Mardin Yemekleri: Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restaurant

Mardin’deki iki akşamımızın ikisinde de Mardin’in iki ünlü restoranına gittik. Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restoran. Cercis Murat Konağı’nın İstanbul’da da bir şubesi varmış. Gitmeden 3 hafta kadar önce Mardin’de otel kalmadığını öğrenince ben ilk iş internette  nerede yemek yenir diye bir araştırma yaptım. Otellerde yer yoksa yemek yiyecek yer de yok demekti. Hem Cercis Murat Konağı’na hem de Bağdadi’ye rezervasyonları yapıp, oteli de ayarlayınca hiç bir sıkıntımız kalmamıştı. Benim size tavsiyem eğer çok kalabalık bir dönemde rezervasyon yaptı iseniz tarih yaklaştığında mutlaka rezervasyonunuzu kontrol etmeniz yönünde. Aksi takdirde açığa düşebilirsiniz.

Biz ilk akşam saat 6.30’da hala Hasankeyf’teydik.  Mardin’e geç kalacağımız ortaya çıkınca restoranı arayıp ancak saat 9.30 gibi orada olabileceğimizi söyledik. Bir koşu otelde duş aldıktan sonra restorana doğru yola çıktık. Bindiğimiz taksici bize Mardin’in ne kadar çok kalabalık olduğundan bahsedip rezervayonunuz yoksa Cercis’te oturamazsınız dedi. Yerimize oturana kadar acaba gerçekten burada yemek yiyebilecek miyiz diye korktum bu yüzden. Neyse ki yerimiz ayrılmıştı ve söz verildiği gibi açık havadaydı.

Benim tavsiyem eğer olabiliyorsa dışarıda oturmanız yönünde. Haftasonları içerideki canlı müziğin sesi konuşmanızı bastırabilir.  Yemek kokuları ve  kalabalık da bir süre sonra   havasız kalmanıza neden olabilir.

Cercis’in iki terası var. Üst teras daha çok esmekle birlikte daha havadar. Bizim orada olduğumuz hafta, hava gündüzleri çok sıcak olmakla birlikte akşamları epeyce esintili idi. Siz üzerinize giyecek bir şeyler alın, yetmezse şal getiriyorlar. Restoran o kadar kalabalıktı ki ister istemez serviste aksamalar da vardı. Garson çocuklar sabah 9’dan bu yana hiç durmadıklarını söylediler. Mardin’in hiç görmediği bir kalabalıkla karşı karşıyaydık yani.

Menü fiksti. Ortaya önce bir Mardin tabağı geliyor. Daha sonra haşlama ya da kızartma içli köfte ve patlıcan dolması servis ediyorlar.  Arkasından 4 ana yemekten birini seçiyorsunuz. En son tatlılar geliyor. Yanına da ne isterseniz onu içiyorsunuz.

İşte ilk başta gelen Mardin tabağı… Bakır bir tepside, kepçelerin içinde servis edilen 10 farklı meze. Yanında şarap isterseniz kadeh yerine yine bakır bir tas geliyor. Çok alışık olmadığımız tazda, yayvan ağızlı ayran tası gibi bir şarap tası.

Cercis Konağı- Mardin tabağıBiz daha mezelerde iken erkenden sofraya oturanlar çoktan eğlence safhasına geçmişlerdi. Öyle ki sabahtan beri koşturan gencecik garson çocuklar aşağı kattan gelen müziğin de etkisiyle halaya kalktılar. Müzik nefis, halay müthiş, yorulmuşuz zaten bütün gün, koymuşuz rakıları, önümüzdeki mezeler şahane, hava limonata gibi. İnsan daha ne ister değil mi?

Cercis Murat KonağıMuhabbet bol, şaka, kahkaha, kakara ve kikiri. Gün boyu gördüklerimiz bizi İstanbul havasından çıkartmış, daha şimdiden acaba ne zaman bir daha geliriz diye konuşuyoruz.  Sonra yemekler geliyor. Hepimiz başka bir şey söylüyoruz. İsimlerini hiç sormayın hatırlamıyorum ama  kokusuz, yumuşak, çok güzel et yemekleriydi hepsi. O yüzden çok tavsiye ederim.

Cercis Murat Konağı MardinGece buradan kalktıktan sonra ertesi akşam yemeğe gideceğimiz Bağdadi’nin Bar’ına uğrayalım dedik. Şimdi Mardin’de bar diyince aklınızda ne canlanıyor bilemiyorum. Ben kilimlerin serili olduğu bir yer bekliyordum aslında. Ama bayağı canlı müziğin olduğu, İstanbul’daki Türkçe müzik çalan mekanlar tarzında bir yer. Herkes kurtlarını döküyor. Pop, oyun havası, arabesk aklınıza ne gelirse.  Geceyi birer içki de burada içtikten sonra burada tamamlayıp otele döndük. Ertesi sabah saat 8’de yola koyulacaktık ama saat çoktan 3’e doğru geliyordu bile. Ertesi gün daha önceki iki yazıda anlattığım Kasımiye Medresesi, Deyrülzafaran, Dara Mor Gabriel bizi bekliyordu. O yüzden bir an evvel uyuduk.

Bagdadi Mardinİkinci günümüzde öğle yemeğinde Midyat-Nusaybin yolundaki Beyazsu diye bir restoranda yedik. Kaynak bir suyun dibinde, dilerseniz ayaklarınızı buz gibi akan suya da sokarak yemek yiyebileceğiniz bir yer. Izgaraların yanında alabalık da yapıyorlar. Biz balık, kuzu ve tavuk karışık birşeyler istedik. Yediğimiz herşey gayet lezzetliydi. Sadece kalabalıktan dolayı serviste aksamalar oldu. Eminim ki  kalabalık olmayan bir günde buraya gitmek çok keyifli olur. Özellikle yazın sıcaklarında buz gibi akan su ve yemyeşil ağaçlar burayı cennete çeviriyor olmalı. Eğer siz de bölgeyi gezerken öğle saatlerinde bu civarda iseniz deneyn derim.

Biz uzunca bir günü bitirip de Mardin’e döndükten sonra yine bir duş alıp bu defa Bağdadi’ye yemek yemek üzere doğru yola çıktık.  Terasta köşe bir masya yerleştik. Daha sonrası için diyecek kelime bulamıyorum… Ne kadar anlatsam o atmosferin üzerimde yarattığı etkiyi anlatmak konusunda eksik kalır sanırım. Masal gibi… Kendimi Elhamra Sarayında yemek yiyor gibi hissediyorum. Restoran’ın işletmecisi Alex son derece yardımcı, kibar ve müşterilerinin bir dediğini iki etmeyen biri. Daha önce 8 yıl Mardin’de rehberlik yaptığı için bölgeyi de çok iyi tanıyor. Enerjisi hiç bitmiyor, nerede ise hiç uyumadan birden fazla işi  aynı anda kotarıyor.

Bagdadi MardinBu defa Cercis’teki Mardin tabağının bir benzeri olan Mezopotanya tabağının yerine mezeleri ayrı ayrı seçtik.  Zaten şu yukarıdaki manzaraya bakarsanız yemek bahane, sohbet ve manzara şahane.

Bagdadi Mardin

Bagdadi MardinBen yemekten ziyade hala şaşkın şaşkın işlemelere, ışıklandırmalara bakıyordum ki,  bize bir güzellik yapıp  sofraya çiğköfte de getirdiler. Bulgur nerede ise yok olmuş, lokum gibi bir çiğköfte bu.

Bagdadi MardinBiz yavaş yavaş demlenirken, Bağdadi’nin üst terasında bu defa tur grubu şarkı ve türküler eşliğinde eğleniyordu. Uzaktan gelen müziğin sesi, herşey nefis, keyfimiz çok yerinde. Bu defa yemek yiyecek çok yerimiz yok.. O yüzden tek bir tabağı paylaşıyoruz. Yine kuzu eti… Et tahmin edeceğiniz üzere tel tel ayrılıyor. Adını yine anımsayamıyorum.

Bagdadi MardinBu arada üst kattaki program bitiyor, bu defa bizim olduğumuz katta fasıl başlıyor. Herşey o kadar keyifli ki  mutluluktan iyice gevşiyoruz.

Bagdadi MardinBurada değişik bir tatlı denemek isteyince Alex bize dışarıdan sütlü kadayıf getirtiyor. Müthiş bir lezzet…

sütlü kadayıfOtele doğru yollanmadan önce bize konağın içini de gezdiriyorlar. Yine hayran kalıyoruz. Sonra bizi otele de bırakıyorlar. Eh daha ne olsun? Yolda gece karanlığında Mardin’in abbaralarına bakıyoruz. Cin-peri hikayeleri dinliyoruz :)

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Ertesi sabah tur ekibi Savur’a gidecekti biz onun yerine otelde uyuyup, sonra  gruba katılmaya karar verdik ve öğle yemeğinde yine Bağdadi’ye geldik. :) Bu defa et dışında birşeyler yiyelim düşüncesi geçti aklımızdan.  Mesela şöyle güzel bir makarna. Sıra sipariş vermeye  gelince, öğreniyoruz ki Bağdadinin ustalarından biri aslında daha önce 8 yıl bir İtalyan restoranında çalışmış ve makarnayı taze taze açarak servis ediyorlarmış. Hepimizde ete biraz ara verme ihtiyacı var. O yüzden salata ve birer tabak da makarna söylüyoruz. Salata çok taze. Sıcak havada çok canlandırıcı bir lezzet. Kapariler çok yakışmış.

BağdadiMantar soslu tortellini ise dillere destan. Hepimiz silip süpürüyoruz.

Bagdadi MardinYemek kısmını şimdilik burada kapatıyorum. Sonradan bir de Diyarbakır’da yediğimiz ciğeri anlatacağım ama önce size biraz da Mardin sokaklarının havasını koklatmak istiyorum. Görüşmek üzere..

Mardin: Dara Antik Şehri, Mor Gabriel Manastırı ve Midyat

Deyrülzafaran Manastırından ayrıldıktan sonra, Mardin’e yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bir Antik şehri gezeceğimizi söyledi rehberimiz. Antik dönemlere ilgi duymakla birlikte Mardin’de karşımıza ne kadar etkileyici bir şeyin çıkabileceğinden çok emin değildim. Dara’yı ilk gördüğüm anda nasıl olup da şimdiye kadar böyle bir yerden haberim olmadığını anlamakta zorlandım. Türkiye’nin tanıtımında bol bol kullanılan Topkapı Sarayı, Efes, Meryem Ana, Ölü Deniz, Fethiye, Kapadokya gibi çok bilindik yerlerin yanında aslında daha adı sanı duyulamamış ne güzellikler olduğunu düşündüm. Bu yaşa gelip de buraları bilmemek, bırakın bilmemeyi, bir kere bile duymamış olmak beni utandırdı.

Dara MardinDara tarihi İpek Yolu üzerinde Mezopotamya ovasının bitip Tur Abidin dağlarının başladığı yerdedir. Kent kireçtaşı anakaya üzerine kurulmuş ve Romalılar ve Perslerin mücadelesine tanık olmuş. Dara isminin kökeninin Pers Kralı 3. Darius’tan geldiği rivayet ediliyor. Bu Antik Kent’in içerisinde halen yerleşik durumda olan bir köy var. İnsanlar bu kalıntıların arasından üstünde yanında yaşamaya devam ediyorlar. Birinin evinin altından tarihi bir su sarnıcı çıkmış, diğeri antik taşları kullanarak kendine bahçe duvarı yapmış, ya da yaşadığı evin duvarları için bu taşları kullanmış.

DaraŞimdiye kadar yapılan kazılarda bu şehrin sadece %30’u yerüstüne çıkarılabilmiş.

Biz ilk Necropolis’i gezdik. Necro “ölü”, polis “şehir” anlamına geliyor. Yani aslında burası Dara şehrinin ölüler şehri yani mezarlığı. Mezarlığın boyutları şehrin o zamanki büyüklüğü konusunda  bize bir fikir veriyor.  Gerçekten de çok büyük bir mezarlık burası.

Dara Mardin

Dara MardinBurada bizi gezdiren rehberimiz Dara’da yaşayan gençlerden biri. Daha 25 yaşında. Berdel usulü evlendirilmiş 15 yaşında iken. Aslında arkeolog olmak istiyormuş ama bu kadar genç yaşta evlenince okuyamamış. 3 tane çocuğu var o yaşta… Bütün gezimiz boyunca pek çok iç burkan hikaye dinledik  Mardin ve Diyarbakırda. Süryani- Müslüman, Kürt-Türk aşklarının  ne derece zor olduğunu dinledik defalarca.. Bu devirde hala insanların birbirlerine kavuşabilmelerinin bu kadar zor olması gerçekten çok acı.

Dara Mardin

DaraAşağıdaki resimde gördüğünüz yapı zindan olarak adlandırılmakla birlikte aslında o dönemin su sarnıcı olarak kullanılıyormuş. Tabanı Yerebatan Sarnıcı kadar geniş olmamakla birlikte, yüksekliği 30 metreyi buluyormuş. Çok etkileyici değil mi sizce de?

Dara Antik Kenti

Dara Antik KentiBuradan ayrıldıktan sonra Bu defa Mor Gabriel Manastırı‘na doğru yola çıkıyoruz. Mor ya da Mar Süryanice’de Aziz anlamına geliyor.  Mor Gabriyel, Midyat sınırları içerisinde yer alan 1600 yıllık bir Manastır. İçerisinde Theodora Kubbesi, Azizlerin gömüldüğü Azizler Evi ve Meryen Ana Kilisesi de var. 2013 yılının sonuna kadar Süryanilerin elinden alınıp Hazineye devredilmek istenmiş ancak son demokratikleşme paketiyle birlikte sahiplerine geri dönmüş. Manastır neden Hazineye devredilir? Anlaşılır tarafı yok.  Eşşeği kaybettirip sonra buldurulmak istenmiş sanırım. Hem de hepi topu koca Türkiye’de 25-30 bin kalmış bir cemaatin elinde kalmış 2-3 ibadethaneyi almanın kime ne faydası olurdu acaba?

Mor Gabriel Manastırı- MidyatEl işlemeleri muazzam, insan bakmaya doyamıyor. Bu manastır da hali hazırda aktif hizmetini sürdürdüğü için her yer pırıl pırıl, tertemiz.

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel ManastırıMor Gabriel’i de gezdikten sonra, kısacık Midyat’a uğradık ama Midyatı göremedik. Sadece çarşısından telkari alışverişi yapacak kadar vaktimiz vardı. O yüzden önceliği alişverişe verip, Midyatı göremeden Mardin’e doğru yola koyulduk.  Nasıl olsa yeniden geleceğim buralara ben diye düşündüğümden olsa gerek çok üzülmedim Midyat’ı bu defa göremediğime. Eminim çok sürmeden yine Mardin’de olacağım nasıl olsa.

Bu son iki yazının harita üzerinde özetini aşağıda işaretledim.

Mardin RotaGördüğünüz gibi yolun bir kısmında Suriye Sınırına sıfır noktada paralel bir şekilde gittik. Aradaki mayınlı arazı, tel örgüler ve aralıklarla sınıra yerleştirilmş tanklar. Değişik bir duygu… Sınır denilen şeyin ne kadar yapay olduğunun gözünüzle görüp hissediyorsunuz.Yanına inip bakınca o haritada görünenden daha farklı bir his uyandırıyor insanda.

Bundan sonraki yazıda artık biraz Mardin’in lezzet duraklarından bahsetme vakti…. Akşam yine koşturarak otelde duş alıp sonra kendimizi atıverdik dışarıya. Bakalım neler oldu Mardin’de.

Mardin: Kasımiye Medresesi, Deyrülzafaran Manastırı

Güneydoğu gezi notlarına devam ediyorum. Gece Mardinde ne yapılır, nerede yenir yazılarını sona bırakıyorum ve Mardin’in içini değil ama civarını gezidiğimiz ikinci günümüzle devam ediyorum.  Bu arada biz Hilton Garden In’de  kaldık. Mardin’e giden herkes tarihi bir konakta kalınmasını tavsiye ediyor ancak biz zaten yer bulamadığımız için seçme şansımız da olmadı. Yine de Hilton’dan çok memnun kaldığımızı söylemeliyim. Özellikle yorucu bir gün geçirince gece rahat bir yatakta uyumak çok önemli. Diğer seçenekleri denemediğimiz için değerlendirme yapamıyorum ama biz otelden memnun kaldık.

Yola çıktıktan sonra ilk durağımız Kasımiye Medresesi oldu. Mardin’in güneybatısında devasa bir yapı olan Medrese’nin içerisinde Cami ve zaviye de bulunuyor. Yapımının Artukoğulları döneminde başladığı ve Akkoyunlular döneminde, 15. yüzyılda tamamlandığı kabul ediliyor. İnşaatın uzamasının nedeni Moğol saldırıları imiş. Akkoyunlu hükümdarı Cihangir’in oğlu Kasım’ın burada öldürüldüğü söyleniyor. Kasım’ın kızkardeşi onun kanlı gömleğini duvarlara sürdüğü için o tarihten bu yana duvara su döküldüğünde yeniden kanlar aktığı rivayet ediliyor.

Kasımiye MedresesiBuradan gördüğünüz demirli pencelerelerden Mezopotampa ovası büyük haşmeti ile karşınızda. Ben servis araçları ve tur otobüsleri tam pencerelerin önüne park ettiği için resmini çekmek istemedim.

kasımiye medresesiÖnünüzde uzanan manzarada hem ovayı hem de Mardin’i görebiliyoruz.

Kasımiye MedresesiMedresedeki havuzlara dikkat edin doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölümü sembolize ediyormuş. Suyun kaynadığı yer doğum ve çocukluğu, durgun ve kıpırtısız duran bölüm gençliği anlatıyor. Gençlikte zamanın hiç akmıyor gibi hissedilmesinden esinlenilerek suyun bu sakin bölümü gençlikle eş tutulmuş. Suyun döküldüğü nokta ölümle özleştirilmiş. Ölüme yaklaştıkça zamanın hızlı geçmesi gibi burada da su hızla akarak kayboluyor.

Kasımiye MedresesiBu arada belki hatırlarsınız budan bir kaç yıl önce Cemil İpekçi Mardin’de bir defile düzenlemek istemiş ve pek çok tartışma ortaya çıkmıştı. Kasımiye Medresesi o defilenin düzenlendiği yer. Webde ararsanız ilgili fotoğraflara ve haberlere ulaşabilirsiniz.

Kasımiye MedresesiBuradan Deyrülzafaran Manastırına doğru yola çıktık. Manastır halen ibadete açık bir ibadethane. Süryani Ortodoks cemaati açısından en önemli merkezlerden biri.  M.Ö. 4000 yılından bugüne dek ayakta kalmış bir yapı burası. İçerisi çiçek gibi. Bir kafe ziyaretçilere hizmet veriyor. Ziyaretçi sayısı çok olduğunda gruplar halinde sıra ile içeri alınıyorsunuz. İçeride bir müze mağazası var. Her türlü Manastırı korumak ve yaşatmak üzer kurulmuş bir de Dernek var.  Süryaniler’in atalarının Asurlular ve Aramiler olduğu söyleniyor. Tarihte Hıristiyan yukarı Mezopotamya halkı olarak anılıyorlar. Binyıllardır burada yaşayan bir halk.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran ManastırıTüm Manastırın su ihtiyacı burada açılan iki kuyudan karşılanıyormuş. Biz orada iken manastırda inzivaya çekilen bir Rahibi de görme şansımız oldu aşağıda gördüğünüz avluda. Hıristiyan inancında papazlar normal sosyal hayata karışıp, evlenip çocuk sahibi olabilirken,  rahipler manastırda yaşıyorlar.  Deyrülzafaran Manastırı mardin Metropoliti tarafından yönetiliyor. Metropolit Ortodoks Hıristiyanlarda Patrik’ten sonra gelen bir makam.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran ManastırıManastırın içerisinde  Kubbeli Kilise,  Meryem Ana Kiliseleri ve  Azizler Evi’nin yanısıra bir de güneş tapınağı bulunmakta.   Güneş tapınağının M.Ö. 4000 yılından kaldığı söyleniyor. Aşağıda gördüğünüz güneş tapınağının tavanı. Tüm yapıyı oluşturan taşların arasında herhangi bir harç vesaire kullanılmamış. Taşlar verev kesilerek sıkıştırılmış ve doğal bir kilit sistemi oluşturmuşlar. Yerin altındaki bu tapınağın üzerindeki taşların ağırlığının 500 ton olduğu söylendi bize. İnanılmaz değil mi? 500 tonu duyunca insanın içine bir ürperti doluyor. Hem etkilenerek hem de acaba ben buradayken çöker mi diye korkarak inceliyorum duvarları.Güneş tapınağıSağ tarafta gördüğünüz minik pencere güneş ışığının içeri girebildiği tek nokta. O zamanlar sabah güneş doğarken burada ayin yapılır, zaman zaman da yine aynı yerdeki sunakta tanrıya kurban adanırmış. Bu güneş mabedini daha sonra Romalılar bir kaleye çevirmişler.  Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiş. Bu olaydan sonra manastırın ismi Mor Şleymun olarak anılsa da 15. yüzyıldan sonra Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Deyrulzafaran (Safran Manastırı) olarak anılmaya başlamış.

IMG_20140518_095701Manastırın Azizler Evi denilen bölümünde Manastır’da görev  yapan patrik ve metropolitlerin mezarları yer alıyor. İnanışa göre Mesih İsa’nın yeryüzüne  doğudan ineceği rivayet ediliyor. Buna göre burada gömülen metropolitler, İsa’yı karşılayabilmek için oturur durumda ve yüzleri doğuya dönük olarak gömülüyorlar.

Süryaniler el sanatlarında çok ileri gitmişler. Taş ustalığı, ahşap oymacılık, telkari bunlardan bizim orada gözlemleyebildiklerimiz. Aşağıda gördüğünüz kürsü 500 yıllık el yapımı  bir Metropolit Kürsüsü. İki kanadını gördüğünüz kapı da öyle.

Deyrülzafaran Manastırı

Deyrülzafaran Manastırı2003 yılına kadar yıkık halde kalan Manastır daha sonrasında İstanbul’da yerleşik Süryaniler tarafından restore edilerek bugünkü haline kavuşturulmuş. Bu etkileyici Manastırdan sonra bu defa bir başka inanılmaz şehre doğru yola çıktık: Dara. O güne kadar adını bile duymadığım inanılmaz bir antik şehir. Sonraki yazıda Dara’dan devam edeceğim. Huzurlu ve barış dolu günler dileğiyle.

Batman: Malabadi Köprüsü & Hasankeyf

Diyarbakır’dan sonra Malabadi Köprüsü’ne doğru yola devam ediyoruz. Köprü Artuklular zamanından kalmış  yaklaşık 1000 yıllık bir köprü. Tam Diyarbakır-Batman İl sınırında.

Batman İl SınırıArtuklular köprüyü yaptıktan sonra her iki ucuna da bekçi dikerek geçenlerden geçiş ücreti almışlar. Köprünün her iki ayağında görünen pencereler yolcuların konaklayabilecekleri odalar.  O döneme göreDünyanın en geniş kemerli köprülerinden biri olduğu söyleniyor.  Öyle ki kemerinin altına Aya Sofya’nın kubbesinin sığabileceği rivayet ediliyormuş. Gördüğünüz köprünün diğer yanından şimdiki Diyarbakır- Batman yolu ve köprüsü geçiyor. Otobüs bizi köprünün bir yanında bıraktı, yürüyerek geçtik karşıya. Yörenin çocukları otobüs geldiğini görünce koşarak geliyorlar. Resminizi çekelim mi, köprünün tarihini anlatalım mı diyorlar. 19 metre yüksekliğinde 7 metre genişliğindeki köprünün boyu 150 metre imiş. Daha detaylı bilgi için lütfen tık tık.

malabadi köprüsü

Malabadi KöprüsüYaklaşık 15-20 dakika burada kaldıktan sonra yeniden otobüse dönüyoruz ve bu defa Hasankeyf’in yolunu tutuyoruz. Dicle sağ tarafımızda sakin sakin akıyor, hatta nerede ise durgun. Raman Dağları, ova, nehir bir arada… Görmeye  alışkın olmadığım bir üçleme…

Batman- Hasankeyf Yolu

Batman- Hasankeyf YoluGörüntüler çok güzel.. Gözümüz bu manzarayla şenlenerek Hasankeyf’e varıyoruz. Otobüsten iner inmez bu defa Hasankeyf çarpıyor bizi… Dünya’nın en zengin doğal ve kültürel miras alanlarından biri olan Hasankeyf. Hani yıllardır bir baraj varmış yapılacak sular altında kalacakmış dediğimiz Hasankeyf. Ortaçağ İslam tarihçileri buraya “Hısn-i Keyfa” dermişler. Romalılar “Kipas”, “Cepa”, “Cipes” demişler. Süryaniler “Kife”, Osmanlılar “Hısn-i Keyfa” demişler.

Dicle nehrinin kıyısındaki 10000 yıllık bu yerleşim yerinin ilk sahipleri bilinmese de bugüne kadar çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış. İlkokul kitaplarında okuduğum ama o zamanlar gözümle  göremediğim için mistik ama uzak bir ülkenin ismini çağrıştıran Mezopotamya  önümüzde uzanıyor. İnsanlığın avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik yaşama ilk geçtiği bölge Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bu bölge, yazının bulunduğu, bilimin, matematik ve astronominin geliştirildiği ve ilk ölçü aletlerinin icat edildiği yer.

hasankeyfKöprünün bu yakasında iniyoruz, yine yürüyerek karşıya Hasankeyf tarafına geçiyoruz. Kale ziyarete kapalı. Yıkılma tehlikesine karşın giriş yapılmıyormuş artık. 30 senedir devam eden baraj inşaatları / projeleri yüzünden hiç yatırım almayan Hasankeyf’in Türkiye’nin en yoksul yerleşim yeri olduğu söyleniyor. Uzun yıllardır Hasankeyf’i kurtarmak için yapılan imza kampanyaları sadece baraj inşaatını yavaşlatmış gibi görünüyor. Devlet burada dikkat çekmeden yavaş yavaş inşaatı yürütüyor. Baraj bittiğinde sular 65 metre yükselecekmiş. Bu bütün Hasankeyf ve  henüz arkeolojik taraması ve biyolojik çeşitlilik analizi yapılmamış olan o bölgedeki yaşam alanları sular altında kalacak. Bölgenin insanoğlunun ilk yaşam alanlarından biri olduğunu söylemiştim. Bunun en önemli sebeplerinden biri de gördüğümüz kayaların aslında kireçtaşı yani kalker olması. Kireçtaşı kolay oyulabilip, şekil alabildiği gibi suyla temas ettiğinde de bir süre zarfında toz olup yokolacak demek. Baraj ilk açıldığında suyun üzerinde kalabilecek tek yapı gibi görünen El Rızk Camiinin minaresi de bir süre sonra eriyip diclenin sularına karışıarak yokolacak.

Hasankefy’te bize rehberliği yine yöre ahalisi yaptı. Söylediklerine göre UNESCO’nun dünya harikaları listesine girmek için gereken 10 şartın 9’unu karşılayan bir kültürel ve tarihi miras alanı Hasankeyf. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı UNESCO’ya başvuru yapmadığı için, yokolmayı bekliyor.  Bir barajın ömrünün 50 yıl olduğu söyleniyor. Yani 50 yıl sadece elektrik üretip, sulamada bile kullanmayacağımız bir baraj için 10000 yıllık tarihten vazgeçen kaç ülke gördünüz siz? Bırakın tarih ve kültür aşkını, buranın turizme kazandırılarak çok daha uzun vadede çok daha büyük kazanç elde edilebileceğini göremeyen hükümetler tarafından yönetildik ve yönetiliyoruz. Yöre insanlarının anlattıklarını duyunca içiniz cız ediyor. Utanıyorsunuz insanlığınızdan… Bu boşvermişlik, umursamazlık ve tahribattan.

Çoban nehrin kıyısında halen koyunlarını otlatmaya devam ediyor. Asurular zamanında Mezoptamya’nın cennet olduğu düşünülürmüş. O yüzden de ölenlerin Dicle ve Fırat arasında kalan bu topraklara döneceklerine inanılırmış.

hasankeyfBurada gördüğünüz geriye sadece ayakları kalmış köprü de Artuklulardan kalma. Uzaktaki minare ise El Rızk camiinin minaresi. Üzerinde nefs işlemeleri olan bir minare. Dicle nehrinin iki yanında da kayalıklara oyulmuş mağaralar var. Bu mağaralar binlerce yıl insanoğluna ev sahipliği yapmış. Baraj projelerinden sonra bu mağaralar boşaltılarak yöre ahalisi yapılan toplu konutlara yerleştirilmişler.

Hasankeyf

Hasankeyf

Hasankeyf

HasankeyfHasankeyfO esnada telefonumun şarjı bitmek üzere olduğu için çok fazla fotoğraf çekemedim.  Zaten burada geçirdiğimiz vakit de Hasankeyfi tam olarak anlamaya, hissetmeye yetecek bir vakit değildi. O kadar kısa zamanda bile ne kadar etkilendiğimi anlatmaya kelimeler yetmez. Sadece müthiş bir duygusal yoğunluk olduğunu söyleyebilirim size. Ben yeniden en kısa zamanda oralarda olmayı umuyorum. Bir kez daha gidip bir iki günü sadece Hasankeyf’te geçirebilmeyi diliyorum. Sizler de eğer henüz görmedi iseniz lütfen acele edin.  havalar daha da ısınmadan bu bir iki hafta içerisinde ya da sonbaharda gidip gezin bu muhteşem yeri.

Hasankeyf’ten sonra biz Mardin’e doğru yola çıktık. Otele valizlerimizi atar atmaz yemek için kendimizi sokağa attık. Akşam yemeğine oturmamız saat dokuz buçuğu buldu ama çok keyifli bir akşam geçirdik. Size bir de fikir vermesi açısından bugünkü rotamızı buraya iliştiriyorum…

Rota

Diyarbakır : Sülüklü Han, Hasan Paşa Hanı, Erdebil Köşkü, Ulu Cami, Mar Peytun Keldani Kilisesi, Surlar, Keçi Burcu

Yine yazmaya epeyce ara verdim. Sebebi hem insan vaktinin çoğunu sokakta geçirirken yazmaya fırsat bulamıyor hem de ülke gündemi cehennemi ayaklarımızın dibine serdiği için olsa gerek yazma şevki kalmıyor. Aslında Güney İspanya yazılarına devam edecektim ama sıcak sıcak bir başka geziden dönmüşken önce onu anlatmak istedim.  O yüzden İspanya yazılarını biraz daha erteleyerek 19 Mayıs tatilinde  Diyarbakır ve Mardin’de geçirdiğimiz bir kaç nefis günü yazmak istiyorum. Mardin uzun zamandır aklımızda olan bir rotaydı ama nedense bir türlü fırsat bulamamıştık. Baktık ki tam 19 Mayıs’taki 3 günlük uzun bir haftasonuna denk gelen bir Diyarbakır toplantımız var. Eh o zaman fırsat ayağımıza gelmiş değerlendirelim dedik.

Tatile 3 hafta kala sıra otel rezervasyonu yapmaya geldiğinde bir de gördük ki  Mardin’de  yatacak otel kalmamış! Ne yapacağız diye düşünüp dururken tur şirketlerini araştırmaya karar verdik. Benim bildiğim ve daha önce denediğim turların Mardin turlarında da hiç yer kalmamıştı. Son bir umutla yeniden bir acentayı denediğimizde 2 boş oda bulabildik. Tur fikri başta cazip gelmese de sonunda mecburiyetten dolayı tura katılmaya karar verdik. Zaten B planımız hazırdı  büyük grupla hareket etmek zor gelirse, ayrılıp bağımsız gezecektik.

Cuma günü iş için Diyarbakırda bulunmak gerektiği için ben yola Perşembe’den çıktım. Koştura koştura geçen bir haftanın ardından havalimanında mil verip biletimi business classa yükseltince rahat rahat uyuyup biraz dinlenirim diye düşünerek koltuğa kuruldum. Yemek servisi başlayınca gelen yemek beni gülümsetti. Bizi lahmacunla karşılayan THY en güzel kebapların, et yemeklerinin diyarına gitttiğimizi bize bir kez daha hatırlattı.

Diyarbakır

İlk gece bir gün önceden Diyarbakır’a inen ekip arkadaşlarımızla buluşup birer kadeh bir şey içtikten sonra otellere dağıldık. Ertesi gün akşam toplantıların bitmesiyle birlikte,  yemek için buluştuk. Erdebil Köşkü’ne doğru yola çıktık ve  15 dakikalık bir taksi yolculuğunun Dicle üzerindeki On Gözlü Köprü’nün karşısındaki bu tarihi restoranda yerimize yerleşmiştik bile. Hava karardığı için köprü ve nehrin aydınlık bir fotoğrafını çekemedim. Ama eminim akşam üstü hava tam kararmadan burada oturmak çok keyifli oluyordur. İçli köfte ve mezelerin yanında saç tava ile yutkuna yutkuna bütün masayı silip süpürdük.

Erdebil Köşkü - Sac TavaBurada yemeğimizi yedikten sonra bu defa yeniden şehre inerek Sülüklü Han’a uğruyoruz. Burada karafla geliyor Süryani şarabı arkada nefis müzikler çalıyor. Ben şaşıp kalıyorum… Zaman ve mekan uçuyor gidiyor… İnanılmaz bir atmosfer… Demirci atölyelerinin arasında ama akşam saat geç olduğu için dükkanlar kapanmış. Kapıdan giriyoruz, sağ tarafta bir eski kapı duvara asılmış. Üzerinde beş dille yazılmış  bir hitabe var: Süryanice, Ermenice, Zazaca, Kırmançe ve Türkçe kullanılmış. Keşke hatırlayabilsem ne yazdığını ama aklımda kalmamış. İçeride kadın, erkek, başı örtülü, açık herkes bir arada.

Sülüklü HanBiz Diyarbakırda kaldığımız iki gecenin ikisinde de Sülüklü Han’a uğradık. Kredi Kartı kabul etmiyorlar, bankalarla çalışmıyorlar. İkincisinde bankadan para çekmeden geldiğimiz için cebimizdeki para hesaba yeter mi acaba diye şarabın şişesinin fiyatını sorunca, zararı yok veremezseniz, bizden olur dediler. Bahşiş kabul etmiyorlar. Köşede bir piyano var. Arada konserler de oluyormuş. Bana sorarsanız gerçekten de zamansız bir mekan Sülüklü Han. Bir benzeri nerede vardır bilemiyorum. Çok büyülü… Şarabın yanında bir dilim koyun peyniri iki de reçel geliyor. Ayrıca isterseniz, çay,  kahve çeşitleri ve iki tip şerbetleri var: Gül ve yabani erik şerbeti. Deneyin kendinize uyan bir bardak bir şey söyleyin sonra kendinizi bırakın arkada tıngırdayan müziğe…

Sülüklü Han

Sülüklü HanBurada şarapları yuvarladıktan sonra çok da gecikmeden otele gittik. Ertesi sabah Hasan Paşa Han’ında tur grubuyla buluşup kahvaltı edeceğiz.  Yani işimiz çok zor bir an evvel yatıp uyumamız lazım. Sabah erkenden kalkıyoruz ve Hasan Paşa Hanı’nın yolunu tutuyoruz.

Hasan Paşa HanıKahvaltı Mustafa’nın Kahvaltı Dünyası’nda buluşacağız tur rehberi ve grupla ama onlar henüz gelmemişler. Bizi önden bir masaya alıyorlar, sonra başlıyorlar servise. Masa doldukça doluyor. Servis tabağında yer kalmıyor. Bana sorarsanız bu kadar kalabalık bir masadansa daha az ama öz tabaklarla masayı doldurmayı tercih edebilirim.  19 Mayıs kalabalığının etkisiyle iğne itseniz yere düşmeyecek kıvamda handaki bütün kahvaltıcılar.  O yüzden böyle bir tatil zamanını beklemeyip herhangi bir haftasonu giderseniz büyük ihtimalle daha çok zevk alırsınız.

mustafa'nın Kahvaltı Dünyası

Mustafa'nın Kalvaltı DünyasıBiz kahvaltımızı bitirip aşağıya iniyoruz birer kahve içecek vaktimiz var… Kalabalık ve tarihi hana kendimizi bırakıyoruz. Tur rehberi ile tanışıp valizlerimizi otobüse yolluyoruz ve Diyarbakır içerisindeki gezinin başlamasını bekliyoruz.

Hasan Paşa Hanı Diyarbakırİlk durağımız Ulu Cami. Anadolu’daki en eski camilerden biri. Bu da kiliseden devşirilmiş. Üzerinde Orta Asya Türk motiflerini görmek mümkün. Sütunlar Romadan. Dört cephesinin her biri İslamın dört farklı mezhebine ayrılmış. Avlusunda amcalar oturmuşlar. Fotoğrafınızı çekebilir miyiz diyoruz. Biri yerinden kalkıp benimkini çekme diyince rahatsız etmeyelim o zaman diyoruz… Ama o avluda hakikaten pek de bir şeker duruyorlar.

Ulu Cami Diyarbakır

Diyarbakır Ulu Cami

Diyarbakır Ulu Cami

Diyarbakır Ulu CamiBuradan sonra istikametimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın şu anda müze olan evi.. Diyarbakırın önde gelen ailelerinden Pirinççioğllarından gelen Tarancı eğitim için önce İstanbul’a sonra Fransa’ya gitmiş.  Evin bir tarafı yazlık diğer tarafı kışlık. Ortada kocaman bir avlu var.  Tarancının babası bir yıl pirinçten büyük zarara uğrayınca soyadını değiştirip Tarancı yapmış.

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cahit Sıtkı’nın evinde çıkınca bu defa Dört Ayaklı Minarenin önünden geçerek Mar Petyun Keldani Kilisesine yöneliyoruz. Buradaki pek çok manastır ve kilisenin isminin başında yer alan Mar ya da Mor kelimesi aziz manasına geliyormuş.

Diyarbakır

Mar Petyum Kilisesi DiyarbakırMar Petyun Klisesi

Buradan çıkınca otobüse binip Diyarbakır surlarına doğru yola çıkıyoruz. Şimziye kadar gezdiğimiz heryer sur içi diye tabir edilen yerler.  Hedefimiz Keçi Burcu. Aşağıdaki harita size Sur içi hakkında fikir verebilir..

diyarbakir-map

 

Biz surların tamamını dolaşamadık ama Mardin kapı tarafındaki Keçi Burcuna çıktık. Keçi Burcu surlar üzerindeki 82 burcun en genişi imiş. Tepesinde ufak bir kafeterya hizmet veriyor. Çay kahve ya da soğuk bir şeyler içmek için ideal. Keçi burcundanDicle’yi ve hatta Ongözlü Köprüyü de görebiliyorsunuz. Bir zamanlar surların dibinde ciğercilerin yarattığı bir keşmekeş varmış. Sonradan buralar boşaltılmış.

Diyarbakır Surlar

 

Dşyarbakır SurlarıSurlardan manzara..

Diyarbakır SurlarıKeçi Burcunun altında çay, kahve içip turistik eşyalar satın alabileceğiniz bir de han- çarşı benzeri yer var. Gezmeden geçmemeli.

Diyarbakır surlarıBurçlardan sonra bir de Atatürkün kolordu komutanı iken 11 ay kaldığı Gazi Köşkünü gezdik. Köşkün görevlisi anahtarı alıp yemeğe gittiği için bir süre kendisini beklemek zorunda kalsak da o sıcakta gezinmekten yorulan bünyelerimize soda ayran karışımı yudumladığımız bahçe çok iyi geldi.

Gazi Köşkü DiyarbakırBiz Gazi Köşkünden sonra yönümüzü Malabadi köprüsüne çevirdik. Ancak köprünün hikayesini ve  Hasankeyf’i bir sonraki yazıya bırakıyorum.  Bu yazıyı yazarken o iki üç günü yeniden yaşıyor gibi oldum. Görmedi iseniz bir  fırsat yaratıp mutlaka gidin. Büyülü anlar ve mekanlar sizi bekliyor…

Güney İspanya Gezi Notları 2: Granada 1

Uçağımız Malaga’ya indikten sonra havalimanının dışında kendimize glemke için bir 10-15 dakika kadar oturduktan sonra, trenle şehir merkezine geldik. Amacımız ilk toplu taşıma aracıyla doğrudan Granada’ya doğru yol almak. Aslında Malaga  havalimanından Granada’ya giden otobüsler de var ancak saatleri bize ters olduğu için biz doğrudan şehir merkezine inmeyi tercih ettik. Malaga ve Granada arasında işleyen otobüs ve tren seferleri var. Biz çok daha tasarruflu olduğu ve zaman aralıkları trene göre daha sık olduğu için otobüs kullanmayı tercih ettik. Bu yolculuklarımızın en uzunu 3 saat sürdü. O yüzden hiçbiri çok sıkıntılı da geçmedi. Gördüğünüz gibi sadece 11.43 Avro ödeyerek Malaga’dan Granada’ya gidebiliyorsunuz.

Malaga Granada Bus TicketYolculuğun ardından kalacağımız Hotel Granada Center‘a vardık. Erken rezervasyon yaptırdığımız için 2 gece  konaklama için gerçekten çok makul bir ücret ödedik bu otelde. Şehir merkezine yürüyerek 10 dakika mesafedeki bu otelden son derece memnun kaldık. Görece sakin bir bölgede olduğu için de rahat rahat uyuduk. O kadar yol gelmiş olmanın verdiği merak ve açlık duygusu ile kendimizi sokağa attığımızda saat nerede ise akşam 6’yı gösteriyordu. Acele ile kendimize bir yer bulup oturduk.

tapas, jamon serranoBu ilk yemeği nerede yediğimizi hiç hatırlamıyoruz ancak epeyce kalabalık ve çoğunluğunu İspanyolların oluşturduğu bol bol dans edip, şarkılar söyleyerek grupların olduğu bir ara sokaktaydı. Biz bir yandan bu eğlenceli grupları izlerken bir yandan da gelen tabaklarla birlikte zeytinlere kadar herşeyi silip süpürdük. Yukarıda sağ üst köşede gördüğünüz tabak Granada’da gelenek olduğu üzere içkilerle birlikte gelen ücretsiz tapasımız.

Kalktığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu. Işıklar altında Granada gözümüze çok güzel göründü. Her yer ışıl ışıl, çok güzel sokaklar, tarih kokan binalar ve meydanlar… İlk geceden bayıldık. Buralardan ev alma planları yapmaya başladık.

Granada

Granada

Granada

granada

Granada

granada

Granada

granadaGranada’nın havası gündüzleri fazlası ile sıcak akşamları ise epeyce serin. O yüzden tedbirli gelmenizde fayda var. Biz 15-22 Nisan tarihleri arasında yaklaşık 25 derecelik bir sıcaklıkta gezindik gündüzleri bu sokaklarda. Ama akşam serinliği çıktıktan sonra montlarımızla gezdik. Bu gezintinin arkasından otele geri döndük. Planımız, ertesi gün Katedral ve çevresi ile başlayıp Abayzin’e  dik yokuş sokaklardan yürüyerek çıktıktan sonra nehir tarafından yeniden aşağı doğru yürüyerek arkasında Elhamra sarayına gitmek.

Epeyce yorucu bir gün olacak o yüzden, geldiğimiz yolun da etkisi ile kendimizi fazla da zorlamadan sıcak yatağımıza kavuşuyoruz.

Güney İspanya Gezi Notları 1: Giriş

Kasım ayıydı. İş için Ankara’da olduğum bir akşam, annemlerde oturmuş, internet başında gezinirken THY’den gelen bir email çarptı gözüme. Bir dizi promosyonun sıralandığı emailde, İspanya-Malaga için gidiş dönüş  bilet fiyatı gerçekten de çok avantajlı bir rakama inmişti. O sıralarda bir sürü yeni yer görme isteği ile yeni yıl için  tatil planları kafamda dönerken, gördüğüm bu cazip THY teklifi karşısında bundan 10 yıl önce yaptığım İspanya seyahati geldi aklıma. Zaman yetersizliği yüzünden sadece Barcelona ve Madrid ile yetinmek zorunda kalmış çok istediğim halde Granada’ya gidememiştik. Elhamra Sarayı benim için uzaktan hayallerimi süsleyen büyülü bir yerdi. İşte bu yüzden 350 TL’lik bilet fiyatını görünce o sırada Adam ve bir arkadaşımızla beraber Malaga’ya gidip sonra oradan başlayacak bir Endülüs gezisine çıkmaya karar verdik. 350 TL’ye çoğu zaman Ankara- İstanbul arasını tek yön zor uçtuğumuzu düşününce, aynı fiyata İspanya’ya kadar gidip dönmek gerçekten şaka gibi idi. Gerçi, geçen sene de yakaladığımız bir promosyon sayesinde Tiflis’e 250 TL’ye gidip gelmiştik. Yani aslında seyahat etmek için gerçekten de para lazım ancak fırsat kovalayarak çok daha azına mal etmek de mümkün.

Milletçe son yıllarda daha çok gezmeye başlamamız bence nefis bir şey. Havayolu şirketlerinin promosyon yapmaları,  yurtdışı turların ve  iş için gelip gidenlerin  sayısının artması bizim gibi kafile şeklinde gezmeyi seven, yurtdışına çıktığında sabah kahvaltıda demli çay, peynir ekmek yemek bulamayınca vızıldayan bir millet için nefis bir şey.  Seyahat edenlerin sayısı ne kadar artarsa, ilk baştaki vızıldamalar daha sonra yeni şeyler öğrenmenin zevkine dönüşecek diye umuyorum ben.

Neyse, biletleri cebimize koyduktan sonra ilk yaptığım işlerden biri klasik şekilde Amazon’dan kitap siparişi vermek oldu. Evde eski İspanya seyahatinden kalan kitabım maalesef çok genel olduğu ve detaylara az yer verdiği için kesmedi beni. Lonely Planet’in Andalucia kitabının yanında, Michael Jacobs’ın aynı isimli kitabını sipariş ettim.  Aklınızda olsun Murat Belge’nin Başka Kentler, Başka Denizler gezi kitapları serisinin birinci ve ikinci ciltlerinde de İspanya ile ilgili epeyce detay var. Zevkli bir okuma isterseniz buralara da bakabilirsiniz. Bunun dışında özellikle otel rezervasyonu ve  restoranlar konusunda Oburcan’ın Malaga Yazılarına, İmgeleme‘nin  Endülüs gezi notlarına ve ilginç detaylar için Çukurcuma Times‘ın Granada notlarına göz attım. Buradan hepsine teşekkürü bir borç bilirim.

Toplam 7 gece 8 gün geçirdiğimiz Güney İspanya turu 4 şehri kapsadı. Mart’ın 15’inde Malaga Havalimanına inip hemen ardından Granada’ya yola koyulduk. Granada’da 2 gece kalıp, Cordoba’ya geçerek burada da bir gece konakladıktan sonra, Sevilla’ya gittik. Sevilla’da iki gecenin ardından son durağımız olan Malaga’da da 2 gece geçirdikten sonra İstanbul’a döndük. Tüm bu şehirler arası yolculukları otobüs ile yaptık. Tüm otellerimizi Booking.com’dan ayarladık. Her günü ayrı keyifle geçen nefis bir seyahatti. İspanya’ya bir kez daha aşık olmama sebep oldu. Öyle ki ev alıp buralara yerleşelim fikri kafamıza epeyce yer etti. Biz Güney İspanya’yı gerçekten çok sevdik.

Mapaespaña4

Bu böyle bir gririş yazısı oldu, bir sonraki yazıda Granada ile gezmeye başlayacağız. Bakalım bizim gözlerimiz neler görmüş, damağımızda hangi tatlar, kulağımızda hangi sesler kalmış.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 113 takipçiye katılın