Uyarı: fazlasıyla kişisel, sıkıcı bir yazı!!!

Bugün size şikayetim var. Şikayet etmeyi çok sevmesem de, kolay-zor demeden her şeyin mümkün olduğuna, yeterince çaba sarf edersek, istersek, beklersen olacağına inansam da benim de ruh daraltılarıyla baş edemediğim, hatta öyle ki gluk gluk sesleri ile  boy verdiğim zamanlar var.

Bu ara sıkıntılı bir dönem geçiriyorum. Üst üste gelmeyen şey kalmadı desem yalan değil. İş yerinde tatil öncesi son haftam. Nerede ise dakikaları bir bir sayıyorum. Ara ara değişiklik ihtiyacına gireriz ya hepimiz. İşte bünyem değişiklik diye bas bas bağırıyor ve ben onu susturamıyorum.

Değişiklik dediğim 3 günlük, 5 günlük ya da süreyi daha da uzatayım 3-5 haftalık tatil de değil hani. Ben her şey toptan değişsin istiyorum. Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabında dediğine göre “mutsuz kişi yaşadığı şehirden, ülkeden gitmek istermiş”. Bu hesaba göre ben bu aralar bayağı mutsuzum. Çünkü gitmek ama dönmemek istiyorum.

Pazar günü Adamla Amasra’ya gittik, çok da güzel vakit geçirdik, ama kesmedi beni. Döndüğümde aynı isteksiz, arızalı, bir şey yapmak yerine her şeyden şikayet eden, çözüm değil sorun üreten insanlar görmekten dolayı feci rahatsız oldum. Bir de kendi hayatı ile değil, başkasının hayatı ile ilgilenen zavallılar, kıskançlıktan en yakınlarının dahi iyiliğini istemeyen kan emiciler var. Bu sülük familyasına dahil insan müsveddelerinden etrafınızda bir tane olsa herkese hayatı dar etmeye yeterli oluyor. Üstelik çok yakınınız olmasına da gerek yok. Size çok yakın birinin hayatını çekilmez hale getirdiklerinde sizin de hayatınız yalpalamaya başlıyor.

Bugün kendi kendime kahve içtim, kapattım, sonra kendi falıma baktım. Sanmayın ki faldan anlarım. Ama gördüm. İçim karanlık. Ama tez zamanda aydınlanacak. Üç tane farklı yol var önümde. Bir de iki kişilik konuşma. Kocaman kısmetlerim kapıya dizilmiş. Beni bekliyorlar oracıkta.

Yetmedi. Açtım bir de Susan Miller’dan aylık burç falımı okudum. Diyor ki;

–Bu ayla birlikte Kasım ayının 11′ine kadar iş değişikliği yapacaksam doğru zamanmış

- Bir iş başvurusunda bulunmuşum

-Başvurduğum iş benim hayalimdeki işmiş

-Üstelik eskiden iş arkadaşı olduğum biri ile yine iş arkadaşı olacakmışım

-Aynı arkadaşım, başvuruyu yaparken bana referans da olmuş

-Eylül ayı ortası gibi bana bir teklif yapılabilirmiş

-Eğer bu dönemdeki iş fırsatlarını değerlendiremezsem 2 sene daha oturduğum yerde oturabilirmişim!

Şimdi burçlara, fallara sardırmamdan durumun vahametini anlayabilirsiniz. Ancak şunu da diyeyim, 29 Temmuzda bir iş başvurusu yaptım. Evet kabul ederlerse yıllardır çalışmak istediğim bir kurum için çalışma fırsatını elde etmiş olacağım. Aynı kurumda şu anda eski bir iş arkadaşım da çalışıyor. Evet, kendisi bana referans oldu.

Şimdi oturdum Susan Miller millerce öteden bunu nasıl bilebilir diye düşünüp duruyorum. Bu işin sonunda ya aylık burç yorumlarını okumadan hiç bir karar almayan biri olup çıkacağım. Ya da yuh artık tesadüfün böylesine diyerek kuzu kuzu Ankara’da, şimdiki işimde, gücümde oturacağım. Merakla bekliyorum.

tırtıl mısın kelebek mi?

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı erken bir akşam yemeğinin ardından Adamla birlikte yine Tunalı civarındayız. Önce daha evvelki yazıda bahsettiğim David People’a uğruyoruz. Ardından yer değiştirme ihtiyacı ile başka bir Puba doğru yollanıyoruz. Gariptir ki oturduğumuz yerde tavla da oynanabiliyor. Tavlayı istiyoruz ve çetin bir mücadele başlıyor. Kıran kırana da bitiyor. Biz oyunu bitirdiğimiz sırada iki arkadaşımız daha katılıyor aramıza. Biraz da onlarla sohbet ettikten sonra arkadaşımız Hüseyin’in vokali olduğu Discolonga’yı dinlemek üzere Nope Pub’a yollanıyoruz.

Nope’da canlı müzik aşağı katta. Kalabalık sayılabilecek bir dinleyici kitlesi var ancak o kadar hareketli müziğe karşın sadece izlemekle meşguller. Hareket yok, dans eden yok.

Neden acaba? Ankaralı cool takılır, dans etmez, izler mi? Dans edip de maymun olurum diye mi korkar? Yoksa sadece sevmez mi? Kapı gıcırtısına oynayan biz değil miyiz her daim. Düğünlerde başkaları kalksın, pist biraz dolsun, hem böylece fazla göze batmam diyen kim? Utangaçlık duygusu mu yoksa? Veya başkaları ne der korkusu mu? Başkası mı? Başkası kim? Kime göre başkası. Biz sahnenin önünde Discolonganın canım müzikleri ile hop hop hoplarken, iki kız arkadaş da bize katıldı. 2 saate yakın bir sürenin sonunda biz eve dönmeye karar verip de daha o gece tanıştığımız insanlara hoşça kal dediğimizde kızlardan birinin eğilerek kulağıma söylediği şey çok şaşırtıcı:

Kız:  “Göreviniz bitti gidiyorsunuz her halde!”

Ben: !!!!!! Ne görevi????? Göreve değil eğlenmeye geldik biz!

Sanırım o gece biz konsomasyona çıkmışız haberimiz yok. Biz eğlene duralım maymun yerine koyup izliyorlarmış herhalde !!!!

Solistin arkadaşı olmamızdan mütevellit bizim oraya planlı ve yapay bir şekilde ortamı hareketlendirmek, insanları gaza getirmek için geldiğimizi sanıyor olmalı bu zavallı. Aslında düşünüyorum da fena fikir değil. Ey Ankara’nın bar, pub vs. sahipleri eğer müşterileriniz mekanınızda donmuş yağ misali hareket etmeden, kazık gibi duruyorlarsa, arayın bizi. Anında sirke çeviririz orayı!

Ey yurdumun insanı! Eğlenirken bile kafanda 40 tilki dolaşıyorsa, her hareketin arkasında hesap kitap arıyorsan, hayattan tat alma imkanın yok bilesin. Başkaları ne diyecek diye etrafı izlemeye devam edersen, kendi hayatının aktörü–aktrisi olamadığın gibi hep başkaları senin hayatında başrolü oynayacak haberin olsun. Girdiğin kalıplar, -meli; malılar da er ya da geç bir tarafında patlayacak söylemedi demeyesin. Şu kısacık ömründe kozasından çıkamamış tırtıl gibi yaşamaya mecbur olmayasın diye yazdım bunları. Tabi tırtıl da önemli ama marifet içindeki kelebeği ortaya çıkarmakta. Hesapsız kahkahalar atamıyorsan, ateşli tartışmalarda dünyayı, Türkiye’yi kurtarmaya uğraşmıyorsan, yeni bir müzik, güzel bir film bulduğunda heyecanlanmıyorsan, muhteşem bir yemek karşısında mmmmmm mmmm nidalarıyla kendinden geçemiyorsan bil ki hala kozanın içindesin. Çık şu kozanın içinden! Ne beni sinirlendir, ne kendi hayatını boşa geçir!

Alkolik olasım geliyor!

Son 1 saattir CNN Türk’te TAPDK’nın hazırladığı Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik konusunun ele alındığı beşNbirK programını izliyorum. Söyleyecek çok şey var ama benim duyduklarım karşısında alkolik olasım geliyor. Niye mi? Çünkü;

  • Dünya Sağlık Örgütü 2010 yılı verilerine göre , Türkiye yılda kişi başına 1,4 litre alkol tüketilmektedir. Dünya ortalaması 9 litre civarındadır.
  • Türkiye’de 18 yaşından küçükseniz dahi resmi nikah kıyabilirsiniz, dini nikahı kıymanız için buluğ çağına ermeniz kafidir, o yüzden bu ülkenin çocuk gelinleri çoktur.
  • Türkiye’de silah taşıma yaşını 22′den 18′e indirmeyi öngören bir yasa tasarısı vardır.
  • Türkiye’de 18 yaşında oy verir, 25 yaşında milletvekili seçilir, 40 yaşında ise Cumhurbaşkanı olabilirsiniz.
  • 18 yaşındaki çocukları askere alıp operasyon bölgelerine ölmeye gönderebilirsiniz.
  • Ancak, 7 Ocak 2011 tarihinden bu yana 24 yaşını doldurmadıkça alkol içemez, alkollü mekanlara giremezsiniz.
  • Aynı yönetmelik yüzünden Efes Pilsen gibi dünyaca ünlü bir spor klübünüzün adını değiştirmek zorunda kalırsınız.
  • Festivallerde, şenliklerde, kırlarda, pikniklerde, sergilerde, davetlerde alkollü içecek tüketemezsiniz.

Çünkü Türkiye’deki bütün kötülükler alkolden ve alkol tüketen insanlardan gelmektedir. Trafik kazaları, kavgalar, cinayetler, karısını döven, doğrayan, öldürenler, töre cinayetleri hep alkoldendir. O yüzden hiçbirimiz içmeyince hiç bir derdimiz kalmayacaktır.

Bugün içmeyi bilmeyenler, hiç bir zaman içmeyi öğrenemeyeceklerdir. 

Şarabın anavatanı olan Anadolu’da şarabı unutup, milli içkimiz diye sahiplendiğimiz rakıyı Yunan uzosunun gölgesinde bırakmaya devam edeceğizdir.

Sinirliyim çok.

Demokrasi, hak ve özgürlükler güzel değil mi? Eğer uygularsan!!!

Edit: Sinirden nasıl hızlı yazdı isem bir sürü yazım hatası yapmışım. Sanırım düzelttim hepsini.

Lezzet Sineması 1: Mutfakta Siyaset Olur mu? Politiki Kouzina ya da Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı

1

2005 yılında Brüksel’de Komisyon’da staj yaparken, Grand Place’a yakın balık restoranlarının olduğu sokaklardan birinde vizyondan kalkmış, bir- iki yıllık filmleri gösteren bir sinema vardı. Bir Alman arkadaşımızın önerisiyle gittik bir akşam. Politiki Kouzina adında bir film vardı o seansta gösterimde. İzledim, hüzünlendim, bayıldım, çok sevdim. Türkiye’ye döndüğümde DVDsini aradım. Ama bulamadım. Meğer o zaman film daha Türkiye’ye gelmemişki zaten. Geçen yıl D&R’da gezerken bir baktım Film Bir Tutam Baharat” adı ile 10TL’lik DVD’lerin arasında duruyor. Her eve lazım diyerek aldım. Ardından ilk önce Adam’la izledik, aradan bir yıl geçti bu defa geçen bayram tatilinde eve davet ettiğimiz yakın bir arkadaşımızla bir kez daha izledik.  Filmi 3. izleyişim olmasına karşın, ne dikkatim dağıldı, ne de bittiğinde içimde bıraktığı hafif buruk, hafif sıcak his azaldı. Sonra filmi unuttum.

2

Dün akşam işten geldim, bir yandan yemek hazırlıyorum bir yandan da anneme laf yetiştiriyorum. Annem elimdeki kimyon kavanozuna bakarken, o kadar çok baharat koyma, yemeğin lezzetini kaçıracaksın dedi. Ben anneme gülümseyip, sen de hiç sevmezsin zaten dedim. Annem güldü. Ben de güldüm. Dedim ki ben eğer baharat olsaydım kimyon ya da tarçın olmak isterdim. Annem ben nane olurdum dedi. Bu sefer ikimiz de güldük.

3

Dün gece, yatmadan önce kütüphanemin önünde durdum. Aynı rafta duran üç kitabı birden çektim. Kitapların hepsi mutfak kültürü ile ilgili idi. Birinin adı “tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat”dı. Okumalıyım bu kitabı dedim içimden.  Baş ucuma koydum. Bu sefer içimden sordum: Yemeğin siyaseti olur mu? - “Olur” dedim. Güldüm ve uyudum.

 4

İşte tam da bu yüzden, yukarıda bölük pörçük anlattığım anlarda aklımdan geçenlerin bana düşündürdüklerinden, yakın zamanda değil de çok uzun zaman önce izlediğim bir filmi anlatmaya karar verdim sizlere. Allahım bu ne uzun girizgah oldu böyle…)

 

Politiki Kouzina filminin Türkiye’de bilinen adı “Bir Tutam Baharat”. Tam Türkçe çevirisi ise POLİTİKİ kelimesinde vurguyu yaptığınız heceye göre Politik Mutfak/İstanbul Mutfağı olarak değişebiliyor. Filmin yönetmeni Tassos Boulmetis. Kendisi Kadıköylü. 1957′de istanbul’da doğmuş. 1964′te ise Yunanistan’a göç etmiş. Bir film yapmış ki gözünüze, midenize bayram olur. 

Astronomi ve astrofizik profesörü Fanis’in çocukluğu İstanbul’da geçer. Dedesi Vassilis’in baharat  dükkanı Fanis için astronomiye ve mutfağın renkli dünyasına adım attığı yer olur. Ne de olsa “gastronomi” kelimesi içinde astronomi sözcüğünü de saklamaktadır. Ahşap baharat dükkanının üst katında, dede torun bir yandan baharatlarla güneş sistemini çalışırlar, bir yandan da damağımızın tadı tuzu olan baharatları tanırlar.

 Dedesi biberi tattırır küçük Fanis’e ve sorar: “Biber, sıcaktır, yakar”, o zaman ne olabilir? Fanis “güneş” der. Merkür de sıcaktır… O zaman Merkür de biber. Peki ya  Venüs? Venüs tüm kadınların en güzelidir. İşte bu yüzden tarçın hem tatlıdır hem de acı, “Bütün kadınlar gibi”… Ya dünya? Dünya yaşamdır. Yemeği lezzetli yapan tuzsa yaşamımızın da yemek gibi tuza ihtiyacı vardır.

 İşte bu dükkanda, Fanis kendi yaşlarındaki Türk kızı Saime’ye aşık olur. Fanis Saime’ye köfte yapmasını öğretir, Saime de Fanis için dans eder… O günlerde, dünyanın tarihi mekanlarını baharatlarla anlatmaya devam eder Vasilis Dede bu iki velede.

 Ancak bu naif aşk, politikaya kurban gidecektir. 1964′te Kıbrıs olayları yüzünden İstanbul’un Rum nüfusu göçe zorlanır. Türk vatandaşlığı bulunanlar dışındakiler sınır dışı edilir. Tren istasyonunda Saime’nin hediye ettiği oyuncak mutfak Fanis’in hayatına da damga vuracaktır….

 Hikaye gerçekten çok güzel. Arada geçen Türkçe konuşmalar, Yunanca bir cümlenin sonunda duyduğunuz “tamam”lar aslında birbirimize bir bıçağın iki yüzü kadar yakın olduğumuzu da gösterir. İnanılmaz yemek sofraları, çok güzel İstanbul manzaraları, dedenin İstanbullu arkadaşları, baharatlar, tatlar, hayat ve tuz.

 Bıraksanız bütün filmi yazacağım ancak izlememiş olanlara haksızlık olur. Mutlaka izleyin ve yemek siyaseti nasıl olurmuş siz de görün :)

Sanat Uzun Hayat Kısa… Bir kitap Bir Karikatür…

Dün ve bugün internette gezinirken bulduğum bir karikatür ve bir kitap beni yine sanat üzerine birbiri ile çelişen çakışan ve çatışan düşüncelere sevketti.

Zülfü Livanelinin Haziran 2010 tarihinde çıkmış olan Sanat Uzun Hayat kısa kitabına rastladım önce… Kitabı okumamakla birlikte kırmızı kapağındaki mottolar beni epeyce cezbetti. Esasen birbirinden çok alakasız görünen 5 ayrı cümle yer almış kapakta. Ego, aşk, sanat, hata, devrim, evren, şiir, sevgi, iktidar…. Alıp okuyasım geldi ancak hemen değil önce elimizin altındakiler bitirilecek….

Ardından evet sanat ne kadar önemli, müzik, edebiyat, resim, tiyatro, sinema olmasa nasıl yaşardık diye düşündüm. Bizler  elimizdeki fotoğraf makineleri ile fotoğrafçılığa, bloglarımızla yazarlara, yemek tariflerimizle aşçılara, özenmiyor muyduk? Eh demek ki her insanın içinde sanat aşkı illaki var dedim kendime….

Ardından karşıma oatmeal.com’da gördüğüm şu aşağıdaki karikatür çıktı:

 

Ardından Türkiye’de sanatçı olmak sırtında taş taşımak kadar zor aslında dedim yeniden. :)

Çeşme 2010 şarkı yarışması, Soner Sarıkabadayı, Okan Bayülgen….

Dün akşam saat 9 gibi eve geldikten sonra hem bilgisayarda bir şeyler bakayım hem de göz ucuyla televizyon izleyeyim diye çalışma odasına girdim. Sonra bir baktım Show TVde Çeşme Uluslararası şarkı yarışması var. Oturdum izlemeye ama ben şarkı yarışması izleyeceğimi sanırken Türk pop müzinin şu anda popüler olan isimlerinin geçidine şahit oldum. Show TV’yi açtığımda sahnede Sertab Erener şarkı söylüyordu.

Söylediği şarkı bir Soner Sarıkabadayı bestesiydi. Hani şu son 1 yıldır kimsenin yerlere göklere sığdıramadığı Soner Sarıkabadayı. Sertab’a Emre Altuğ’a, Murat Boz’a beste veren Soner Sarıkabadayı.

Bir önceki yazımda bahsettiğim facebookta yeni öğrendiği özlü sözleri arkadaşlarıyla paylaşma gayreti içerisinde bulunanların şarkılarından alıntı yapmayı sevdiği Soner Sarıkabadayı. Bir şarkı yaparak, single formatında çıkarıp 1 TL’ye satan ama esasen algida reklamları gibi ”senin adın buz mu söyle erimez mi” diye soran Soner Sarıkabadayı.  

Biletleri biletixte 100 TL ile 30TL arasında değişen fiyatlardan satılan bu özel gece bence Soner için düzenlenmiş bir reklam etkinliği havasındaydı. Soner’in beste verdiği Emre Altuğ karısı Çağla ile birlikte yarışma sunucusu. İlk önce Sertab çıkıp Soner şarkıları söyledi. Gecenin ilerleyen vakitlerinde Soner,  Murat Boz ve Emre Altuğ’la düet yaparken bugün ününü en çok borçlu olduğu Sertab Erener’le düet yapmadı. Eh sıklıkla detone olup şarkılara hakkını veremeyince Sertabla sahneye çıkmamak lazım tabi. 

Organizatörler neden böyle bir şeye gerek görmüşler bilemedim işin açıkçası. Birini medyada daha görünür kılmak istiyor olabilirsiniz ama reklamı göze sokar hale getirmemek de lazım bence. Sonerin önce temel sahne duruşu konusunda biraz ders alıp elini kolunu nereye koyacağını öğrenmesi, dansetmenin sallanmak olmadığını farketmesi ve kendisine  yeni bir stil danışmanı tutarak, aşçı gömleğinin altına şalvar giymekten vazgeçmesi lazım. 

Benim için gecenin en güzel sürprizi Bonnie Tyler idi. İlk önce orta okul yıllarımdan çok iyi bildiğim şarkıları duydum ekranda sonra sesin kendisi de tanıdık gelince açtım baktım oymuş. Güzel bir final oldu benim için.

Bir de söylemeden geçemeyeceğim bir not… Geçtiğimiz ay içerisinde Emre Altuğ Okan Bayülgen’in programına konuktu. Okan’ın Emre’ye yaptığı  ”Yeni şarkılarında ticari kaygı olmaksızın canının istediği müziği yapmak isteyen bir adam gördüm” yorumu beni benden almıştı. Hani ben Okan Bayülgen’i zaten sevmem. Elitistliğin bir sınırı var ise onu geçenin Okan olduğunu düşünürüm. Kimseyi beğenmeyen herkesi eleştirmeyi görev sanan birinden Emre Altuğ’un Soner Sarıkabadayı bestesi şarkısı için ticari kaygıdan uzak yorumu yapması epeyce enteresan bir durum bence. Şimdi Emre Altuğ’u gerçekten severim ama doğruyu söylemek gerekirse öncelikle çıkardığı iki şarkılık single’da kendi bestesi olan bir şarkı yok. İkincisi Okan’ın iddia ettiği gibi şarkılarda ticari kaygı olmaması gibi bir durum zaten yok. Zira Soner Sarıkabadayının şarkılarının piyasa olmadığını ileri sürmek pek akla yakın değil. Üstüne üstlük Okan’ın o günkü programında lafı Tarkan’a getirip hep aynı müzikleri yapıyor, kendini yenileyemiyor demesi de enteresandı. Demek ki her zaman çok da objektif olamayabiliyoruz :) Bir insanın elitliğini, görgüsünü, evinde sanat eseri (sanat eseri derken orijinal bir iki parça Picasso mesela ) olup olmamasıyla ölçen bir zihniyetin “Sanki gönlüm boş yere yanmış külleri savrulmuş, çiftekavrulmuşşş” diye tempo tuttuğunu pek hayal edemiyorum…..   İkincisi eleştiri olayının suyunun ne kadar çıkarılabileceğini görmek için Okan’ın karısının şurada yaptığı açıklamaya da bir gözatın diyorum.

Elektronik müzik nasıl doğdu?

Dün yaklaşık 1,5 ay önce burkmuş olduğum ayak bileğim için önce doktora, sonrasında ise bir görüntüleme merkezine m-r çektirmeye gittim. Aletin içerisinde beklerken de elektronik müzik tarihi ile ilgili olarak çok mühim düşüncelere daldım ve sanırım buldum:

“Bir gün genç bir konservatuar öğrencisi olan Marcus okulda arkadaşları ile yaptığı basketbol maçı esnasında sakatlanır. Kendisi çekilen m-r sırasında aşil tendonunun koptuğunu öğrenirken, m-r cihazının çıkardığı ritmik sesler beynine kazınır. Bu teşhis sonrasında evde uzun süre istirahat etmesi gerektiğini de öğrenir. Evde geçen günler boyunca aklından çıkmayan tek şey m-r cihazinin çıkardığı mekanik ve ritmik yüksek volümlü seslerdir. Bu sesler kafasında takılmış plak gibi dönüp dururken, klavyesinin başına oturur…”

Dikmen Vadisinde Kızılordu Korosunu dinledik, hem de kaç kere..

Tam 2,5 kere… tamam biraz abarttım aslında bir kere…

Geçen haftasonu Adam şehirdeki ilan panolarında Rus Kızılordu Korosunun Dikmen Vadisinde konser vereceğini görmüş.  İşte bizde bu hevesle Salı günü verilecek olan ilk konsere gitmek için hazırlandık. Hazırlık dedi isem aslında soğuk sandviç ve sularımızı alıp vadinin amfi tiyatrosunda yerimize kurulduk. Gel gör ki konser başlamadan önce Melih GÖKÇEK çıkıp, salı günü sabaha karşı cereyan eden olaylardan dolayı o günkü konserin 3  Türkçe şarkıdan ibaret olacağını söyledi. Bu durum kalabalığın hoşuna gitmemekle birlikte pek fazla protesto eden de olmadı. Bizi oraya dizip, konseri yarım saat geç başlatıp üstüne bir de bugün size 3 şarkı yeter diyen Melih GÖKÇEK’in, bugün matem günüdür, eğlenmemiz uygun değildir, bu durumu kötüye kullananlar olur şeklinde açıklamalar yapmasını kendisinin kabile yönetir gibi şehir yönetmesine bağlıyorum ben. Üstüne üstlük seyirciye bir de bugün üç şarkıda keseceğiz, yarın programa devam edip etmeyeceğimize de sonra karar vereceğiz demez mi:!!!! Sen tut böyle güzel bir etkinlik için koro ve dans grupları dahil neredeyse 100 kişilik bir kadroyu türkiye’ye getir, sonra sahte saygı gösterisi uğruna insanları böyle bir müziği dinlemekten mahrum et. Ben küçükken ailede, ya da civar çevrede biri vefat ettiğinde evdeki televizyonu kapatırlardı. Bunu da kaybedilen kişiye duyulan saygı ile açıklarlardı. Hiç anlamazdım bu saygının nasıl bir saygı olduğunu. İşte Melih GÖKÇEK’in konserleri iptal etmek istemesi de bana aynen bu televizyon kapatma hikayesini hatırlattı.

Sevgili Melih, bu madem yas tutulacak bir gün –  ki ben burada İskenderunda şehit düşen askerlerimiz için yas tutulduğunu farzediyorum-  el alem ne der diye düşünüyorsan o zaman üzüntünü açıklarsın, herkesi saygı duruşuna davet edersin, arkasından da İstiklal marşı söyletirsin, sonrada oraya toplanmış yüzlerce belki de 1000′i aşkın insana saygısızlık etmeden normal konser programını yaparsın.

Neyse bu yazının konusu Melih GÖKÇEK değil. Asıl derdim Dikmen Vadisi ve Rus Kızılordu Korosu Konseri hakkında yazmak aslında. Melih’e kızıp da konserden olmadık tabi ki biz. İnat ettik, ertesi gün yeniden gittik. İyi ki de gitmişiz. Hatta kendim gitmekle kalmayıp, bugün akşam da annemleri yollayıp onların da bu güzel konseri izlemelerine vesile oldum.

Bu akşam yine Dikmen Vadisinde yürüyüşe de çıktığımız için amfi tiyatronun yanından geçerken sahneye bakmayı da ihmal etmedik. Bizim konserden farklı olarak bu akşam sonunda mehter takımını da getirmişlerdi ki ilanlarda Rus Kızılordu Korosu ve Mehter Takımının birlikte sahne alacağı yazıyordu. Şimdi ilk gün üç şarkı söylediklerine, ikinci gün iki saatlik bir konser verdiklerine , bugün de bizim mehter takımını gösteriye dahil ettiklerine göre, yarınki konser en güzel konser olacak. O yüzden eğer bu yazıyı okuyan, Ankara’da oturan birileri varsa yarın akşam yapılacak son gösteriyi kaçırmamalarını şiddetle tavsiye ederim.

Açık havada, güzel müzikler dinleyip güzel danslar izleyeceğiniz bir 2 saat sizi bekliyor. Yalnız giderken yanınıza mutlaka minder tarzı birşeyler almayı ihmal etmeyin, aksi takdirde sizin de bizim gibi dötünüz tahta olur. İkincisi, bence aynı bizim gibi siz de hazırlayın evden bir sandviç, alın yanınıza içeceklerinizi, çekirdeğinizi öyle gidin. Zaten yer bulabilmek için erken gideceksiniz, dolayısı ile orada da biraz bekleyeceksiniz, o yüzden açık havada piknik yapmak basit lezzetlerle mutlu olmak için cidden iyi bir fırsat. Ayrıca amfi tiyatronun arka girişindeki algidacılardan twister ve frigolo almayı da ihmal etmeyin. Fotoğraf makinenizi mutlaka götürün, ancak videonun fotoğraflardan daha iyi sonuç verdiğini de unutmayın. Dansçılar o kadar hızlı dans ediyorlar ki ben fotoğraf makinesini odaklamakta epey zorlandım. Ama videolar eve geldikten sonra bile insanın kendisini hala gösteriyi izliyor gibi hissetmesini sağlıyor.

Şimdi Melih amcadan bu konserlerin devamını getirmesini bütün Ankaralılar adına talep ediyorum. Ayrıca halk konserlerinin fiks adamı olan Ferhat GÖÇER, Sibel Can gibi isimlerden daha orijinal isimlerle bizi buluşturmasını da talep ediyorum. Mesela benim canım, hafif esintili yaz akşamlarında aynı amfi tiyatroda, Latin, Yunan, İtalyan, Fransız, Kuzey Afrika, Lübnan müzikleri dinlemek istiyor.  Dikmen vadisi gibi çok para harcanarak yeniden tasarlanmış, yemyeşil çimlerle, rengarenk ağaçlarla dolu, mayısta  mor, pembe, beyaz çiçeklerle donanan, içinde bulunduğumuz Haziran ayında ise mis gibi iğde ve hanımeli kokan bir alanda sanatsal aktiviteler açısından da daha renkli akşamlar geçirmeyi talep ediyorum. Daha önce Botanik parkı ile ilgili olarak yazdığım yazıda şunları söylemiştim.  Vadi Botanik parkına göre çok daha iyi bakılan bir yer. O nedenle sanatsal aktiviteler açısından varolan potansiyelin artırılması gerçekten çok önemli. Tabi bir de özellikle vadinin üçüncü etap tarafında açılan cafelerin cidden işletmecilikten anlayan girişimciler tarafından yönetilmesi faydalı olur. Yoksa bir nescafenin gelmesi için 15 dakika bekletilen müşteri bir daha oraya uğramaz. Duydun mu Melih?

Siyaset üzerine düşünceler

Siyaset genel olarak üzerine yazmaktan hoşlanmadığüım bir konu. Bunun sebeplerine gelince ben gündemi sıkı sıkı takip edenlerden hiç olmadım. Gazete okumam. Televizyonu da Cnbc-e dışında pek seyretmem. Üstelik zaten Türkiye’de herkes siyaset analisti olduğu için ve genel olarak  üç beş kişi bir araya geldiğinde dahi siyaset konuşurken sert bir üslup benimsemekten  hoşlandıkları için sevmem. Medyanın aslında nasılda bazı şeyleri izleyicilere, okuyuculara pompalayabildiğini düşündüğüm, resmin bütününü görebilmek için işin iç yüzünü bilmek gerektiğini düşündüğüm için sevmem. Neticede, CNN televizyonunun haber yapmadığı hiç birşeyin dünyada haber olamadığı savı eğer doğru ise aslında hepimiz bir şekilde medya tarafından güdülüyoruz hissine kapılırım. İnsanların çoğunun siyasetle çok ilgili olmakla birlikte aslında televizyondan, gazeteden öğrendiklerini, okuduklarını kendi görüşleri olarak benimseyip, bu dost sohbetlerinde, kahvehanelerde, evde, işte, içki sofralarında büyük siyasetçi edasıyla konuştuklarını da düşünürüm.

Dünyada yaşanan hemen her gelişmenin domino taşları gibi birbirine etki ettiğini düşününce hiç birşeyi bana sunulduğu haliyle kabul etmemek konusunda içimde güçlü bir inanç da mevcut. Dönem değiştikçe insanların ve onların etki ettiği herşeyin değişip yeniden şekillendiği ortada. İklim bile değişmedi mi bu sayede. İnsanın tarihine baktığımızda bugünün bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde bu değişim ve dönüşüm sürecinin günümüzde büyük hız kazandığı da bir gerçek.

Türkiye’de gündemin sakin olduğu bir dönem olduğunu hiç hatırlamıyorum. Sonuçta 70 milyonu aşkın nüfusu ile büyük bir ülke. Ekonomik ve insani potansiyeli iyi değerlendirilirse çok sağlam adımlarla gerek dünyadaki gerekse de bölgesindeki konumunu çok ilerilere taşıyabilme kapasitesi olduğunu düşündüğüm bir ülke. Bunun dışında tıpkı benim gibi arafta kaldığını düşündüğüm de bir ülke. Bir klişe haline gelmiş olan kültürlerin bir arada eridiği pota, kültürler mozaiği betimlemesinin belki de en çok uyduğu ülke. Bu durumun artılarının yanında eksileri de var tabi. Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film festivalinde aldığı ödülün ardından söylediği gibi zaman zaman yalnız bir ülke. Ama bu yalnızlık duygusunu abartmanın da bir gereği yok bence. yalnızlık biricikliği de beraberinde getirebilir zannımca. İşte o yüzden nasıl bir sonuca varacağımız tamamen olaya nereden baktığımızla ilintili bir durum bence.

Bu günlerde Türkiye siyasetinin de büyük bir değişim süreci içerisinde olduğu konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor. Baykalın istifasının Türk siyasetine kaybettiği canlılığı kazandıracak kapılar açtığı söyleniyor. Değişim başladı deniyor. Değişim zaten 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde başladı diye düşünüyorum ben. Statükonun yıkılmaya başladığı dönem, ister beğenilsin ister beğenilmesin Recep Tayyip Erdoğan ile başladı. Demokratik bir seçim sonucunda iktidara gelmiş yeni bir parti, yeni bir lider ve yeni söylemler.  Her iktidarın yaptığı iyi icraatlar da kötü icraatlar da bir aradadır. Kimsenin salt iyi ya da salt kötü olamayacağı gibi demokratik usulde seçilmiş iktidarların salt iyi ya da salt kötü olmaları beklenmez. Recep Tayyip Erdoğan’ın yakaladığı rüzgar değişim süreci açısından yeni fikirler üretemeyen, statükoyu koruyarak, aynı insanlar tarafından yönetilen siyasi partilerin oyun dışı kalmasına da sebep olmuştur. Çünkü tıpkı her insanın kararlarını verirken dinlediği bir sağduyu olduğu gibi toplumların da bir sağduyusu olduğuna inanırım ben. İşte zaten bu sağduyu demokrasinin  yeşermesini, serpilmesini sağlayacak en büyük dürtüdür kanaatimce.

Şu anda televizyon ekranlarından CHP Genel Kurultayı canlı olarak yayınlanıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na büyük bir ilgi, büyük bir destek  var. Ekşi sözlükteki tartışmalar, facebookta kurulan gruplar, karşılıklı atışmalar Kılıçdaroğlunu seven ya da sevmeyen herkesin damarlarındaki adrenalin oranını artırmış gibi görünüyor. CHP Türkiye’nin başbakanını seçiyor deniyor.

Peki bu gelişmelerin Türkiye’ye etkisi ne olacak? AKP gibi yeni çıkış yapabilecek bir partiye dönüşebilecek mi CHP. Başbakanın 2007 seçimlerini kazandığında yaptığı ilk konuşma hala kulaklarımda. Biz bütün Türkiye’yi kucaklayacağız. Hepinizin Başbakanı olacağım oy verenlerin de vermeyenlerin de. Kılıçdaroğlu’nun verdiği demeçlerde de benzer açıklamaları yaptığını görüyoruz.  Bir taraftan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2007 seçimlerinden bu yana geçen yaklaşık dört senede  tüm kesimleri kucaklayıp kucaklayamadığını düşüne  duralım Kılıçdaroğlu’nun statüko sever CHP ile bunu başarıp başaramayacağını da ilerleyen zaman içerisinde göreceğiz.

Burada Türk siyasetinin milliyetçilik, Atatürk ve din  üzerinden siyaset yapmayı bırakıp günün gereklerine göre, ülkenin önünü açacak politikalar üretip üretemeyeceği, iktidarın yaptığı herşeyi okumadan, incelemeden araştırmadan yanlış olarak niteleyip nitelemeyeceği,  muhalefetin gerçekten muhalefet gibi davranıp davranamayacağı, siyasetteki sert üslubun kırılıp daha yapıcı eleştiriler yapılıp yapılmayacağı kimin iktidar olduğuından daha önemli bence.

Beklentiler yüksek, gördüğüm kadarı ile kendisini AKP’li ve CHP’li olarak tanımlayan herkes heyecanlı. Bir laf var zirveye çıktığın gün en güçlü olduğun gündür diye. Onu takip eden süreçte eğer beklentiler karşılanmaz ise engellenemez ve zorunlu bişr iniş süreci başlar. Bu nedenle CHP’nin bugün genel başkanını seçtikten sonra seçim kazanmış havasına girmeyip, somut adımlar atabilmesi gerekir aksi takdirde daha önce orta sağ ve orta sol partiler tarafından inşa edilen statükoyu söküp atan AKP’nin kendisine göre şekillendirdiği yeni statükonun yerine değişimi koyabilme şansı da ortadan kalkar.

Tüm bu düşünceler ışığında, yaşanan son gelişmelerin Türk siyasetine ihtiyacı olan olgunluğu ve sağduyuyu  kazandırabilmesi benim en büyük temennim. Seçimlere yaklaşık bir sene var. Hep birlikte izleyip göreceğiz.

Do your own thing! fuck others!

Bahar geldi. Ama benim çiçekli böcekli yazılar yazasım yok bu aralar. Nedense yine iş kaynaklı bir can sıkıntısı süreci yaşıyorum. Çalan telefonlardan, giren çıkanın bolluğundan konsantrasyon problemleri yaşıyorum. Dedikodular, söylentiler canımı sıkıyor. İnsanların memnuniyetsizlikleri, başarının değil de gücün daha önemli olduğu dengeler moralimi bozuyor. Sonra düşünüyorum. Aslında benim kaygılanacak, üzülecek, mutsuz olacak bir durumum yok diyorum. Bana ne başkalarının kaygılarından diyorum. İçimden ben iyiyim, mutluyum, rahatım diye geçiriyorum. Ama bir yandan da sen yine de en kötüsüne de hazırlıklı ol diyorum. Fakat sonuç olarak sen işine odaklan başka da birşeye kafanı takma diyorum. Diyorum ama kendimi çok da ikna edemiyorum ki bıkkınlık ve bezginlik durumuda kalmaya devam ediyorum. Bezmeeeeee, bıkmaaaaaaaaa, mutlu olmamak için hiç bir sebebin yok kiiiiiiiiiiiiii…. Can sıkıntısı da kimmiş?

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers