İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Pier Lotiden Eyüp Sultan’a

Siz de ara ara tarihi yarımadaya yolunu düşürenlerden misiniz bilmiyorum ama benim uzunca bir süre gidip de Haliç’in öteki tarafı da gezinmezsem içim rahat etmiyor. Gezilecek görülecek o kadar çok şey var ki bazılarına birden fazla defa gitmeyi çekiyor canım… Mesela Ayasofya’ya taşındığımızdan bu yana 3 kez, Topkapıya 2 kez, Yerebatan sarnıcına da 2 kez gittim sanırım. Daha Aya İrini’de konser dinleyemedim. İstanbul Arkeoloji Müzelerini gezemedim. Balat sokaklarında sadece bir kez dolanabildim. Ama ufak ufak ucundan turlara devam ediyoruz bir yandan. Tabi bu yapış yapış sıcaklar izin verdiği ölçüde.  Bir Sabah Adamla bu haftasonu ne yapalım diye konuşurken sen karar ver bu haftasonu planına dedim. Adam’ın bana Pier Loti diyeceğini düşündüm bu anda içimden. Epeydir sözünü ediyordu gidelim diye ama bir türlü fırsat olmamıştı. İşin açıkçası o kadar meşhur Pier Loti’yi görmemiş olmak benim de içimde bir merak uyandırmıyor değildi. Sadece Haliç’in boğaza uzak manzarası bana çok çekici gelmiyordu  ki sonuçta çok da takılacak bir durum yoktu.

Adam Pier Loti’ye gidelim der demez atladık bir taksiye ve kendimizi 15-20 dakika gibi kısa bir sürede Pier Loti Tepesindeki çaybahçesinin kapısında bulduk. Burada yapabileceğiniz kahvaltı son derece basit ve yeterli:  tost, gözleme, çay :) Ağaçların gölgesinde hiç sıcaklamadan manzarayı izleyebiliyorsunuz. Gelenlerin çoğu yine tahmin edebileceğiniz gibi yabancı turistler…

Resminizi bugünden mi seçersiniz?

Pier LotiYoksa biraz eskitilmiş mi olsun?

Pier LotiBiz buradan manzarayı izleyip tostumuzu yedikten sonra, hemen bu çay bahçesinin yanından Eyüp mezarlığının içine doğru kıvrılan yoldan aşağı doğru yürümeye başladık. Yakın tarihli bildiğimiz tarzda mezarlıkların yanında çok eski taşların süslediği mezarlar da burada. Eski mezar taşları aslında hem çok güzeller hem de çok sadeler. Bir tepeden Haliç’e bakıyorlar.

mezarlar 6

mezarlar 8

mezarlar 89Aralarında üzerindeki yazıları okuyabildiğimiz mezar taşları da var. Aşağıda Bahariye Mevlevihanesinin Kudümzen başının mezarı. Kudüm mevlevi müziğinin dört ana enstrümanından biri imiş. 28-30 santim çapında davullara kudüm deniyormuş.

mezarlar 5Mezarlık o kadar yeşil ve huzurlu ki hem sessizce İstanbul’un karmaşasını bu sessiz sakin tepeden seyrediyor hem de şirin mi şirin kedi yavrularına ev sahipliği yapıyor.

eyüp mezarlığı1

eyüp mezarlığı

Yokuş aşağı indiğimizde Eyüp Sultan’a da gelmiş oluyoruz. Kılık kıyafetimiz uygun olmadığı için caminin ve türbelerin içerisine giremiyoruz ancak dışarıdan dört bir yanını dolanıyoruz.

eyüp sultan 3

eyüp sultan 5Burası Adile Sultan Türbesi… Adile Sultan II. Mahmut’un kızı.. Süslemeler nefis değil mi?

eyüp sultan 7Burası da III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan Külliyesi… Eskiden fakirlere yemek dağıtılan bir de imarethane varmış içeride… Bugün de Ramazan’da buraya aşevi kuruluyor. Dışarıdan görebildiğimiz kadarı ile içerisi gerçekten çok güzeldi ancak kapıdaki görevli anlaşılmaz şekilde giremezsiniz diyerek bizi bu güzel külliyenin bahçesine sokmadı! Benzer bir durum daha önce de Ankara’da Hacı Bayram’ı gezmeye gittiğimizde gelmişti. caminin yan tarafındaki sutunları resimlerini çekmek isteidiğimde adına güvenlik dene zat yanıma gelip çekemezsiniz vs. şeklinde birşeyler zırvalamıştı!!!! :)

eyüp

eyüpBuradaki kısa gezintimizi bitirdikten sonra yine bir taksiye atlayıp Zeyrekhanenin yolunu tuttuk. Burada planımız güzel manzaraya karşı soğuk bir şeyler içip ferahlamak ve güzelim Zeyrek Camii ya da Pantokrator Manastırını dışarıdan da olsa görebilmekti.  Cami maalesef şu anda tadilatta. Çok görkemli değil mi? Şimdiki Caminin adı olan Zeyrek aynı zamnda semtin de adı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra okulun başhocası olan Molla Zeyrek Mehmet Efendi’nin ismini bu semte vermiş. Fetihten sonra kiliseler camiye, manastırlar ise medreseye dönüştürülmüş. İşte bu Manastır da Fatih Camii Medreseleri tamamlanana kadar Medrese olarak kullanılmış. Bizanslılardan kalan en muhteşem yapılardan biri olduğu ve maalesef çok zarar gördüğü ve şu anda devam eden restorasyonun aslında çok geç kalınmış bir çalışma olduğu söyleniyor. Bittiğinde yeniden ziyaret etmeyi bir kenara not ederek biz hemen Cami’nin yanında bulunan Zeyrekhane isimli restorana geçiyoruz. Zeyrekhane de Manastır yapısının bir parçası aslında o nedenle içerisi de mutlaka görülmeli. Ancak biz hava çok sıcak olduğu için içeriye girmeyip terasta gölge ve manzaralı bir yere kuruluyoruz.

Zeyrek Camii - Pantokrator ManastırıBuradan önünüze serilen manzara şöyle…

Zeyrekhane Zeyrekhaneyi ve arkasındaki Zeyrek Camiini restorasyondan sonra yeniden ziyaret etmek üzere diyorum. Çoktan saatler pazartesiye döndü bile… Bugün yazılar açısından çok bereketli bir gün oldu benim için… Daha sık yazabilmek dileğiyle herkese güzel bir hafta diliyorum.

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Ağva ve Şile’ye kısa bir kaçamak

Yakşalık 2.5 yıldır İstanbul’da olmama rağmen daha İstanbul’un hazinelerini karıştır karıştır bitiremediğim gibi, civarındaki gezi parkurlarına da adım atamamıştım. Bayram o kadar bereketli geldi ki bir sürü yeni yer görebilme şansına kavuşabilmemizin yanı sıra sonunda Ağva ve Şile tarafına da adım atabildik. Bayramın ilk günü Folklorik Turizmin Ağva Şile gezisine katıldık. Çok büyük bir beklenti ile gitmedik ama gerçekten de İstanbul’un Karadeniz ucundaki cici kasabayı görmekten çok keyif aldık.

Tur ile bir yerlere seyahat etmekten çok zevk almamakla birlikte aslında son dakika yapılan planlarda hayat kurtarıcı olduğunu da son bir kaç seferki deneyimlerimizde görüyorum. Bizim gibi kalk gidelim akıllı insanlar için fazla da bir şey düşünmeden hızlıca yola çıkabilme imkanı sağlıyor turlar. Tur şirketi eğer sizin dipdibe takılmanız konusunda takıntılı da değilse gerçekten çok eğlenceli oluyor. Zira böyle ortamlarda çok sosyal olduğum söylenemez. İki dakika önce tanıştığım insanlara hayat hikayemi anlatmak konusunda epeyce isteksizim. Tura bizim gibi katılanlar olduğu gibi orada yeni arkadaşlar edinip keyifle vakit geçirenler de var tabi. Yeter ki herkes kendi kafasına göre takılsın, herkes mutlu olsun.

Bir gece önce epeyce keyifle yediğimiz bir akam yemeğinin ardından Topless’ta çalan garip müziklerin eşliğinde Adamla birlikte birer içki daha yuvarlayıp evin yolunu tutmuştuk. Aslında tam bir sabahlara kadar eğlence modundaydık ki mümkün olsa ertesi gün gideceğimiz Ağva turunu bir sonraki güne ertelemeyi bile düşündük. Aslında iyi ki de öyle yapmamış ve eve nispeten vakitlice dönüp- saat 02.00 gibi!- ertesi sabah da turun hareket edeceği Mecidiyeköy Yapı Kredi Bankası önünde hazır olmuşuz. Yola çıktıktan sonra ilk işimiz yarım kalan sabah uykumuzu tamamlamaya çalışmak oldu. Kah gözlerimizi dinlendirerek kay hafifen uyuklayarak vardığımız Şile yolundaki Avcı köyünde bir kahvaltı molası verdik. Yemyeşil bir bahçede, ahşam masalar ve fokurdayan bir çaydanlık çay! Kahvaltıda ne getirdiklerinin gerçekten pek de önemi yoktu bizim için. Açık havada o yeşillerin arasında içtiğimiz çayın ne kadar lezzetli geldiğini anlatamam. Genelde evin çaycısı benimdir ama Adam bile benimle birlikte sabah sabah 3-4 bardak çayı deviriverdi. Bu minik bahçeli kahvaltı veren işletmenin köpekleri de bizimle birlikte kahvaltı ettiler. Uzun zamandır duymadığımız kadar horoz sesi duyduk sabahın ve bayramın geldiğini müjdeleyen.

avcı köyü şile yolu 3

avcı köyü şile yolu 4Kahvaltıdan sonra ilk durak noktamız Kilimli Koyu oldu. Yalçın kayalıklara çarpan dalgalar, serinliği tepeden bile hissedilen bir deniz.  Niye bilmem bu kadar sarp kayalıklarla çevrili olmasa da bizim aklımıza bundan 3-4 sene önce Amasra’ya yaptığımız seyahat geldi.

Ağva

ağva2

Ağva 4Hemen tepenin üzerindeki kafeteryada birer Türk kahvesi söyleyip anne babalarımızın bayramını kutladık. Hava o kadar sıcaktı ki  aşağıya kadar inip turkuaza dönen kıyıda yüzme hayalini de kurduk.

ağva 5Ancak görecek daha çok yer vardı Buradan kalktıktan sonra Ağvanın Göksu Deresi boyuna doğru yola çıktık. Ağvanın iki yanından da iki nehir geçiyor. Batı ucundan gecen derenin ismi Göksu, doğu ucundan geçen derenin ismi ise Yeşilçay. Göksu deresi tarafında oteller ve restoranlar yan yana sıralanmış vaziyetteler. Biz de öğle yemeğini alacağımız bu restoranlardan birinin önünden bir motora binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir nehir gezintisi yaptık.

agva 6

agva 7

agva 10

agva 12Bu gezintiden sonra önce Ağva merkeze geldik. Buradaki halk plajının doluluğuna şaştık kaldık… Çoluk çocuk denizde… çığlıklar havalarda uçuşuyor…

agva 13Bu arada Şile sınırlarında olduğumuz için şile bezinden yapılmış giysi satan dükkanlardan birinden lacivert efil efil bir lacivert elbise kapmayı da ihmal etmedim. Sokaklarda yaptığımız kısa bir yürüyüşten sonra sıcaktan buharlaşan bedenlerimizi yeniden tur otobüsüne attık ve yeniden Göksu deresindeki retoranın yolunu tuttuk. Öğle yemeğinde Çupra ya da Levrek seçenkerinin yanında köfte de dahildi tur programına. Biz tercihimizi balıktan yana yapıp yanına da birer duble rakı ile soframızı şenlendirdik. Ardından  Şileye doğru yola çıktık. Şile Ağva kadar sevimli olmamakla birlikte, Türkiye’nin en eski ve aktif fenerinin süslediği manzaralar burada da iç ferahlatıcı cinsten.

Agva14

Şile3

Şile2Şiledeki serbest zamanın ardından bu defa Saklı Göl denilen bir yapay gölete doğru yola çıktık. Havanın sıcaklığı Saklı Göl etrafındaki işletmelerde yakılan mangalın sıcağı ile birleşince üzerimizden dumanların tüttüğünü anlayabilirisniz.  Aşağıdaki resimde görünen sakin ve serin renkler nasılda yanıltıcı duruyor bir bilseniz.  Dondurmanız var mı sorusuna garsonun verdiği sıcak dondurmamız var cevabı bizi kahkahalara boğarken (Laf aramızda, evet topluluk içerisinde kahkaha atıyorum– çok güzel oluyor siz de denesenize! :)) biz sıcaktan erimiş şekilde  ülke olarak sıcak altında mangal yapma sevdamızın nedenlerini irdeledik. Bana sorarsanız en iyi mangal akşam serinliğinde yanan mangaldır!

saklı göl

İşte böyle bir yolculuğun ardından yeniden otobüsümüze binerek İstanbul’a doğru yola çıktık. Ben yolda daha önce İstanbul – Ankara uçaklarında başladığım  Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi romanını  bitirdim. En iyi Zülfü Livaneli kitabı olmasa da yine de böyle yollar için güzel arkadaşlık etti bana. Yorgun argın vardığımız evde akşam kah kanepeye kah yatağa yayılarak dinlendik. Şimdiden diyorum ki darısı diğer İstanbul civarı gezilerine. Geziyle kalın…

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Grand Hyatt Havuz Keyfi

Booking.com’un bile bana güneşli bir tatile ihtiyacınız var diye emailler attığı bu günlerde suyun her çeşidi ile buluşabilmek benim için en büyük keyif. İster boğaza nazır oturalım, ister hamamlarda terleyelim ister vapura binip  adalara ya da boğazda gezintiye çıkalım ya da en kestirmesinden kendimizi bir havuza atalım. Karşıdan Avrupa yakasına taşındığımızdan beri her yer trafik her yer beton gerçeği ile bir arada yaşıyoruz maalesef. İşe ve diğer her türlü eğlence ve dinlence mekanlarına yakınlığından dolayı mahallemizden çok da şkayet edecek değilim ama her sabah ve her akşam yaptığımmotor/vapur gezintilerinin sona ermiş olmasından dolayı da içimde bir burukluk var.

İşte bu su ile haşır neşir olma isteğinin yine fazlasıyla depreşmiş olduğu bugünlerde İstanbul havuzlarına da göz geçdirmeye başlamıştım ki karşıma Timeout İstanbul’un güzel bir derlemesi çıktı. Bir akşam Galatasaray adasına yemeğe gidince buradaki kocaman olimpik havuzu gözüme kestirmiş oldum. Ancak gelin görün ki havuza gidelim diye kararlaştırdığımız gün bir aksilik olmasın diye Suadayı aradığımda tamamen dolu olduklarını söylediler. Burayı benim açımdan cazip kılan nokta nefis manzarasının yanında içeriye çocuk kabul etmiyor olmaları idi. Suada’dan umudu kesince diğer seçeneklere yöneldim. Tabi gönül ister ki Çırağan’a gidelim ama 4-5 saatlik bir havuz keyfine öyle astronomik bir rakam istiyorlar ki hiç üzerinde bile durmadım.

Sonrasında hem yine eve yakın olsun biraz da yeşillikler arasında olsun diyerek Grand Hyatt’ta karar kıldım. Adamla birlikte çıktık yola, zaten nerede ise yürüyerek 15 dakikada olabileceğimiz otelin kapısına taksi ile 5 dakikada vardık.

İlk önce  yer olmayabilir kontrol edip hemen size geri dönüyoruz dediler ancak gerçekten otel personeli o kadar  pratik ve zarif  ki yaklaşık 10 dakika içerisinde bizi havuzun nefis bir köşesine yerleştirdiler. Siz gelir gelmez, şezlonglarınıza tertemiz beyaz havluları serip, şemsiyenizi açıveriyorlar. Servis elemanları her daim civarınızda. Saatlerce garson aramanız gerekmiyor. Havuzun otel binasının karşısına düşen duvarını dikey bahçe yapmışlar. O yüzden aslında Taksimin göbeğinde bir beton hapishanesinde olduğunuzu hissetmiyorsunuz.. Üstelik otelin binası da yakındaki diğer oteller gibi tepenize zebellah şeklinde dikilmediği için gerçekten Antalya’da bir beş yıldızlı otelin havuz başında oturduğunuza inanıveriyorsunuz.  Soğuk bir şeyler içip biraz ferahladıktan sonra atıverdik kendimizi havuza.

grand hyatt

Havuzdan çıkınca kitap sefasına geçiverdim ben. Adam elinde tablet internette gezinirken evden çıkarken kütüphaneden çekip çantaya atıverdiğim Ayşe Kulin’in Füreyya romanına gömülüverdim. Kitap kendisi için ayrı bir yazıyı hakediyor ama o kadar keyifle aktı ki sayfalar, bir süre sessizce  hiç durmadan okudum. Zaten kitap çok da elimde kalmadan bitiverdi ağzımda bal gibi bir tat bırakarak.

Ayşe Kulin- Füreya

Gelelim Grand Hyatt ve havuz başı restoranı olan Gazebo’ya. Servis elemanları ve otelin bütün personelinin kibarlığının yanında buradaki lezztelere de bayıldık. Ben bir club sandwich söyledim, adam kuzu köfte söyledi. Her ikisi de çok lezzetli idi. Basit ve havuz başında tüketilebilecek yemekler bunlar ancak bu kadar basit lezzetlerin bu kadar damak çatlatması da takdire değerdi gerçekten. Taze sıkılmış buz gibi meyve suları da havuz başında bizi serinletmeye devam etti.

grand hyatt gazebo

Biz yaklaşık saat 6 gibi keyif içerisinde ayrıldık otelden. Hafta içi bir gün olduğu için giriş ücreti olarak iki kişi 180 TL verdik. Haftasonu fiyatlar biraz daha yukarı çıkıyor ancak hem İstanbul’un göbeğinde olup hem de tatil yapmak istiyorsanız gerçekten mantıklı bir seçenek.

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Les Ottomans Caudalie SPA

Türkiye’yi ziyaret eden turistlere Türkiye ile ilgili 5 anahtar kelime say dense biri hamam  olurdu herhalde. Uzun yıllar önce bir gençlik kampında tanıştığım Belçikalı kız Konya’da hamama gideceğim diye tutturunca çok şaşırmış, ne işi var hamamda duş varken diye düşünmüştüm. O zamanlar hamam kavramı benim için mahalle dedikodusu yapan kadınların toplandığı bir nevi varoş kültür ürünüydü. Tabi yaşım biraz daha kemale erince Anadolu tarihindeki hamam geleneğinin Romalılara kadar dayanmakla birlikte özellikle  İstanbul’u fethi ile birlikte hem sosyal hayatın bir parçası olduğunu öğrendim.  Evliya Çelebi’nin yazdığına göre, 17. yüzyılda İstanbul’da 4 bin 536 özel hamam ile halka açık 300 hamam varmış. Ancak şehirlerde su şebekesi geliştikçe umumi hamamlara ilgi azalmış ve bu hamamların yerini evlerdeki banyolar almış. Bugünkü trend eski hamamların restore edilerek turizme yeniden kazandırılması üzerinden ilerliyor.  Tabi bir de orijinal adı “Sanitas Per Aquam”  yani “Sudan gelen Sağlık” olan SPA otelleri var.

hammam

Artık hamam antipatim yok ve aslında bulsam iyi bir hamam deneyimi yaşamayı çok da isterim.  Geçen yıl gittiğim yenilenmiş Kılıç Ali Paşa Hamamı’ndan bir hafifleme hissiyatı ile çıkmakla birlikte tam da aradığımı bulamamıştım. O gün konforlu bir banyo deneyimi olarak yer etti aklımda.  Oysa ki  eğer iyi yapan birine denk gelmişseniz kese ne güzel bir şeydir, sabun kokuları içerisinde yapılan köpük masajından sonra cennnete gitmiş de geri gelmiş gibi olmamak mümkün değil sanırım.

Bir arkadaşımıza hediye çeki almak niyeti ile gittiğimiz Les Ottomans otelinin SPA’sına girdiğimde aklımda kendime de bir şeyler alıp çıkmak yoktu. Ancak içeri girdikten sonra paket programlarını incelerken bir şans vermek istedim ve çiftler için satılan Les Ottomans İmzalı Turunç Bakımını satın aldım. Otel fazlası ile şaşalı, müthiş bir manzaraya sahip.

les ottomans5

Eskiden Muhsinzade Yalısı olan ancak şimdilerde otel olarak hizmet veren bir mekan. Otel dekorasyonunun şatafatından sıyrılıp alt kata SPA bölümüne indiğinizde herşey sadeleşiveriyor. Mis gibi bir koku zaten her yana yayılmış vaziyette. Sizi alıyorlar soyunma odalarına, terliklerinizi, bornozlarınızı ve peştemallerinizi veriyorlar. Hazır olunca önce buhar odasında 15 dakika kadar bekleyip ardından hamam bölümüne alıyorlar. Sadece size ayrılmış bir hamam… Yatıyorsunuz sıcak göbek taşının üzerine ve kendinizi bırakıveriyorsunu usta ellere. Natırlık ne kadar önemli ve hamam deneyimi açısından ne kadar fark yaratabiliyor burada anlıyorsunuz. Hamamda bornozunuzu giyip saçlarınız havlulara sarıldıktan sonra geçtiğiniz dinlenme odasında ikram ettikleri siyah üzümlerin verdiği serinlik ve orada demledikleri nefis bitki çayının tadı hala damağımda.

les ottomans 4

Çok büyük bir beklenti ile gitmemiştik ama biz bir çift olarak kendimizden geçmiş bir şekilde ayrıldık otelden. Toplam 60 dakika süren bakım  kese, köpük masajı ve bir de turunçlu cilt maskesinden oluşuyordu ve fazlasıyla yeterli geldi. Çıkışta otelin boğaza bakan tarafında soğuk içeceklerinizi de yudumlamak da cabası. Bu aralar kendinizi  ya da bir sevdiğinizi şımartmak isterseniz gerçekten güzel bir seçenek.

Les Ottomans 2

The Bar- Les Ottomons

*Yukarıdaki son iki resim dışındaki resimler bana ait değil. Bilginize:)

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da geçirenlere öneriler – Restoranlar

The bad news is time flies. The good news is you’re the pilot…

Michael Altshuler

Buraya yazmayalı günler, haftalar ve hatta aylar olduğunu farkettiğimden beri sürekli ne zaman yazacak vakti bulabilirim acaba diye düşünüp duruyorum. O kadar çok sokaktayım ki  daha fazla yazamayacağım diye düşünmeye başladığım günlerdeyim. Oysa ne kadar çok seviyorum burada birşeyler biriktirmeyi…  Şu anda bayram tatilinin son akşamı olmasına karşın, elimdeki bu bilgisayarda bir blog yazısı yazacağıma oturup 2-3 email yazıp, biraz okuma yapsam ve hatta bir iki yeni fikri kağıda döksem hiç fena olmayacak. Lakin burayı ihmal ettiğim yeter artık.  Çünkü iş hep olacak ve hiç bitmeyecek. İş için pek çok şeyi ertelemek gibi kötü bir huyum var.  Tabi bunda iş dışındaki bütün vaktimi sokakta, yemede, içmede, keşfetmekte, arkadaşlarımla, sevgilimle geçirmekten yana kullanıp,  domestik alandaki faaliyetlerimi genelde, yemek yap ya da yemek sepetinden sipariş ver, çamaşır yıka-as, çalış döngüsünde geçmesine de borçluyum. Ama yazının başındaki sözün sahibi olan Michael Altshuler’e katılmamak mümkün değil. Doğrudur zaman uçar gider ama sonuçta bu uçağın pilotu benim. Uçmak kadar konmayı da bilmek gerek.

Lafı uzattım ama daha anlatacaklarım çok aslında. En büyük sıkıntım o kadar çok şeyi nasıl derleyip toparlayıp anlatacağım noktasına kilitlendi. Daha hala bitiremediğim bir Mardin gezi notları ve ucundan azıcık bahsedip aylardır elimin değemediği İspanya gezi notları beklesin dursun. Sonuçta burası bir mecburiyet yeri değil, görev bilinci ile yazdığım bir yer haline getirmek de istemiyorum. Zaten yeterince sorumluluk görevimiz var hayatta. Bunlara bir yenisini eklemeye de gerek yok herhalde.  O yüzden ben biraz kolayına kaçıp bu Bayram’da neler yaptığımı, daha önce deneyip bayıldıklarımla  da birleştirerek anlatacağım sanırım. Tek yazıda hepsini toplarsam feci sıkıcı da bir yazı olacağı için bir yazı dizisi ile karşı karşıyasınız. Daha öncede böyle önerileri toparladığım yazılar vardı. Bayram öncesinde en çok okunan yazılar da onlar oldu. O yüzden, yazı bu sıcak ve nemli İstanbul havasına katlanmak zorunda kalarak, klimayı bulana her gün dualar ederek geçirenlere gelsin bu yazılar.

Bu bayramda Pia’yı bırakacağım kimse olmayınca ve öte yandan iş güç sebebi ile zaten tatili uzatamayacak olduğumdan dolayı İstanbul’da kalmayı tercih ettim. Genellikle Türkiye’nin %50sinin seyahat ettiği vakitlerde bilumum tatil yöreleri yerine paşa paşa anne-babamın yazlığının yolunu tutmayı tercih edenlerdenim zaten. Toplu yapılan her türlü hareketten gerildiğim gibi bundan da geriliyorum. O kalabalığı yanımda taşıyıp, yatacak yer, yenecek yer , eğlenilecek, güneşlenilecek yer sıkıntı olmaya başlayınca huzurum kaçıyor. O yüzden Bayram demek benim için ev demek. Yazlık ya da kışlık.

Gelelim İstanbul’da geçirdiğimiz ilk bayrama… Gerçekten kaymaklı ekmek kadayıfı kıvamında nefis bir kaç gündü. Boş trafikten mi dem vursam, aylardır yer bulamadığımız restoranlarda akşam yemeği vaktine 2-3 saat kala arayıp yer bulduğumuzu mu anlatsam, yoksa İstanbul’da aslında daha çok keşfedecek ne kadar çok şey olduğundan mı basetsem. İstanbul ayrı, civarındaki güzellikler ayrı tabi…

Bu yazıda biraz yeme içme odaklı gidelim sonrasında başka önerilerle de karşınızda olacağım. Aklınızda olsun bu mekanların hiçbiri yeni değil… Yeni açılan bir mekanın önünde kuyrukta beklemektense  biraz sakinledikten sonra orayı şenlendirmenin aldığımız hizmet açısından da daha memnuniyet verici olduğunu düşünüyorum. İşte farklı akşamlarınızı, haftasonlarınızı güzelleştirebilecek restoranlar…

1- Ferahfeza

Sanırım bu bahardan bu yana 3 kez gittim Ferahfeza’ya her gidişimde de gerçekten büyük bir memnuniyetle ayrıldım. Ciddi bir deniz  manzarası yok hatta bana sorarsanız restoranın içi dışından daha ferah. Servis gayet iyi, iyi servis elemanları var. Şarap menülerini sevdim. Her gittiğimde aynı şarabı söylüyorum gerçi ama! Özellikle çok sayıda soğuk ve sıcak başlangıç alırsanız ana yemeğe ve tatlıya yer kalmayabilir.  Keyifle arkadaşlarınızla, sevgilinizle gidebileceğiniz bir yer olduğu gibi iş yemeği içinde güzel bir seçenek bence. Özellikle deniz ürünleri güzel, yufkaya sarılmış hellimle yaptıkları bir mezeleri var ki cidden güzel. Tatlı olarak suflelerini denedim.  İstanbulda yediğim en güzellerinden biriydi. Sağ üst köşede gördüğünüz kuzu karski, sol üst köşedeki ince dilimlenmiş bonfile dilimleri. Biraz ağır, üzerinde tereyağı gezdiriyorlar. Bence gezdirmeseler daha güzel olur. Bu hali ile hafiften iskenderi andırıyor.

Ferahfeza

2- Mana Karaköy

Mana’ya ilk gidişimiz bir arkadaşımızın vedası içindi. Hem havalar henüz ısınmadığı için içeride oturmak durumunda kalmıştık, hem de aşırı kalabalık yüzünden ne yediğimizi anlamadan daha ziyade rakıya abanıp kalkmış, oradan da çıkışta nerede ise sabaha kadar gezmiştik. Dolayısı ile bu il k gidişte pek birşey anlamamış, bahsedilen uzun rakı menüsünü görememiştik. Benim şansıma o kalabalıkta su bardağından hallice bir rakı bardağı düşmüştü. Bir akşam Karaköy’e çok yolu düşmeyen bir arkadaşımı daracık sokaklarda dolaştırıp ona mekanları gösterirken aklıma düştü yine Mana. Acaba bir şans daha versek mi diye geçirdim içimden. Sonrasında iyiki de vermişiz diye düşündüm.

Gerçekten uzun mu uzun bir rakı menüleri var. Rakı menüsünün yanında bir de bardak menüleri var. Ben bardaklar arasındaki en zarifi olduğunu düşündüğüm ata bardağı olarak da geçen bardağı tercih ettim. Gerçekten çok zarif, içtiğimiz rakı da bal gibi olunca tadına doyum olmadı tabi. Rakı için bal dediğime bakmayın bu rakı şekersiz ve tam on kere damıtılmış.

Mana- Saki Rakı

 

Mezelerin yanında önden getirdikleri leblebi nefis… Ufacık kasede gördüğünüz de rakılı peynir… Çok aklımda kalan bir tat olmadı ama güzel. Fava, topik ve patlıcan salatası benim favorilerim oldu. Enginar ve muhamaranın daha iyilerini yemiştim ama onlarda geçer notu alacak nitelikteydiler.
mana - mezeler

 

3- Duble Meze Bar

Duble Meze Bar, Ozzy’den adını sıkça duyduğum bir yerdi. Manzarası mezeleri dilere destandı. Lakin yer bulmak büyük bir meseleydi. Bayram tatilini bahane ederek akşam yemeği saatine az bir zaman kala aradığımda yeriniz hazır buyrun dediklerinde epeyce sevindim ne yalan söyleyeyim. Biraz erkence saat 7.30 gibi gittiğimizde güneş batmak üzere yavaş yavaş alçalıyordu. Ancak siz de bu saatlerde gidecekseniz aman benim yaptığım gibi güneş gözlüğünüzü evde unutup da gitmeyin. Yoksa güneş tarihi yarımadanın üstüne batarken gözünüzün de ferini söndürüyor. Ancak gerçekten restoranın manzarasına diyecek yok. Nefis.

duble meze bar 3

Gecesi ise bir başka güzel..

duble meze bar2

Gelelim mezelere… Abartıldığı kadar varmış diyerek Duble Meze Bar’a on üzerinden tam 10 puan veriyorum. Tabaklardaki herşeyi silip süpürdük. Bayıldık.. Topik ayrı güzeldi, ballı hurmalı patlıcan efsaneydi, ayrıca istediğimiz patlıcan salatası nefisti, ağızda eriyip gidiyordu, acılı, cevizli ezme her öğün yenebilecek cinstendi, artık pek hardallı levrek sevmememe rağmen ona da bayıldım. Üstüne yanına söylediğimiz rakı yine baldan tatlı geldi sohbet muhabbetin eşliğinde. Sağ üst köşede gördüğünüz tuzlu yoğurt. Kırmızı soğan ve yoğurt karıştırılarak yapılmış.  Değişikti ancak illaki arayacağım bir meze değil. Bir de meyve tabağı menülerinde olmasa da rakının yanına istenen meyve için kırmızı erik ve nektarin yerine kavun ve karpuzu eklemeleri cidden güzel olur.

Duble Meze Bar

 

Özetle derim ki Duble Meze’ye bir fırsat yaratılıp gidilmeli. İstanbul kalabalığına yeniden kavuştuğuna göre rezervasyon yaptırılmalı.

4- Suda Kebap- Suada

Şimdiye kadar hiç ayak basmadığım bir İstanbul mekanı daha. Suada ya da namı diğer Galatasaray Adası. Yurtdışından gelen bir arkadaşımız için yer ayırtılmış bulununca son dakikada o bize katılamasa bile biz bu fırsatı tepmeyelim gidelim dedik. İyi ki de demişiz.  Suada’da farklı restoranlar var. Biz Kebapçısına gittik.

Yine nefis bir manzara…

suda kebap

Servis çok iyi, yoğunluk artınca biraz yavaşlıyor ancak çok sıkıntı çektiğimizi söyleyemeyeceğim. Ara sıcak cinsinden patlıcan dolma, fındık lahmacun ve içli köfte istiyoruz. Hepsi nefis. Yine rakı içiyoruz. Ala söylüyoruz ancak nedense ben beğenmiyorum. Acı geliyor tadı. Belki de benim ağzımın tadı bozuktur diye de düşünüyorum. Benim favorim Yeni Rakı Yeni Seri.

suda kebap 2

Ana yemek olarak herkes farklı bir şey söylüyor. Hepsi lezzetli, etler çok leziz. Yemeklere yumulmuşuz ki resim çekmemişim. Ama gönül rahatlığı ile istediğiniz herşeyi söyleyebilirsiniz sanırım. Masadaki herkes yediğinden son derece memnun. Ardından hava iyice kararıyor. Meyve tabağına geçiyoruz. Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir tabak bu. Çok basit ama özenli olması çok önemli. İşte karşımızda özlediğimiz meyve tabağı…

suda kebap 3

Manzara şahane…

suda kebap 4

Havuz bahane :)

suda kebap 5

İstanbul yeme içme durakları ile bu yazıyı noktalıyorum. Günlerinizin hep keyifli sofralarda geçmesi dileğiyle…

Kınalıada’da bir öğleden sonra

Nefis  ve güneşli bir Cuma gününden merhaba. Yazamadığım aylar boyunca hep huzur dolu bir kaç saati bekledim. Bilgisayarı açıp yeniden döküleyim burada diye. O yüzden aradaki zamanı kapatabilmek için bu defa toparlama yazılar yazmak yerine, şu anda cep telefonumum fotoğraf arşivinden geçmişe dönük şekilde neler yaptığımı hatırlayayım istedim.

Epeydir İstanbul’un tadını çıkaramamaktan şikayet ediyorum aslında. Bu şikayetlerimin tavan yaptığı bir haftasonu Pazar günü Adamla Karaköy’de Güllüoğlunda ıspanak böreğine doyduktan sonra üşenir miyiz üşenmez miyiz diye konuşurken kendimizi Kabataş’ta bulduk. Bir iki arkadaşımızı da arayıp öğle vapuruna binerek Adalar’ın yolunu tuttuk. Ne zaman İstanbul’dan bunalsanız bir akbil basıp binerek gidebileceğiniz bu vapurlar  ve vardığınız ada size herşeyi unutturur. Bu Ada yolculuğumuzda Kınalıadayı seçtik ve böylece sonunda dört büyük Prens Adasının tamamını da görmüş olduk.

Adaya giderken vapurun peşinden süzülen martılar zaten insanın ruh halini değiştirmek için birerbir. Balık yerine ekmek, çizi, simitle beslenen İstanbul martıları bu konuda öyle ustalaşmış ki Adam’ın elindeki çizileri kapıp götürdüler.  Görüntüler şahane, gülümsemek bedava.

Ada Vapuru

ada vapuru 2

ada vapuru 3

ada vapuru 4

Ada karşılama heyeti bizi iskelede mimozalarla karşıladı.  Erken ısınan havaların etkisiyle adadaki ağaçlar çılgıncasına çiçek açmışlar. Çocuklar da açan çiçeklerin demetini 5 TL’ye satıyorlar. Geldiğinizde değil ama bizim gibi dönerken alırsanız evinize ada kokusu götürebilirsiniz. Tabi bu anlattıklarım Mart ayında olduğu için şu anda gitseniz yine mimoza bulur musunuz emin değilim amd başka çok güzel çiçeklerle karşılanacağınızı tahmin ediyorum.

kınalı ada 4Adaya vardıktan sonra etrafında yürüyüşe çıkalım dedik. nerede ise 2 saate yakın yürüdük. Arada korktuk, acaba yanlış yola mı saptık, daha ne kadar yürüyeceğiz, yokuş mu çıkacağız diye hayıflandık, susadık, arada durduk resimler çektik.

kınalıada 10

kınalı ada 9

Kınalı Ada

kınalıada 7

Kınalı Ada 3

kınalı ada 6Bu uzun yürüyüşün arkasından oturup yemek yiyelim dedik ancak gördük ki Kınalıada bu konuda diğer adalar kadar zengin değil ya da belki de daha sezon açılmadığı için bizim gittiğimizde ortalıkta in cin top oynuyordu. Yine de full enerji ile döndüğümüz bir ada ziyareti oldu bu. Siz de bu haftasonu canınız hangisini çekerse bir ada ziyareti yapmaya ne dersiniz? Herkese güzel ve mutlu bir haftasonu diliyorum. :)

Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8’i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane :) Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

Güzel bir haftasonunun ardından, yeni bir hafta kapıda, tamamen lezzet üzerine bir yazı burada…

Bir haftasonunu daha devirdik. Bu hafta sadece 2 gün çalışmış olmamıza rağmen nedense ben sanki  günlerdir sırtımda taş taşımışçasına yorulmuş hissediyordum kendimi Cuma akşamı.  Cumartesi gayet enerjik bir gün geçirdikten sonra bugün öğlene kadar kahvaltı keyfi çatıp arkasından 4-5 saat kadar çalıştım bile. Yaklaşık bir yarım saat içerisinde pılımı pırtımı toparlayıp yine Ankara’ya doğru yola çıkmam gerekiyor. Zor bir hafta beni bekliyor. İki önemli süreç, iki önemli toplantı ve takibi lazım. İkisi de çok emek verdiğim şeyler. Hani bir türlü sonlanamayan cinsten! TV’de izlediğim 2014’le ilgili astrolog yorumları da hafiften moralim bozulmuyor değil. Böyle zamanlarda klasik şekilde yaptığım gibi ilk iş Susan Miller’ı açıp okudum. İlk cümlesini aynen aktarıyorum:

“You will be very busy once you return to the office after the holidays, with lots of phone calls and emails to answer. You will need to be ultra-organized to make sure nothing falls through the cracks.” Yani diyor ki; Tatilden işe döndüğünüzde o kadar çok telefona ve emaile cevap vermek zorunda kalacaksınız ki herşeyin yolunda gitmesini sağlayabilmek için ultra organize şekilde hareket etmeniz gerekecek.

Bu aralar tam da Susan Miller’ın tavsiye ettiğinin aksine garip bir kafa dağınıklığı içerisindeyim ve sanırım iyi bir roman  okumaya ihtiyacım var. Kafamı tamamen başka bir hikayeye konsantre edebilecek bir roman.  Öyle ki bu romanla kafamda uçuşan parça pinçik düşüncelerim bütünleşecek, anlamlanacak gibi hissediyorum.   O yüzden tez zamanda iyi bir kitap bulmam lazım.  Var mı acaba sizin bir öneriniz? Mesela sadece kitap değil yeni filmlere de ihtiyacım var. Akşamları gömülüp kanepeye izleyebileceğim, kafamdaki düşünce hızını yavaşlatabilecek, tempomu düşürüp, kan basımcımı düzenleyecek filmlere. Böylece Digitürk’ün şömine kanallarını izlemeye de bir süre  ara vermiş olurum :) Bunların yanında keyifle okuduğunuz dergiler varsa o da çok makbule geçer. Maksat yeni birşeyler duymak, okumak, öğrenmek. Ülkenin içinde sürüklendiği gündemden kurtulup günde yarım saat bile olsa başka konulara odaklanabilmek. Dünyada neler oluyor takip edebilmek.

Şimdi sırada benden bir kaç tavsiye var. Hemen hepsinin yemek ve lezzet üzerine:

İzleyin:

Two Greedy Italian: Pazar sabahları Bloomberg TV’de yayınlanan bu programda insanın kendinden geçmemesi mümkün değil. Ben ilk kez Datça’da tatilin ilk günü odamızın hazır olmasını beklerken Aktur’da lobide denk gelmiştim bu programa. İzlediğim kanalı hatırlamadığım için bir türlü yeniden bulup da izleyememiştim. Bu sabah bir baktım bizim iki İtalyan yine televizyonda. Çok keyifle, geziyor, yiyor ve içiyorlar. Bayılacaksınız.

Spain on the Road Again: Bizim Mart ayında çıkmayı planladığımız bir Güney İspanya seyahati var. Uçak biletlerimizi aldık. Şimdi pasaport-vize gibi olayları halletmemiz gerekiyor.  Bu arada ben gitmeden önceki araştırmalara başlamıştım ki karşıma bu TV programı çıktı. Aslında Two Greedy İtalian’ın İspanyol versiyonu olabilecek bir program. Burada da bölge bölge İspanya’yı gezip yemek kültürünü tanıtıyorlar. Tüm bölümlerini YouTube da bulabileceğini gibi benim yaptığım gibi satın alma şansınız da var.

Deneyin:

Bu aralar o kadar çok dışarıda yemek yedik ki pek çok farklı restoran, cafe deneme şansımız olduğu gibi, bir yandan da

Çukur Ciğer: Çukur Ciğer’den daha önce de bahsetmiştim. Ama Edirne ve Arnavut ciğerinin yanında her türlü sakatatı deneyebileceğiniz bir lezzet noktası olduğunu söylemeyi unutmuştum. Cuma akşamı iş çıkışı o kadar bitkin geldim ki eve yemek hazırlamayı bırakın beş karış surat hem de içim gıcık dolu pek bir nemruttum. Kardeşim akşam ciğer yiyelim mi diyince tereddütsüz kabul ettim. Aradık önceden ciğer ızgara siparişi verdik. Adam işten gelince hep beraber Ergenekon Caddesi üzerindeki ciğercinin yolunu tuttuk. Ciğer ızgara gerçekten efsane idi. İddia ediyorum, ciğer sevmeyen birine bile sevdirecek kadar lezizdi. Resimde ciğer ızgara biraz uzakta kalmış ama koç yumurtası ve yürek size göz kırpıyor. Bu ufacık dükkanın sahibi beyle çok uzun uzun sohbet etme şansımız olmadı ancak bizden önce gelenlere 1930’lardan bu yana önce babasının sonra da kendisinin Bomonti’de ciğercilik yaptığını duydum. Yan duvarda asılı duran resimde ellerinde kasap bıçağıyla poz veren üç kişinin en kısa boylusu şimdi ki ciğerci amcanın babasıymış. Bir dahaki sefere içimin gıcık, suratımın asıl olmadığı bir zamanda sohbet etmeliyiz diye düşündüm.

Çukur CiğerMadam Despina: İşte size Kurtuluş’ta eski bir mekan daha. Madam’ın yeri diye bilen de var. İçeride duvarlarda asılı çerçevelerde eski resimler, tavanlar kartonpiyerlerle süslü. Sanki bir evin salonu gibi. Yaş ortalaması çok değişken. 20- 25 yaş aralığında iş hayatına yeni atılmış ya da hala üniversitede okuyan öğrenciler de var, 50-60 yaş grubu da. İçeride masaları gezen bir de müzik grubu var. Gürültülü bir kalabalığı var Madam Despina’nın o nedenle  bağırarak konuşmak zorunda kalabilirsiniz. Biz bu durumdan muzdarip olmamak için kış bahçesinde oturmayı tercih ettik. Meseler sade, hemen her restoranda bulabileceğiniz mezeler ama leziz.  Ciğer ve topiklerini  sakın kaçırmayın. Fiyat başka semtlerdeki pek çok restorana göre makul. Eh tabi ki salaş da bir yer. Kedisi bol bir mekan. Ancak sanırım garsonlar kedilere epeyce kötü davranıyor ki hayvancağızlar epeyce ürkek. Ancak masanızda ciğer vs. benzerinin kokusunu aldıklarında etrafınıza doluşuveriyorlar.  En son gittiğimizde bir tanesi benim uzattığım ciğeri elimden patisiyle kaptı. O yüzden dikkatli olun :)

Madam Despina

Madam DespinaKaktüs Kahvesi: Özellikle geçen yılın büyük kısmını Cihangir ve çevresinde geçirdiğimiz halde buranın eskisi olan ve pek çok müdavimi bulunan Kaktüs Kahvesini şimdiye kadar keşfedememişiz. Bir Cuma akşamına yine rezervasyonsuz yakalandığımız bir akşam Ferah Feza’yı arayı acaba iki kişilik yeriniz var mı diye sordum. Verdikleri cevap haftasonları rezervasyonlarımız haftaiçi doluyor olunca yine plan yapıp aksiyon almadığımız için ortada kaldık diye düşünürken Minima Kaktüs Kahvesinde akşam yemeği için yer bulduğunu söyledi. Önce sıradan bir kafe diye düşünüp acaba başka nerelere gidebiliriz diye düşünmeye devam ettim ancak sonra açıp da ekşi sözlük yorumlarını okuyunca haydi gidelim dedim. İyi ki gitmişiz. Gerçekten çok şeker, güzel yemekler yapan, havası sımsıcak ve yine kedilerle dolu bir mekanmış Kaktüs Kahvesi. Bir şişe kırmızı şarapla oturduk, önce birer başlangıç sonra da birer ana yemek aldık. Porsiyonları oldukça büyük, lezzetli ve doyurucu. Hiç starter almasanız olur o cinsten. Bu kafenin konseptinde de kedilerin büyük önemi var. Kültablalarından, vazolara ve fincanlara kadar heryerde kediler var. Hepsi Sakar Adam‘ın tasarımıymış. Kediler sadece buradakilerle de sınırlı değil. Kafenin içinde ve dışında anne ve yavru kedileri geziniyor, kıvrılıp uyuyor, miskinlik yapıyorlar. Yani eğer kedilerle aranız iyi değilse sakın Kaktüs’e uğramayın. Öte taraftan, eğer kedi seviyorsanız eminim ki İstanbul’daki favori yerlerinizden biri Kaktüs olacak.

Kaktüs Kahvesi

Kaktüs KahvesiSekiz İstanbul: Tıpkı geçen haftalarda gittiğimiz Forneria gibi Sekiz İstanbul’da açılalı epeyce oluyor. Forneriadan sonra burayı da görünce bir daha İstanbul’da hiç bir yere ilk açıldığında gitmemek üzere bir karar aldım. Jamie’s Italian hakkında anlatılan hayal kırıklıkları da sanırım bu kararımı perçinledi. İşte o yüzden Eataly’e gitmeyi de sanırım bir kaç ay erteleyeceğim. Bir yer sakinledikten ve kalabalık başka mekanlara göç ettikten sonra alacağınız servisin çok daha iyi olacağını düşünen bir tek ben miyim acaba.  Gelelim Sekiz İstanbul’a. Buranın çok sevdiğim yönleri de oldu, abartıldığını düşündğklerim de. Öncelikle dekorasyon, yüksek tavan, ışıklandırma masaların birbirine mesafesi açısından gerçekten de müthiş bir yer. Ferah ferah oturup, etrafınızda dört dönen ama tepenizde beklemeyen garsonları var. Servis gerçekten müthiş. İlk etapta oturduğunuzda masaya getirdikleri iştah açıcı ekmek üzerine sürülebilirezme gerçekten nefis. Biz çerkez ördeği ve pancarlı kuskus istedik başlangıç olarak. Çerkez ördeği güzel olmakla birlikte çok akılda kalıcı bir tat değil bana kalırsa ancak ben pancarlı kuskusu çok beğendim. Ana yemek olarak her birimiz kırmızı et söyledi. Ben et konusunda huysuz olduğum için bonfile istedim. Adam rezeneli kuzu istedi, kardeşim pirzola. Bana sorarsanız en güzeli benim tabağımdı :) Kuzuyla aramın olmadığını böylece anlayablirsiniz. Çok emin olmadıkça kuzu sipariş etmem. En son trabzon hurmalı sorbe istedik. Porsiyonu gerçekten ufak, söylerseniz tadımlık birer kaşık tadabilirsiniz. Sorbeyi kavrularak karamelize edilmiş kırık badem yatağında servis ediyorlar. Bence bu sorbe kuskusla beraber masanın en iyisiydi. Işık yetersiz olduğu için resimler fena kusura bakmayın.

Sekiz IstanbulEgg&Burger: Yılbaşından önceki haftasonu alışverişten dönerken acaba hamburger mi yesek diye düşünüp, kendimizi Nişantaşındaki Egg&Burger’a attık. Çok fazla burger insanı olmamakla birlikte iyi yapılmış bir hamburgere özellikle de New York macerasından sonra ben de hayır diyemiyorum. Tam bir Amerikan dinerı olan Egg&Burger’ın şubeleri de mevcut. Kendilerine has Egg&Burger’ın içerisinde yumurta da var, standart hamburger ve cheese burgerin yanında mavi peynirli, mantarlı, baconlı gibi çeşitler de mevcut. Burgerinizi küçük ve regular olmak üzere iki ayrı boyda söyleyebiliyorsunuz. Öte taraftan, baharatlı patates kızartmaları harika bir de egg&burger patates kızartması var ki çok tehlikeli gerçekten. Bildiğiniz cips aslında ama çok daha lezzetlisi. O yüzden eğer canınız arada hamburger çekerse aklınızda olabilecek bir adres burası.

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&BurgerDelicatessen: Mim Kemal Öke caddesinin en popüler ve pahalı mekanı. İçeri girdiğiniz anca sizi sarıp sarmalayan kokular gerçekten çok baştan çıkarıcı. Bence buradaki herşey denenmeli. Sabah kahvaltısında, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde ayrı ayrı gelinmeli tadılmalı. Biz bu haftasonu kahvaltıya gittik. Farklı şeyler deneyebilmek için de söylediğimiz tabakları paylaştık. Bir kahvaltı tabağı söyledik. Peynir, söğüs salatalık ve domates tabağı, incir reçeli, petek bal, kaymak ve tereyağından oluşan bir tabak bu. Peynirler birinci sınıf, incir reçeli efsane. Egg benedict’i çok iyi yapıyorlar ancak bizim için günün sürprizi armutlu ve mascarponeli tosttu. Gerçekten muhteşem bir tat. Taze ve ferahlatıcı. Bir tane söyleyip rahatlıkla iki kişi paylaşabilirsiniz.

Delicatessen Kahvaltı

Delicatessen Egg Benedict

Delicatessen Armutlu TostCafe Wien: Yılbaşı haftası bir gün Minima ile kendimizi şımartıp, bakımdı, masajdı, alışverişti derken akşamı ettik. Ardından ziller çalan karnımızı doyurmak için dışarıda hızlıca yiyip eve dönelim dedik ama maalesef girdiğimiz her restorandan elimiz boş döndük. İstanbul, yeniyıl ve herkes sokaklarda yiyip, içiyor. Heryer tıklım tıklım. Tam umudu kesmiştik ki Reassürans pasajında bir yer gözümüze çarptı. Cafe Wien. Eh iyi bari burada oturalım dedik, sonrada farkettik ki burası bir schnitzel restoranı. Menüdeki tek yemek schnitzel. Aklımızda hiç schnitzel yokken, aslında dürüst olmak gerekirse 40 yıl da düşünsem büyük ihtimalle ah bir schnitzel olsa da yesem demem zaten! Restorana giriverdik. ymeğin yanına da birer Bomonti birası. Önden bir patates salatası geldi. Kırmızı soğanlı ve bol hardallı ve sirkeli. Mmmmm gerçekten çok güzeldi. Ardından schnitzellerimiz de masayı şenlendirdi. Yemeğin üzerine bir tatlıyı paylaşıp birer de kahve söyledik. Meğer Cafe Wien buraların çok eskisiymiş. Schnitzel’i de ödüllüymüş. Aklınızda olsun bir gün canınız schnitzel çekerse Cafe Wien bir seçenek olabilir. Ancak uyarayım gerçekten pahalı bir yer. Bir porsiyon schnitzel 42 TL. Arada değişiklik yapmak isteyenlere öneririm. Tatlılarını da deneyin. Biz seçtiğimiz tatlıyı çok beğendik. Hatta yanına da bir melange söyleyin. Viyanadaki ile aynı olmasa da yoğun ve akılda kalıcı bir kahve.

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe WienNerede içki içmeli?

İşte bu sorunun cevabı maalesef bende yok. Kaktüs’e gittiğimiz akşam Cihangir’den Karaköy’e doğru inip mekan karıştıralım dedik ve yeni açıldığını duyduğumuz Fosil‘e bakalım dedik. Denize nazır, inanılmaz güzel Haliç manzarası olan bir yer yapmışlar. Ancak yeni açılan her yerde olduğu gibi burası da öyle bir tıklım tıkıştı ki içeride adım atabilene aşk olsun. Yaş ortalaması oldukça genç, müzikler güzel. Kalabalık dağıldıktan sonra yeniden ziyaret etmeye değer. Bir de belki haftaiçi daha erken saatlerde uğramak mantıklı olabilir.

Fosil

GalataFosil’de duramayınca aynı akşam Nublu’nun üst katındaki Zelda Zonk‘a gittik. DJ müziğinde sallanmak ve etrafı seyretmek için ideal bir mekan. Ancak Mojitolarını pek başarılı bulmadım. Fosil’e kıyasla daha makul bir kalabalık var ama burası da pek ferah bir yer değil.  Yaş grubu daha yüksek ancak pek eğlenen yok.

Sekiz İstanbul’dan çıktığımız akşam Mama Sheltera uğradık. Burası gerçekten kocaman, ferah bir yer. Yemekleri nasıldır bilemiyorum ama gelinebilir bence. Biz önceden yemeğimizi yemiş olduğumuz için yine birer mojito söyledik ve benim hayal kırıklığım burada da devam etti.  Sanırım artık İstanbul’da mojitoyu martini ile yapıyorlar. Bilen varsa lütfen aydınlatsın beni. Rom yerine martini ile mohito hazırlamak tam bir cinayet. Yine de ben Mama Shelter’a bir şans daha vermek istiyorum. Yemekleri iyi ise bence güzel bir mekan. Sadece barın önündeki tezgah inanılmaz göz alıyor ve yoruyor. O nedenle oradan yansıyan ışığın sizi rahatsız edemeyeceği bir masa seçerseniz sizin için iyi olur.

Mama ShelterBu kadar lezzet üzerinden gidince size iki de yemek tarifi vermek istiyorum. Tarifler bizim yılbaşı soframızdan.

Fırında Meyve:

Arzunuza göre evde kalan, buruşan meyvelerinizi kullanıp değerlendirebileceğiniz bir tatlı tarifi bu. Tercihen, elma, armut, erik ve ayva kullanabilirsiniz. Meyveleri soyup istediğiniz ebatta ve şekilde dilimliyorsunuz ve bir fırın tepsisine diziyorsunuz. Ben altına kağıt serdim. Kullandığım tepsi de evdeki eski mini fırının tepsisiydi. Borcamda da yapabilirsiniz aynını. meyvelerin üzerine iki tatlı kaşığı toz şeker serptim. Üzerine göz kararı tarçın ektim, ve kru üzümleri de meyvelerin aralarına serpiştirdim. Sonra tepsiye yine göz kararı su ilave ettim ve fırına attım. Pişme kıvamına siz karar verin. nar gibi kızarsın bence. Sonra bir başka kaba alıp soğumasına bekledikten sonra buzdolabına kaldırdım. Servis yaparken kaselere koyduğum meyvelerin üzerinde elimle parçaladığım cevizleri ilave ettim. yanına da arzu ettiğim kadar dondurma koydum. Sonuç müthiş. Çok basit, çok sağlıklı ve harika bir tatlı oldu. Evdeki herkesin ve hatta temizlk konusunda bize yardım eden Nilgün Hanımın bile favorisi.

Fırında Meyve Tatlısı

Fırında Meyve ve dondurmaKestaneli, fıstıklı ve üzümlü iç pilav:

Bir teflon tavada minik minik doğradığınız havuçları kavuruyorsunuz. Havuçlar  hallolduktan sonra üzerine bildiğiniz yer fıstığını ve sarı üzüm kurusununu, kestanelerle birlikte ilave ediyorsunuz. Bir süre kavurduğunuz bu malzemeyi bir süre sonra kenara alıp, bu defa normal pilav yapar gibi pirincinizi tencereye alıp kavurmaya devam ediyorsunuz. Pirinç kavrulduktan sonra üzerine malzemeyi ilave ediyor ve sevdiğiniz oranda tarçın, yenibahar ve tuz ekliyorsunuz. Ardından ölçüsüne göre sıcak suyu da ekleyip tencerenin kapağını kapatıp pişmelerini bekliyorsunuz. Sonuç olağanüstü. Etten bile çok rağbet gördü bu pilav.

Fıstıklı kestaneli ve üzümlü pilavYazıyı yazmaya başladığımda İstanbul’daydım. Ama sanırım bu defa lafı o kadar çok uzattım ki şu anda bindiğim uçak Esenboğa’ya inmek üzere. Ankarayı sis basmış göz gözü görmüyor :) Hava bile ortamdan etkileniyor sanki. İnternete ilk bağlandığımda yayında olacak bu yazıyı burada bitiriyorum.

Hepimize bol şanslı, ağrısız, sızısız ve nefis bir hafta diliyorum.

Galata’dan Karaköy’e : Forneria vs.

Havanın 15 derece civarında seyrettiği bir Aralık günü.. Öğleden sonra… Galata’dan Karaköy’e doğru uzanalım diyoruz. Belli bir amaç yok ama açılalı aylar olan Forneria’da bir yemek yiyelim istiyoruz. Hava o kadar güzel ki, hafta içi bir gün masmavi gökyüzünün altında Istanbul’un bu en sevdiğimiz semtlerinde gezintiye çıkmak bize en büyük hediye. Taksiye atlıyoruz. Tünel’de iniyoruz. Hemen Galata Kulesine inen yokuştan aşağı yürümeye başlıyoruz. Tam kıvamında bir kalabalık var. İnsanlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Az ileride Galata Kulesi yine bütün haşmeti ile karşımıza çıkıveriyor. Ne kadar baksam doyamayacağım, binlerce kare fotoğrafını çeksem bıkmayacağım bir güzellik bu karşımızdaki.

Galata KulesiSonra acaba Anemon Otelin tepesine çıkıp bir güzel kahve mi içsek diye düşünürken kendimizi otelin terasında kulenin hemen yanıbaşında bulduk yine. Elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın duruyor kule. O kadar yakın ki hatta, terasa ilk çıktığımızda Minima’nın: “Eee Kule nerede?” demesiyle kahkahalara boğulmamız bir oluyor :) O kadar dibimizdeki Kule uzaklarda arayınca görünmüyor haliyle :)

Galata KulesiBurada meydanı ve az uzaktaki Haliçi izlerken kahvelerimizi içiyoruz. Yeni yıl planlarını konuşuyoruz. Bu yıl biraz tasarruf yapmanın yerinde olduğuna karar veriyoruz. 10 sene sonra neler yapıyor olmak istediğimizi düşünüyoruz. Benim isteğim çok belli ve çok da standart aslında. İstanbul’da bir ev, sahilde yazlık bir ev, seyahat edebilecek kadar gelir. Aradaki boşlukları da o zamanki ben dolduracak tabi ki. Standart çalışma hayatına son vermek için kendime 10 yıl koydum. İstanbul’dan hiç kopmak istemiyorum. O yüzden burada bir evim olsun istiyorum.  Bu şehri o kadar trafiğine, kalabalığına rağmen gerçekten çok seviyorum. Burada hala İstanbul’u turist gibi geziyor olmamın da büyük etkisi olabilir aslında. Öte taraftan sahilde arada İstanbul’un kargaşasından bizi kurtaracak bir başka ev de güzel olmaz mı? Gidilip 3-5 ay kalınabilen. Sevdiğimiz insanlarla bir arada olunabilen. Ya seyahat ? Kim istemez ki yeni yerler görüp keşfedebilmeyi ?

Bu sohbetin ardından kalkıp ara sokaklardan birinden Tophane’ye doğru inmeye başlıyoruz.

Galata- Tophane

Galata TophaneYokuş aşağı Tophaneye doğru inerken bir sürü minik cafe ve dükkanın da önünden geçiyoruz. Sahile doğru yaklaşınca sola dönüp Karaköy’e yürümeye devam ediyoruz. İstikamet Forneria. Açılalı aylar olan Forneria. Haftaiçi bir öğleden sonra olmasının etkisiyle içerisi sakin. Oh mis! Bu ufacık restoranın öyle hoş bir havası var ki içeri girer girmez insanın içinin ısınmamasına imkan yok. Garsonlar ve servis müthiş. Tavandan sallanan sarkıt avizelere bayıldım.

Forneria

ForneriaAmacımız deneyebildiğimiz kadar çok lezzet denemek. Ancak siparişi verirken masamıza gelecek olan, şu aşağıda gördüğünüz gerçekten nefis aromalı tereyağın ve fırından çıkan sıcacık ekmekleri hesaba katmamışız! Aman tanrım dedirten bir lezzet bu ikisi. Can Oba’dan sonra İstanbul’da bu kadar iyi yemek yememişim diyorum. Emin olun sırf bu ekmek ve tereyağı için bile gidilir Forneria’ya.

Forneria

ForneriaÖnceden paylaşmak için bir somonlu açık sandviç söylüyoruz. Somon nefis, patates kızartmasının hem baharatı hem de çıtırı çok yerinde.

Forneriaİki farklı ana yemek söylüyoruz. Biri fırında beyaz peynirli ve domates soslu levrek… Fırında pişmesinin yanında servisin yapıldığı minik toprak kaplar da hem görüntü olarak içimizi ısıtıyor hem de gerçekten üzerinde dumanı titerek masanıza geliyor.

Forneria

ForneriaBu aşağıda gördüğünüz esmer bira ile marine edilmiş dana eti. Yemeğin tam adını hatırlamıyorum ama sanırım uzun yıllar hatırlayacağım tadı damağımda kalacak bir lezzet bu. İnanılmaz… Yanında getirdikleri yine tazecik fırından çıkmış ekmekleri etin suyuna bandırmaya doyamıyorsunuz. İnanılmazzzzzz!

Forneria

forneriaForneria’da o kadar güzel yedik ki, tatlıya midemizde yer kalmadı. Buradan kalkıp Muhit’te bir çay içmeye karar verdik. Muhit her zamanki gibi sıcak ve samimi. Kedi yavruları uyuyorlar sereserpe yan taraftaki koltukta. Bundan 7-8 ay önce gördüğümüz minik yavrular bunlar. Büyümüşler!

MuhitBuradan kalkıp Kağıthane The House of Paper‘a uğrayalım diyoruz. Sokaklar detaylar sürekli poz veriyor bize.

Kadıköy

KaraköyKağıthane’de Yılbaşı için komik şapkalar, maskeler vardır diye düşünüyoruz. Bir maske beğeniyorum. Ellerinde yeterli sayıda maske olmadığı için sipariş vermek istiyorum. Fiyatı ne kadar dediğimde, bir tanesi 38 TL dediklerin kibarca teşekkür edip, kalsın diyorum. Kağıt bir maske her ne kadar el emeğ olsa da 38 TL biraz garip bir fiyat değil mi? Minima akşam beni arayıp maskelerin Migros’ta 1.5 TL’ye satıldığını söylüyor. Tabi bu da bir tercih meselesi. Herkese saygımız sonsuz. Maskeleri alamasak da Yılbaşı gecesi şişelerimize giydirmek için fırfırlı elbiseler alıyoruz.

Kağıthane the House of paperİşte bir gün Galata-Karaköy hattında böyle geçti. Yılın ilk haftasonu çabuk gelecek :) Herkese güzel bir Perşembe ve Cuma diliyorum.

İstanbul Gezileri: Kariye Müzesi ve Asitane

İstanbul’a taşındığımdan beri listemde durup da gidemediğim Kariye Müzesi ve Asitane’ye geçenlerde bir haftasonu gitmeyi başardık. Herkesin mutlaka git gör diedikleri bu güzel Kilise- Cami gerçekten de Ayasofya’dan sonra İstanbul’da gördüğüm en etkileyici kilise oldu. Edirnekapı’daki kilisenin önünde güzelce de bir meydan var.

Asıl adı Chora olan kilise Osmanlı hakimiyetinden sonra Kariye adını almış. Constantinus zamanında İstanbul surlarının dışında kalan Chora Theodosius zamanında surların içerisine alınmış ancak ismi kırsal alan olan Chora olarak kalmış.  Burada inşa edilen ilk kilise bir depremde yıkılmış, daha sonrasında da epey köklü restorasyonlar geçirmiş. Kilise 16. yüzyılın başında Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş ancak sahip olduğu muhteşem mozaikler ve freskler hiç bir zaman kaldırılmamış ama zamanla alçı, boya ve kirle kaplanmış. Sonrasında ise Amerika Bizans Enstitüsü tarafından restore edilmiş. Dışarıdan gayet mütevazi görünen bu müze içine girdiğinizde gözlerinizi kamaştırıyor.

Kariye Müzesi/ Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora MuseumHer bir mozaiğin bir hikayesi var. Anlatmak isterdim ancak anlamsız uzun ve rehber kitapların tekrarı olan bir blog yazmak istemiyorum. Eğer detaylı bilgi edinlmek isterseniz Kariye’yi anlatan kitaplar bulabileceğiniz gibi Saffet Emre Tonguç ve Pat Yale’in Istanbul Hakkında Her Şey kitabına da bakabilirsiniz. Mozaiklerin her birinin hikayesini bilerek gezmek en iyisi. Çünkü İsa Peygamberin hayatının dönüm noktaları mozaiklerde bir bir anlatılmış. O yüzden siz bizim gibi yapmayıp gitmeden önce dersinize çalışın. Çalışmazsanız benim gibi dönünce çalışmanız gerekebilir.

Kariye’den çıktıktan sonra  hemen yanı başındaki Asitane‘ye girdik. Asitane 16-17 yüzyılın reçetelerini uygulayarak Osmanlı mutfağını bugünlerde yaşatan bir restoran. Kariye-Asitane planını o kadar uzun zamandır istiyordum ki ani bir kararla kendimizi burada bulunca bir süre garip de hissettim. Büyük olasılıkla saatin Pazar akşamı 17.00 civarı olması sebebiyle içerisi bomboştu. Beyaz masa örtüleri ve dekorasyonuyla gerçekten ağır bir restoran. Öyle derim bir sessizlik vardı ki fısıltıyla konuştuk diyebilirim bütün yemek boyunca. Öte yandan garsonlar şimdiye kadar gördüğüm en iyi garsonlar arasında idi. Yemekler konusunda fazlası ile bilgili, her sorunuza rahatlıkla ve sizi tatmin edecek şekilde cevap veriyorlar. Biz ortamın ve menünün epeyce yabancısı olduğumuz için bu rehberlik hizmeti bizim epeyce hoşumuza gitti.

asitane

Menüye siz de gözatmak ister miydiniz? Yemeklerin yanında yazan yıllar o tarifin hangi tarihe ait olduğunu gösteriyor. Çok heyecan verici değil mi? Muhteşem Yüzyıl’ın rating rekorları kırdığı dönemde bile Asitane’nin adının çokça duyulmaması şaşırtıcı. Anlayabildiğim kadarı ile yerlilerden ziyade turistlerin uğrak yeri olan bir restoran burası. Menüde çorbalar, başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler ve tatlılar var. Menüleri içki açısından da zengin.

asitane

asitane

asitaneÖnce çorbalardan başlıyoruz. Ben her şeyine bayıldığım Badem Çorbasıyla başlıyorum, Adam Kestaneli Terine Çorbası söylüyor. Öğreniyoruz ki Kestaneli Terine çornası aslında bizim bildiğimiz tarhana çorbasının kestanelisi.

Benim çorbam muhteşemdi. Badem, süt ve nar.. Üzerine hafif muskat…

Asitane - Badem Çorbası

Adamın çorbasının da tadına baktım tabi.. Epeyce ekşi bir tarhana çorbasıydı. Kestanelerinin tadına bakamadım ama ben badem çorbasının kendi damak tadıma daha uygun olduğunu düşündüm. İşte burada Kestaneli Terine…

Asitane- Kestaneli Terine Çorbası

Ardından soğuk başlangıçlara geçiyoruz. Tabaklardan biri daha tanıdık.. Vişneli yaprak sarma… Ben çok sevdim bu tabağı…

Asitane - Vişneli Yaprak sarmaBundan sonraki tabak şaşırtıcı.. Osmanlı’nın kalamar ve karides tükettiğini burada öğreniyoruz… Buyrun size karidesli kalamar dolması. Hem de kuş üzümlü, fıstıklı…

asitane- karidesli kalamar dolması

Sırada ara sıcaklar var.. Börekler geliyor.. Bu aşağıda gördüğünüz ballı gemici böreği… Biz üzerine bal ilave etmeden yedik.

Asitane- bezelyeli börekAşağıda gördüğünüz de hassa böreği… İçinde peynir, ceviz ve zeytin var… Her ikisi de alıştığınız börekten farklı..

Asitane Hassa Böreği

Aslında yemeklerin ağırlığı midemizi zorlamaya başladı ama hem bir ana yemek hem de tatlı denemek derdindeyiz. O yüzden bir tavuk yemeği seçiyoruz. İşte karşınızda Mahmudiye, 1539 yılından bir yemek… Bal, tarçın, üzüm, kayısı, badem…. Adam’ın yorumu tavuklu aşure :)

Asitane - Mahmudiyye

Ve tatlı geliyor… Badem helvası… Helvadan ziyade badem ezmesi kıvamında. Benim bademe doyduğum bir gün oluyor bu :)

Asitane- Badem Helvası

Yemekler ağırlıklı olarak tatlı. Tatlandırmak için de şeker değil bal ve kuru meyveler kullanılıyor. Dolayısı ile bu kadar yemekten sonra sadec bir Türk kahvesi gerçekten iyi gider. Hesabı ödedik tam gidiyorduk ki, garsonumuz arkamızdan yetişerek diş kiramızı da elimize tutuşturdu. Böylece ufak bir kavanoz avya reçeli ile evin yolunu tuttuk :)

Eğer gerçekten farklı bir yemek deneyimi yaşamak isterseniz Asitane İstanbul’da uğrayabileceğiniz duraklardan biri. Özellikle yaz aylarında bahçesinin keyifli olacağını tahmin ediyorum. Bu arada yazıyı yazarken farkettim ki Vedat Milor da gitmiş Asitane’ye. Buradan izleyebilirsiniz.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 115 takipçiye katılın