Radika Restaurant-Koşuyolu, İstanbul

Radika Koşuyolu’nda bir Ege restoranı. Daha önce akşam yemeği için gittiğimizde sabah kahvaltı servisi verildiğini öğrenince bir daha ziyaret etmek farz oldu bizim için. Yoğun bir gece eğlencesinin ardından güneşin açtığı bir Pazar sabahı düştük yollara. Girdik Radika’nın kapısından içeri.

Kapıdan girişte bizi bir zeytin ağacı karşılıyor. Öyle ki sanki size açık havada kahvaltı yapıyormuşsunuz hissini veriyor. 

Radika’da serpme kahvaltı servis ediliyor. 4 çeşit peynir, siyah ve yeşil zeytin, sucuk ızgara, Girit böreği ve taze otlu omletin yanında bal kaymak ve iki çeşit reçel kendinizden geçmenize yetiyor.

Reçellerden biri domates reçeli, diğeri siyah üzüm reçeli… Domates reçeline daha önce Bozcaada’da rastlamıştık ancak siyah üzüm reçelini hiç tatmamıştık şimdiye kadar. Pekmezle reçel arası bir tadı var siyah üzüm reçelinin ve tadı gerçekten şahane. Garsona bu reçelleri satıyor musunuz dediğimde satıyoruz diyor. Giderken hesapla birlikte bir kavanoz da reçel istiyoruz böylece.

Radika bizim evimize çok yakın. Hem akşam yemekleri için hem de sabah kahvaltılarında buraya çok uğrayacağız gibi duruyor. Biliyorum aynı kahvaltıları hatta daha da iyilerini evde de hazırlamak mümkün. Ancak, yorgunsanız ve zaten bütün haftayı evde geçirdi iseniz haftasonunda kendinizi şımartmak için böyle bir değişiklik yapmaya değer. Başka mekanlarda buluşmak üzere :)

Van Gogh Alive’dan Dali’ye

Sonunda Istanbul’dayım. Alıştım mı ? Hayır alışmadım. Umarım hiç alışmam. Dilerim İstanbul’da yaşamak benim için rutin hale gelmez. Trafikten daralsam da, o yakadan bu yakaya geçmeye üşenmem. Sergiler, konserler, tiyatro oyunları ve  restoranlar arasında mekik dokurum. 

Geldiğimden beri çok garip rüyalar görüyorum. Sanırım hala kendimi misafir hissediyorum. Dün gece birileri biz sana şaka yaptık Ankara’ya döneceksin diyordu. Ben de nasıl yani daha bir sürü konser var benim burada gideceğim dönemem diyordum. Neyse uzun lafın kısası benim gerçekten burada olduğuma inanmam için sanırım biraz daha vakit geçmesi gerekecek. Sabahları yollara düşüp işe gitmek, şehrin koşuşturmacasına katılmak, kalan vakitlerde hem eğlenceye zaman ayırmak, hem de evi idare etmek yaşadıklarımın rüya değil de gerçek olduğuna inandırmaya yeter sanırım beni. 

Elimdeki boy boy İstanbul kitaplarıyla şehri bu defa daha detayı ile gezip görmeye hazırlıyorum kendimi. Heyecanlıyım ve bir an evvel bir sürü şeyi görmek,  tüm konserlere gitmek  istiyorum. Ama gel gör ki bu şehir hızlı, insanı da yerinde durmuyor. Ben Kings of  Convenience konseri hayalleri kurarken bir de baktım ki ben taşınana kadar bilet milet kalmamış ortalıkta.

Sütten ağzı yanıp da ayranı üfleyerek içenler misali Madonna konseri biletlerimiz çoktan hazır. Gelir gelmez gezdiğimiz iki sergiyle İstanbul’un açılışını da yapmış olduk.

Sergilerden ilki  Van Gogh Alive. 10 Şubat’ta başlayan sergi 15 Mayıs’a kadar Karaköy Antrepo 3′te olacak.  Bir güzel haber ise serginin 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında Ankara Cer Modern’de de gezilebilecek olması. 

Bu benim Antrepo 3′e ilk ziyaretimdi. Büyük ihtimalle önümüzdeki uzun bir süre sizlere hep ilk defa gittiğim yerlerden bahsedeceğim. İstanbul Modern’in hemen yanındaki Antrepo 3 deniz kenarında bir sergi salonu. Ayırt edici özelliği olmayan, yüksek tavanlı, geniş bir sergi mekanı. Serginin ilanlarını yolda nerede ise tüm tabelalarda gördüğünüz için kolaylıkla buluyorsunuz zaten. 

Sergi salonundan içeri girdiğinizde önce bir karanlık karşılıyor sizi. Gözleriniz karanlığa alışmaya çalışırken bu defa fondaki müziği fark ediyorsunuz. Sonra birden onlarca perdeye yansıtılan Van Gogh’un resimleri ile karşılaşıyorsunuz. Resimlerin yanında eskizler, ressamın aldığı notlar ve aralarda sözlerinden alıntıları görüyoruz. 

 

Ben bu sergiden çok keyif aldım. Çok güzel vakit geçirdim. hatta sanırım yaklaşık 30 dakika süren bu projeksiyon gösterisini 1,5 kez izledim. Doya doya tüm perdelere baktım, bir ara oturdum, bir sürü fotoğraf çektim.  Hatta çok profesyonel bir şey olmasa da oradaki atmosferi her baktığımda hatırlayabilmek için bir de video çektim.

Sergi epeyce kalabalıktı. Biz kuyruğu tahmin ederek erken davrandığımız için hiç beklemeden içeri girdik ancak çıktığımızda kapıda hatırı sayılır bir kuyruk olduğunu gördük. Bu kuyruğun en çok hoş tarafı pek çok ailenin çocuklarını alıp gelmiş olmasıydı. Resim çekenler, yerlere oturup müziği dinlerken değişen görüntüleri izleyenler güzeldi. Benim hoşuma gitti çünkü sergi salonlarına gelende hakim olan soğuk ve mesafeli atmosfer burada yoktu. Görsellerin müzikle birleştirilmesi, ritmin ve melodinin resimlere göre değişmesi, farklılaşması da güzeldi. 

Ne yalan söyleyeyim biz de sergide çocuklar gibi şendik. :)

Buradan keyifle ayrıldıktan sonra hemen karşısında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin ev sahipliğindeki Tophane-i Amire’deki Dali sergisine daldık.  Sergi zaten güzeldi ancak Tophane-i Amire binasının kendisi  de gerçekten çok görkemli bir yapı.  Murat Belge’nin İstanbul Gezi Rehberi’nden öğrendiğimize göre İstanbul kuşatması sırasında topu başarı ile kullanan Fatih Sultan Mehmet tarafından yeni toplar döktürmek için inşa edilen bu yapı ardından gelen pek çok padişah tarafından da kullanılmış. Fatih’in yaptırdığı Tophane  zaman içerisinde genişlemiş, yıkılmış, yeniden yapılmış ve en sn III. Selim tarafından yeniden yaptırılarak bugüne gelmiş. 1992 yılına kadar Milli Savunma Bakanlığı’na ait olan bina daha sonrasında Mimar Sinan Üniversitesine devredilerek bir kültür sanat merkezi haline getirilmiş. Ne kadar güzel edilmiş.

Gelelim sergiye. Van Gogh gibi bu sergi de epeyce kalabalıktı. Dürüst olayım kalabalıkta resimleri uzun uzun, detaylı şekilde inceleme şansımız olamadı hepsini. Hatta çok da bir şey anlamadan çıktık salondan. Arada bir rehber görür gibi olduk, hatta rehber eşliğindeki turu son resimde yakalayıp dinleyebilme şansını da bulduk. Rehberin anlattıklarını duyduktan sonra             İlahi Komedya, Sürrealizmin İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği temalarının yer aldığı sergiden çok da bir şey anlamadığımızı  da anlamış olduk. Üstüne üstlük itiraf edeyim İlahi Komedyayı da hala okumadım. Siz anlayın durumun vahametini.

İşte bu yüzden arkamızdaki kuyruk nedeniyle, hızla gezmek zorunda kaldığımız sergideki eserlerin fotoğraflarını çekerek salondan ayrıldık. Ancak akşam Adam’la birlikte günün değerlendirmesini yaparken çektiğimiz fotoğrafları bilgisayar ekranında büyüterek bir kez daha inceleyince gördüğümüz detaylar karşısında gerçekten ağzımız açık kaldı. Özellikle  Gala ile Akşam Yemeği bölümündeki resimlerin hepsine gerçekten de büyüteçle tek tek bakmak gerektiğini o zaman fark ettik. Şimdi bir sonraki sergiye kadar bu deli adamın resimleri hakkında daha fazla bilgi edinme zamanı.

Sayın seyirciler, İstanbul’dan ilk yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki günlerde büyük olasılıkla türlü şaşkınlık hikayelerimle karşınızda olacağım. Bu şaşkınlıkları türlü aktivitelerle de zenginleştirmeye uğraşacağım. Kar ve yağmura rağmen hepinize çok güzel bir hafta diliyorum.

Milyon Kere Ayten…

Az önce facebookta gezinirken, ortaokul-lisedeki coğrafya  öğretmenimin resmine yorum yapan çok eski bir başka tanıdık yüze rastladım: “adını unuttuğum ama kendini hiç unutmadığım Fransız edebiyatı öğretmenim Hamdi Hoca”.  Hamdi Hocayı gördüğümde  önce biraz afalladım ama sonra çok sevindim. Çünkü kendisine 19 sene öncesinden kalma bir özür borcum vardı ve şimdi ansızın karşıma çıkıvermişti kendisi. Hemen bir arkadaşlık isteği gönderdim. 

Özrümün sebebi kıymet bilmemekten kaynaklanıyor. Sınıfta bize şiirler okuyan, sanatçı ruhlu,  hem şair hem  tiyatrocu,  yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan okulun diğer hocalarından çok  farklı bir mizaca  sahip olan Hamdi Hoca’ya  o ergenlik fırtınaları ile ne çok çektirdiğimizi bugün  utanarak hatırlıyorum.   Grup kararı (evet yanlış duymadınız grup kararı) alarak kendisine toplu küsme eylemi yaptığımızı, göstere göstere kopya çektiğimizi, ders dinlemeyi bırakın dersi sabote etmek için elimizden geleni yaptığımızı anımsıyorum.

Veli öğretmen görüşmesi günü geldiğinde anneme Fransızca hocasına gitmeni istemiyorum demiştim. Annem bu lafı duyar da durur mu? Okuldan girer girmez soluğu ilk Hamdi Hocanın yanında almış tabi.

Aralarında tam olarak ne konuştular bilmiyorum ancak, akşam annem eve gelip de Hamdi Hoca’nın :”lütfen epicurious’a söyleyin ben onu çok seviyorum” dediğini söylediğinde  bir şeyleri yanlış yaptığımın ayırdına varmaya başlamıştım aslında. Ama tabi nafile… İnadım inat bir dönemdeydim zira!

Liseden mezun olup,  özellikle de o dönemde disiplini ile ünlü çok sevgili!!! okulumuzun!   baskısından kurtulup,   özgür irademizle  kendi doğru ve yanlışımıza karar verebildiğimiz bir döneme girince  ara ara Hamdi Hocayı hatırlar oldum.  Kendisi bizim okuldan ayrılmıştı.  Nerede olduğu konusunda bir fikrim yoktu.

Normalde çok şımarık bir çocuk olmadığım halde  bu altın kalpli öğretmene karşı takındığımız abuk subuk ruh hallerimizi, şımarıklıklarımızı  ve hatta terbiyesizliklerimizi kendime açıklayamadım. Yıllar geçtikçe daha çok utandım ve bir fırsat elime geçse de o beni hatırlamasa bile ben en azından  elimden geldiğince yaptığım eşekliğin farkına vardığımı dile getirebilsem diye düşündüm. İşte şimdi elime bir fırsat geçti. İlk defa sabırsızlıkla facebookta birinin benim arkadaşlık isteğimi kabul etmesini bekliyorum ve kendisine sınıfta defalarca okuması için yalvardığımız bir Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri ile yazıyı noktalıyorum. :)

Milyon kere Ayten

Ben bir Ayten´dir tutturmuşum 
Oh ne iyi
Ayten´li içkiler içip 
Sarhoş oluyorum ne güzel 
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin 
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor 
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum 
Ayten üstüne 
Saatim her zaman Ayten´e beş var 
Ya da Ayten´i beş geçiyor 
Ne yana baksam gördüğüm o 
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor 
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz 
Günlerden Aytenertesidir 
Odur gün gün beni yaşatan 
Onun kokusu sarmıştır sokakları 
Onun gözleridir şafakta gördüğüm 
Akşam kızıllığında onun dudakları 
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim 
Ayten´i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz 
Bir kadehte sizinle  içeriz Ayten´li iki laf ederiz 
Onu siz de seversiniz benim gibi 
Ama yağma yok 
Ayten´i size bırakmam 
Alın tek kat elbisemi size vereyim 
Cebimde bir on liram var 
Onu da alın gerekirse 
Ben Ayten´i düşünürüm, üşümem 
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar 
Parasızlık da bir şey mi 
Ölüm bile kötü değil 
Aytensizlik kadar 
Ona uğramayan gemiler batsın 
Ondan geçmeyen trenler devrilsin 
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin 
Kapansın onu görmeyen gözler 
Onu övmeyen diller kurusun 
İki kere iki dört elde var Ayten 
Bundan böyle dünyada 
Aşkın adı Ayten olsun

 Ümit Yaşar Oğuzcan

Lianne La Havas

Bir önceki yazıyı dizilerle devam edeceğiz diye bitirmiştim ama karşıma öyle bir şey çıktı ki sözümü tutamadım. Rastgele izlediğim bir müzik  videosunda duyduğum  ses beni benden aldı desem yeridir. Lianne’nin yumuşacık sesinin kulaklarımda bıraktığı tat gerçekten doyumsuz. Sesi biraz Feist,  biraz Nora Jones  tadında sanki..  Bal gibi ya da çikolatalı sufle gibi.. Yoğun, doygun ve mutluluk verici.

Kendisi ülkemizde henüz pek bilinmiyor. Ekim ayında Later… with Jools Holland‘a çıkana kadar İngiltere’de de pek bilinmiyormuş.  5 Aralık 2011′de BBC tarafından 2012′nin sesi oylaması için aday gösterilmiş. Adele de aynı oylamada 2008 yılının sesi seçildikten sonra dünya çapında üne kavuşmuştu hatırlarsanız.  Lianne oylamadan birinci çıkamamış ama benim gönlümün birincisi oldu bile.

23 Ağustos 1989′da Londra’da doğan Lianne’nin babası Yunan, annesi Jamaika asıllı. Babasından gitar ve klavye çalmayı öğrenen bu yetenekli hatun ilk bestesini 11 yaşında yapmış. Ben bayıldım bu hatuna… Acele tarafından sizinle de paylaşmak istedim :)

 

 

Son zamanlarda izlediklerim….

Bu aralar vaktimin çoğu internette bir şeyler arayarak, izlemediğim filmleri, dinlemediğim müzikleri bulup indirerek geçiyor. Sabah kalkıp biraz film sonra biraz kitap, sonra biraz internet, ardından bir film daha şeklini alan bu döngüden o kadar mutluyum ki kimse bana dokunmasa şöyle bir 2-3 ay kadar daha evde bu şekilde yaşamaya devam edebilirim.

Öte yandan bu o kadar alışkın olmadığım bir durum ki bazen içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Sanki çalışmam, işe gitmem ya da illa kendim için değil de başka birileri için bir şey yapmam gerekiyor gibi hissediyorum. Sonra silkinip kendime geliyorum.

Yeniden yoğun bir çalışma temposuna girmeden önce elimdeki film stoklarını eritmek gibi bir hedefim var. Ne kadar başarılı olacağımı zaman gösterecek… Bakalım “Epicurious Sinemaları”nda bu ay neler varmış!

Bucket List

Morgan Freeman ve Jack Nicholson’ın baş rollerini paylaştıkları bu film birbirlerine hiç benzemeyen iki adamın dostluklarının hikayesini anlatıyor. Ortak tarafları ikisinin de ömrünün çok az kalmış olması. Biri araba tamircisi diğeri hastaneleri olan zengin ve huysuz mu huysuz bir adam. Aynı hastane odasında kalan bu iki kafadar ömürlerinin geriye kalan son demlerinde hayallerinin peşinde birlikte bir yolculuğa çıkarlar. Bu iki ünlü oyuncuyu görünce ben çok daha iyi bir film beklentisine girmiştim ancak benim beklentilerimin biraz altında kaldı. Filmin ana fikri şu yazıda okuduklarımıza benziyor aslında. hayatın tadını çıkarın, dakikalarınızın, sevdiklerinizin kıymetini bilin diyor. 

The Hangover:

Nasıl olup da şimdiye kadar izlemediğime çok şaşırdığım nefis bir komedi filmi. Hatta yakınlarda ikincisi de çekilmiş ve izlenecek filmler listemde beni bekliyor. Evlenmek üzere olan Phil,  en yakın iki arkadaşı ve müstakbel kayın biraderiyle birlikte bekarlığa veda partisi için bir hafta sonunu Las Vegas’ta geçirmeye karar verirler. Sonrası tam evlere şenlik, çok eğlenceli bir film. Ayrıca yakışıklı Bradley Cooper hayranları için birebir :) .


Little Manhattan:

Bu defa bir romantik komedi filmindeyiz. Aşk ve aşık olmakla ilgili bütün klişeleri bolca yer aldığı bir film Little Manhattan. Ancak bütün bunların 11 yaşında Gabe’in başından geçiyor olması olayı komik hale getiriyor. Film bize aşık olunca nasıl da  tecrübesizleştiğimizi, elimizin ayağımıza dolandığını hatırlatıyor. Gabe ‘in iç mücadelesi ve film boyunca süren monologları söz konusu aşk olduğunda  yaşımız 11 de olsa 31 de olsa  çok bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Stardust:

Bir başka fantastik film. Büyüklere masallar serisine ekledim bunu da. İnsana kendini iyi hissettiren cinsten ama yine de bir Finding Neverland değil bence.  Eğer günün stresi sizi fazlaca hırpaladı ise eminim size iyi gelecek bir film. Bir yıldız, bir prens ve  aşk… İyiler ve kötülerin savaşından galip çıkan tabi ki iyiler oluyor ve film mutlu sonla bitiyor. Bu arada Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer’ın da filmi şenlendirdiklerini söylemeden geçmeyelim.  İkisi de yardımcı rollerde olmalarına karşın baş rol oyuncularından çok daha fazla dikkat çekiyorlar.

İçinde yaşadığım deri:

Almodovar’ın son filmi. Sanırım hemen hemen izlemeyen hiç kalmadı bu filmi. Almodovarı gerçekten çok severim. Üstelik epeydir de her hangi bir filmini izlememiş, özlemiştim. Bu defa neden filmi izlemek için acele etmedim sorusunun cevabı sanırım filmin fragmanı. Almodovar filmlerinde genelde gördüğümüz renk cümbüşü yerine daha steril bir tarz, daha nötr renkler görünce sanırım içimde bir yerde bunun kötü bir film olduğuna inandırdım kendimi. Oysaki olay hiç de öyle değilmiş. Nefis bir intikam öyküsü. Filmin ancak ortalarında tahmin edebildiğiniz şaşırtıcı bir son. Deli bir doktor! Karısına çok aşık! Ancak anlaşılabildiği kadarı ile sorunlu bir ilişkileri var ki kadın, doktorun  kaplan kılığında gördüğümüz gerçekten rahatsız edici kardeşi ile kaçıyor… Ardı ardına gelen felaketler zaten bu kaçışın ardından başlıyor! Sonrası hakkında bir şey söylemek istemiyorum! Ben gerçekten çok beğendim.  Filmin en beğendiğim sahnelerinden biri de Concha Buika’nın şarkı söylediği sahneler…

The Secret in Their Eyes

Şimdi sıkı durun. Bu serinin en iyi filmi diyebileceğimiz bir filme geldi sıra. Yine bir intikam filmindeyiz. İçinde Yaşadığım Deri’nin ardından bu filmi  izlemek aslında pek iyi olmadı. Zira ikisi de psikopatlık konusunda bir biri ile yarışabilecek karakterlere sahip filmler. 2010 yılında Yabancı Film Oscar’ını alan son derece durağan bu Arjantin filmi 2 saatten fazla sürüyor ama garip bir şekilde izlerken sıkılmıyorsunuz. 23 yaşında yeni evli Liliana’nın kendi apartman dairesinde tecavüz edilip,  öldürülmesinin ardından başlayan cinayet soruşturmasında birlikte çalışan Esposito ve Sandoval eski bir resimden yola çıkarak katil olduğundan şüphelendikleri Gomez’i aramaya başlarlar. Gomez’i  ele geçirdikten sonra Irene’nin de yardımıyla iyi bir sorgulama yapıp adamı içeri tıkmayı başarırlar. Ne var ki dönemin Arjantin’inde siyasi yolsuzluklar almış başını gitmiş vaziyettedir. Gomez hükümet lehine muhbirlik yapması karşılığında serbest bırakılır! Liliana’nın kocası Morales ile sıkı bir dostluk geliştiren Esposito ise yıllar sonra emekli olduğunda bir kitap yazmaya karar verdiğinde kendisine konu olarak bu Morales davasını seçer… Filmde Aşk, tutku, korku-sevgi, nefret, intikam, söylenemeyen sözler ve bakışlarla anlatılanlar üzerinde duruluyor. Aklımda filmle ilgili pek çok şey kaldı. Üzerine sayfalarca döktürülebilecek bir film yapan Campanella’yı tebrik ediyorum.

Bir sonraki yazıda dizi önerileriyle devam edeceğim.  Güzel bir gün dileğiyle.

Madonna- 2012 Super Bowl Half Time Show

Gecenin bu saatinde bütün gün o kadar film izledikten sonra  bir müzik yazısı yazmak hiç de aklımda yoktu.  Ta ki Amerikan Futbol Liginin final maçının devre arasında sahne alan Madonna’nın şu aşağıdaki videosunu görene kadar! Kendisini 2004 yılında Londra’da canlı canlı izleme şansına sahip olmuş, pek çok konser kaydını daha sonra izlemiş biri olarak sanırım şimdiye kadar gördüğüm sahne gösterilerinin en iyisi bu. Buyrun izleyin efendim :)

 

Cidade de Deus

Dün akşam twitterda önce Ata’nın şu twitini gördüm. 

Sonra epeydir duyduğum ama izlemediğim bu filmi ben de izlemeye karar verdim. 2 saat süren filmin ardından şimdiye kadar nasıl olup da izlememiş olduğuma şaşa kaldım! 

Hikaye 1960′larda başlıyor ve Rio’nun elektriği suyu, ulaşım imkanları ve belki de en önemlisi güvenliği bulunmayan  varoşlarında geçiyor. Zaman geçiyor, çetelerin isimleri değişiyor ama ortam, işlenen suçlar, kavgalar, cinayetler hiç bitmiyor.  Ufak çaplı soygunlarla başlayan organize işler bir süre sonra uyuşturucu ticaretine dönüyor. Küçükler taşıyıcılık yaparken, yaş ve beceri arttıkça, gözcü, satıcı, müdür olup yükselebiliyorlar. 

Tender Trio’yla başlayan hikayede motel baskınında anahtar rolü üstlenen Lil Dice daha sonrasında Trio ortadan kaldırılınca bölgede kendi egemenliğini ilan ediyor. Böyle dediğime bakmayın, bahsettiğim karakterlerin hepsi çocuk yaştalar daha.  Lil Dice  ile Knockout Ned arasında başlayan savaş ise her şeyin sonunu ve yeni bir başlangıcı beraberinde getiriyor ve  bizi hiç yormadan kıvrak geçişlerle ve çok sağlam bir kurgu ile anlatılan hikaye son buluyor.

Film gerçekten de su gibi aktı. İnanılmaz bir yoksulluk ve umutsuzluğun yanında nefis müzikler dinliyorsunuz film boyunca. Belki de o müziklerin etkisiyle vahşet bile yumuşuyor gözünüzde. 

Mutlaka izleyin.

sabah kahvaltısı

Çok abartılı olmasına gerek yok. Her sabah kendimize rahatça kahvaltı hazırlayacak, afiyetle yiyecek zaman lazım. Sıkıştırılmış zaman dilimlerinde atıştırılanlar aynı keyfi vermiyor maalesef! Afiyet olsun, gününüz güzel geçsin :)

Yeni İş… Yeni Kıyafetler…

“Bu blogun yazarı seneye çok iyi başladı. Yıllardır aklındaki İstanbul’a taşınma hayali nerede ise gerçek olmak üzere. Hem de çok heyecanlı, çok hızlı bir sektörün, çokkk cici bir firmasında işe başlamak üzere. Dün sözleşmesini imzaladı ve postaya verdi bile. Bu Ankara’daki son haftası ve en kısa zamanda İstanbul caddelerini, sokaklarını aşındırmak için can atıyor. İstanbul’a gidiş vaktini beklerken de boş durmuyor, yeni işe yeni kıyafetler diktiriyor.”

Şimdiye kadar mağazalarda 1960′ların modasına benzer  bir şey gördüğümde üstüne atlar, kaçırmadan gardrobuma katardım. Ne var ki bu diktirme işi gündemime girdiğinden bu yana saatlerce internette gezinip model arıyor, sonra onların renkli çıktılarını alıp  terziye gidiyorum. Terzimiz Güner Amcaya, bana bunun aynını dikebilir misiniz diyorum, dikiveriyor. Benim beğendiğim modeller genellikle yazlık elbise modelleriydi. Ancak güzel kumaş seçimleri sonucunda, hepsini modifiye edip, kollarını uzatarak kışlık elbiselere dönüştürdük.  Önümüzde yaz var. İşimiz daha kolay. Efil efil dikilmiş yazlık elbiseleri kim giymek istemez ki? Zaten pantolon, ceket, etek yerine tek parça güzel bir elbise hem daha zarif, hem de aksesuarlarla renklendirmesi daha kolay bana kalırsa! Feminenliğinden hiç bahsetmiyorum bile!

Model ararken öncelikle Burda dergisine baktım ancak bana çok yardımcı olamadı maalesef. Sonra moda bloglarını karıştırmaya başladım. Sonra dedim ki ben en iyisi dikiş bloglarına bakayım. İşte bu arayışın sonunda, http://sewingadicta.blogspot.com/ adresindeki dikiş bloguna ulaştım. İşin enteresan tarafı blog sahibi terzi bayan Mad Men dizisinde rol alan oyuncuların giydikleri elbiseleri, ya da 1950-60′ların eski siyah beyaz filmlerinde gördüğü modelleri kendisi için dikiyor ve bunları resimleyerek blogunda paylaşıyordu. Bir gecede bütün blogu inceleyip kendi zevkime hitap eden modelleri bir kenara ayırdım. Ardından da hem Mad Men hem de sonradan keşfettiğim Pan Am dizilerindeki elbise modellerini bir klasörde topladım. Aşağıda benim beğendiklerime yer verdim. Bakalım siz de beğenecek misiniz?

Aşağıda  gördüğünüz Mad Men elbisesini koyu füme rengi %100 yün kumaştan truvakar kollu  diktirip kışlık hale getirdik.

Mad Men demişken… Joan gibi bir kadın olabilir mi diyorum bir kez daha! 

Gelelim bu yıl başlayan Pan Am dizisinin birbirinden nefis barbi gibi kızları ve aşık olunası giysilerine…

Benim elbiselerim burada gördüğünüz modellerin oynanmış, rengi değiştirilmiş ama ana tarzı aynı bırakılmış halleri. Diktirmekle ilgili en zevkli şey de zaten elbisenin nasıl olmasını istediğinize kendinizin karar verebilmesi. Tek sorun bir elbiseye kavuşabilmek için 3 kez terzinin yolunu tutmak gerekmesi! Yani biraz sabır işi… Ama değer!  Deneyin büyük ihtimalle pişman kalmayacaksınız.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 55 other followers