Kınalıada’da bir öğleden sonra

Nefis  ve güneşli bir Cuma gününden merhaba. Yazamadığım aylar boyunca hep huzur dolu bir kaç saati bekledim. Bilgisayarı açıp yeniden döküleyim burada diye. O yüzden aradaki zamanı kapatabilmek için bu defa toparlama yazılar yazmak yerine, şu anda cep telefonumum fotoğraf arşivinden geçmişe dönük şekilde neler yaptığımı hatırlayayım istedim.

Epeydir İstanbul’un tadını çıkaramamaktan şikayet ediyorum aslında. Bu şikayetlerimin tavan yaptığı bir haftasonu Pazar günü Adamla Karaköy’de Güllüoğlunda ıspanak böreğine doyduktan sonra üşenir miyiz üşenmez miyiz diye konuşurken kendimizi Kabataş’ta bulduk. Bir iki arkadaşımızı da arayıp öğle vapuruna binerek Adalar’ın yolunu tuttuk. Ne zaman İstanbul’dan bunalsanız bir akbil basıp binerek gidebileceğiniz bu vapurlar  ve vardığınız ada size herşeyi unutturur. Bu Ada yolculuğumuzda Kınalıadayı seçtik ve böylece sonunda dört büyük Prens Adasının tamamını da görmüş olduk.

Adaya giderken vapurun peşinden süzülen martılar zaten insanın ruh halini değiştirmek için birerbir. Balık yerine ekmek, çizi, simitle beslenen İstanbul martıları bu konuda öyle ustalaşmış ki Adam’ın elindeki çizileri kapıp götürdüler.  Görüntüler şahane, gülümsemek bedava.

Ada Vapuru

ada vapuru 2

ada vapuru 3

ada vapuru 4

Ada karşılama heyeti bizi iskelede mimozalarla karşıladı.  Erken ısınan havaların etkisiyle adadaki ağaçlar çılgıncasına çiçek açmışlar. Çocuklar da açan çiçeklerin demetini 5 TL’ye satıyorlar. Geldiğinizde değil ama bizim gibi dönerken alırsanız evinize ada kokusu götürebilirsiniz. Tabi bu anlattıklarım Mart ayında olduğu için şu anda gitseniz yine mimoza bulur musunuz emin değilim amd başka çok güzel çiçeklerle karşılanacağınızı tahmin ediyorum.

kınalı ada 4Adaya vardıktan sonra etrafında yürüyüşe çıkalım dedik. nerede ise 2 saate yakın yürüdük. Arada korktuk, acaba yanlış yola mı saptık, daha ne kadar yürüyeceğiz, yokuş mu çıkacağız diye hayıflandık, susadık, arada durduk resimler çektik.

kınalıada 10

kınalı ada 9

Kınalı Ada

kınalıada 7

Kınalı Ada 3

kınalı ada 6Bu uzun yürüyüşün arkasından oturup yemek yiyelim dedik ancak gördük ki Kınalıada bu konuda diğer adalar kadar zengin değil ya da belki de daha sezon açılmadığı için bizim gittiğimizde ortalıkta in cin top oynuyordu. Yine de full enerji ile döndüğümüz bir ada ziyareti oldu bu. Siz de bu haftasonu canınız hangisini çekerse bir ada ziyareti yapmaya ne dersiniz? Herkese güzel ve mutlu bir haftasonu diliyorum. :)

Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8′i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane :) Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

Güzel bir haftasonunun ardından, yeni bir hafta kapıda, tamamen lezzet üzerine bir yazı burada…

Bir haftasonunu daha devirdik. Bu hafta sadece 2 gün çalışmış olmamıza rağmen nedense ben sanki  günlerdir sırtımda taş taşımışçasına yorulmuş hissediyordum kendimi Cuma akşamı.  Cumartesi gayet enerjik bir gün geçirdikten sonra bugün öğlene kadar kahvaltı keyfi çatıp arkasından 4-5 saat kadar çalıştım bile. Yaklaşık bir yarım saat içerisinde pılımı pırtımı toparlayıp yine Ankara’ya doğru yola çıkmam gerekiyor. Zor bir hafta beni bekliyor. İki önemli süreç, iki önemli toplantı ve takibi lazım. İkisi de çok emek verdiğim şeyler. Hani bir türlü sonlanamayan cinsten! TV’de izlediğim 2014′le ilgili astrolog yorumları da hafiften moralim bozulmuyor değil. Böyle zamanlarda klasik şekilde yaptığım gibi ilk iş Susan Miller’ı açıp okudum. İlk cümlesini aynen aktarıyorum:

“You will be very busy once you return to the office after the holidays, with lots of phone calls and emails to answer. You will need to be ultra-organized to make sure nothing falls through the cracks.” Yani diyor ki; Tatilden işe döndüğünüzde o kadar çok telefona ve emaile cevap vermek zorunda kalacaksınız ki herşeyin yolunda gitmesini sağlayabilmek için ultra organize şekilde hareket etmeniz gerekecek.

Bu aralar tam da Susan Miller’ın tavsiye ettiğinin aksine garip bir kafa dağınıklığı içerisindeyim ve sanırım iyi bir roman  okumaya ihtiyacım var. Kafamı tamamen başka bir hikayeye konsantre edebilecek bir roman.  Öyle ki bu romanla kafamda uçuşan parça pinçik düşüncelerim bütünleşecek, anlamlanacak gibi hissediyorum.   O yüzden tez zamanda iyi bir kitap bulmam lazım.  Var mı acaba sizin bir öneriniz? Mesela sadece kitap değil yeni filmlere de ihtiyacım var. Akşamları gömülüp kanepeye izleyebileceğim, kafamdaki düşünce hızını yavaşlatabilecek, tempomu düşürüp, kan basımcımı düzenleyecek filmlere. Böylece Digitürk’ün şömine kanallarını izlemeye de bir süre  ara vermiş olurum :) Bunların yanında keyifle okuduğunuz dergiler varsa o da çok makbule geçer. Maksat yeni birşeyler duymak, okumak, öğrenmek. Ülkenin içinde sürüklendiği gündemden kurtulup günde yarım saat bile olsa başka konulara odaklanabilmek. Dünyada neler oluyor takip edebilmek.

Şimdi sırada benden bir kaç tavsiye var. Hemen hepsinin yemek ve lezzet üzerine:

İzleyin:

Two Greedy Italian: Pazar sabahları Bloomberg TV’de yayınlanan bu programda insanın kendinden geçmemesi mümkün değil. Ben ilk kez Datça’da tatilin ilk günü odamızın hazır olmasını beklerken Aktur’da lobide denk gelmiştim bu programa. İzlediğim kanalı hatırlamadığım için bir türlü yeniden bulup da izleyememiştim. Bu sabah bir baktım bizim iki İtalyan yine televizyonda. Çok keyifle, geziyor, yiyor ve içiyorlar. Bayılacaksınız.

Spain on the Road Again: Bizim Mart ayında çıkmayı planladığımız bir Güney İspanya seyahati var. Uçak biletlerimizi aldık. Şimdi pasaport-vize gibi olayları halletmemiz gerekiyor.  Bu arada ben gitmeden önceki araştırmalara başlamıştım ki karşıma bu TV programı çıktı. Aslında Two Greedy İtalian’ın İspanyol versiyonu olabilecek bir program. Burada da bölge bölge İspanya’yı gezip yemek kültürünü tanıtıyorlar. Tüm bölümlerini YouTube da bulabileceğini gibi benim yaptığım gibi satın alma şansınız da var.

Deneyin:

Bu aralar o kadar çok dışarıda yemek yedik ki pek çok farklı restoran, cafe deneme şansımız olduğu gibi, bir yandan da

Çukur Ciğer: Çukur Ciğer’den daha önce de bahsetmiştim. Ama Edirne ve Arnavut ciğerinin yanında her türlü sakatatı deneyebileceğiniz bir lezzet noktası olduğunu söylemeyi unutmuştum. Cuma akşamı iş çıkışı o kadar bitkin geldim ki eve yemek hazırlamayı bırakın beş karış surat hem de içim gıcık dolu pek bir nemruttum. Kardeşim akşam ciğer yiyelim mi diyince tereddütsüz kabul ettim. Aradık önceden ciğer ızgara siparişi verdik. Adam işten gelince hep beraber Ergenekon Caddesi üzerindeki ciğercinin yolunu tuttuk. Ciğer ızgara gerçekten efsane idi. İddia ediyorum, ciğer sevmeyen birine bile sevdirecek kadar lezizdi. Resimde ciğer ızgara biraz uzakta kalmış ama koç yumurtası ve yürek size göz kırpıyor. Bu ufacık dükkanın sahibi beyle çok uzun uzun sohbet etme şansımız olmadı ancak bizden önce gelenlere 1930′lardan bu yana önce babasının sonra da kendisinin Bomonti’de ciğercilik yaptığını duydum. Yan duvarda asılı duran resimde ellerinde kasap bıçağıyla poz veren üç kişinin en kısa boylusu şimdi ki ciğerci amcanın babasıymış. Bir dahaki sefere içimin gıcık, suratımın asıl olmadığı bir zamanda sohbet etmeliyiz diye düşündüm.

Çukur CiğerMadam Despina: İşte size Kurtuluş’ta eski bir mekan daha. Madam’ın yeri diye bilen de var. İçeride duvarlarda asılı çerçevelerde eski resimler, tavanlar kartonpiyerlerle süslü. Sanki bir evin salonu gibi. Yaş ortalaması çok değişken. 20- 25 yaş aralığında iş hayatına yeni atılmış ya da hala üniversitede okuyan öğrenciler de var, 50-60 yaş grubu da. İçeride masaları gezen bir de müzik grubu var. Gürültülü bir kalabalığı var Madam Despina’nın o nedenle  bağırarak konuşmak zorunda kalabilirsiniz. Biz bu durumdan muzdarip olmamak için kış bahçesinde oturmayı tercih ettik. Meseler sade, hemen her restoranda bulabileceğiniz mezeler ama leziz.  Ciğer ve topiklerini  sakın kaçırmayın. Fiyat başka semtlerdeki pek çok restorana göre makul. Eh tabi ki salaş da bir yer. Kedisi bol bir mekan. Ancak sanırım garsonlar kedilere epeyce kötü davranıyor ki hayvancağızlar epeyce ürkek. Ancak masanızda ciğer vs. benzerinin kokusunu aldıklarında etrafınıza doluşuveriyorlar.  En son gittiğimizde bir tanesi benim uzattığım ciğeri elimden patisiyle kaptı. O yüzden dikkatli olun :)

Madam Despina

Madam DespinaKaktüs Kahvesi: Özellikle geçen yılın büyük kısmını Cihangir ve çevresinde geçirdiğimiz halde buranın eskisi olan ve pek çok müdavimi bulunan Kaktüs Kahvesini şimdiye kadar keşfedememişiz. Bir Cuma akşamına yine rezervasyonsuz yakalandığımız bir akşam Ferah Feza’yı arayı acaba iki kişilik yeriniz var mı diye sordum. Verdikleri cevap haftasonları rezervasyonlarımız haftaiçi doluyor olunca yine plan yapıp aksiyon almadığımız için ortada kaldık diye düşünürken Minima Kaktüs Kahvesinde akşam yemeği için yer bulduğunu söyledi. Önce sıradan bir kafe diye düşünüp acaba başka nerelere gidebiliriz diye düşünmeye devam ettim ancak sonra açıp da ekşi sözlük yorumlarını okuyunca haydi gidelim dedim. İyi ki gitmişiz. Gerçekten çok şeker, güzel yemekler yapan, havası sımsıcak ve yine kedilerle dolu bir mekanmış Kaktüs Kahvesi. Bir şişe kırmızı şarapla oturduk, önce birer başlangıç sonra da birer ana yemek aldık. Porsiyonları oldukça büyük, lezzetli ve doyurucu. Hiç starter almasanız olur o cinsten. Bu kafenin konseptinde de kedilerin büyük önemi var. Kültablalarından, vazolara ve fincanlara kadar heryerde kediler var. Hepsi Sakar Adam‘ın tasarımıymış. Kediler sadece buradakilerle de sınırlı değil. Kafenin içinde ve dışında anne ve yavru kedileri geziniyor, kıvrılıp uyuyor, miskinlik yapıyorlar. Yani eğer kedilerle aranız iyi değilse sakın Kaktüs’e uğramayın. Öte taraftan, eğer kedi seviyorsanız eminim ki İstanbul’daki favori yerlerinizden biri Kaktüs olacak.

Kaktüs Kahvesi

Kaktüs KahvesiSekiz İstanbul: Tıpkı geçen haftalarda gittiğimiz Forneria gibi Sekiz İstanbul’da açılalı epeyce oluyor. Forneriadan sonra burayı da görünce bir daha İstanbul’da hiç bir yere ilk açıldığında gitmemek üzere bir karar aldım. Jamie’s Italian hakkında anlatılan hayal kırıklıkları da sanırım bu kararımı perçinledi. İşte o yüzden Eataly’e gitmeyi de sanırım bir kaç ay erteleyeceğim. Bir yer sakinledikten ve kalabalık başka mekanlara göç ettikten sonra alacağınız servisin çok daha iyi olacağını düşünen bir tek ben miyim acaba.  Gelelim Sekiz İstanbul’a. Buranın çok sevdiğim yönleri de oldu, abartıldığını düşündğklerim de. Öncelikle dekorasyon, yüksek tavan, ışıklandırma masaların birbirine mesafesi açısından gerçekten de müthiş bir yer. Ferah ferah oturup, etrafınızda dört dönen ama tepenizde beklemeyen garsonları var. Servis gerçekten müthiş. İlk etapta oturduğunuzda masaya getirdikleri iştah açıcı ekmek üzerine sürülebilirezme gerçekten nefis. Biz çerkez ördeği ve pancarlı kuskus istedik başlangıç olarak. Çerkez ördeği güzel olmakla birlikte çok akılda kalıcı bir tat değil bana kalırsa ancak ben pancarlı kuskusu çok beğendim. Ana yemek olarak her birimiz kırmızı et söyledi. Ben et konusunda huysuz olduğum için bonfile istedim. Adam rezeneli kuzu istedi, kardeşim pirzola. Bana sorarsanız en güzeli benim tabağımdı :) Kuzuyla aramın olmadığını böylece anlayablirsiniz. Çok emin olmadıkça kuzu sipariş etmem. En son trabzon hurmalı sorbe istedik. Porsiyonu gerçekten ufak, söylerseniz tadımlık birer kaşık tadabilirsiniz. Sorbeyi kavrularak karamelize edilmiş kırık badem yatağında servis ediyorlar. Bence bu sorbe kuskusla beraber masanın en iyisiydi. Işık yetersiz olduğu için resimler fena kusura bakmayın.

Sekiz IstanbulEgg&Burger: Yılbaşından önceki haftasonu alışverişten dönerken acaba hamburger mi yesek diye düşünüp, kendimizi Nişantaşındaki Egg&Burger’a attık. Çok fazla burger insanı olmamakla birlikte iyi yapılmış bir hamburgere özellikle de New York macerasından sonra ben de hayır diyemiyorum. Tam bir Amerikan dinerı olan Egg&Burger’ın şubeleri de mevcut. Kendilerine has Egg&Burger’ın içerisinde yumurta da var, standart hamburger ve cheese burgerin yanında mavi peynirli, mantarlı, baconlı gibi çeşitler de mevcut. Burgerinizi küçük ve regular olmak üzere iki ayrı boyda söyleyebiliyorsunuz. Öte taraftan, baharatlı patates kızartmaları harika bir de egg&burger patates kızartması var ki çok tehlikeli gerçekten. Bildiğiniz cips aslında ama çok daha lezzetlisi. O yüzden eğer canınız arada hamburger çekerse aklınızda olabilecek bir adres burası.

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&BurgerDelicatessen: Mim Kemal Öke caddesinin en popüler ve pahalı mekanı. İçeri girdiğiniz anca sizi sarıp sarmalayan kokular gerçekten çok baştan çıkarıcı. Bence buradaki herşey denenmeli. Sabah kahvaltısında, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde ayrı ayrı gelinmeli tadılmalı. Biz bu haftasonu kahvaltıya gittik. Farklı şeyler deneyebilmek için de söylediğimiz tabakları paylaştık. Bir kahvaltı tabağı söyledik. Peynir, söğüs salatalık ve domates tabağı, incir reçeli, petek bal, kaymak ve tereyağından oluşan bir tabak bu. Peynirler birinci sınıf, incir reçeli efsane. Egg benedict’i çok iyi yapıyorlar ancak bizim için günün sürprizi armutlu ve mascarponeli tosttu. Gerçekten muhteşem bir tat. Taze ve ferahlatıcı. Bir tane söyleyip rahatlıkla iki kişi paylaşabilirsiniz.

Delicatessen Kahvaltı

Delicatessen Egg Benedict

Delicatessen Armutlu TostCafe Wien: Yılbaşı haftası bir gün Minima ile kendimizi şımartıp, bakımdı, masajdı, alışverişti derken akşamı ettik. Ardından ziller çalan karnımızı doyurmak için dışarıda hızlıca yiyip eve dönelim dedik ama maalesef girdiğimiz her restorandan elimiz boş döndük. İstanbul, yeniyıl ve herkes sokaklarda yiyip, içiyor. Heryer tıklım tıklım. Tam umudu kesmiştik ki Reassürans pasajında bir yer gözümüze çarptı. Cafe Wien. Eh iyi bari burada oturalım dedik, sonrada farkettik ki burası bir schnitzel restoranı. Menüdeki tek yemek schnitzel. Aklımızda hiç schnitzel yokken, aslında dürüst olmak gerekirse 40 yıl da düşünsem büyük ihtimalle ah bir schnitzel olsa da yesem demem zaten! Restorana giriverdik. ymeğin yanına da birer Bomonti birası. Önden bir patates salatası geldi. Kırmızı soğanlı ve bol hardallı ve sirkeli. Mmmmm gerçekten çok güzeldi. Ardından schnitzellerimiz de masayı şenlendirdi. Yemeğin üzerine bir tatlıyı paylaşıp birer de kahve söyledik. Meğer Cafe Wien buraların çok eskisiymiş. Schnitzel’i de ödüllüymüş. Aklınızda olsun bir gün canınız schnitzel çekerse Cafe Wien bir seçenek olabilir. Ancak uyarayım gerçekten pahalı bir yer. Bir porsiyon schnitzel 42 TL. Arada değişiklik yapmak isteyenlere öneririm. Tatlılarını da deneyin. Biz seçtiğimiz tatlıyı çok beğendik. Hatta yanına da bir melange söyleyin. Viyanadaki ile aynı olmasa da yoğun ve akılda kalıcı bir kahve.

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe WienNerede içki içmeli?

İşte bu sorunun cevabı maalesef bende yok. Kaktüs’e gittiğimiz akşam Cihangir’den Karaköy’e doğru inip mekan karıştıralım dedik ve yeni açıldığını duyduğumuz Fosil‘e bakalım dedik. Denize nazır, inanılmaz güzel Haliç manzarası olan bir yer yapmışlar. Ancak yeni açılan her yerde olduğu gibi burası da öyle bir tıklım tıkıştı ki içeride adım atabilene aşk olsun. Yaş ortalaması oldukça genç, müzikler güzel. Kalabalık dağıldıktan sonra yeniden ziyaret etmeye değer. Bir de belki haftaiçi daha erken saatlerde uğramak mantıklı olabilir.

Fosil

GalataFosil’de duramayınca aynı akşam Nublu’nun üst katındaki Zelda Zonk‘a gittik. DJ müziğinde sallanmak ve etrafı seyretmek için ideal bir mekan. Ancak Mojitolarını pek başarılı bulmadım. Fosil’e kıyasla daha makul bir kalabalık var ama burası da pek ferah bir yer değil.  Yaş grubu daha yüksek ancak pek eğlenen yok.

Sekiz İstanbul’dan çıktığımız akşam Mama Sheltera uğradık. Burası gerçekten kocaman, ferah bir yer. Yemekleri nasıldır bilemiyorum ama gelinebilir bence. Biz önceden yemeğimizi yemiş olduğumuz için yine birer mojito söyledik ve benim hayal kırıklığım burada da devam etti.  Sanırım artık İstanbul’da mojitoyu martini ile yapıyorlar. Bilen varsa lütfen aydınlatsın beni. Rom yerine martini ile mohito hazırlamak tam bir cinayet. Yine de ben Mama Shelter’a bir şans daha vermek istiyorum. Yemekleri iyi ise bence güzel bir mekan. Sadece barın önündeki tezgah inanılmaz göz alıyor ve yoruyor. O nedenle oradan yansıyan ışığın sizi rahatsız edemeyeceği bir masa seçerseniz sizin için iyi olur.

Mama ShelterBu kadar lezzet üzerinden gidince size iki de yemek tarifi vermek istiyorum. Tarifler bizim yılbaşı soframızdan.

Fırında Meyve:

Arzunuza göre evde kalan, buruşan meyvelerinizi kullanıp değerlendirebileceğiniz bir tatlı tarifi bu. Tercihen, elma, armut, erik ve ayva kullanabilirsiniz. Meyveleri soyup istediğiniz ebatta ve şekilde dilimliyorsunuz ve bir fırın tepsisine diziyorsunuz. Ben altına kağıt serdim. Kullandığım tepsi de evdeki eski mini fırının tepsisiydi. Borcamda da yapabilirsiniz aynını. meyvelerin üzerine iki tatlı kaşığı toz şeker serptim. Üzerine göz kararı tarçın ektim, ve kru üzümleri de meyvelerin aralarına serpiştirdim. Sonra tepsiye yine göz kararı su ilave ettim ve fırına attım. Pişme kıvamına siz karar verin. nar gibi kızarsın bence. Sonra bir başka kaba alıp soğumasına bekledikten sonra buzdolabına kaldırdım. Servis yaparken kaselere koyduğum meyvelerin üzerinde elimle parçaladığım cevizleri ilave ettim. yanına da arzu ettiğim kadar dondurma koydum. Sonuç müthiş. Çok basit, çok sağlıklı ve harika bir tatlı oldu. Evdeki herkesin ve hatta temizlk konusunda bize yardım eden Nilgün Hanımın bile favorisi.

Fırında Meyve Tatlısı

Fırında Meyve ve dondurmaKestaneli, fıstıklı ve üzümlü iç pilav:

Bir teflon tavada minik minik doğradığınız havuçları kavuruyorsunuz. Havuçlar  hallolduktan sonra üzerine bildiğiniz yer fıstığını ve sarı üzüm kurusununu, kestanelerle birlikte ilave ediyorsunuz. Bir süre kavurduğunuz bu malzemeyi bir süre sonra kenara alıp, bu defa normal pilav yapar gibi pirincinizi tencereye alıp kavurmaya devam ediyorsunuz. Pirinç kavrulduktan sonra üzerine malzemeyi ilave ediyor ve sevdiğiniz oranda tarçın, yenibahar ve tuz ekliyorsunuz. Ardından ölçüsüne göre sıcak suyu da ekleyip tencerenin kapağını kapatıp pişmelerini bekliyorsunuz. Sonuç olağanüstü. Etten bile çok rağbet gördü bu pilav.

Fıstıklı kestaneli ve üzümlü pilavYazıyı yazmaya başladığımda İstanbul’daydım. Ama sanırım bu defa lafı o kadar çok uzattım ki şu anda bindiğim uçak Esenboğa’ya inmek üzere. Ankarayı sis basmış göz gözü görmüyor :) Hava bile ortamdan etkileniyor sanki. İnternete ilk bağlandığımda yayında olacak bu yazıyı burada bitiriyorum.

Hepimize bol şanslı, ağrısız, sızısız ve nefis bir hafta diliyorum.

Galata’dan Karaköy’e : Forneria vs.

Havanın 15 derece civarında seyrettiği bir Aralık günü.. Öğleden sonra… Galata’dan Karaköy’e doğru uzanalım diyoruz. Belli bir amaç yok ama açılalı aylar olan Forneria’da bir yemek yiyelim istiyoruz. Hava o kadar güzel ki, hafta içi bir gün masmavi gökyüzünün altında Istanbul’un bu en sevdiğimiz semtlerinde gezintiye çıkmak bize en büyük hediye. Taksiye atlıyoruz. Tünel’de iniyoruz. Hemen Galata Kulesine inen yokuştan aşağı yürümeye başlıyoruz. Tam kıvamında bir kalabalık var. İnsanlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Az ileride Galata Kulesi yine bütün haşmeti ile karşımıza çıkıveriyor. Ne kadar baksam doyamayacağım, binlerce kare fotoğrafını çeksem bıkmayacağım bir güzellik bu karşımızdaki.

Galata KulesiSonra acaba Anemon Otelin tepesine çıkıp bir güzel kahve mi içsek diye düşünürken kendimizi otelin terasında kulenin hemen yanıbaşında bulduk yine. Elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın duruyor kule. O kadar yakın ki hatta, terasa ilk çıktığımızda Minima’nın: “Eee Kule nerede?” demesiyle kahkahalara boğulmamız bir oluyor :) O kadar dibimizdeki Kule uzaklarda arayınca görünmüyor haliyle :)

Galata KulesiBurada meydanı ve az uzaktaki Haliçi izlerken kahvelerimizi içiyoruz. Yeni yıl planlarını konuşuyoruz. Bu yıl biraz tasarruf yapmanın yerinde olduğuna karar veriyoruz. 10 sene sonra neler yapıyor olmak istediğimizi düşünüyoruz. Benim isteğim çok belli ve çok da standart aslında. İstanbul’da bir ev, sahilde yazlık bir ev, seyahat edebilecek kadar gelir. Aradaki boşlukları da o zamanki ben dolduracak tabi ki. Standart çalışma hayatına son vermek için kendime 10 yıl koydum. İstanbul’dan hiç kopmak istemiyorum. O yüzden burada bir evim olsun istiyorum.  Bu şehri o kadar trafiğine, kalabalığına rağmen gerçekten çok seviyorum. Burada hala İstanbul’u turist gibi geziyor olmamın da büyük etkisi olabilir aslında. Öte taraftan sahilde arada İstanbul’un kargaşasından bizi kurtaracak bir başka ev de güzel olmaz mı? Gidilip 3-5 ay kalınabilen. Sevdiğimiz insanlarla bir arada olunabilen. Ya seyahat ? Kim istemez ki yeni yerler görüp keşfedebilmeyi ?

Bu sohbetin ardından kalkıp ara sokaklardan birinden Tophane’ye doğru inmeye başlıyoruz.

Galata- Tophane

Galata TophaneYokuş aşağı Tophaneye doğru inerken bir sürü minik cafe ve dükkanın da önünden geçiyoruz. Sahile doğru yaklaşınca sola dönüp Karaköy’e yürümeye devam ediyoruz. İstikamet Forneria. Açılalı aylar olan Forneria. Haftaiçi bir öğleden sonra olmasının etkisiyle içerisi sakin. Oh mis! Bu ufacık restoranın öyle hoş bir havası var ki içeri girer girmez insanın içinin ısınmamasına imkan yok. Garsonlar ve servis müthiş. Tavandan sallanan sarkıt avizelere bayıldım.

Forneria

ForneriaAmacımız deneyebildiğimiz kadar çok lezzet denemek. Ancak siparişi verirken masamıza gelecek olan, şu aşağıda gördüğünüz gerçekten nefis aromalı tereyağın ve fırından çıkan sıcacık ekmekleri hesaba katmamışız! Aman tanrım dedirten bir lezzet bu ikisi. Can Oba’dan sonra İstanbul’da bu kadar iyi yemek yememişim diyorum. Emin olun sırf bu ekmek ve tereyağı için bile gidilir Forneria’ya.

Forneria

ForneriaÖnceden paylaşmak için bir somonlu açık sandviç söylüyoruz. Somon nefis, patates kızartmasının hem baharatı hem de çıtırı çok yerinde.

Forneriaİki farklı ana yemek söylüyoruz. Biri fırında beyaz peynirli ve domates soslu levrek… Fırında pişmesinin yanında servisin yapıldığı minik toprak kaplar da hem görüntü olarak içimizi ısıtıyor hem de gerçekten üzerinde dumanı titerek masanıza geliyor.

Forneria

ForneriaBu aşağıda gördüğünüz esmer bira ile marine edilmiş dana eti. Yemeğin tam adını hatırlamıyorum ama sanırım uzun yıllar hatırlayacağım tadı damağımda kalacak bir lezzet bu. İnanılmaz… Yanında getirdikleri yine tazecik fırından çıkmış ekmekleri etin suyuna bandırmaya doyamıyorsunuz. İnanılmazzzzzz!

Forneria

forneriaForneria’da o kadar güzel yedik ki, tatlıya midemizde yer kalmadı. Buradan kalkıp Muhit’te bir çay içmeye karar verdik. Muhit her zamanki gibi sıcak ve samimi. Kedi yavruları uyuyorlar sereserpe yan taraftaki koltukta. Bundan 7-8 ay önce gördüğümüz minik yavrular bunlar. Büyümüşler!

MuhitBuradan kalkıp Kağıthane The House of Paper‘a uğrayalım diyoruz. Sokaklar detaylar sürekli poz veriyor bize.

Kadıköy

KaraköyKağıthane’de Yılbaşı için komik şapkalar, maskeler vardır diye düşünüyoruz. Bir maske beğeniyorum. Ellerinde yeterli sayıda maske olmadığı için sipariş vermek istiyorum. Fiyatı ne kadar dediğimde, bir tanesi 38 TL dediklerin kibarca teşekkür edip, kalsın diyorum. Kağıt bir maske her ne kadar el emeğ olsa da 38 TL biraz garip bir fiyat değil mi? Minima akşam beni arayıp maskelerin Migros’ta 1.5 TL’ye satıldığını söylüyor. Tabi bu da bir tercih meselesi. Herkese saygımız sonsuz. Maskeleri alamasak da Yılbaşı gecesi şişelerimize giydirmek için fırfırlı elbiseler alıyoruz.

Kağıthane the House of paperİşte bir gün Galata-Karaköy hattında böyle geçti. Yılın ilk haftasonu çabuk gelecek :) Herkese güzel bir Perşembe ve Cuma diliyorum.

İstanbul Gezileri: Kariye Müzesi ve Asitane

İstanbul’a taşındığımdan beri listemde durup da gidemediğim Kariye Müzesi ve Asitane’ye geçenlerde bir haftasonu gitmeyi başardık. Herkesin mutlaka git gör diedikleri bu güzel Kilise- Cami gerçekten de Ayasofya’dan sonra İstanbul’da gördüğüm en etkileyici kilise oldu. Edirnekapı’daki kilisenin önünde güzelce de bir meydan var.

Asıl adı Chora olan kilise Osmanlı hakimiyetinden sonra Kariye adını almış. Constantinus zamanında İstanbul surlarının dışında kalan Chora Theodosius zamanında surların içerisine alınmış ancak ismi kırsal alan olan Chora olarak kalmış.  Burada inşa edilen ilk kilise bir depremde yıkılmış, daha sonrasında da epey köklü restorasyonlar geçirmiş. Kilise 16. yüzyılın başında Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş ancak sahip olduğu muhteşem mozaikler ve freskler hiç bir zaman kaldırılmamış ama zamanla alçı, boya ve kirle kaplanmış. Sonrasında ise Amerika Bizans Enstitüsü tarafından restore edilmiş. Dışarıdan gayet mütevazi görünen bu müze içine girdiğinizde gözlerinizi kamaştırıyor.

Kariye Müzesi/ Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora MuseumHer bir mozaiğin bir hikayesi var. Anlatmak isterdim ancak anlamsız uzun ve rehber kitapların tekrarı olan bir blog yazmak istemiyorum. Eğer detaylı bilgi edinlmek isterseniz Kariye’yi anlatan kitaplar bulabileceğiniz gibi Saffet Emre Tonguç ve Pat Yale’in Istanbul Hakkında Her Şey kitabına da bakabilirsiniz. Mozaiklerin her birinin hikayesini bilerek gezmek en iyisi. Çünkü İsa Peygamberin hayatının dönüm noktaları mozaiklerde bir bir anlatılmış. O yüzden siz bizim gibi yapmayıp gitmeden önce dersinize çalışın. Çalışmazsanız benim gibi dönünce çalışmanız gerekebilir.

Kariye’den çıktıktan sonra  hemen yanı başındaki Asitane‘ye girdik. Asitane 16-17 yüzyılın reçetelerini uygulayarak Osmanlı mutfağını bugünlerde yaşatan bir restoran. Kariye-Asitane planını o kadar uzun zamandır istiyordum ki ani bir kararla kendimizi burada bulunca bir süre garip de hissettim. Büyük olasılıkla saatin Pazar akşamı 17.00 civarı olması sebebiyle içerisi bomboştu. Beyaz masa örtüleri ve dekorasyonuyla gerçekten ağır bir restoran. Öyle derim bir sessizlik vardı ki fısıltıyla konuştuk diyebilirim bütün yemek boyunca. Öte yandan garsonlar şimdiye kadar gördüğüm en iyi garsonlar arasında idi. Yemekler konusunda fazlası ile bilgili, her sorunuza rahatlıkla ve sizi tatmin edecek şekilde cevap veriyorlar. Biz ortamın ve menünün epeyce yabancısı olduğumuz için bu rehberlik hizmeti bizim epeyce hoşumuza gitti.

asitane

Menüye siz de gözatmak ister miydiniz? Yemeklerin yanında yazan yıllar o tarifin hangi tarihe ait olduğunu gösteriyor. Çok heyecan verici değil mi? Muhteşem Yüzyıl’ın rating rekorları kırdığı dönemde bile Asitane’nin adının çokça duyulmaması şaşırtıcı. Anlayabildiğim kadarı ile yerlilerden ziyade turistlerin uğrak yeri olan bir restoran burası. Menüde çorbalar, başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler ve tatlılar var. Menüleri içki açısından da zengin.

asitane

asitane

asitaneÖnce çorbalardan başlıyoruz. Ben her şeyine bayıldığım Badem Çorbasıyla başlıyorum, Adam Kestaneli Terine Çorbası söylüyor. Öğreniyoruz ki Kestaneli Terine çornası aslında bizim bildiğimiz tarhana çorbasının kestanelisi.

Benim çorbam muhteşemdi. Badem, süt ve nar.. Üzerine hafif muskat…

Asitane - Badem Çorbası

Adamın çorbasının da tadına baktım tabi.. Epeyce ekşi bir tarhana çorbasıydı. Kestanelerinin tadına bakamadım ama ben badem çorbasının kendi damak tadıma daha uygun olduğunu düşündüm. İşte burada Kestaneli Terine…

Asitane- Kestaneli Terine Çorbası

Ardından soğuk başlangıçlara geçiyoruz. Tabaklardan biri daha tanıdık.. Vişneli yaprak sarma… Ben çok sevdim bu tabağı…

Asitane - Vişneli Yaprak sarmaBundan sonraki tabak şaşırtıcı.. Osmanlı’nın kalamar ve karides tükettiğini burada öğreniyoruz… Buyrun size karidesli kalamar dolması. Hem de kuş üzümlü, fıstıklı…

asitane- karidesli kalamar dolması

Sırada ara sıcaklar var.. Börekler geliyor.. Bu aşağıda gördüğünüz ballı gemici böreği… Biz üzerine bal ilave etmeden yedik.

Asitane- bezelyeli börekAşağıda gördüğünüz de hassa böreği… İçinde peynir, ceviz ve zeytin var… Her ikisi de alıştığınız börekten farklı..

Asitane Hassa Böreği

Aslında yemeklerin ağırlığı midemizi zorlamaya başladı ama hem bir ana yemek hem de tatlı denemek derdindeyiz. O yüzden bir tavuk yemeği seçiyoruz. İşte karşınızda Mahmudiye, 1539 yılından bir yemek… Bal, tarçın, üzüm, kayısı, badem…. Adam’ın yorumu tavuklu aşure :)

Asitane - Mahmudiyye

Ve tatlı geliyor… Badem helvası… Helvadan ziyade badem ezmesi kıvamında. Benim bademe doyduğum bir gün oluyor bu :)

Asitane- Badem Helvası

Yemekler ağırlıklı olarak tatlı. Tatlandırmak için de şeker değil bal ve kuru meyveler kullanılıyor. Dolayısı ile bu kadar yemekten sonra sadec bir Türk kahvesi gerçekten iyi gider. Hesabı ödedik tam gidiyorduk ki, garsonumuz arkamızdan yetişerek diş kiramızı da elimize tutuşturdu. Böylece ufak bir kavanoz avya reçeli ile evin yolunu tuttuk :)

Eğer gerçekten farklı bir yemek deneyimi yaşamak isterseniz Asitane İstanbul’da uğrayabileceğiniz duraklardan biri. Özellikle yaz aylarında bahçesinin keyifli olacağını tahmin ediyorum. Bu arada yazıyı yazarken farkettim ki Vedat Milor da gitmiş Asitane’ye. Buradan izleyebilirsiniz.

Can Oba- Sirkeci’nin Sürprizi

Yeni bir hafta kapıda.  Saat 10 olmuş ve hatta geçmiş bile. Ben klasik pazar pozisyonumu almış kanepede yayılırken, elimde bilgisayar, karşımda televizyon açık bu haftasonu gidip yemeklerini yeme şansına eriştiğimiz Can Oba‘yı düşünüyorum. Hem de hiç bir planımız yokken.

Geçen hafta Cuma günümü İstanbul Kongre Merkezinde geçirip, sıkı bir baş ağrısına tutuldum.  İşimiz bitip de kendimizi dışarı attığımızda ilk işim Chocolate’da bol bol su içip, bir de apranax’ı mideme göndermek oldu.  Neyse baş ağrısı azalınca, aslında başlangıçta aklımızda hiç de yokken kendimizi bir taksiye attığımız gibi Sirkeci’nin yolunu tuttuk.   Akşam saat 18.00 gibi Can Oba’ya varıp masamıza yerleşmiştik bile.  Girişi, dış cam dolaptaki mezeleri, özellikle de rendelenmiş bekleyen havuçları ve salata malzemelerini görünce  bir hayal kırıklığı mı yaşayacağız acaba diye düşünmeye başladım. Oysa adres ve restoranın ismi tastamam doğru idi.

Derken, aydınlık yüzlü, mavi gözleri ışıl ışıl bir adam çıkageldi. Merhaba “Ben Can Oba” sizin aşçınızım, hoşgeldiniz dedi.  İlk önce bize bir balık çorbası tavsiye etti. Bu arada bizim midemiz birbirine yapışmış olduğundan önce bir başlangıç tabağı yollamayı da ihmal etmedi.  Huzurlarınızda Köfte ve Ciğer Terin. Köftenin nefis bir sosu var. Ciğer dilimlerinin arasında gördükleriniz ise armut dilimleri…

Can ObaHem lezzet hem de sunum açısından hiç de Sirkeci’deki basit, turistik bir kebapçıda yiyeceğiniz lezzetlere benzemiyorlar.  Bu ilk tabaktan sonra balık çorbasını beklerken biz de hem etrafı incelemeye, hem de meraklanmaya devam ettik.

Ve yaklaşık 5-6 dakika sonra önümüzde bu tabak duruyordu…. Tanrım rüyada mıyım, yoksa cennete geldim de haberim mi yok? Bu sıradan balık lokantalarında gördüğümüz bir balık çorbası değil. Bu başlıbaşına bir öğün. Tadını anlatmaya kelimeler bulamıyorum ve gidip yeniden bu çorbayı tadacağım zamanı iple çekiyorum.

Can Oba- Balık ÇorbasıYemekler geldikçe masamıza uğrayan Can’la sohbet etme şansını da bulduk. İşini keyifle yaptığı o kadar belli ki,  onu Sirkeci’deki bu lokantaya sürükleyen macerasını dinlerken gözlerindeki parıltıya aşık olduk. Michelin yıldızlı restoranlarda, iyi şeflerle çalışmış. Annesinin sağlık durumu nedeniyle Türkiye’ye dönmüş. Pek çok ülkede, hatta kıtada yemek yapmış, hala kendini geliştirmek dahası yeni aşçılar yetiştirmek isteyen bir şef. Ben yaptığı balık çorbasını çılgın hesaplar ödeyerek kalktığımız İstanbul restoranlarının hiç birinde yemedim henüz.  Bizim camekan dolapta gördüğümüz standart mezeleri, kebapları bırakın başkaları yesin. Siz ısrarla bu balık çorbasını isteyin.

Biz aslında balık çorbasıyla bile doymuşken, söylediğimiz ana yemekler geliverdi masaya. Birimiz ciğer, diğerimiz mantar soslu bonfile istemiştik.

Ciğer şimdiye kadar hiç yemediğim tarzda bir ciğerdi ve ağır olmasına karşın nefisti. Bonfile mantar sosuyla birleşince damağımda gerçekten taze, hatta hiç de ağır olmayan bir tat bıraktı. Hatta kremalı mantarı sosu yemeği ağırlaştırır mı diye düşünürken daha bile hafifletti.

Can Oba- Ciğer

Can Oba- Mantar Soslu BonfileEmin olun, porsiyonlar o kadar büyük ki bizim şimdiye kadar yediklerimizle dört kişi rahat rahat doyardı.  Bu tabaklardan sonra iyice yavaşlayarak, midemizdekileri sindirmeye çalıştık. Çünkü çikolatasını, dondurmasını bile kendisi yapan Şef Can Oba’nın tatlılarından yemeden buradan gitmeye niyetimiz yoktu.  Bu arada tadına bakalım diye getirdiği falafele de bayıldığımızı söylemem lazım. Sanırım Lübnan’da bile bu kadar iyisini yemedim.

Arada içtiğimiz, sodaların ardından midemiz biraz yatışınca, bakın masaya neler geldi. Böğürtlenli mus ve cevizli, fındıklı çikolatalı bir şey, Adını unuttum gitti ancak kasesi bile çikolatadan yapılan bu tat bizi kendimizden aldı.Can Oba- Böğürtlenli mus ve ÇikolatalıÜzerine gelen limonlu cheese cake de inanılmaz ferahlatıcıydı.

Can Oba- Limonlu Cheese CakeBiz mide fesadı geçirerek sofradan kalktığımızda, bu kadar leziz yemeklerle dolu bir sofrada, Can Oba’nın msafiri olduğumuz için çok mutluyduk. Gelen hesap ise bu yemekler göz önünde tutulduğunda devede kulak gibiydi.

Yemekler bittikten sonra kendisini masaya da davet ettik.  Uzun uzun sohbet de ettik. Ancak oradaki konuştuklarımızı burada yazmayıp, keşfetmek üzere size bırakıyorum.

Boşverin 5 yıldızlı restoranları, beklenmedik bir planla uzanıverin Sirkeciye ve gidin bulun Can Oba‘yı. Onlarca kebapçının arasında tutunmaya çalışan bu yetenekli, şahane aşçıya destek olun. Hem ağzınız bayram etsin hem de o çıktığı bu zorlu yolda güç kazansın.

İstanbul’da yaz nasıl geçer? (3) : Tarihi Yarımada’da bir gün…

Haftasonları yıllardır geç kalkan bir gece kuşu olarak son zamanlarda verdiğim bir karar var: Haftasonları daha erken kalkmalı!!! Neden derseniz hepi topu iki tatil günümüz var zaten öğlene kadar yatınca günün beti berketi kalmıyor ondan.

Mesela erkan kalktığınız bir yaz sabahı Tarihi Yarımadanın büyüsüyle dolu bir gün geçirmek istemez misiniz? Sabah hava çok da ısınmadan hızlı bir duşla kendinizi dışarı atarsanız eğer, Sultanahmette çay-simitle  kahvaltı yapabilme keyfine kavuşursunuz. Üstelik henüz ortalıkta kimsecikler de yoktur. Hem hızlı yoldan yarımadayı dolaşmaya başlarsınız, hem de rahat rahat fotoğraf çekersiniz. Önceden bir müze kart da alırsanız bu müthiş geziyi epeyce ucuza getirebilirsiniz.

Eski Yarımada- İstanbulBiz geçen haftasonu yukarıda dediklerimin hepsini yaptık. Tramvayla Sultanahmet’e gelip, müze kartımızı Aya Sofya’dan aldık ve içeri daldık. Aya Sofya’nın 532-537 yılları arasında 10.000 işçi ve 100 usta tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Fatih İstanbul’u fethedene kadar Rum Ortodoks Patrikhanesi buradaymış. Fatih ilk iş burayı camiye dönüştürmüş. 1935 senesinde Atatürk tarafından müzeye çevirmiş. Tahmin edebileceğiniz üzere içeride Türkten çok yabancı turist var.

Aya Sofya

Aya Sofya- İstanbul

Aya Sofya - İstanbulAya Sofya İmparator Jüstinyen’in o dönemde dünyanın en büyük tapınağı olan Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük bir tapınak yaptırmak hevesiyle inşasına giriştiği bir projeymiş. Bittiğinde “Ey Süleyman seni aştım.” dediği rivayet ediliyor.

Aya Sofya’dan sonraki durağımız Topkapı Sarayı oldu.  Solumuzdaki Aya İrini’ye bakıp ne zaman burada bir konser izleyebileceğim diye iç çekiyorum.

Aya İriniHas oda, hazine odası, kutsal emanetler, Bağdat köşkü derken hepsini birden gezemesek de Sarayın epeyce bir kısmını gördük. Adam bana bütün hazine odasını satın alacağına söz verdi. Kaşıkçı Elması sana feda olsun dedi. Altın beşikler, sedefli, değerli taş işlemeli 24 ayar altından yapılma tahtlar, bir türlü nasıl giyilebildiğini anlayamadığımız kocaman kaftanlar ve şalvarlar gördük. Çinilere bayıldık…

Topkapı

Topkapı

Topkapı

TopkapıSaray Burnundan Boğaz manzarasını görünce eh ev dediğin böyle olur dedik!

Topkağıdan boğazSilah seksiyonunu arada atlamış olmalıyız ki göremeden çıktık. Bir de itiraf edeyim şimdiye kadar harem bölümünü hiç gezemedim. Neden bilmem ekstra para vermekten her defasında imtina ediyorum. Belki bir dahaki sefere girerim.

Bu kadar gezintinin ardından karnınız acıkır ve ayaklarınızı dinlendirmek isterseniz iki şansınız var. Ya Topkapının içindeki Konyalı Restorana gideceksiniz ya da Saray’dan ayrılıp Sultanahmet’in binbir restoranından birine dalacaksınız. Biz ikisini de yaptık. Konyalı nefis bir manzaraya sahip ancak bence aldıkları fiyatla verdikleri yemeğin lezzeti orantılı değil ama servis 10 numara. Gerçekten çok çok iyi.

Konyalı restoran - TopkapıGeçen haftasonu Konyalı’ya gitmek yerine Sultanahmet’teki klasik turistik lokantalardan birine gittik: Altın Kupa. Ben bir Hürrem kebabı söyledim, Adam güveçte patlıcan musakka. Benim yemeğim fena değildi ama Adam’ın musakkası bir koca ekmek yediren cisntendi.

Altın Kupa Sultanahmet- Patlıcan MusakkaAslında Sultanahmet civarında çok güzel olduğunu tahmin ettiğim ama maalesef benim de hiç gitmediğim iki restoran daha var. Biri Matbah diğeri Can Oba. Bu ikisini de önümüzdeki günlerde ziyaret etmeyi en içten duygularımla arzuluyorum.

Burada karnımız doyunca bu defa hemen yanıbaşındaki Yerebatan Sarnıcına giriverdik. Burada Müze Kart geçmiyor. Giriş yabancılar için 10 TL bize 5 TL.  Sanırım ayıp olmasın diye yazmamışlar tarife listesine.  Merdivenlerden iniyoruz ve dünyanın en romantik su deposu karşımızda.  Aynalı sazanlar yüzüyor suyun içinde. Bazıları o kadar büyümüş ki inanamıyoruz gözlerimize. Yine bir rivayete göre Bizans döneminde bu su deposunun üstünde yaşayan bir adam bir gün depoya bir kaç balık atmış, daha sonra büyüyüp çoğalan bu balıklarla da kendine ziyafetler çekmiş.

Yere Batan SarnıcıYerebatan Sarnıcı tam 80.000 metreküp su kapasitesine sahip bir sarnıçmış. Sarnıcın suyu o zamanlarda Belgrad Ormanından kemer ve tünellerle getiriliyormuş. 6. yüzyılda öncelikle sarayın ihtiyaçlarını karşılamak için Jüstinyen tarafından yaprırılmış. Özellikle kuşatma tehlikesi altında su ihtiyacının karşılanmasına yönelik bir önlemmiş.  Sonrasında Osmanlılar akan su dışında su içmekten hoşlanmadığı için buradaki suyu  bahçe sulamakta kullanmışlar. Sarnıcın dibine doğru yürüyünce karşımıza Medusa’nın meşhur taşa dönmüş kafası çıkıyor.

Yerebatan Sarnıcı

İçeride bir kafeterya var. Biz daha sofradan yeni kalktığımız için oturmadık yine de dileyenler için farklı bir seçenek olabilir.

Sarnıçtan çıktıktan sonra biz biraz da Gülhane Parkında yürüdük…. Oturduk banklarda etrafı izledik… Kafamızı kaldırıp çınar ağaçlarını seyrettik..

Gülhane Parkı

GülhaneÇıktık bu defa istikameti Büyük Postaneye çevirdik…. Ara sokaklardan süzülerek ilerledik…

Büyük PostaneAşınmış, mermer merdivenlerine oturduk… Bir sigara tellendirdik….

Büyük PostaneBundan sonra yukarıdaki gördüğünüz istikamette devam ederek Mısır çarşısını bir dolaşıp çıktık. Nedense bana Mısır Çarşısı ve Kapalıçarşı müze gibi gezilecek ama alışveriş yapılmayacak yerler gibi gelir.  Bu defa da öyle geldi. Cidden bir dolaşıp çıktık. Ardından bindik bir vapura manzaranın tadını çıkara çıkara vardık Haydarpaşa’ya…

Galata

Haydarpaşa

Bu seri devam edecek. Bu defa Avrupa yakasının biraz daha kuzey kesimlerini anlatacağım size…. Bu arada haftanın ilk gününü atlattık bile. Darısı diğer dört günün başına :)

İstanbul’da yaz nasıl geçer? (1) : Anadolu Yakası Restoranları

Seyahat etmek o kadar heyecan verici bir şey ki insanda ne yorgunluk bırakıyor, ne de yorulduğunu hissettiriyor.  Yeni hayatlar, yeni tatlar, yeni renkler görmek için seyhat bulunmaz bir şey, hayatın can damarı gibi, kendi hayatınıza sıkışıp kalmaktan sizi kurtardığı gibi başka hayatları da sizinkine katıveriyor. Sizi birden fazla hikayenin oyuncusu, aktörü yapıyor.

The world is a book- Travel to read more Bu kadar gitmekten bahsedince yine aklıma kumsallar, dalgalar geliyor benim. Yazı yarıladık bile. Tatile de gidemedik daha. Günler geceleri kovalarken aslında buradakiler için bile ne çok şey var bu şehirde. Bu yaz pek çok konser iptal oldu. Geçen yaz ki kadar şenlikli bir mevsim olmadı hiç birimiz için ama yine de o kadar kötü durumda değiliz canım. Mayıs’tan beri pek çok yeni mekan denedik. Elimizden geldiği kadar İstanbul’u gezmeye, denemediklerimizi denemeye, göremediklerimizi görmeye çalıştık. Hatta öyle ki Bundan sonra İstanbul’da olduğumuz her haftasonu yeni keşfettiğimiz bir İstanbul köşesi ya da belki de yakın bir şehirle huzurlarınızda olacağım. Yeter ki yol olsun biz gidelim… Varalım başka yerlere…

Bu haftasonu hafiften ufak bir alışveriş yapıp, 50 faktör korumalı güneş sütlerini aldım bir kenara koydum. Mayoları bikinileri bir kenara çıkardım. Hatta şortlar, askılı bluzlar, boncuklu bilezikler aldım kendime. Plaj çantamı İstanbul’daki evde bulamamıştım ki sağolsun alışveriş yaptığım mağazalardan biri hediye ediverdi hem de iki tane. Birini kız kardeşime verdim bile. Heyecanlıyım ve iple çekiyorum önümüzdeki Cumartesi gününü. İzinden önceki son hafta olacağı için yine bir Ankara’ya gitme ihtimalim var.  Pek de istemiyorum aslında ama,  iş bu, yapacak birşey yok.  Neyse az kaldı. Beşten geriye sayacağım sadece.

5Bu arada bir kaç aydır İstanbul’da yaptığımız yeni keşifleri burada kalanlar için paylaşmak istedim.  İstanbul’da yazı geçirecekler için  faydalı olur diye düşündüm. Öncelik restoranlar…

Anadolu yakasından başlıyorum. Semtimiz  Koşuyolu. Oturduğumuz semt olduğu için sürekli olmasa da ara ara denediğim mekanları burada yazmaya çalışmıştım. Bunun için şu yazılara bakabilirsiniz :  bir - iki  -  üç 

Burası parkları, kedileri ve pastaneleri bol bir semt. Pastanelerin hemen hepsini seviyor ve zaman zaman gidiyorum ancak bir tanesinin yeri benim için çok müstesna: Yeşil Çay Pastanesi. Web Sayfaları yok. Foursquare’de gelip giden misafirlerin çekip, paylaştığı resimleri burada bulabilirsiniz. Nerede ise her sabah uğrayıp aldığım dereotlu puaçayı çantama atıp, vapurda yanına söylediğim çayla mideme bayram yaşatıyorum dersem yalan olmaz. Hatta bazı sabahlar, trafik dinsin de karşıya rahat geçeyim diye düşünüp, oturuyorum öndeki masalardan birine, bir de çay söylüyorum poğaçamın yanına.

Yeşilçay PastanesiYeşilçay’ın sadece poğaçaları değil, börekleri, özellikle kıymalı kol böreği, çekirdekli simiti, ve tatlıları da birbirinden muazzam.  Ne ararsanız var. Bir defasında çilekli pastalarına vurulmuştum. Bir başka seferinde güllaçına, sütlü nuriyesine. Aşağıda gördüğünüz milföylü çilekli pasta ve profiterolü midemize indirdikten sonra içimiz bayıldı biraz da üzerine börek yiyelim diyerek garsonları da şoka soktuğumuz gün anladım ki ben Yeşilçay Pastanesinin en büyük hayranlarından biriyim.

Yeşilçay Pastanesi Çilekli Milföy

Yeşilçay Pastanesi- ProfiterolGelelim açılalı epeyce bir zaman olan ama bizim bundan ancak bir iki ay önce uğrayabildiğimiz Eftal’e.  Eftal aslında bir şarküteri. Koşuyolu’nda şubesi var. Burası aynı zamanda bir et lokantası. Bir akşam Adamla rastgele uğrayıp menüyü açana kadar buranın hem meze servis eden hem de et ağırlıklı bir restoran olduğunu bilmiyorduk. Uzun uzun oturacağımız bir akşam değildi ama ucundan mezelerini ve etlerini tatma fırsatı bulduk. Girit ezmesi ve kocaman mücver çokkk lezzetliydi…

Eftal KoşuyoluBenim istediğim lokum güzeldi ancak daha az pişse çok daha iyi olurdu. Düşününce bana eti nasıl istediğimi sormadıklarını hatırladım. Ben de orta pişsin demeyi unuttum. Sonuç iyi pişmiş lokum. Yine de lezzetliydi.  Adam köfte istedi ve onun tabağı da gerçekten çok iyiydi. Bu civar için iyi bir seçenek olmakla birlikte fiyatların ucuz olmadığını da söylemeliyim.

Koşuyolu EftalÜçüncü bir Koşuyolu mekanı Trattoria da Rosario. Buraya bundan epeyce zaman önce kış mevsiminde gitmekle birlikte yazacak fırsat bulamamıştım. Adından da anlaşılacağı üzere bir İtalyan lokantası burası. Epeyce özenli, süslü, biraz karanlık. Belki de ben kış vakti gittiğim için bana öyle gelmiştir. Hatırladığım bir diğer detay içerisinin aşırı sıcak olduğuydu.

trattoria da rosario- koşuyoluÖnce kurutulmuş domates, patlıcan ve zeytinli bu tabağı getirdiler, yanında zeytinyağı ve baharatlarla tatlandırılmış bir sepet kızarmış ekmekle beraber. Zaten siparişler gelmeden  bu tadın içerisine öyle bir yumulduk ki nerede ise doyup kalkacaktık.

trattoria da rosario- koşuyolu

trattoria da rosario- koşuyoluArdından gelen pizza 3 kişiyi doyuracak büyüklükteydi…

trattoria da rosario - koşuyoluYaz mevsiminde nasıl olur hiç bilmiyorum burası… Ama bu civarlarda iseniz belki bir göz atmak istersiniz.

Bahar zamanı Kadıköy’ün klasik markası Çiya Lokantasının ardından bu defa Üsküdar’ın klasiği olan Kanaat Lokantasını denemeye karar verdik ve bir iş çıkışı,  Kanaat’e yolumuzu düşürdük. Sonuç maalesef pek memnun edici olmadı bizim açımızdan. Herşey çok yağlı, türlünün içindeki et çok sert, dolmalar Çiya’yı aratır cinstendi. Yeniden uğrayacağımızı sanmamakla birlikte, başka birilerinden olumlu tavsiyeler içeren bir bildirim gelirse yeniden deneme yolunu da kapatmak istemiyorum.

Kanaat- Üsküdar

kanaat üsküdar

kanaat üsküdar

kanaat üsküdarAnadolu yakasından restoran yorumlarını dinlediniz.

Restoranlar dışında, özellikle bu aralar Caddebostan sahili bir harika… Özellikle akşamları… Alın bir portatif sandalye..  Kuruluverin denizin karşısına… Elinizde içeceğiniz, yanınızda sevdikleriniz olduktan sonra eminim halen İstanbul’da olduğunuzu hissetmeyeceksiniz bile…

Sahilde piknikBir dahaki sefere Avrupa yakasında buluşmak dileğiyle….

Revisited: Boğaz Turu, Pera Balık, Hayal Kahvesi – Great evening in Istanbul…

Ne kadar çok ülkeyi-şehri gezip dönersem döneyim,  sabahları motora-vapura binip karşıya geçerken İstanbul’da olduğuma, bu şehirde yaşadığıma dua edenlerdenim ben.

Hele şu aralar püfür püfür esen poyrazı, masmavi boğazı, keşfedecek kuytusu köşesiyle yine gönlümün bir numarası…

Bir akşam üstü bütün şirket bir tekneye doluşmuş vaziyette elimde bir kadeh beyaz şarapla güvertede otururken etrafı seyredip bunları düşünerek yine şükrettim İstanbul’da yaşadığıma.

Öyle de keyifli bir boğaz turu oldu ki  akşamın en güzel saatlerinde, etrafı seyredip, kikirdeyerek 3 saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Kuruçeşme Marina

Boğaz Turu

Boğaz Turu

Boğaz TuruTuru bitirir bitirmez kendimi Taksime attım.  Tekne turunda yediğimiz cipsler, kuruyemişler iştahımı kesememişti. O yüzden acilen yemeğe oturmak lazımdı. Pera Balık her zamanki gibi Taksim civarındaki can kurtaranımız oldu. Adam zaten çoktan gelmiş beni Pera Balıkta bekliyordu. Hedef Hayal Kahvesi öncesi güzel bir yemek, biraz rakı… Mmmmm, mmmmm, mmmm nidaları ile hiç benden beklenmeyecek şekilde rakıdan önce mezelere yumuldum…

Pera Balık

Köpoğlu, soslu balık ve maydanoz salatası…. Buraya geldiğinizde bu soslu balığın tadına mutlaka bakmanızı tavsiye ederim.. Her yerde olmayan nefis bir tat gerçekten de…  Bir ara tuvalete gittim, döndüğümde adam çoktan yan masa ile muhabbete girmişti… Her gece eğlencesinde yaşadığımız rutine dönüşen bu olay aslında epeyce güzel bir şey, değişik hayat hikayelerinin kesiştiği en güzel kavşaklar bence bunlar. İki doktorla olan sohbetimiz nerede ise saat 12.00′ye kadar sürdü. Baktık ki nerede ise konser kaçacak, hemen köşeyi dönüp Hayal Kahvesine daldık.

Ceylan Ertem çoktan sahnedeydi.  İlk kez kanlı, canlı karşımda gördüğüm Ceylan’dan etkilenmemek mümkün değil… İnanılmaz bir enerjisi var… Dinlemeden anlaşılacak, anlatmakla olacak şey de değil… Şeker ötesi, yorumu, sesi nefis bir genç hatun kendisi…

Ceylan ErtemOrkestra da süperdi, gerçekten herkese çok eğlenceli vakit geçirttiler. Aslında ben ağzım açık sahneyi seyretmekten ne dans edebildim ne başka bir şey… Büyülenmiş gibi kıpırdamadan sahneye odaklandım. Konser bitip de dışarı çıkınca az evvel sahnede zıp zıp zıplayan kırmızı elbiseli kız kapının önünde aramıza karıştı.. Aynı içtenlik, aynı mütevazilik ve şirinlik… Ceylan Ertem- şaka  gibi :) Uzun zamandır bu kadar hoş bir insanla karşılaşmamıştım sanırım… :)

Hayal’den çıkınca bir anda kendimizi Ortaköy’de kumpir yerken bulduk. Kumpir berbattı ancak köprü manzarası şahane idi…

köprüSabahın ilk saatlerini geride bırakmıştık ki evlere dağıldık… Yorucu olsa da haftasonlarını beklemeden arada akşamları Hayal kahvesine uğramakta fayda var… Temmuz ayı programı burada. Denenmesi şiddetle tavsiye olunur…

Daraltılar basıyor bana, çabukcak iyi şeyler düşünmeli…

Bu aralar feci bunaltılar içerisinde stresteyim.

Yetişmeyen işler, laftan anlamayan insanlarla çalışmaktayım. Deadline nedir bilmeyen. zaman mevhumu olmayan cinsinden bu insanlar. Çene ile çok iş yapılabileceğine inanan. Dostlar alışverişte görsün diyen.

Sonunun nefis olacağını hayal ettiğim güzelim bir proje hatrına katlanıyorum şimdilik kendilerine.

Amacım burada efkarıma efkar katmak değil elbette. Tek derdim, aralarda yaptığım güzel şeyleri hatırlayıp, motivasyonumu yeniden pozitife döndürmek. Yoksa  kendi kendimi yanıp kendimi kül edeceğimden korkuyorum. Aslında aradaki boşlukları fena da değerlendirmiyorum. Ama sanırım bahardı, yetişecek işlerdi derken ben biraz fenalaştım.

Bizim kalorifer dairesinin üzerinde açan şu harikalar bile moralimi düzeltmeye yetemedi. Geçen bahardan beri yolunu gözlüyordum oysa ki ben bu çiçeklerin…. Renkleri o kadar canlı ki insanın gerçek olduklarına inanası gelmiyor.

Kalorifer dairesinin üzerindeki çiçeklerİşte yine buna benzer hislerle Cuma akşamı işten çıktığımda Adam’a Kadıköy’de balık yiyelim mi dedim. Ona bıraksam balığı alıp evde pişirir ama benim ne evde yemek yapmaya, ne mutfağı toplamaya sabrım yoktu. O yüzden uzun zamandır önünden geçip de oturamadığımız Mercan’a düşürdük yolumuzu. Birer bira söyledik. Ben çeyrek ekmek midye tava bir de isravrit tava söyledim. Çeyrek ekmek midye tava geldiği gibi bitti. İstavritler de çıtır çıtır çok taze idi.

mercan'da çıtır istavrit

Neden daha sık yapmıyorum bunu diye düşünürken biraların bitmesini bile beklemeyip eve döndük. Ben öylesine yorgundum ki saat 11′de yatıverdim. Sabah saat 6.45′te gözlerim açıldı. Kalkıp bir tost yapıp bir kaç saat çalıştım.

Öğleden sonra da Adamla birlikte evden çıkıp,  Park Orman’daki  Hıdrelleze gittik. Gitmek ama ne gitmek.  Sisten iptal olan motor ve vapur seferleri sayesinde, Kadıköy, Üsküdar, 2. köprü ve 1. köprü maceralarından sonra karşıya geçebildik.  Sonunda Park Ormana vardık.

Dışarıda kutlayarak geçirdiğim ilk Hıdrellezdi  bu. Park Ormana ikinci gidişim. Partiler, şenlikler nefis geçiyor burada. Ah bir de tuvaletlere daha iyi bir çözüm bulabilseler. Bira içmek eziyet. Tuvalete girmek eziyet * 100.

Bol bol kudurup, kurtlarımızı döktük. Adam bize balondan taçlar, çiçekler, böcekler yaptı. Kokteyl üzerine kokteyl devirdik. Dilek dilemedik. Onun yerine bol bol kahkahalar attık. Gülmekten yanaklarım ağrıdı. Hatta boyun kaslarım tutuldu. Neyse özetle karşıya geçmek için harcadığımız enerjiye, olduğumuz sinir ve strese değdi.

Park Orman HıdrellezÇıkışta İstiklale döndük Ortodoks Paskalyasının kutlandığı kilisede bulduk kendimizi. Ne de güzel görünüyordu İstiklal caddesinin başındaki bu kilise.

IMG_20130504_233842İşte sallana sallana eve dönülen bu gecenin sabahında evde yapılan bir kahvaltı bizi kendimize getirdi. Simit, peynir ve çay. Sonrasında hafta başladı bile… Haydi seni göreyim Salı günü, bize kolaylıklarla gel, yüzümüzü güldür, işlerimizi tez zamanda yetiştirmemize yardımcı ol.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 111 takipçiye katılın