Yeni İş… Yeni Kıyafetler…

“Bu blogun yazarı seneye çok iyi başladı. Yıllardır aklındaki İstanbul’a taşınma hayali nerede ise gerçek olmak üzere. Hem de çok heyecanlı, çok hızlı bir sektörün, çokkk cici bir firmasında işe başlamak üzere. Dün sözleşmesini imzaladı ve postaya verdi bile. Bu Ankara’daki son haftası ve en kısa zamanda İstanbul caddelerini, sokaklarını aşındırmak için can atıyor. İstanbul’a gidiş vaktini beklerken de boş durmuyor, yeni işe yeni kıyafetler diktiriyor.”

Şimdiye kadar mağazalarda 1960′ların modasına benzer  bir şey gördüğümde üstüne atlar, kaçırmadan gardrobuma katardım. Ne var ki bu diktirme işi gündemime girdiğinden bu yana saatlerce internette gezinip model arıyor, sonra onların renkli çıktılarını alıp  terziye gidiyorum. Terzimiz Güner Amcaya, bana bunun aynını dikebilir misiniz diyorum, dikiveriyor. Benim beğendiğim modeller genellikle yazlık elbise modelleriydi. Ancak güzel kumaş seçimleri sonucunda, hepsini modifiye edip, kollarını uzatarak kışlık elbiselere dönüştürdük.  Önümüzde yaz var. İşimiz daha kolay. Efil efil dikilmiş yazlık elbiseleri kim giymek istemez ki? Zaten pantolon, ceket, etek yerine tek parça güzel bir elbise hem daha zarif, hem de aksesuarlarla renklendirmesi daha kolay bana kalırsa! Feminenliğinden hiç bahsetmiyorum bile!

Model ararken öncelikle Burda dergisine baktım ancak bana çok yardımcı olamadı maalesef. Sonra moda bloglarını karıştırmaya başladım. Sonra dedim ki ben en iyisi dikiş bloglarına bakayım. İşte bu arayışın sonunda, http://sewingadicta.blogspot.com/ adresindeki dikiş bloguna ulaştım. İşin enteresan tarafı blog sahibi terzi bayan Mad Men dizisinde rol alan oyuncuların giydikleri elbiseleri, ya da 1950-60′ların eski siyah beyaz filmlerinde gördüğü modelleri kendisi için dikiyor ve bunları resimleyerek blogunda paylaşıyordu. Bir gecede bütün blogu inceleyip kendi zevkime hitap eden modelleri bir kenara ayırdım. Ardından da hem Mad Men hem de sonradan keşfettiğim Pan Am dizilerindeki elbise modellerini bir klasörde topladım. Aşağıda benim beğendiklerime yer verdim. Bakalım siz de beğenecek misiniz?

Aşağıda  gördüğünüz Mad Men elbisesini koyu füme rengi %100 yün kumaştan truvakar kollu  diktirip kışlık hale getirdik.

Mad Men demişken… Joan gibi bir kadın olabilir mi diyorum bir kez daha! 

Gelelim bu yıl başlayan Pan Am dizisinin birbirinden nefis barbi gibi kızları ve aşık olunası giysilerine…

Benim elbiselerim burada gördüğünüz modellerin oynanmış, rengi değiştirilmiş ama ana tarzı aynı bırakılmış halleri. Diktirmekle ilgili en zevkli şey de zaten elbisenin nasıl olmasını istediğinize kendinizin karar verebilmesi. Tek sorun bir elbiseye kavuşabilmek için 3 kez terzinin yolunu tutmak gerekmesi! Yani biraz sabır işi… Ama değer!  Deneyin büyük ihtimalle pişman kalmayacaksınız.

Coco Chanel

10 gün kadar önce  izlediğim Woody Allen’ın son filmi Pariste Bir Gece Yarısı’nın ardından 1920′lerde geçmiş olabilecek dönem filmlerini araştırıyordum ki gözüm Coco Chanel’e takıldı. Önce bir parça tereddüt ettim. Çünkü hiç bir zaman modaya çok meraklı olmadım. Her sezonun modasına göre gardırop değiştirmektense her zaman daha klasik bir çizgide kaldım, kendime yakıştırdığım şeyleri tekrar tekrar aldım. Mesela sarı renkli bir şey hiç giymedim. Uçuk pembeyi hiç sevmedim. Ayakkabı desen ayrı bir dert. İstediğim gibi bir ayakkabı bulana kadar çarşı pazarın altını üstüne getirdim. Dahası alışveriş merkezi fobisi var bende… Eh durum böyle olunca moda konusuna da çok fazla ilgi gösteremedim.   Coco Chanel gibi hakkında muhakkak okunması ve düşünülmesi gereken bir kadını da işte bu yüzden bu kadar geç keşfettim!

İlk tanışmamızın ardından Chanel aşkı  beni öylesine deli divane etti ki, nerede ise 2 haftadır aklıma geldikçe önüme gelene ne kadar müthiş bir kadın olduğunu anlatıp duruyorum. Bu süreçte Chanel’in hayatının farklı kesitlerini anlatan 3 ayrı filmi izlediğim gibi internet kaynaklarından bulabildiğim kadarını okudum. Aslında hakkında yayınlanmış kitapları da edinip okumak gibi bir planım vardı lakin şimdiye kadar hakkında öğrendiklerimi bir an önce paylaşma ihtiyacı merakıma ağır bastı.

“Freedom is never out of style”

Aslında, heyecanımı normal karşılamak lazım çünkü Chanel  Time Dergisi tarafından 20. Yüzyıl’ın en etkileyici 100 kişisi arasında gösterilen, kadın giyiminde çığır açan, onu özgürleştiren dünyanın en ünlü moda tasarımcılarından biri. Ayakta kalabilme mücadelesine çok küçük yaşlarda başlamış ve bunu çok iyi başarmış mücadeleci bir ruh.

Başarısızlıklarından ders çıkarmış ve asıl gücünü de bundan almış kudretli bir kadın. 

Toplumda bir statü sahibi olan kadınların çalışmasının hoş karşılanmadığı, çalışmanın sadece yoksullara mahsus olduğu dönemlerde zengin sevgililerinin gölgesinde kalmaktansa atölyesinde dikiş dikmeyi tercih etmiş bir kadın.

Pantolonu ilk giyen, saçlarını kısa kesen, döneminin abartılı, süslü ve rahatsız giyim tarzına meydan okuyan bir kadın.

Hiç evlenmemiş ancak tutkuyla sarıldığı işi dışında aşk hayatında hep öncelikli olmuş. 

Ona göre tüm bu şatafat, al, pul ve gereksiz süs-püs erkeklerin kadını sokmak istedikleri pırıltılı cenderenin bir parçasıydı. Oysa ki kadın da en az erkek kadar özgür olmalıydı. Rahat hareket etmeli, biblo değil birey olmalıydı… Özgürlük ve sadelik zarafetin temelindeydi…

“Chanel Sineması”

Bu sıra dışı kadının hayat hikayesi defalarca kitaplara ve filmlere konu olmuş. Hatta bir Broadway oyununda Katharine Hepburn’un Coco Chanel’i canlandırdığı bile  söyleniyor.   Beyaz perdede ise ilki 1981 yapımı olmak üzere dört farklı Chanel filmi görüyoruz.  Bu filmlerden Anne Fontaine tarafından yönetilen 2009 yapımı Coco Avant Chanelde  Audrey Tautou Chanel’in gençliğini anlatırken, yönetmenliğini Christian Duguay’ın yaptığı 2008 yapımı Coco Chanel‘de Chanel’in çocukluğundan başlayarak ünlü olma süreci zamanda ileri ve geri gidişlerle anlatılıyor. Shirley MacLaine  yaşlı Chanel’i canlandırırken, genç Chanel’i Barbora Bobulova oynuyor. Son bir film ise  Chanel ile  Rus müzisyen Igor Stravinsky arasındaki aşk hikayesinin anlatıldığı ve yömnetmenliğini Jan Kounen’in yaptığı yine 2009 yapımı Coco Chanel & Igor Stravinsky filmi. Chanel’in kariyerinin zirvesinde olduğu dönemde geçen bu filmin başrolünde ise Anna Mouglalis’i görüyoruz.

İzlediğim bu üç film arasında benim favorim 2008 yapımı Coco Chanel oldu. Öyle ki başında şapkası, elinden düşmeyen sigarası, boynundaki incileri, kendinden emin gözleri ile Shirley MacLaine’in canlandırdığı  huysuz ihtiyar Coco Chanel beni daha filmin ilk 5 dakikasında cezbetti. Chanel’in son dönemlerindeki bir defile öncesiyle başlıyor film. Matmazel Chanel son derece gergin, alabildiğine sivri dilli ve alaycı. 1883 yılında Fransa’da Saumur’da yoksul bir anne babanın ikinci gayri meşru çocuğu olarak dünyaya geldiği günlerden çok uzaklarda. 

12 yaşındayken annesi veremden ölünce  babası tarafından kız kardeşi Julie ile birlikte bir yetimhaneye bırakıldığı gün tattığı ilk terk edilme duygusunun üzerinden çok zaman geçmiş. 18 yaşında manastırdan ayrılarak bir terzihanede bulduğu iş, Etienne, ilk şapka tasarımları ve Boy Capel… Gururlu ve mağrur kadın ile onun hayata karşı tutkusuna aşık bir adam. Kavuşamayınca aşk olduğunun kanıtı olan bir hikaye… Dokunaklı, iç acıtıcı.

Coco Chanel (2008) bir yanda akıllı bir kadının inanılmaz yükselişini anlatırken, Chanel-Capel aşkını hoş bir şekilde hikayeleştiriyordu. Bu ilk filmdeki en büyük tuhaflığın Fransızlara İngilizce konuşturmak olduğunu söyleyebilirim…

İkinci olarak izlediğim Coco Avant Chanel filmi büyük olasılıkla Audrey Tautou’nun başrolü oynamasından dolayı gösterime girdiği sıralarda daha büyük ilgi çekmiştir diye tahmin ediyorum. Bana kalırsa, ikinci filmde daha zayıf karakterli bir Chanel izliyoruz, ya da en azından bana bu filmde Chanel erkeklerle daha bağımlı bir ilişki kuruyormuş gibi geldi. Boy Capel’le ilişkisi açısından ele aldığımızda da romantizm boyutunun ilk filmde daha güçlü işlendiğini söylemem gerek.

İzlediğim üçüncü film olan Coco Chanel & Igor Stravinsky Chanel filmleri arasında en vasat olanı. Coco Chanel’i oynayan Anna Mouglalis müthiş bir performans sergiliyor. Keskin yüz hatları ile dirayetli ve güçlü kadın rolüne çok uygun bir seçim olmuş kendisi. Öte yandan filmin görüntü ve sanat yönetmenini de ayrıca tebrik etmek gerek ki gerçekten de olağanüstü güzel döşenmiş bir ev ve arka plan görüntüleri gözümüzü okşuyor. Filmde konuşmak yerine uzun uzun bakışmayı, uzaklara dalmayı tercih eden bir karakter olarak karşımıza çıkan canladıran Igor’u çok sıkıcı buldum. Rolün sahibi olan Mads Mikkelsen’i başka bir yerde izlemediğim için fazla yorum da yapmak istemiyorum. Kim bilir belki de hislerini konuşarak anlatmak yerine besteleri ile anlatmayı tercih ediyordur. Zira film boyunca dinlediğimiz Stravinsky besteleri bana fenalık geçirtti. Gerçekten de insanı altüst eden bir müzik yapıyormuş.

“Little Black Dress”

Chanel’in asıl şöhrete kavuşmasında etkili olan “Little Black Dress” koleksiyonu özellikle İkinci Dünya Savaşının ardından Avrupa’nın yaşadığı ekonomik değişim ve sıkıntılar kadınların da iş gücüne katılımını sağlarken giyim endüstrisinde ekonomiklik kriterini de öne çıkardı.  Kadınlar artık çalışan nüfusun bir parçası olarak erkeklerin keyfi için değil kendi rahatları ve zevkleri için giyinmeliydiler. Bu gidişatı iyi görüp okuyan Chanel önce korseleri çıkartıp kadınların nefes almasını sağladı, sonra ise kat kat astarların kuyruklu tuvaletlerin sonunu hazırlayan tasarımlar yaptı.

İşte bugün artık hepimizin dolabında bulunması gereken küçük siyah elbise böyle doğdu. İlk kez 1926 yılında Vogue dergisinin Amerikan baskısında konu edilen siyah küçük elbise halen kadını şık göstermenin en basit ve masrafsız yolu değil mi?  Hangimizin dolabında böyle bir elbise hatta birkaç böyle elbise yok ki?

Chanel’in tasarladığı spor kıyafetler, savaş sırasında Deauville’de kaldığı dönemde etkilendiği balıkçı- denizci modasından izler taşırken, sadece erkeklere mahsus pamuklu yünlü kumaşlar da artık kadınların gardıroplarında yerini almaya başlamıştı.

“…ve Chanel No. 5…

Yanlış parfümü kullanan bir kadının geleceği yoktur”-Coco Chanel

5 rakamı Chanel’in hayatında hep önemli bir rol oynamış. İlk defilesini ayın 5’inde düzenlediği için daha sonraki tüm defilelerini ayın 5’inde yapmış. Dünyaca ünlü parfümüne Chanel No: 5 adını vermiş. Marilyn Monroe’dan, Catherine Deneuve’e , Nichole Kidman’dan Audrey Tautou’ya kadar pek çok ünlünün oynadığı reklamları ile şimdiye kadar en çok satılan ve en çok bilinen parfüm olma sıfatına da erişen Chanel No: 5 benim pek de ısınamadığım ve hiç kullanmadığım bir koku olsa da milyonlarca kadının vazgeçilmezi olmuş.

Bu yazıyı daha da uzatmak mümkün. Zira Chanel anlatmakla bitirilecek gibi değil. Nazilerle işbirliği yaptığı, hatta Nazi casusu olduğu söylenen bu farklı kadın hakkında sizi bir parça meraklandırabilmiş olduğumu umarak sizi Paris Rue Cambon’daki apartman dairesinin görüntülerinin yer aldığı bir video ile baş başa bırakıyorum.

Bir sigara hikayesi…

2004 yılı, aylardan Temmuzdu. Pebbles ile birlikte yazın o sıcak günlerinde Roma’yı turluyoruz. Ben tarih düşkünü olarak halimden çok memnunken, Pebbles açık hava müzesine benzeyen bu şehre çok da bayılmıyor.  Akşam kaldığımız pansiyonun tavsiyesiyle, mahalle içerisinde nefis bir pizzacıda yemeğimizi yiyoruz.  Ardından hem pansiyona hem de restorana çok yakın olan Vatikan’ın avlusuna doğru yol alıyoruz.

(Google görsellerden alınmıştır)

Avlunun kenarındaki taşlara oturup etrafı seyre dalıyoruz. Ben böyle durumlarda hep adetim olduğu üzere Vatikan’ın yüzyıllar önceki halini hayal etmeye çalışıyorum: “din ve siyasetin iç içe geçtiği, gizli geçitleri, sırları, efsaneleri ile ünlü dünyanın en küçük yüz ölçümüne sahip ama her zaman büyük oynamış ülkesi!” diye geçiriyorum içimden.  Bu arada güneş batmakta, garip bir pembe kızıllık hakim olmuş gökyüzünde,  ışıklar gölgelere karışmış, gölgelerin boyu uzamış.

Avluyu seyre dalmışken Pebbles gelirken duty freeden aldığı vişneli sigaralardan uzatıyor bana. Uzanıp alıyorum bir tane. Daha önce sigara içtiğim yok, içmeyi bildiğim zaten yok…   Ama yaktım sigarayı. Sanki 40 yıldır içer gibi bir nefes çektim içime… Hoşuma da gitti meret…  Hani sanki yıllardır aradığım ancak bir türlü bulamadığım bir tadı bulmuş gibi oldum. Acaba çoktandır second hand smoker olmamdan mı kaynaklıydı bu durum, işte onu hiç bilemedim. İşte benim sigara ile ilk tanışıklığımın hikayesi bu kadar akılda kalıcı cinsten. Hani öyle ki sanki bir nevi aşk hikayesi :)

Bu anlattığım olay gerçekleştiğinde bendeniz 29 yaşında idim.  İlk sigarayı içer içmez hemen günde 1 paket içmeye de başlamadım.  Cidden bir içici olmam 1 yıldan fazla zaman aldı. Ama önce aromalı sigaraların beni cezbettiğini, sonrasında etraftan otlanmaktan hoşlanmadığım için kendi paketimi almaya başladığımı, ardından da gerçek bir sigara tiryakisi haline geldiğimi söyleyebilirim.  Bu süre zarfında iki defa 1-2 aylığına sigarayı bırakıp yeniden başladığım da oldu.

Epeydir aklımda olan ancak bir türlü cesaret edemediğim bir şeydi sigarayı bırakmayı yeniden denemek.  Gün içerisinde
içtiğim sigaraların nerede ise hiç birinden gerçekten de zevk alamadığımı görmek bunda en büyük etken oldu. İçiyorum ama neye hizmet ettiği belli değil! Ne stresimi hafifletiyor, ne canımın sıkıntısını geçiriyor…. Sadece şimdilik fark etmesem de hem sağlığımdan hem de cebimdeki paradan oluyorum. İşte bu düşünceler içerisinde kıvranırken bundan uzun bir süre önce bir arkadaşımın bana hediye ettiği kitap geldi aklıma:”Sigarayı Bırakmanın kolay Yolu- Allen Carr”.  Şimdi pek çoğunuz kitap okuyup sigara mı bırakılır diyeceksiniz ancak, eğer zaten bırakmak gibi bir niyetiniz var ise  bu niyeti yerine getirmek konusunda kitabın epeyce yardımcı olan bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.

Ben okuduktan sonra gerçekten de içtiğim sigaradan zevk alıp almadığımı sorguladım. Sigara içmemin temel nedeninin ne olduğunu düşündüm. Sosyal ortamda, bir kadeh şarabın, buz gibi biranın yanında canımın çekip çekmeyeceğini hayal ettim.

Genelde stresli ya da heyecanlı olduğum zamanlarda sigara içiyorum dedim kendime. Peki sigara bu stresi ya da heyecanı geçiriyor mu? Hayır.

Allen Carr’ın kitapta söylediği tam da bu aslında. Sigara sizi rahatlatmıyor, aksine nikotin alamadığınız zamanlarda daha çok stres olmanıza neden oluyor. Sizi kendine bağımlı kılıyor ve özgürlüğünüzü kısıtlıyor. Akşamın bir saati evde sigaranız kalmadığında huzursuz olmanıza neden oluyor. Sigara yasağı nedeniyle restoranlarda sigara içilmesi mümkün olmadığından afiyetle, huzursuzlanmadan güzel bir yemek yemenize engel oluyor. Sürekli sigara düşünmenize neden oluyor.

Üstelik her gün bir paketine 7 Tl ödediğiniz  Marlboro Light’ın bir yılda size maliyeti 2555 TL. Bu para ile güzel bir tatil yapabilir, istediğiniz cep telefonunu, tableti hatta dizüstü bilgisayarı alabilirsiniz. Gitmek istediğiniz pek çok nefis restoranda tadı damağınızda kalacak yemekler yiyebilirsiniz. Bir spor salonuna üye olabilirsiniz. Bir yıllık sigara ihtiyacınızı karşılamak üzere 2555 TL’yi peşin olarak vermeniz istense büyük ihtimalle vermezsiniz ancak yine de her gün 7 TL’yi sokağa atmakta bir zarar görmezsiniz.

Geçenlerde Maliye Bakanı bir açıklama yaptı. Belki pek çoğumuzun gözünden kaçan ama bence sigara içenler için çok önemli bir açıklamaydı. Bir yılda sigara satışlarından elde edilen vergi gelirinin 15 milyar TL olduğunu söyledi Bakan Şimşek. Türkiye’nin 2011 yılı vergi gelirlerinin 232 milyar TL olduğunu göz önünde tutarsanız. Bu gelirlerin 15 milyar TL’sinin sadece sigara tiryakilerinden sağlanmasının biz sigara içenler açısından nasıl vahim bir durum yarattığını daha iyi kavrarsınız sanırım.

Ben bu defa sigarayı bıraktım. Hem de hiç dönmemek üzere bıraktım. Bu süreçte klasik olarak öne sürülen sigara sağlığa zararlıdır vs. şeklindeki argümanlardan ziyade özgürlüğümün elimden alındığını hissetmem daha etkili oldu benim üzerimde. Eğer siz de benim gibi sağlık kuruluşları tarafından yapılan uyarılara aldırmadan sigara içmeye devam edenlerden iseniz o zaman bir de bu kitabı deneyin derim.

Üstüne bir de sigara lobicilerinin hayatının gayet eğlenceli bir şekilde anlatıldığı Thank You for Smoking filmini izlerseniz tam olur, onu da tavsiye ederim.

Hepinize sigarasız, özgürlük dolu günler dilerim.

Plajdaki Bikinililer, Süzme Yoğurt ve Fruttare

Geçen gün Adamla konuşuyoruz. Bana dedi ki “Bütün magazin programlarının derdi Bodrum, Alaçatı, Çeşme plajlarında ünlüleri bikinili fotoğraflarıyla yakalamak. Yaz geçmiyor ki bikinisiyle yakalanarak fazla kiloları ve selülitleri yüzünden eleştirilen bir Sibel Can ya da Hülya Avşar haberi olmasın. Kadıncağızlar bu yüzden pareo değil haşema ile gezecekler nerede ise. Rahat bırakın yahu insanları!!!” 

Cidden de  televizyon kanallarının en çok izlenen reklamı Nesfit 14 gün diyeti reklamı değil mi bu aralar? Az evvel Olmadık İşler Peşinde adlı cici blogda gördüğüm şu çizim durumla çok güzel dalga geçmiş aslında  :D

Dedim o zaman ben de zayıflamak isteyenlere destek vereyim ve benim bu yaz yemekten vazgeçemediğim iki tatlı alternatifini sizlere sunayım :)

1-Sıcaktan çok mu bunaldınız? İçiniz yandı, buz gibi ama çok da kalorili olmayan bir tatlı mı istiyorsunuz. O zaman Algida Fruttare Ananas ile sadece 65 kaloriye sıcakladığımız anları serinletiyoruz.  İçinde ananas parçacıkları var ve fazla tatlı olmadığı için yemeye ilk başladığınız andan itibaren kendinizi tazelenmiş gibi hissediyorsunuz.

2- Sütaşın yarı kaymak, yarı dondurma kıvamındaki nefis süzme yoğurduna kepekli ve meyveli cornflakes ekleyip, üzerine de bir tatlı kaşığı bal damlatıyoruz. Sonra bunları bir güzel karıştırıyoruz. Ben bayılıyorum, deneyin lütfen siz de bayılın.

3-Aklımda bir de fikir var.  Süzme yoğurtla değişik meyveleri karıştırarak bu karışımı silikon cup cake kalıplarına pay edeceğim. Ardından  evde biriktirip durduğum algida dondurma çubuklarını kalıplara saplayıp deepfreeze atacağım. Donduktan sonra olacak bana yoğurtlu meybuz. Ne dersiniz güzel olmaz mı?

Bir de not: Bir önceki postta yaptığım listeyi o gün tamamlayabildim. :) Demek ki isteyince oluyormuş :)

Sauna-havuz günü…

Dün üzerimdeki  uyuzlukla mücadelenin ardından kendimi dışarı attım. İlk durak spor merkezi…  Her zaman yaptığım gibi salona inmek yerine bu defa havuza çıktım. Dışarıda kar yağıyor… dört duvarı cam olan kapalı havuzdan Dikmen Vadisini ve bembeyaz yamaçları görünüyor… Ohhh!  Missss! Dışarısı buz gibi ama ben içeride havuzda kulaç atıyorum….

Ta eski zamanlar,  havuzun, spor salonunun bu kadar yaygın olmadığı yıllar geldi aklıma. Suya ayağımı değdirebilmek için yazın gelmesini, annemin babamın izin alıp bizi tatile götrürmesini beklerdim.   Denize ik kavuştuğumuzda da kova kürek ne varsa toplayıp, sahile koşardım. Omuzlarım yara olurdu güneşten ama yine de acısına aldırmadan sabah girip yorulana kadar denizden çıkmazdım.  Bu deniz derdine bir defa kaybolmuşluğum bile var benim.  Neyse bu kadar eskiye yolculuk yeter.  Uzun lafın kısası, 45 dakika yüzdükten sonra bir de sauna seansı yapınca,  bezginlik denen şeyi kesinen arkamda bırakıp kendimi duşa attım. 

Şimdi meraklısı için yüzmenin ve saunanın faydalarına bir göz atalım;

Yüzmenin Faydaları: Dayanıklılık ve esnekliğinizi geliştirir, adelelerinizi geliştirir denge sağlar, kalbi güçlendirir, dolaşımı düzenler, varis gibi hastalıkları iyileştirir, kilo kontrolünü sağlar, stres ve gerilimi azaltır, eklemlere binen yükü azalttığı için özellikle obezitede, hamilelikte faydalıdır.

Saunanın Faydaları: Koroner kalp yetmezliği olan kişiler dışında sauna, ölçülü bir şekilde kullanıldığı takdirde hemen hemen tüm yaş kesimleri için faydalıdır. Saunada vücut sıcaklığınız normal seviyesinin üzerine çıkarken vücudun bağışıklık sistemini, virüs ve mikroplara karşı uyarır,  bu da yaşadığınız  soğukalgınlıklarının sıklığını azaltırken, var ise semptomlarını ortadan kaldırabilir. Spor performansınızı artırır, iştahsızlık, kronik yorgunluk sendromu, damar sertliği, obezite, şeker gibi hastalıkların tedavisinde faydalıdır. Yanlış bilinenin aksine, saunanın doğrudan kilo verdirmek gibi bir etkisi yoktur. Vücut saunadaki yüksek ısı karşısında kendini soğutmaya çalışırken terler ve bu şekilde kalori yakımı hızlanır. Bu esnada büyük ölçüde su kaybı yaşanır ve rakamsal olarak kilo verilmiş gibi görünür. Oysa burada söz konusu olan su kaybına dayalı bir kilo kaybıdır.  Sağlıklı bir vücut için kişinin saunada kaybettiği su ihtiyacını daha sonrasında karşılaması gerekir.  Öte yandan sauna vücuttaki tehlikeli kimyasalların ve toksinlerin atılması için son derece faydalıdır.

Ben yüzüp, eklemlerimi güçlendirip, ciğelerimi açıp, toksinlerimi attıktan sonra koca bir bardan maden suyu ile şu aşağıda gördüğünüz güzel tabağı (Patetes kızartması ve pilav hariç tabi ki :) göremediğiniz ufak boy akdeniz salatası ile birlikte afiyetle yedim. Böylece hem uyuzluk etmediğim hem de gereksiz kalorilerden uzak durabildiğim için kendimi daha mutlu hissettim. Bir dahaki yazıda akşam gittiğimiz tiyatro oyununu yazacağım. Hafif yemek tarifleri ise ilerleyen günlerde devam edecek. Daha hala gün bitmemişken, herkese güzel bir Pazar dilerim.

Pratik Balıklı Atıştırmalık… Hem de çok hafif…

Sabahki tostun ardından bu defa  mmmmmm mmmmm mmmmm sesleriyle iki saniyede yutup, midenize göndereceğiniz, tamamen uydurma bir atıştırmalık tarifi veriyorum. Bunu ister öğle yemeğinde sandviç harcı olarak, ister akşam yemeğinde başlangıç tabağı olarak tüketebilirsiniz. Hatta bu harç ile kanepeler hazırlayıp bir kadeh şarap, rakı veya biranızın yanına meze yapabilirsiniz. İçinde hiç yağ yok, tuz az, olabildiğince sağlıklı ve vitamin dolu.

Pratik Balıklı Atıştırmalık

1 ufak kereviz
1 ufak havuç
bir kutu diyet ton balığı
çok az tuz
karabiber
sarımsak
yoğurt
salatalık turşusu
kırmızı biber
hardal

Ton balığını çatalla iyice ezin ve karabiber ekin. Ardından kereviz ve havucu rendeleyip, balığın üzerine ilave edin. Sarımsağı dövdükten sonra yoğurt ile karıştırıp, bunu da balığın üzerine ilave edin. Yarım çay kaşığı hardal, çok minik küp şeklinde doğranmış turşu ve kırmızı biberleri de ekleyin. Bütün malzemeyi iyice karıştırın. Tost makinesinde kızarttığınız bir dilim tam buğday ekmeğinin üzerine bu karışımı sürüp dereotu ile süsleyin. Afiyet olsun.

Kahvaltıda ne yersiniz?

Yumurtalı Hafif Tost

1 dilim esmer ekmek
1 yumurta
2 tatlı kaşığı lor peynir
pul biber, tuz
yeşil soğan, dereotu

Bir dilim esmer ekmeği önce tost makinesinde ısıtıyoruz. Sonra bu ısıtılmış ekmeğin üzerine lor peyniri sürüyoruz. Üzerine lor peyniri sürülmüş bu nefis dilimi bir teflon tavaya hiç yağ koymadan koyup üzerine bir yumurta kırıyoruz. Birazcık tuz, birazcık pul biber, azıcık yeşil soğan ve dereotunu yumurtanın üzerine serpiştirdikten sonra kısık ateşte yumurta pişene kadar bekliyoruz. Ama yumurtayı çok da fazla pişirmiyoruz. Sonuç ne mi oluyor, az yağlı peynir, hiç yağlı yumurta ve yeşilliklerden oluşan nefis bir kahvaltılık hazırlamış oluyoruz. Afiyet olsun :)

Biraz da şikayet: Park Bravo’nun İlginç Tüketici Politikası

Hayat hep eğlence dolu, restoranlarda, sinemalarda geçmiyor sayın seyirciler. Bugün şikayetim var. Aslında kolay kolay birilerini şikayet etmem ancak hem vaktimi yedikleri, hem anlamsızlık yaptıkları, bir de üstüne sinirimi bozdukları için Park Bravodan şikayetim var. 

Bundan yaklaşık 1 ay önce bana hediye edilen eldivenler küçük geldiği için bugün Armada’daki Park Bravo mağazasına uğradım. Eldivenler hiç giyilmemiş, etiketleri sökülmemiş, üstelik de hediye paketinin içinde duruyordu. Elimdeki hediye kartı  ile mağaza yetkilisine talebimi ilettiğimde bana firmalarının satış yapıldıktan 30 gün içerisinde değiştirme işlemi yapabildiklerini, benim hediyem için bu sürenin 9 gün geçmiş olduğunu o yüzden değiştiremeyeceklerini ifade ettiler.  Mağaza Müdürüne de derdimi anlatmam fayda etmedi.

Ardından işe dönüp, genel müdürlüklerini aradım. Kadın bana kanunen değiştirme süresinin 1 ay olduğunu o yüzden değiştiremeyeceklerini söyledi. Karşımdakine bunun kanunla bir alakası olmadığını, bunun şirket politikaları ile alakalı olduğunu, bana hediye gelmiş bir ürünün 1 aylık opsiyonunun hediye bana verilmeden çoktan işlemeye başladığını, bazı durumlarda bu süre aşıldıktan sonra hediyenin sahibine ulaşabileceğini anlattım. Ancak yine anlamadı.

Şimdi bir kez de buradan anlatıyorum Sayın Park Bravo yetkilileri,

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında sadece “Ayıplı Mal” tanımı yapılmıştır. Satın alınan ürünlerin değiştirilmesine ilişkin hükümler bu Kanunda düzenlenmemiştir.  Dolayısı ile ısrarla ettiğiniz ilk bir ay değiştirme opsiyonu tamemen sizin tercihinizdir. 

Size malınızı geri alın payayı geri ödeyin diyen yok! Etiketi üzerinde ve hediye gelmiş bir ürünün bir büyük bedeninin verilmesi talep edilmiş basitçe. Sanki 100 parça siparişi geri getirmişizcesine saçma sapan Kanunen değiştiremeyiz gibi açıklamalar yapmanız gerçekten komik olmaktan ileri gidemiyor. Koyduğunuz kural ile kurumsallık ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldığınızı düşünürken, bir mağaza yöneticisine yukarıda belirtilen mazeretlerle başvuran müşteri konusunda inisiyatif alma yetkisini verememeniz aslında profesyonellik konusunda bir arpa boyu yol gidemediğinizi gösteriyor.

O yüzden birine Park Bravo’dan hediye alırken dikkat edin, hediyenizi vermeyi geciktirirseniz ve hediyenizi alan kişinin değişiklik yapması gerekirse sıkıcı durumlarla karşılaşabilirsiniz. 

Son olarak, eldivenler bugün ofiste bir külkedisi hikayesi yaşanmasına yol açtı. :)   Oda oda gezip ofisteki tüm kızlara eldivenleri denetmem gerekti.  Sonunda benden daha narin elleri olan Modern Külkedisi eldivenlerine kavuştu.

Diyette tatlı krizi nasıl atlatılır? Trabzon Hurmalı Mikshake

Önce olgun bir Trabzon hurmasını yıkayıp, kabuklarını soyuyoruz. Eğer varsa çekirdeklerini ayıklıyoruz. Sonra çukur bir kaba koyup çatalla eziyoruz. Ardından üzerine bir bardak light süt ekleyip, blender yardımı ile bol köpüklü, doğal şeker içeren, nefis bir milkshake elde ediyoruz. İçimimizi daha zevkli hale getirecek, zevkimize göre cam bir bardağa koyup, keyifle içiyoruz.

Not: Sırada pek çok diyet  tarif var aslında. Sadece pişirirken sabırlı olup, fotoğraflamayı unutmamam gerekiyor. En yakında onları da eklemek dileğiyle…

Gece yarısı rejim krizleri

Rejim yapmaya karar verirsiniz. Bu ne ilk ne de son denemenizdir ama bu defa kararlısınızdır. Gündüz herşey süper gider. Kat görevlisinin çayı şekerli içtiğinizi zannederek ince belli bardağın yanında küp küp getirdiği şekerleri dolapta sakladığınız şekerliğin içinde biriktirirsiniz ve küp şekerleri kumbarasında para biriktiren çocuk gibi sayıp sayıp mutlu olursunuz.  Ne de olsa kilo vermek kumbarada para biriktirmekle aynı şey. Ben kumbaramda daha önce biriktirdiklerimi şimdi harcamak istiyorum. Yani çok param var, zenginim ben.  

Ancak böyle diyet durumlarında akşam yemeğinden sonra yatmaya yakın mideniz karbonhidrat bağımlılığını haykırarak size isyan eder. İşte o anlar çok dikkatli olmanız gereken anlardır. Niye mi? Çünkü ipin ucu işte tam da bu zamanlarda kaçar.

Ben şimdi gidip içeriden bir bardak daha su alıyorum kendime… ve diyet bisküvi dahil her türlü ıvır zıvırdan uzak duruyorum. Hani bulsam bir kase kuruyemişi boğazımdan aşağıya boşaltasım var ama sakın dedim sana kadın!!! Hakim ol kendine. Tamam git çok istiyorsan bir domates suyu iç. Ama geri kalan herşeyi aklından çıkart. Akıllı ol!!!! şunun şurasında sabredeceğin 6 ay. Ha diyince geçmiyor mu zaten altı ay. Yılbaşı ne kadar uzak ki bugünden. Bana sanki dün gibi geliyor aslında. O yüzden sık dişini kedi. Sık dedim sana!

Evet bu yazıyı yazana kadar açlık hissim geçti mi ne? :)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers