Milyon Kere Ayten…

Az önce facebookta gezinirken, ortaokul-lisedeki coğrafya  öğretmenimin resmine yorum yapan çok eski bir başka tanıdık yüze rastladım: “adını unuttuğum ama kendini hiç unutmadığım Fransız edebiyatı öğretmenim Hamdi Hoca”.  Hamdi Hocayı gördüğümde  önce biraz afalladım ama sonra çok sevindim. Çünkü kendisine 19 sene öncesinden kalma bir özür borcum vardı ve şimdi ansızın karşıma çıkıvermişti kendisi. Hemen bir arkadaşlık isteği gönderdim. 

Özrümün sebebi kıymet bilmemekten kaynaklanıyor. Sınıfta bize şiirler okuyan, sanatçı ruhlu,  hem şair hem  tiyatrocu,  yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan okulun diğer hocalarından çok  farklı bir mizaca  sahip olan Hamdi Hoca’ya  o ergenlik fırtınaları ile ne çok çektirdiğimizi bugün  utanarak hatırlıyorum.   Grup kararı (evet yanlış duymadınız grup kararı) alarak kendisine toplu küsme eylemi yaptığımızı, göstere göstere kopya çektiğimizi, ders dinlemeyi bırakın dersi sabote etmek için elimizden geleni yaptığımızı anımsıyorum.

Veli öğretmen görüşmesi günü geldiğinde anneme Fransızca hocasına gitmeni istemiyorum demiştim. Annem bu lafı duyar da durur mu? Okuldan girer girmez soluğu ilk Hamdi Hocanın yanında almış tabi.

Aralarında tam olarak ne konuştular bilmiyorum ancak, akşam annem eve gelip de Hamdi Hoca’nın :”lütfen epicurious’a söyleyin ben onu çok seviyorum” dediğini söylediğinde  bir şeyleri yanlış yaptığımın ayırdına varmaya başlamıştım aslında. Ama tabi nafile… İnadım inat bir dönemdeydim zira!

Liseden mezun olup,  özellikle de o dönemde disiplini ile ünlü çok sevgili!!! okulumuzun!   baskısından kurtulup,   özgür irademizle  kendi doğru ve yanlışımıza karar verebildiğimiz bir döneme girince  ara ara Hamdi Hocayı hatırlar oldum.  Kendisi bizim okuldan ayrılmıştı.  Nerede olduğu konusunda bir fikrim yoktu.

Normalde çok şımarık bir çocuk olmadığım halde  bu altın kalpli öğretmene karşı takındığımız abuk subuk ruh hallerimizi, şımarıklıklarımızı  ve hatta terbiyesizliklerimizi kendime açıklayamadım. Yıllar geçtikçe daha çok utandım ve bir fırsat elime geçse de o beni hatırlamasa bile ben en azından  elimden geldiğince yaptığım eşekliğin farkına vardığımı dile getirebilsem diye düşündüm. İşte şimdi elime bir fırsat geçti. İlk defa sabırsızlıkla facebookta birinin benim arkadaşlık isteğimi kabul etmesini bekliyorum ve kendisine sınıfta defalarca okuması için yalvardığımız bir Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri ile yazıyı noktalıyorum. :)

Milyon kere Ayten

Ben bir Ayten´dir tutturmuşum 
Oh ne iyi
Ayten´li içkiler içip 
Sarhoş oluyorum ne güzel 
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin 
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor 
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum 
Ayten üstüne 
Saatim her zaman Ayten´e beş var 
Ya da Ayten´i beş geçiyor 
Ne yana baksam gördüğüm o 
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor 
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz 
Günlerden Aytenertesidir 
Odur gün gün beni yaşatan 
Onun kokusu sarmıştır sokakları 
Onun gözleridir şafakta gördüğüm 
Akşam kızıllığında onun dudakları 
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim 
Ayten´i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz 
Bir kadehte sizinle  içeriz Ayten´li iki laf ederiz 
Onu siz de seversiniz benim gibi 
Ama yağma yok 
Ayten´i size bırakmam 
Alın tek kat elbisemi size vereyim 
Cebimde bir on liram var 
Onu da alın gerekirse 
Ben Ayten´i düşünürüm, üşümem 
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar 
Parasızlık da bir şey mi 
Ölüm bile kötü değil 
Aytensizlik kadar 
Ona uğramayan gemiler batsın 
Ondan geçmeyen trenler devrilsin 
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin 
Kapansın onu görmeyen gözler 
Onu övmeyen diller kurusun 
İki kere iki dört elde var Ayten 
Bundan böyle dünyada 
Aşkın adı Ayten olsun

 Ümit Yaşar Oğuzcan

Yeni İş… Yeni Kıyafetler…

“Bu blogun yazarı seneye çok iyi başladı. Yıllardır aklındaki İstanbul’a taşınma hayali nerede ise gerçek olmak üzere. Hem de çok heyecanlı, çok hızlı bir sektörün, çokkk cici bir firmasında işe başlamak üzere. Dün sözleşmesini imzaladı ve postaya verdi bile. Bu Ankara’daki son haftası ve en kısa zamanda İstanbul caddelerini, sokaklarını aşındırmak için can atıyor. İstanbul’a gidiş vaktini beklerken de boş durmuyor, yeni işe yeni kıyafetler diktiriyor.”

Şimdiye kadar mağazalarda 1960′ların modasına benzer  bir şey gördüğümde üstüne atlar, kaçırmadan gardrobuma katardım. Ne var ki bu diktirme işi gündemime girdiğinden bu yana saatlerce internette gezinip model arıyor, sonra onların renkli çıktılarını alıp  terziye gidiyorum. Terzimiz Güner Amcaya, bana bunun aynını dikebilir misiniz diyorum, dikiveriyor. Benim beğendiğim modeller genellikle yazlık elbise modelleriydi. Ancak güzel kumaş seçimleri sonucunda, hepsini modifiye edip, kollarını uzatarak kışlık elbiselere dönüştürdük.  Önümüzde yaz var. İşimiz daha kolay. Efil efil dikilmiş yazlık elbiseleri kim giymek istemez ki? Zaten pantolon, ceket, etek yerine tek parça güzel bir elbise hem daha zarif, hem de aksesuarlarla renklendirmesi daha kolay bana kalırsa! Feminenliğinden hiç bahsetmiyorum bile!

Model ararken öncelikle Burda dergisine baktım ancak bana çok yardımcı olamadı maalesef. Sonra moda bloglarını karıştırmaya başladım. Sonra dedim ki ben en iyisi dikiş bloglarına bakayım. İşte bu arayışın sonunda, http://sewingadicta.blogspot.com/ adresindeki dikiş bloguna ulaştım. İşin enteresan tarafı blog sahibi terzi bayan Mad Men dizisinde rol alan oyuncuların giydikleri elbiseleri, ya da 1950-60′ların eski siyah beyaz filmlerinde gördüğü modelleri kendisi için dikiyor ve bunları resimleyerek blogunda paylaşıyordu. Bir gecede bütün blogu inceleyip kendi zevkime hitap eden modelleri bir kenara ayırdım. Ardından da hem Mad Men hem de sonradan keşfettiğim Pan Am dizilerindeki elbise modellerini bir klasörde topladım. Aşağıda benim beğendiklerime yer verdim. Bakalım siz de beğenecek misiniz?

Aşağıda  gördüğünüz Mad Men elbisesini koyu füme rengi %100 yün kumaştan truvakar kollu  diktirip kışlık hale getirdik.

Mad Men demişken… Joan gibi bir kadın olabilir mi diyorum bir kez daha! 

Gelelim bu yıl başlayan Pan Am dizisinin birbirinden nefis barbi gibi kızları ve aşık olunası giysilerine…

Benim elbiselerim burada gördüğünüz modellerin oynanmış, rengi değiştirilmiş ama ana tarzı aynı bırakılmış halleri. Diktirmekle ilgili en zevkli şey de zaten elbisenin nasıl olmasını istediğinize kendinizin karar verebilmesi. Tek sorun bir elbiseye kavuşabilmek için 3 kez terzinin yolunu tutmak gerekmesi! Yani biraz sabır işi… Ama değer!  Deneyin büyük ihtimalle pişman kalmayacaksınız.

Değişik bir Pazartesi

Bugün herkes işte, ben evdeyim. Ne güzelmiş Pazartesi kışın ortasında Pazartesi günü işe gitmemek! Ohhh :) Bütün gün bana ait. Gözüm yıllardır ilk defa posta kutusunda gelecek bir zarfın peşinde. Merakla bekliyorum ne zaman gelecek diye. O zarf gelecek sonra ben bir imza atacağım ve sanırım hayatımla ilgili pek çok şey değişecek. Hevesle bekliyorum :)

Peki ben beklerken ne mi yapıyorum? Güzel kahvaltılar ediyorum…

Bir sürü kutlama yemeğine katılıyorum…  

Hediyeler alıyorum… Hediyelerle gelen el emeği göz nuru kartlar bile o kadar güzel ki, bakmaya doyamıyorum…

Kediler ve Kitapların en son yayınladığı mutluluk veren filmler listesine göz atıp, bir yandan da kendi listemi oluşturuyorum…

Bir sürü yeni kıyafet diktiriyorum. Evet doğru! almıyorum! İstediğim modeli götürüp diktiriyorum… Model seçerken eski Vogue’lara  ve Mad Man dizisine göz atmayı ihmal etmiyorum :)  

İstanbul kitapları topluyorum… 

Hayal kurmaya devam ediyorum…

Kısaca kendimi yeni hayatıma hazırlıyorum….

hayatın gerçekleri vs hayal etmenin gücü…

Bu ara ya dışarılarda Ankara sokaklarını, restoranlarını, barlarını şenlendiriyorum ya da evde gömülmüş film, dizi ne buldu isem izliyorum. İzlediğim filmlerin her birini tek tek yazmak istiyorum ama fırsat bulamamaktan şikayetçiyim. Hafta içi bedenim işe giderken ruhum Ankara semalarını dolanıp duruyor. Ruh dedim ya benimki sanki bir uçurtma olmuş ofiste oturan bedenimin sağ el bileğine bağlı ipini kah zorlayarak daha yükseklere çıkmaya uğraşıyor, kah umutsuzluğa saplanıp aşağı doğru hüzünlü hüzünlü süzülüyor. İşte tam da bu aralar bedenimle ruhumun bir araya gelebildiği nadir zamanlardan birinde öyle bir film izledim ki artık daha fazla bekletmeden bunu mutlaka yazmalıyım dedim.

Belki de pek çoğunuzun yıllar önce izlediği Finding Neverland’den bahsediyorum. Hani şu Peter Pan masalı, Johnny Depp’in müthiş filmi.  Yapamazsın edemezsincilere, hayatın kirli, küçük hesaplarına, yalan ve dolanlarına meydan okuyan bir masal. Sadece Peter Pan’dan dolayı değil. Gülmeyi unutan büyümüşlere, çok ciddilere, sert  bakışlılara, kötümserlere, inanmayanlara, hayal kuramayanlara  neşenin, gerçek bir kahkahanın ne olduğunu hatırlattığından dolayı.

Film birbirinden müthiş oyuncularla dolu: Johnny’nin yanında Kate Winslet, Dustin Hoffman ve başka August Rush ve Charlie and the Chocolate Factory’den hatırladığımız cidden çok etkileyici bir çocuk karakter olan Freddie Highmore. Film daha önce yazdığım Big Fish ve Secondhand Lions’a benzer hisler uyandırmakla birlikte çok daha etkileyici. Beğendiğim çok sahnesi var ama filmin sürprizlerini bozmamak için hiç birini burada yazmak istemiyorum.

Bu filmi izleyin hem de hiç zaman geçirmeden, bekletmeden. Özellikle de inanmaya, hayal etmeye ihtiyacınız varsa… ki bence bu hepimizin her zaman duyduğu bir ihtiyaç galiba.

Bize Her Gün Yılbaşı…

Biz bu yıl yılbaşını erkene aldık, bir gün önceden kutladık.. Aslında kasten yapmadık dün hissettik eğlence ihtiyacını o zaman kendimizi tutmayalım yarına kadar beklemeyelim dedik… Çok dans ettik çok eğlendik… Yeni yılı değil yeni yılın bize getirdiklerini de kutladık. O nedenle bugünü evde sade bir yemekle tamamladık… Annemin nefis kestaneli, tavuklu pilavının yanına 3-4 çeşit meze ile şenlendirdik yemeğimizi…

Yarın sabah erken vakitte güzel bir kahvaltıyla şenlendirsek diyoruz günümüzü, yeni yılın ilk gününden maksimum faydalansak.. her saniyesini değerlendirsek..  İlk günü gibi 2012′yi de çok dolu dolu yaşasak, tek bir saniyesini ziyan etmesek…

Umarım yeni yıl hepimize çok uğurlu gelir… Hayatta istediğimiz her şeye dikkat etmeliyiz çünkü oluyor derdim hep… Bu yıl bir kez daha bu düşüncenin ne kadar doğru olduğunu anladım. Gerçekten isteyince, konsantre olunca, enerjimizi bölmeden o istediğimiz şeye yönlendirince gerçekten de oluyor… 2011 benim çok radikal kararlar almamı sağlayan bir yıl oldu… Beni zorladı.. düşündürdü… ve harekete geçirdi… İşte sırf bu yüzden bile iyi bir yıldı… 2012′de aldığım bu kararların en güzel şekilde sonucunu görmek, yaşamak ve tatmak için sabırsızlanıyorum… Yeni heyecanlarla dolu, çok fazla şey öğreneceğim, yeni insanlar tanıyıp, yeni yerler göreceğim bir yıl olsun istiyorum.Tabi sevdiklerimle, sağlıkla ve huzurla…

Nice Mutlu Yıllara…

 

Umutlu bekleyişler…

Bu yıl yılbaşı beni çok da heyecanlandırmıyor… Sebebi belli aslında çünkü yılbaşından daha farklı şeyler var beni heyecanlandıran… Epeydir sesimin soluğumun pek çıkmamasının en büyük nedeni de bu yeni heyecan. Henüz açıklayamam ama bu aralar hafiften rüya aleminde gibi hop oturup hop kalkarak yaşayıp gidiyorum… Ve sonuca çok az kaldı biliyorum.

Peki başka neler yapıyorum?

True Blood’ın dört sezonunu izledim. Başkalarını bilmem ama ben sevdim.

Orhan Pamuk’un Istanbul-Hatıralar ve Şehir kitabını okuyorum.

Marks&Spencerdaki 25 ML’lik minicik parfümleri çok sevdim. Bohemia’ya bayıldım.

Bir ara çok kızdığım Okan Bayülgen’i her akşam izler oldum. TV8′e geçtiğinden beri Okan’ı seviyorum.

Şimdi gidiyorum.. Ama bu sefer çabuk dönücem :)

Şimdiki zamanlarda Anadolu

Anadolu, dünyanın cennet coğrafyalarından biri, yüzlerce yıllık tarihe şahitlik etmiş, çok görmüş geçirmiş ancak heyecanını kaybetmemiş. Bizler bu coğrafyanın şanslı insanlarıyız. Çoğu zaman elimizdekinin kıymetini bilmeyen, elindeki oyuncağı hem çok seven hem de kırıp parçalamaktan çekinmeyen çocuklar gibiyiz.  Aslında bir nevi ergenlik çağındayız.  Çok duygusalız, ama çok gaddar da olabiliriz… Gururluyuz, zaman zaman kibirliyiz… Bazen bu kibire yeniliriz… Genellikle isyan halindeyiz… Yine de kendimize model olarak belirlediğimiz liderlere, önderlere laf ettirmeyiz… Sorgulamak yerine basite indirgemeyi severiz… Fanatizmin heyecanına kendimizi kolaylıkla kaptırabiliriz… Hayatın türlü renklerden oluştuğunu görmektense her şeyi siyah ve beyaz görmeyi tercih ederiz. Aynı zamanda çelişkiliyiz…

Çelişki ve Fanatizm

7 Ekim 2011 tarihli HaberTürk gazetesinde kocası tarafından vahşice öldürülmüş bir kadının fotoğrafı yayınlanıyor ve Türkiye böyle fotoğraf yayınlanır mı, böyle habercilik olur mu diye ayağa kalkıyor. Aradan sadece 2 hafta geçiyor ve bu defa uzun süredir muhaliflerle çatışma halindeki Libya diktatörü Muammer Kaddafi 20 Ekim tarihinde öldürülüyor. Sadece 2 hafta önce kan ve vahşete savaş ilan eden Türk medyası Kaddafi’nin linç edildiği kan revan içerisindeki görüntülerden pek de rahatsız olmamış ki insanın içini sızlatan, allak bullak eden bu sahneleri web sayfalarında paylaşmakta bir sakınca görmemiş. Çelişki tam da böyle bir şey değil mi?

Etli ve Sütlü

Peki ya 19 Ekim’de Çukurca saldırısı, 23 Ekim’de Van depremi… Büyük acılar birleştirici olurken fanatizmi de tetikleyebiliyor galiba… Etliyi sütlüyü nasıl da birbirine karıştırıveriyoruz… Şehit olan askerlerin bedelinin depremde ölen insanlarımız olduğuna inanıyoruz. Böylece adalete tanrısal bir boyut katarak ferahlayabiliyoruz. Demek ki kana kan dişe diş… İnsanoğlu dünyaya geldiği günden bu yana bir arpa boyu yol gitmemiş!

Bu noktada merak ediyorum, Türkiye’de her gün öldürülen, şiddet gören kadınlarımız,  acaba neyin bedelini ödüyorlar? Ne bölge, ne sınıf, ne de sosyo-ekonomik durum ayrımı yapılmadan kendilerine ölüm reva görülen bu kadınlar acaba ne suç işlemişler de böyle cezalandırılıyorlar? Ya da her yıl bu şekilde hayatını yitiren kadınların durumunun terör ya da deprem kadar korkunç olduğunu göremiyor muyuz acaba?

Bir de ölümler sadece toplu olduğunda değil her zaman büyük üzüntü yaratmalı değil mi? 24 askerin şehit olduğu haberinden 2 gün önce 5 polis şehit olmuştu. Bu yazının yazıldığı sırada ise 2 polisin daha şehit olduğu haberi geldi. Ölümlerin sayısı az olunca daha mı az tepki vermek gerek gerçekten? Acı eşiğimiz bu kadar yükseldi mi acaba?

Ego ve Farkındalık

Canım Türkiyem OECD ve G-20 üyesi, dünyanın en büyük 17. ekonomisi… 50 yıldır süre gelen AB üyelik mücadelesi bir kenarda dursun, bölgesinde liderliğe oynayan, uluslararası alanda dikkatleri üzerine toplayan, dış politika tartışmalarının en az iç politika meseleleri kadar hararetle tartışıldığı bir ülke son dönemde… Bir ülkenin kendisine duyduğu özgüvenin yüksek olması muhakkak ki önemli bir şey, lakin deprem gibi insan hayatını tehlikeye atan bir doğal afet durumunda gelen yardımlara hele bir durun demek akılcı değil! Burada kendine güvenle egoyu ayırt etmek gerek sanki! Unutmayalım ki ego ikiz kardeşi olan kendine güveni her zaman kıskanır, sizi yoldan çıkarır!

Kamu maliyesinin temel prensipleri, deprem ve çılgın projeler…

Dün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek düzenlediği bir basın toplantısı esnasında deprem vergileri ile toplanan paraların yol yapımı, sağlık ve eğitim gibi hizmetlere harcandığını söyledi. Kendisi bunu açıklarken, kamu maliyesinin temel bir prensibini gerekçe gösterdi. Bütçede genellik ilkesi uyarınca, belirli devlet gelirlerinin belirli harcamalara tahsisi mümkün değildi.

Bakan beyin söylediği prensip doğru. Ancak, adı deprem vergisi olan bir vergiyi 10 küsur yıldır toplayıp da depreme karşı koruyucu her hangi bir önlem alınmamış olması kabul edilebilir bir durum değil! Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına fay hatlarıyla dantel gibi oyalanmış ülkemizde 10 yıldır iktidarda olan bir parti için bütçenin genelliği ilkesini gerekçe olarak göstermek kamuoyu aklını ve vicdanını tatmin etmekten uzak kalır.

Seçimlere çok kısa bir süre kala Başbakan büyük bir reklam kampanyasıyla “Çılgın Proje”sini açıkladığında gerçekten de çok şaşırmıştım. Zira daha o zamandan cari açığın nerelere gittiği ve gideceği belli idi. Neden yıllardır konuşulan, İstanbul depremine karşı önlemleri içeren çılgın bir proje ile çıkmamıştı karşımıza Recep Tayyip Erdoğan? Özellikle de tam seçim öncesinde depremle ilgili ayakları yere basan bir proje ile seçmeninin karşısına çıkmak daha mantıklı olmaz mıydı acaba? Böylesine güzel bir çılgın projeye kim hayır diyebilir, eleştirebilirdi?

Ben bu sorulara cevap veremedim. Kim verebilir?

Bir sigara hikayesi…

2004 yılı, aylardan Temmuzdu. Pebbles ile birlikte yazın o sıcak günlerinde Roma’yı turluyoruz. Ben tarih düşkünü olarak halimden çok memnunken, Pebbles açık hava müzesine benzeyen bu şehre çok da bayılmıyor.  Akşam kaldığımız pansiyonun tavsiyesiyle, mahalle içerisinde nefis bir pizzacıda yemeğimizi yiyoruz.  Ardından hem pansiyona hem de restorana çok yakın olan Vatikan’ın avlusuna doğru yol alıyoruz.

(Google görsellerden alınmıştır)

Avlunun kenarındaki taşlara oturup etrafı seyre dalıyoruz. Ben böyle durumlarda hep adetim olduğu üzere Vatikan’ın yüzyıllar önceki halini hayal etmeye çalışıyorum: “din ve siyasetin iç içe geçtiği, gizli geçitleri, sırları, efsaneleri ile ünlü dünyanın en küçük yüz ölçümüne sahip ama her zaman büyük oynamış ülkesi!” diye geçiriyorum içimden.  Bu arada güneş batmakta, garip bir pembe kızıllık hakim olmuş gökyüzünde,  ışıklar gölgelere karışmış, gölgelerin boyu uzamış.

Avluyu seyre dalmışken Pebbles gelirken duty freeden aldığı vişneli sigaralardan uzatıyor bana. Uzanıp alıyorum bir tane. Daha önce sigara içtiğim yok, içmeyi bildiğim zaten yok…   Ama yaktım sigarayı. Sanki 40 yıldır içer gibi bir nefes çektim içime… Hoşuma da gitti meret…  Hani sanki yıllardır aradığım ancak bir türlü bulamadığım bir tadı bulmuş gibi oldum. Acaba çoktandır second hand smoker olmamdan mı kaynaklıydı bu durum, işte onu hiç bilemedim. İşte benim sigara ile ilk tanışıklığımın hikayesi bu kadar akılda kalıcı cinsten. Hani öyle ki sanki bir nevi aşk hikayesi :)

Bu anlattığım olay gerçekleştiğinde bendeniz 29 yaşında idim.  İlk sigarayı içer içmez hemen günde 1 paket içmeye de başlamadım.  Cidden bir içici olmam 1 yıldan fazla zaman aldı. Ama önce aromalı sigaraların beni cezbettiğini, sonrasında etraftan otlanmaktan hoşlanmadığım için kendi paketimi almaya başladığımı, ardından da gerçek bir sigara tiryakisi haline geldiğimi söyleyebilirim.  Bu süre zarfında iki defa 1-2 aylığına sigarayı bırakıp yeniden başladığım da oldu.

Epeydir aklımda olan ancak bir türlü cesaret edemediğim bir şeydi sigarayı bırakmayı yeniden denemek.  Gün içerisinde
içtiğim sigaraların nerede ise hiç birinden gerçekten de zevk alamadığımı görmek bunda en büyük etken oldu. İçiyorum ama neye hizmet ettiği belli değil! Ne stresimi hafifletiyor, ne canımın sıkıntısını geçiriyor…. Sadece şimdilik fark etmesem de hem sağlığımdan hem de cebimdeki paradan oluyorum. İşte bu düşünceler içerisinde kıvranırken bundan uzun bir süre önce bir arkadaşımın bana hediye ettiği kitap geldi aklıma:”Sigarayı Bırakmanın kolay Yolu- Allen Carr”.  Şimdi pek çoğunuz kitap okuyup sigara mı bırakılır diyeceksiniz ancak, eğer zaten bırakmak gibi bir niyetiniz var ise  bu niyeti yerine getirmek konusunda kitabın epeyce yardımcı olan bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.

Ben okuduktan sonra gerçekten de içtiğim sigaradan zevk alıp almadığımı sorguladım. Sigara içmemin temel nedeninin ne olduğunu düşündüm. Sosyal ortamda, bir kadeh şarabın, buz gibi biranın yanında canımın çekip çekmeyeceğini hayal ettim.

Genelde stresli ya da heyecanlı olduğum zamanlarda sigara içiyorum dedim kendime. Peki sigara bu stresi ya da heyecanı geçiriyor mu? Hayır.

Allen Carr’ın kitapta söylediği tam da bu aslında. Sigara sizi rahatlatmıyor, aksine nikotin alamadığınız zamanlarda daha çok stres olmanıza neden oluyor. Sizi kendine bağımlı kılıyor ve özgürlüğünüzü kısıtlıyor. Akşamın bir saati evde sigaranız kalmadığında huzursuz olmanıza neden oluyor. Sigara yasağı nedeniyle restoranlarda sigara içilmesi mümkün olmadığından afiyetle, huzursuzlanmadan güzel bir yemek yemenize engel oluyor. Sürekli sigara düşünmenize neden oluyor.

Üstelik her gün bir paketine 7 Tl ödediğiniz  Marlboro Light’ın bir yılda size maliyeti 2555 TL. Bu para ile güzel bir tatil yapabilir, istediğiniz cep telefonunu, tableti hatta dizüstü bilgisayarı alabilirsiniz. Gitmek istediğiniz pek çok nefis restoranda tadı damağınızda kalacak yemekler yiyebilirsiniz. Bir spor salonuna üye olabilirsiniz. Bir yıllık sigara ihtiyacınızı karşılamak üzere 2555 TL’yi peşin olarak vermeniz istense büyük ihtimalle vermezsiniz ancak yine de her gün 7 TL’yi sokağa atmakta bir zarar görmezsiniz.

Geçenlerde Maliye Bakanı bir açıklama yaptı. Belki pek çoğumuzun gözünden kaçan ama bence sigara içenler için çok önemli bir açıklamaydı. Bir yılda sigara satışlarından elde edilen vergi gelirinin 15 milyar TL olduğunu söyledi Bakan Şimşek. Türkiye’nin 2011 yılı vergi gelirlerinin 232 milyar TL olduğunu göz önünde tutarsanız. Bu gelirlerin 15 milyar TL’sinin sadece sigara tiryakilerinden sağlanmasının biz sigara içenler açısından nasıl vahim bir durum yarattığını daha iyi kavrarsınız sanırım.

Ben bu defa sigarayı bıraktım. Hem de hiç dönmemek üzere bıraktım. Bu süreçte klasik olarak öne sürülen sigara sağlığa zararlıdır vs. şeklindeki argümanlardan ziyade özgürlüğümün elimden alındığını hissetmem daha etkili oldu benim üzerimde. Eğer siz de benim gibi sağlık kuruluşları tarafından yapılan uyarılara aldırmadan sigara içmeye devam edenlerden iseniz o zaman bir de bu kitabı deneyin derim.

Üstüne bir de sigara lobicilerinin hayatının gayet eğlenceli bir şekilde anlatıldığı Thank You for Smoking filmini izlerseniz tam olur, onu da tavsiye ederim.

Hepinize sigarasız, özgürlük dolu günler dilerim.

kafam çok karışık, işler biraz dolaşık

Aslında başlık yeterincesini söylüyor…. Yazacak çok bir şey de yok… Beklemekten başka yapacak bir şey yok…  Büyük ihtimalle bıraktığım noktaların ne şekilde birleşeceğini görebilmem için biraz daha zamana ihtiyaç var! Elimde olan şeyler ve elimde olmayanlar var! Her şeyi ben yönlendiremediğime göre o zaman biraz sabır. Sabır? :) Eminim bütün bu saçmalıkların bir manası var. Olmaması çok garip olmaz mı? Yüzünden gülümsemeni eksik etme. İyi şeyler düşün, iyi şeyler olsun….

Önümüz hafta sonu… aklımda 40 fikir… düşünme aşamasından uygulama aşamasına geçirilmeyi bekliyorlar…

Güzel geçsin… keyifli olsun….

Tatil Günleri 3

Yedi günün ardından Fethiye merkezli güney tatilimizi bitirmiş bulunuyoruz. Bayramı anne yemekleri ile geçirmek üzere bendeniz Ayvalık sahillerine geri gönüyorum. Çantamızda komşu bahçelerden çaldığımız limelar, yüzlerce fotoğraf ve pek çok not ve tespitle beraber tabi. Tatilin bundan sonraki kısmı daha dingin ve sakin geçecek ama dönüşte elimden geldiği kadar ayrıntılı şekilde burada neler yaptık neler ettik, neye kaç lira verdik, neleri beğendik neleri beğenmedik yazacağım. Şimdiden herkese güzel bir bayram tatili diliyorum. Dönüş en azından benim için çok zorlu olacak! Neyse bunu şimdiki ben değil o zamanki ben düşünür artık biz şimdiden enseyi karartmayalım ve fotoğrafta görünen Katrancı Koyu’nun mavi yeşil tonları ile rahatlayalım :)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers