Galata Kulesinde kahvaltı…

Galata Kulesi  gün boyu hem turistlerin hem de İstanbulluların uğrak noktalarından biri. Sokak müzisyenleri, onları çevreleyen izleyiciler, kuleye çıkıp manzara izlemek isteyenlerin oluşturduğu kuyruk, tıklım tıkış cafeler, kenarda oturmuş bakkaldan aldığı birayı arkadaşıyla içenlerle her dakika cümbüş yeri gibi.  

İki hafta önce bir Cumartesi günü yolum Galata’ya düşünce gördüğüm kalabalık beni hayrete düşürünce ertesi sabah annemlerle buraya bir güzel kahvaltı etmeye gelelim   diye düşündüm. Pazar günü sabah üşenmeden erkenden dikildik ayağa ve düştük yollara. İstikameti çevirdik Galata Kulesine. Saat 9.30′da önceden yaptırdığımız rezervasyon sayesinde beklemeden kulenin tepesindeki restorana çıktık ve pencerenin yanında kalan son masaya yerleştik. Böylece uzun ziyaretçi kuyruğunda beklemekten kurtulduğumuz gibi nefis bir manzaraya nazır gerçekten de güzel bir kahvaltı ettik.

Kuleyi  çıkarken asansörleri kullanıyoruz.  İndiğimiz katta Kuleyle ilgili bilgilerin yer aldığı panoları inceledikten sonra yukarıya kahvaltı salonuna çıkıyoruz. Manzara yukarıdaki gibi… Karşıda Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet ve Aya Sofya, hava pırıl pırıl, çaylar demli… Kahvaltı açık büfe değil ama gayet zengin bir sofra.. Herşey çok keyifli… Fiyat böyle bir ortam için makul: kişi başı 40TL.
Galata Kulesi dünyanın en eski fener kulelerinden biri olarak Bizans İmparatoru Oilozus tarafından 528 yılında ahşaptan inşa ettiriliyor. 1348′de Cenevizliler tarafından yığma taştan yeniden yapılıyor. II. Bayezid zamanında yaşanan büyük depremde zarar gören kule 1510 yılında Mimar Murad Bin Hayrettin tarafından onarılmış. Bir dönem rasathane olarak kullanılmış, başka bir dönem savaş esirlerinin tutulduğu yer olmuş. IV. Murat zamanında hazırladığı kanatlarla tarihte iki kıta arasındaki ilk uçuşu gerçekleştiren Hezarfen Ahmet Çelebi Galata Kulesinden havalanıp yaklaşık 6 km uzaklıktaki Üsküdar’a inmiş. Hezarfen önce IV. Murat tarafından ödüllendirilmiş, daha sonra ise tehlikeli bulunarak Cezayire sürülmüş.  1714′te İtfaiye teşkilatının kurulmasıyla Kule’ye yeni bir görev verilmiş. Kuleye yerleştirilen gözcüler yangınla mücadele için kullanılmış ancak 1794 yangınında Kulenin kendisi de alevlerin kurbanı olmuş. 
Biz kahvaltımızı ettikten sonra bir kat yukarıdaki seyir terasına çıkıp döne döne manzaranın tadını çıkarıyoruz.
 İstanbul ayaklarınızın altında :)
Galata Kulesinden eski yarımada….
veeeee… karşınızda Topkapı Sarayı…. Çok soluk kesici değil mi ama?
Haliç Köprüsü de burada….
Biz hem kahvaltıdan hem de ortamdan çok memnun kaldık. Özellikle misafir geldiğinde götürmek için çok ideal bir mekan gibi geldi bana.. Tarihle içiçe, manzarası  harika, kahvaltısı son derece tatmin edici…. Ara ara uğramak dileğiyle, yeniden gidilecekler listesine yazıyorum…

Kısa kısa Dublin (2)

Dublin’in yayalara ayrılmış caddesinin ismi Grafton. Bu caddede hemen hemen tüm büyük mağazaları bulabileceğiniz gibi, cafe ve restoranlara da rastlıyorsunuz. Özellikle Grafton’ı kesen sokaklarda tüm dünya mutfaklarını tadabileceğiniz restoranlar mevcut. Dublin’de geleneksel bir şey yemek istediğinizde aldığınız cevap İngiltere ile aynı : “Bizim mutfağımız diye bir şey pek yok, ama uzakdoğu, İtalyan, Fransız ne ararsanız hepsi var. Eğer illa geleneksel bir şey yemek istiyorum diyorsanız sizi Temple Bar tarafına alalım.:) Grafton ve civarında pek çok sanat galerisine rastlamak da mümkün.

Ara sokakların renkleri gerçekten olağanüstü… Güneş olmasa da aydınlık sokaklar…

Grafton’ın sonuna kadar yürüdüğünüzde karşınıza bu defa St. Stephen’s Green çıkıyor. Burası gerçekten de muhteşem bir park!

İçeri girdiğiniz anda soluduğunuz havanın değiştiğini fark ediyorsunuz.

Bu kadar gezinin ardından bir bira içip soluklanmak isterseniz, Liffey kıyısına yakın olan Temple Bar bölgesine uğrarayabilir, geleneksel İrlanda müziği eşliğinde biranızı yudumlayabilirsiniz.

Benim Dublin maceram bu kadar. Liffey’i göremedim. Guinness’in ve Jamesson’ın imalathanelerini gezemedim. Pub Crawl yapamadım. Bütün bunlar daha düşük tempolu olmasını dilediğim bir Dublin ziyaretinde yapılması gerekenler listemde duruyor. İrlandalılar gerçekten de çok güler yüzlüler. Yolda haritaya bakındığınızı görüp size yardım edeyim mi diye soran pek çok insan var. Onun dışında ne zaman birine bir şey soracak olsanız mutlaka güler yüzle cevap veriyorlar. Ancak bu sizi kandıramayacakları manasına gelmesin.

Son bir hikaye ile bu yazı dizisini tamamlayalım :)

Otelden havaalanına gitmek üzere taksi çağırmaları için resepsiyon’un yardımını istediğimde, otel taksi durağı ile 23 euroluk anlaşmalı bir fiyatları olduğunu söyledi. Bu fiyatı uygun bulmadığım takdirde, taksimetreyi açtırabileceğimi de ilave etti.

Ben otele 23 euronun benim için uygun olduğunu söyleyip taksiyi çağırttım. Yolda taksimetreyi kullanmayacağı halde açık bırakan şoföre de bir şey demedim. Havaalanına yaklaşık 500 metre kala taksimetre 20 Euroyu gösterirken şoför kaşla göz arasında bir kablo ile otomobile bağlı olan aleti benim göremeyeceğim uzak bir noktaya sürükledi! İneceğim yere geldiğimizde ben 23 euroyu uzatınca da şaşırdı. Kendi iddiasına göre 35 euro ödemem gerekiyordu! Karşılığında ben o zaman oteli arayalım diyince 23 Euroyu alıp ortadan yok oldu. Aklınızda olsun. Şehir merkezinden bindiğiniz taksinin havaalanına 20 eurodan daha fazla tutmayacağını unutmayın!

Kısa kısa Dublin (1)

Ben geldim. 1 gece Londra 3 gece Dublin’i şenlendirdikten sonra yeniden İstanbul’dayım. Bu defa epeyce maceralı ve aksilik dolu bir yolculuk yaşasam da sonuçta gerçekten güzel bir hafta geçirdim.

Neler oldu neler. Giderken THY yer ekibi dönüşüm Dublin olduğu için Londra’dan Dublin’e gideceğim uçak biletini görmek isteyince hafiften delirmiştim ki bir de İngiltere girişinde Türkiye’de  aldıkları parmak izleri, İngiltere’ye girişte aldığım parmak izini tutmayıp da bekletilince iyice sinir oldum. Bu sayede 10.25’te inen uçaktan çıkıp, saat 13.00’te katılmam gereken toplantıya ancak 13.40’ta girebildim.  Akşam işten çıkıp, duş alıp sonra yemek yemek hayali ile Russell Square’deki otele döndüm ki otel kapkaranlık! Elektrikler kesilmiş! Odam 4. katta ve yüzyıldan bile yaşlı olan otelin koridorlarında ışıksız dolaşmaya imkan yok.  Ayrıca ne garip durumdur ki, 1 gece yatacağınız ve geceliğine 450 TL verdiğiniz otel çözüm de üretemiyor. Otel parasını gelir gelmez aldıkları için iade edemiyorlarmış! Yani size başka bir otele de yönlendiremiyorlar!

O akşam karanlıkta oturmak yerine yeniden dışarı çıktım. yemek yemek lazım ama o kadar yorgun ve isteksizim ki kesin gittiğim restoranda da abuk subuk bir şey olur diye düşünüyorum!  O yüzden daha fazla ortada dolanmadan yan sokaktaki Pret a Manger’ye daldım. En sevdiğim avokadolu, tavuklu sandviçi kaptığım gibi Russell Square’deki parkın banklarından birine çöktüm. Oh be! Pret a Manger ne güzel dükkansın sen dedim bir kez daha içimden.  Ardından bizim okulun Pub’ına uğrayıp nostalji yapayım dedim. İyi ki de yapmışım. Bir güzel birayı da orada yuvarladıktan sonra otele geri döndüm. Ben döndükten kısa bir süre sonra elektirik geldi ve ben odama çıkıp iyi bir uyku çektim.

Oysa ki çok isterdim, Thames kıyısında gezineyim, arkasından iyi bir restoranda yemek yiyeyim. Daha havaalanından çıkıp da metroya bindiğim anda beni sarıp sarmalayan bir hoşgeldin hissiyatı var Londra’da. Sanki ben hep oradaymışım gibi. Metrosu daha bir eskimiş geldi gözüme ama rahatsız etmedi sanki gözümün önünde eskimiş gibi! Bu sefer ki ziyaretimde koskoca Londra hakkında anlatabileceklerimin hepi topu bu kadar işte!

Pazartesi geldiğim Londra’dan Salı akşamı ayrılarak Dublin’e geçtim. Dublin kısmı Londra’ya nazaran daha az koşuşturmacayla geçti. İlk akşam bir iş yemeği vardı ikinci akşam dışarıda biraz gezinebilme şansım oldu.  Cuma günü uçağa binmeden önce  sabah saat 9.30 civarı başladığım hızlı şehir turunu öğlen 12.00 civarında bitirerek havaalanına geldim.  İşte bu noktadan sonra anlatacaklarım toplam 3- 3.5 saat ayırabildiğim Dublin turundan ibaret. O zaman hadi başlayalım:

İrlanda’nın başkenti. Ülkenin aşağı yukarı 4 milyonu bulan nüfusunun 1 milyonu burada yaşıyor. Tam ortasından geçen Liffey nehri şehri kuzey ve güney olarak ikiye bölüyor. Ben bu defa nehri de kuzey yakasını da göremedim. Umarım bir dahaki sefere daha çok vaktim olur da Dublin yazılarına yenilerini eklerim.

Dublin küçük bir şehir. Rahat bir şehir. Hafiften Londra’yı andırıyor tuğla binaları ile. Kapılar ve tokmakları yine görülmeye değer.

 

Güneş yüzünü göstermek konusunda nazlansa da yemyeşil parkları, rengarenk açan çiçekleri ve şehrin genel mimarisinde kullanılan canlı renkler çok hoş bir görüntü yaratıyor. Gökyüzü bulutlu da olsa Dublin rengarenk.

Şehirdeki en eski yapılardan biri 1592′de 1. Elisabeth tarafından kurulan, İrlanda’nın ilk üniversitesi Trinity College. Cambridge ve Oxford Üniversiteleri örnek alınarak yapılmış. 1970′e kadar sadece Protestan öğrencilere açıkken, bu tarihten itibaren Katoliklere de eğitim imkanı tanımış. Godot’yu Beklerken’in yazarı Samuel Beckett de Trinity mezunlarından.

Üniversitenin avlusu gerçekten de görülmeye değer. Öyle ki taş binaların kurşuni rengi ile yemyeşil çimenlerin yarattığı kontrast gerçekten göz alıcı.

Trinity College aynı zamanda  kütüphanesi ile de ünlü. İrlandanın en eski kütüphanesine sahip olan üniversite’de eski manuskriptlerin bulunduğu bir de “Eski Kütüphane” bulunuyor. Çokkk yüksek tavanlı, içeri adım attığınız anda yüzyıllarca yıllık kitapların tozunu içinize çektiğiniz çokkkkk  görkemli bir kütüphane. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı. O yüzden sizi internette bulunan resimlere yönlendiriyorum. Gerçekten de çok etkileyici değil mi?

Bu da Üniversite’de Berkeley Kütüphanesinin önünden bir kare…

Üniversiteden hızlıca Dublin Kalesine geçiyorum….

Kale’nin birbirinden farklı zamanlarda yapılmış gibi duran kabaca üç bölümünden bahsedebiliriz.

Yukarı Avlu bugün hükümetin çalışma ofisi olarak kullanılıyor. Aşağıda gördüğümüz yapı ise kalenin kilisesi.

Kilisenin arkasını dolaştığımızda bahçesine çıkıyoruz.

Kısa kısa dedim ama yine lafı uzattım galiba. En iyisi daha fazla uzatıp sizi sıkmadan bu yazıyı burada noktalayayım. Bir sonraki yazıda Dublin parklarına ve sokaklarına dalacağız.

 

Müzekart +

Müzekartı çok sevmiştik şimdi bir de Müzekart + çıkmış.  Özellikle opera, tiyatro düşkünlerine sağladığı indirimler bile bu kartı edinmek için mantıklı bir sebep olabilir. Niye derseniz tiyatro biletlerinde %40, opera biletlerinde de %20 indirim sağlıyor. Öte yandan kimi özel müzelere bir defalığına bedava giriş hakkı sağlarken, kimilerinde bilet fiyatında, müze cafesi ve mağazasında indirim sağlıyor.  İlgilenenlere duyurulur.

Van Gogh Alive’dan Dali’ye

Sonunda Istanbul’dayım. Alıştım mı ? Hayır alışmadım. Umarım hiç alışmam. Dilerim İstanbul’da yaşamak benim için rutin hale gelmez. Trafikten daralsam da, o yakadan bu yakaya geçmeye üşenmem. Sergiler, konserler, tiyatro oyunları ve  restoranlar arasında mekik dokurum. 

Geldiğimden beri çok garip rüyalar görüyorum. Sanırım hala kendimi misafir hissediyorum. Dün gece birileri biz sana şaka yaptık Ankara’ya döneceksin diyordu. Ben de nasıl yani daha bir sürü konser var benim burada gideceğim dönemem diyordum. Neyse uzun lafın kısası benim gerçekten burada olduğuma inanmam için sanırım biraz daha vakit geçmesi gerekecek. Sabahları yollara düşüp işe gitmek, şehrin koşuşturmacasına katılmak, kalan vakitlerde hem eğlenceye zaman ayırmak, hem de evi idare etmek yaşadıklarımın rüya değil de gerçek olduğuna inandırmaya yeter sanırım beni. 

Elimdeki boy boy İstanbul kitaplarıyla şehri bu defa daha detayı ile gezip görmeye hazırlıyorum kendimi. Heyecanlıyım ve bir an evvel bir sürü şeyi görmek,  tüm konserlere gitmek  istiyorum. Ama gel gör ki bu şehir hızlı, insanı da yerinde durmuyor. Ben Kings of  Convenience konseri hayalleri kurarken bir de baktım ki ben taşınana kadar bilet milet kalmamış ortalıkta.

Sütten ağzı yanıp da ayranı üfleyerek içenler misali Madonna konseri biletlerimiz çoktan hazır. Gelir gelmez gezdiğimiz iki sergiyle İstanbul’un açılışını da yapmış olduk.

Sergilerden ilki  Van Gogh Alive. 10 Şubat’ta başlayan sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3′te olacak.  Bir güzel haber ise serginin 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında Ankara Cer Modern’de de gezilebilecek olması. 

Bu benim Antrepo 3′e ilk ziyaretimdi. Büyük ihtimalle önümüzdeki uzun bir süre sizlere hep ilk defa gittiğim yerlerden bahsedeceğim. İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 3 deniz kenarında bir sergi salonu. Ayırt edici özelliği olmayan, yüksek tavanlı, geniş bir sergi mekanı. Serginin ilanlarını yolda nerede ise tüm tabelalarda gördüğünüz için kolaylıkla buluyorsunuz zaten. 

Sergi salonundan içeri girdiğinizde önce bir karanlık karşılıyor sizi. Gözleriniz karanlığa alışmaya çalışırken bu defa fondaki müziği fark ediyorsunuz. Sonra birden onlarca perdeye yansıtılan Van Gogh’un resimleri ile karşılaşıyorsunuz. Resimlerin yanında eskizler, ressamın aldığı notlar ve aralarda sözlerinden alıntıları görüyoruz. 

 

Ben bu sergiden çok keyif aldım. Çok güzel vakit geçirdim. hatta sanırım yaklaşık 30 dakika süren bu projeksiyon gösterisini 1,5 kez izledim. Doya doya tüm perdelere baktım, bir ara oturdum, bir sürü fotoğraf çektim.  Hatta çok profesyonel bir şey olmasa da oradaki atmosferi her baktığımda hatırlayabilmek için bir de video çektim.

Sergi epeyce kalabalıktı. Biz kuyruğu tahmin ederek erken davrandığımız için hiç beklemeden içeri girdik ancak çıktığımızda kapıda hatırı sayılır bir kuyruk olduğunu gördük. Bu kuyruğun en çok hoş tarafı pek çok ailenin çocuklarını alıp gelmiş olmasıydı. Resim çekenler, yerlere oturup müziği dinlerken değişen görüntüleri izleyenler güzeldi. Benim hoşuma gitti çünkü sergi salonlarına gelende hakim olan soğuk ve mesafeli atmosfer burada yoktu. Görsellerin müzikle birleştirilmesi, ritmin ve melodinin resimlere göre değişmesi, farklılaşması da güzeldi. 

Ne yalan söyleyeyim biz de sergide çocuklar gibi şendik. :)

Buradan keyifle ayrıldıktan sonra hemen karşısında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin ev sahipliğindeki Tophane-i Amire’deki Dali sergisine daldık.  Sergi zaten güzeldi ancak Tophane-i Amire binasının kendisi  de gerçekten çok görkemli bir yapı.  Murat Belge’nin İstanbul Gezi Rehberi’nden öğrendiğimize göre İstanbul kuşatması sırasında topu başarı ile kullanan Fatih Sultan Mehmet tarafından yeni toplar döktürmek için inşa edilen bu yapı ardından gelen pek çok padişah tarafından da kullanılmış. Fatih’in yaptırdığı Tophane  zaman içerisinde genişlemiş, yıkılmış, yeniden yapılmış ve en sn III. Selim tarafından yeniden yaptırılarak bugüne gelmiş. 1992 yılına kadar Milli Savunma Bakanlığı’na ait olan bina daha sonrasında Mimar Sinan Üniversitesine devredilerek bir kültür sanat merkezi haline getirilmiş. Ne kadar güzel edilmiş.

Gelelim sergiye. Van Gogh gibi bu sergi de epeyce kalabalıktı. Dürüst olayım kalabalıkta resimleri uzun uzun, detaylı şekilde inceleme şansımız olamadı hepsini. Hatta çok da bir şey anlamadan çıktık salondan. Arada bir rehber görür gibi olduk, hatta rehber eşliğindeki turu son resimde yakalayıp dinleyebilme şansını da bulduk. Rehberin anlattıklarını duyduktan sonra             İlahi Komedya, Sürrealizmin İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği temalarının yer aldığı sergiden çok da bir şey anlamadığımızı  da anlamış olduk. Üstüne üstlük itiraf edeyim İlahi Komedyayı da hala okumadım. Siz anlayın durumun vahametini.

İşte bu yüzden arkamızdaki kuyruk nedeniyle, hızla gezmek zorunda kaldığımız sergideki eserlerin fotoğraflarını çekerek salondan ayrıldık. Ancak akşam Adam’la birlikte günün değerlendirmesini yaparken çektiğimiz fotoğrafları bilgisayar ekranında büyüterek bir kez daha inceleyince gördüğümüz detaylar karşısında gerçekten ağzımız açık kaldı. Özellikle  Gala ile Akşam Yemeği bölümündeki resimlerin hepsine gerçekten de büyüteçle tek tek bakmak gerektiğini o zaman fark ettik. Şimdi bir sonraki sergiye kadar bu deli adamın resimleri hakkında daha fazla bilgi edinme zamanı.

Sayın seyirciler, İstanbul’dan ilk yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki günlerde büyük olasılıkla türlü şaşkınlık hikayelerimle karşınızda olacağım. Bu şaşkınlıkları türlü aktivitelerle de zenginleştirmeye uğraşacağım. Kar ve yağmura rağmen hepinize çok güzel bir hafta diliyorum.

Fethiye Gezi Notları 6: Dalyan, İztuzu, Caretta Carettalar, Göcek

Farkındayım, Fethiye yazı dizisi bitmek bilmiyor. Başlarken üstünden bu kadar zaman geçince yazamam artık gibi düşünmüştüm ama görünen o ki yazdıkça açıldım, açıldıkça da yazdım.  Bu defa yine günü birlik gittiğimiz turların biriyle Dalyan’dayız. En son bundan 10 sene kadar önce Dalyan’a uğramıştım ve görebildiğim kadarı ile o zamandan bu zamana bölgede pek bir değişiklik yok.

Teknelere binerek önce kanaldan içeriye yol alıyoruz. Manzara güzel. Keyfimiz yerinde.

İlk durak çamur banyosu! Tur operatörü şakavari bir şekilde çamura girmenin zorunlu olduğunu söylüyor. Ben bu esnada ne bahane bulsam da kimseyi reddetmeden şu işten yırtsam diye düşünüyorum.  Netice de kenarda gölge bir yerde güzelleşmek uğruna o feci havuza girenlerin önce çamurlanmalarını, sonra kurumalarını, en son da durulanmalarını bekliyorum. Kokusu bile dayanılmaz ne yalan söyleyeyim! 

Dönüşte kaya mezarlara yakın bir yerde motorları kapatarak fotoğraf çekiyoruz ancak Caunos antik şehrini gezmeden yolumuza devam ediyoruz.

Bu defa hedef Caretta Carettaları görmek. Planımız bu dev su kaplumbağalarını mavi yengeçlerle kandırmak. Hatta o yengeçlerden biraz da kendimiz için sipariş verip midemize indirmek. Caretta Carettalar önce biraz nazlanıyorlar. O kadar yengeç atıyoruz suya kafalarını bile çıkarmıyorlar.  Ancak tam gitme vakti yaklaşınca bir ikisi bizi yolcu etmeye geliyor. Tabi o heyecanla fotoğraf falan çekemiyoruz :)  

Mavi yengeçler piştikten sonra kırmızıya dönüyorlar. Tat olarak ben diğerlerinden farkını hissedemedim ya da belki de benim cahilliğim bilemiyorum.

Yengeçlerin ardından İztuzu Plajında kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Oynuyoruz da oynuyoruz. İçimiz dışımız kum dolana kadar sudan çıkmıyoruz.

Dönüş yolunda, hazır tam da önünden geçerken tur otobüsünden Göcek’te indik.  Altı tane marinası ile teknesi olmayan kimseye yüz vermeyen Göcek bu defa gözüme eskisi gibi büyüleyici gelmedi nedense.  Bundan 3-5 sene evvel en büyük hayalimiz Göcek’te bir ev, bir de marinaya bağlı tekne iken birden o hayal de çekiciliğini yitirdi gözümde. Acaba kalıp akşam yemeğini burada yesek mi diye bakındık ama çok enteresan gelmeyince vakitlice Fethiye’ye dönüverdik. İşte Göcekten bir iki kare burada.

Fethiye Gezi Notları 5: Kuleli Koyu

Yarın nereye gitsek planı yaptığımız bir akşam bize önerilen Göcek tarafındaki Günlüklü, Katrancı  koylarını es geçip biri Adam’ın biri benim önerim olan iki koya odaklandık. Katrancı Koyunu daha sonra anlatacağım Dalyan turu sırasında tepeden görmüş ve şu aşağıdaki fotoğrafı çekmiştik. Ancak yaşadığımız Kabak hayal kırıklığının ardından bu görüntülerin yanıltıcı olabileceğini de öğrenmiştik.

Ben Kayaköy’e doyamamış olmanın verdiği iştahla Gemile Koyu, Gemile Adası ve Afkule tarafına gitmeyi önerirken, Adam o kadar günün yorgunluğu ile fazla çaba harcamadan kısa sürede ulaşabileceğimiz Oyuktepe tarafındaki koylardan birine gitmeyi teklif etti. Adamın fendi kadını yendi ve biz pansiyonun önünden geçen Karagözler dolmuşlarından birine atlayarak Aksazlar, Küçük Samanlık ve Büyük Samanlık koylarından sonra gelen Kuleli Koyuna yollandık. 

Aman ne iyi etmişiz…. Sessiz, sakinnnnn, huzurlu bir koy. Suyu cidden pırıl pırıl. Taşlık olmasının etkisiyle bulanık değil. üstelik belediyenin işlettiği bu plaja akıllılık edip şezlong ve şemsiyelerin yanı sıra daha geniş ve konforlu olan 3-4 kişilik çardaklardan da koymuşlar.  Denize girip çıktıktan sonra güneşten kavrulmadan, gölgede kitabınızı okuyabileceğiniz, müzik dinleyebileceğiniz, isterseniz uyuyabileceğiniz bir ortam yaratmışlar. Arkada bir restoran var. Yiyecek içecek ihtiyacınızı karşılayacak burada mevcut. Yalnız elektrik olmadığı için kredi kartı geçmiyor. O nedenle yanınızda nakit para taşıyın mutlaka. İşte fotoğraflarla Kuleli koyu…

Bundan sonraki yazıda bu defa Dalyan’a gidiyoruz. 

Fethiye Gezi Notları 4: Kabak Koyu

Fethiye gibi girintisi çıkıntısı çok, adası bol bir coğrafya tahmin edebileceğiniz üzere sizlere denize girebileceğiniz çok dayıda seçenek sunuyor. Kaldığımız 1 hafta içerisinde bu koylardan ikisini görebildik. İkisi arasında herkesin öve öve bitiremediği değil de daha sessiz sakin olan bizi daha fazla mutlu etti. 

Daha Fethiye’ye gitmeden Kabak Koyu’nun ününü duymuştuk. Hatta Kelebekler Vadisine benzediği, pırıl pırıl masmavi suları ve el değmemiş doğası ile rüya alemine benzer bir yer olduğu hem yakın çevremizden hem de çeşitli web sitelerinden edindiğimiz bir bilgi idi.  Adam Kabak Koyunu duyduktan sonra epeyce uzun bir süre beni tüm tatili orada geçirmek konusunda ikna çalışmalarına başladı. Ancak ben çok da doğa insanı olmadığımı, börtü-böcek, yılan-çıyan arasında ona da huzur vermeyeceğimi anlatınca bu defa rotayı Fethiye merkez’e çevirmiştik.  Kabak koyu da günü birliğine ziyaret edilecek bir mekan olarak planda yerini almıştı. 

Gerek bize anlatılanların gerekse gördüğümüz fotoğrafların heyecanıyla bir öğle vakti Fethiye’den Faralya dolmuşuna atladık. Yolculuk nerede ise 1 saat sürüyor ve ücret 6 TL.  Faralya Kabak Koyunun tepesindeki köyün adı. Tepesindeki diyorum çünkü Kabak da tıpkı kelebekler Vadisi gibi  derin bir vadinin denizle buluştuğu noktada yer alıyor. Kelebekler Vadisinden farklı olarak Kabağa  karadan da ulaşılabiliyor. Dolmuş yolculuğunun epeyce eğlenceli olduğunu söyleyebilirim, çünkü Ölüdeniz’i geçtikten sonra doğu istikametinde Kelebekler Vadisi yönüne giden sahil yolu özellikle de pencere kenarında oturuyorsanız size roller coaster yapıyormuş hissi veriyor. Dolmuşun lastiklerinin nerede ise 30 cmlik bir aralıkla uçurum kenarındaki virajları aldığını görmek insanın içini hoplatıyor desem yalan olmaz! Ama kafanızı azıcık yukarı kaldırırsanız şu aşağıdakine benzer manzaralarla karşılaşıyorsunuz. :) Sizce de değmez mi? 

Dolmuştan son durakta indikten sonra iki seçeneğiniz var. Ya kırmızı beyaz  işaretleri takip ederek, patikadan yaklaşık 20 dakika gibi bir sürede deniz kıyısına ineceksiniz. Ya da yukarıda sizi bekleyen traktörden bozma arazi arabasına binerek 5 TL karşılığında tozlu ve bol dönemeçli bir yoldan koya ulaşacaksınız. Buradaki en önemli detay yürüyecekseniz ayağınızda sağlam bir ayakkabı olması. Aksi takdirde parmak arası terliklerinizin parçalanarak sizi yarı yolda bırakabileceğini göz önünde tutmalısınız.

Biz önceden neyle karşılaşacağımızı bildiğimizden spor ayakkabılarımızı çantaya atmıştık ve böylece gayet eğlenceli bir yürüyüşle koya ulaştık. İnerken arada durarak nefes kesen manzaranın tadını da çıkardık. 

Aşağı inerken gözünüze ilk çarpan şey gerçekten de el değmemiş bir doğa  ve aralara serpiştirilmiş gibi duran bungalow evler oluyor. 6-7 civarı kamping alanı var yanlış hatırlamıyorsam. Kimisi tepelerde kimisi sahile daha yakın konumda konuşlanmışlar.

İnişi tamamladığınızda sizi taşlık bir sahilin beklediğini görüyorsunuz. Çardakların altında güneşlenen insanlar ve hemen denizin kenarındaki bir tesis de göze çarpıyor. Arka tarafta ise iniş sırasında tepelerde gördüklerimizden daha konforluymuş gibi görünen bungalov evler görünüyor.

Sahilde çardakların altında yerimizi aldıktan sonra çok da fazla bekleyemeden kendimizi suya attık. Böyle bir yerde yüzmenin keyfine doyum olmayacağını düşündünüz değil mi?

Biz de öyle düşündük ancak gelin görün ki denizin dibinin kocaman taşlar dolu olmasına karşın ve koyun nerede ise hiç dalga almamasına rağmen suyun bulanıklığı ilk gözümüze çarpan şey oldu. Hatta sadece bulanıklık da değil daha dikkatli bakınca çakıl taşlarının üzerine yapışmış zift partikülleri ile müşerref olduk!

Biraz yüzüp açıklardaki durumu kontrol ettikten sonra çıkalım yine gireriz demiştik ki ben kıyıya vurmuş bembeyaz yaklaşık 30 cm çapında bir deniz anası keşfettim. Zaten o dakikadan sonra beni bir daha o suya sokmak da mümkün olmadı ve benim gözümde güzelim turkuazın rengi aynen şu renge dönerek soldu!!!!

Kuruduktan sonra arkadaki tesisi gezip duş yapıp giyindik ve aşağı inmeden önce edindiğimiz Traktörcü abinin cep telefonunu arayarak yukarı çıkacağımızı söyledik. Traktörcü amca 2 kişiyseniz 20 TL’ye çıkarırım 5 kişi olursanız adam başı 7,5 TL  olur dedi! Rekabetin olmadığı piyasada, güneşin tepenize işlediği saatlerde yamaç yukarı tırmanmaya üşenirseniz tavuk misali yolunmanız normal tabi :)

Neyse abi geldi. Yanımızda iki İtalyan turistle birlikte atladık 4 kişi. ve tozu dumana katarak şuı aşağıda gördüğünüz yoldan yukarı tırmanmaya başladık.

Yukarı çıkınca abiye sana adam başı 5 tl yeter diyerek Fethiye dolmuşuna atladık. Özetle Fethiye’de tatil yapıyorsanız, her şey için pazarlık etmelisiniz. Tutturabildiğine durumunun en geçerli olduğu tatil yörelerinden biri sanırım burası. 

Sonuç olarak Kabak bizim için hayal kırıklığı oldu. Bu kadar muhteşem bir koy nasıl bozdura bozdura harcanır bunu görüp efkarlandık. O nedenle dönüşte kendimizi Hisarönü’ndeki publardan birine atıp bir kaç bira yuvarladık. 

Bir sonraki yazıda Kuleli koyunda görüşmek üzere…

Fethiye Gezi Notları 3: Tekne Turları

Fethiye’de olmanın en güzel yanlarından biri pek az bir zahmetle katılacağınız tekne turları vasıtasıyla dünyanın en güzel koylarını pek de cüzzi bir bütçe ile görebilme şansı sanırım. Bölgenin koyları sadece günlük tekne turlarının değil aynı zamanda haftalık mavi turların da en gözde uğrak noktalarından.

Fotoğraf Google Görsellerden alınmıştır.

Yukarıda Fethiye körfezini detayları ile görüyorsunuz. Fethiye limanından çıkan tekneler haritadan da rahatlıkla görebileceğiniz üzere iki farklı istikameti izliyorlar. Bunların bir kısmı 12 Adalar turu adı altında Göcek ve civarındaki adaları turlarken, diğerleri güneye saparak Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi tarafına süzülüyorlar. Kelebekler Vadisi Turları genelde Ölüdenizden kalkıyor.

Biz bir defa 12 Ada Turu bir de Ölüdeniz istikametinde küçük koylar turu yaptık bu tatilde. Bana sorarsanız 12 Adalar turuna gideceğimize iki kez ufak koylar tutu yapsak çok daha makul olurdu. Bunun en büyük sebebi, 12 Adalar turunda uğranılan tüm koyların aşırı kalabalık olması, ayrıca suyun da bizim beklediğimizden çok daha kirli olmasıydı.  Çok üzücü bir durum bu gerçekten de!  Çok değil bundan sadece 3-4 sene öncesine kıyasla bile bu güzelim mavi suların daha kirli olduğunu görmek insanı kahrediyor. Turizmin gelişmesi iyi, tekne turizmi elbette ekonomik açıdan önemli ancak böyle bir paha karşısında para kazanmak cinayet gibi bir şey. Altyapı ve bilinç eksikliğinin sonuçları bunlar.

Bir başka konu ise artık eskisi gibi bu teknelerin sizi Bedri Rahmi ve Kleopatra koylarına götürmüyor olması! Konuştuğumuz hemen hemen her tekne sahibi bunun için başka bahaneler uydurdu. Kimi yasak dedi. Kimi sadece haftalık tur yapan teknelere açık dedi. Kimi ise uzak kalıyor, pahalı oluyor o yüzden götürmüyorlar dedi. Özetle kim doğru söylüyor kim yalan o da belli değil!

12 Adalar turu bizim için hayal kırıklığı yaratsa da küçük koylar turundaki berrak sular ve leziz yemekler ilk tekne turunun yarattığı hayal kırıklığını sildi attı. Ne kadar az kalabalık o kadar iyi servis, az gürültü, sakin tenha koylar ve daha keyifli zaman. O nedenle gereğinden büyük teknelerle tura çıkmamak en iyisi…

Çok yüzdük biraz yemek!

Şimdi biraz daha yüzelim..

Ankara’nın ayazında bu güneşli resimlere bakmak gibisi yok gerçekten de! Bir sonraki yazıda biraz da güzelim koylara bakacağız…

Fethiye Gezi Notları 2: Ölüdeniz’den Kayaköy’e

Kalktık Fethiye’ye kadar geldik. Ölüdenizi görmeden buralardan gidersek ayıp olur diye düşünüyoruz doğal olarak.  Dünyada Türkiye’de olduğundan daha ünlü olan bu dibi kum rengi turkuaz dünya harikasının bir de hikayesi var. Lagün’ün hemen doğu ucundaki dümdüz Belcekız plajı da adını bu hikayeden alıyor.

Fethiye merkezden dolmuşa bindiniz 4,5 TL verdiniz.Yaklaşık 14 kmlik inişli çıkışlı bir yolculuğun ardından Ölüdenizdesiniz. 4,5 TL’de Ölüdeniz girişinde verdiniz. Ardından şemsiyeye 6TL, şezlonga da 6TL verdiniz  ve balık istifi durumundaki plajda bir yer buldunuz.  Lagün tarafı tam felaket, su sığ ve kalabalıktan dolayı iyice bulanık. Çoluk çocuk  bağırışıp çığrışmakta. Daral geliyor insana. Eğer daha önce gitmedi iseniz gidin görün. Belce kız tarafında bir yer bulun kendinize.


Biz lagün dışında Ölüdeniz’e ününü kazandıran turkuaz rengi kıyıda denizin hemen dibinde bir yer bulduk kendimize. Baba Dağından atlayan paraglidingcileri izledik, fotoğraflarını çektik. Ancak 1 bilemediniz 2 saat sonra eh yeter bize burası haydi gidelim dedik! 

O sırada Ölüdenize kadar gelmişken bizim açımızdan yapılacak en akıllıca şeylerden biri Kayaköy’e gitmekti. Saat yavaş yavaş yavaş 4-5 sularına geliyordu.  Bir heyecan dolmuşa binip kendimizi Hisarönüne attık. Buradan da Kayaköy’e yollandık.

Tepeye çıkmadan önce köyün girişindeki bir çay evinde mola verdik.

Vakit biraz daha geçti ve böylece biz tam zamanı diyerek tepeye tırmandık ve karşımıza çıkan hayalet köyün boyutu bizi şaşkına çevirdi. Yabancıların Kayaköy’e neden ghost village dediklerini de böylece anlamış olduk. Bütün Fethiye tatilimiz boyunca bizi en çok etkileyen yer sanırım burası oldu. 

Kayaköy eski bir Rum yerleşimi. Anadolu Rumları tarım yapılmaya elverişli araziye ev kurmazlarmış. O yüzden Kayaköy’ün aşağısındaki düzlük arazileri ekip biçerken, bu taşlık tepelere de evlerini köylerini kurmuşlar. Tam 3500 tane ev var burada. Köy demek ne derece doğru bilmiyorum çünkü 1922 yılına kadar 25.000 nüfusu barındırıyormuş! Eski ismi Levissi. Kurtuluş Savaşının ardından yapılan mübadele sonucunda köydeki Rumlar Yunanistan’a giderken, Batı Trakyalı Türkler de buraya yerleştirilmiş. Köyün yeni ahalisi hiç biri diğerinin ışığını kesmeyen bu taş evleri beğenmeyerek aşağıdaki düzlüğe yerleşmeyi tercih etmiş. Böylece burasıu gerçek bir hayalet köye dönüşmüş. 

Köyün diğer ucunda bir de sanat kampı var.  Alternatif tatil yapmayı düşünenlere duyurulur. Bir sonraki yazıda yaptığımız tekne turlarına bakalım diyorum

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers