyevski, Oya Baydar, Orhan Pamuk, Milan Kundera vs vs vs….

Bakalım ne kadar zaman alacak…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers