Tarihi Yarımada’da bir Öğleden Sonra

Güneşi yakaladığım ender günlerden birinde tarihi yarımadanın yolunu tuttum. Uzun zamandır aklımda olup da bir türlü gidemediğim İstanbul Arkeoloji Müzeleri ilk hedefimdi. Topkapı Sarayının kapısının yan tarafından aşağı doğru yürümeye başladığımda İstanbul’un her mevsimi ne kadar güzel diye düşünmeden edemedim. Özellikle Tarihi Yarımada tarafındaki sokaklarda gezinirken insan buraların tarihten öte yüzyılları aşıp  geldiğini daha iyi anlıyor. Telefonumla çektiğim şu aşağıdaki fotoğrafa baktığımda bugün değil de çok eskiden çekilmiş duygusuna kapılıyorum.

Istanbul Tarihi YarımadaBiraz yürüdükten sonra bir arkadaşımla buluşup Müzenin yolunu tuttuk. Süresi dolan müze kartlarımızı yeniledikten sonra önce üç farklı müzeye ev sahipliği yapan bu kompleksin bahçesindeki kafeye oturduk hem biraz sohbet ettik hem de sıcak soğuk ne buldu isek içtik. Bu bahçe o kadar huzurlu bir yer ki sadece müze gezileri için değil ama zaman zaman, özellikle de iyi havalarda gidilip oturulabilecek, kitabınızı okuyabileceğiniz, hatta bilgisayarınızı alıp çalışabileceğiniz bir yer. Topkapı Sarayı ve Ayasofya turist akınlarına uğrarken, onların hemen yanı başındaki bu muhteşem yer nedense asırlar öncesinden kalan heykeller ve mezar taşlarıyla size sonsuz bir sükut vaadediyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İlk ziyaret ettiğimiz bina Arkeoloji Müzesi olarak geçen ve 1881 yılında Osman Hamdi Bey tarafından yaptırılan bölüm oluyor. Müzeye girdiğimizde bir sürpriz bizi bekliyor. Meğer bu bölümün nerede ise 2/3’ü restorasyona alınmış! Restorasyon çalışmalarının ne kadar uzun sürdüğü hepimize malum olduğundan içimin sıkılmasına engel olamadım. Kim bilir müzenin geri kalanını ne zaman gezebileceğim diye düşündüm. Müzeye girdikten sonra ise heykellerin büyüsüne kapılmaktan geri kalamadım.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

 

IMG_20141015_145844

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji MüzesiAşağıdaki Sapho’nun başı…

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji MüzesiNehir Tanrısının heykeli…

İstanbul Arkeoloji MüzesiHeykellerin bulunduğu giriş holünden lahitlerin olduğu salona ilerliyoruz. Buradaki İskender lahdi gerçekten olağanüstü.

İskender lahdi

IMG_20141015_150324

Bir başka bölümde İstanbul’un fethinden kalan, Bizanslıların Haliçi kapattıkları meşhur zincirlerin parçalarını görüyoruz. Buradan çıktıktan sonra Çinili Köşk ve Şark Eserleri Müzelerini de geziyoruz ancak fotoğraf çekmediğim için size bu iki müzeyi gösteremiyorum. Çinili Köşk Fatih Sultan Mehmet zamanında 1472’de yapılmış!

Müzeden çıktıktan sonra Sirkeciye yöneliyoruz saat 4 civarını gösteriyor. Epey zamandır uğramadığımız Can Oba’ya uğruyoruz. İlk zamanlarından bu yana değişiklik var mı diye bakmak için. Artık Can Oba masalara gelip menüyü kendisi anlatmıyor. Balık çorbası yine menünün baş köşesinde. Bu defa değişiklik olsun diye patates çorbası söylüyorum. Yanına da bir deniz tarağı… Saat akşam yemeğine yaklaştığı ve akşam da bir iş yemeği olduğu için daha fazla bir şey söyleyemiyorum. Patates çorbası ile ilgili en enteresan şey içindeki pastırmaya sarılmış hurma. Gerçekten de çok değişik ve güzel bir tat…

Can Oba Patates ÇorbasıSonrasında gelen deniz tarağı hem çok lezzetli hem de sunumu bir harika… Ama bu ucuz bir tabak değil.. Hesap geldiğinde görüyoruz ki üç parça deniz tarağı tam 45 TL…

Can Oba Deniz TarağıŞubat ayına kadar tüm rezervasyonları dolu imiş. Popülariteleri gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Yakın zamanda Sirkeci dışında başka bir yerde görebiliriz kendisini. Öte yandan umarım kendisi ile ilk tanıştığımız gün sahip olduğu amatör ruhunu kaybetmez. Vedat Milör ve Ayşe Arman bu restoranı yazdığından bu yana olabilecekler konusunda endişeliydim ben.  Bakalım neler olacak.

Stefan Zweig: Vicdan Zorbalığa Karşı, Satranç ve Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Stefan Zweig ile ilk tanışmam ne yazık ki bundan sadece bir kaç ay öncesine dayanıyor. İlk okumaya başladığım kitabı Vicdan Zorbalığa karşı ya da Castello Calvin’e oldu. Başta kitabın adı her ne kadar korkutsa da gecenin bir saatinde elime alıverdiğim bu kitap beni derin düşüncelere sevk etti. Bundan nerede ise 500 yıl önce dünyanın başka topraklarında yaşananların bugün farklı topraklarda nasıl da tekrar ettiğini, herşeyin insan doğası ile ilintili olduğunu bana bir kez daha hatırlattı.

stefan ZweigKitaplardan da biraz bahsedeceğim ama Zweig’ın enteresan  bir hayat hikayesi var. 1881’de Viyana’da varlıklı bir ailede doğmuş. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve Latince öğrenmiş. Aynı zamanda bir gezgin. Daha o zamanlarda dünyanın farklı kıtalarına ayak basmış. İki dünya savaşını da görmüş ve II. Dünya Savaşının sonunu beklemeden 1942’de sevgilisi ile birlikte Brezilya’da intihar etmiş. Hikaye ve romanlarının yanında biyografileri de çok ses getirmiş. İntiharının sebebinin Hitler Almanyasının yazarın üzerinde yarattığı depresyon olduğu söyleniyor. Avrupa kültürünün Hitlerin ayakları altında yokolduğunu görmek yazarın intiharına neden olmuş.

Arkasında bıraktığı intihar mektubunda ise şöyle yazmış:

“Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeğe kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanım konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu, ama 60 yaşından sonra, yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi. Böylece, ruhsal çalışması, her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor.

Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler, ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castello Calvin’e elimden bırakamadan okuduğum bir kitap oldu. Protestanlığın ortaya çıkışının ardından, aslında din özgürlüğü için başlayan reform hareketinin özgürlükler için ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu anlatıyor bu kitabında Zweig. Bugün bize çok tanıdık gelen durumları akıcı bir dille ve felsefi arkaplanını da vererek anlatmış yazar. İnsanların güvenlik duygularının özgürlüklerini nasıl elinden aldığını, düzen ve intizamın yaratıcılığı nasıl öldürdüğünü çok güzel bir şekilde göstermiş.

ZWEIG

İnsan doğasından bahsederken, nihai barışı getirecek bir düzen kurma tutkusunun, özellikle de bir neslin ideallerini, ateşini ve renklerini yitirdiği anda ortaya çıkan karizmatik ve etkileyici bir adamın toplumun geri kalanı üzerinde nasıl bir güven tesis ettiğini  anlatmış. Ancak tüm idealistlerin ve ütopyacıların neredeyse her zaman, zaferlerinin hemen ardından, talihsiz bir biçimde ruha ihanet ettiklerini de söylemeden geçmemiş. Baskıcı rejimler söz konusu olduğunda aydınları sulayarak, sorumluluk alıp konuşmaktan ve eleştirmekten kaçınmalarının ne büyük  felaketlere yol açtığından bahsetmiş.

Bana kalırsa bu kitap zamansız bir kitap. İnsanoğlunun içerisindeki hükmetme, yönetme isteği ve başka düşünceye hayat tanımama, başka bir fikri en büyük düşman olarak görme dürtüsü sanırım benzer senaryoların farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda tekrarlanmasına sebep olacak.

Zweig’ın okuduğum ikinci kitabı Bilinmeyen Bir Kadının mektubu oldu. Yazar bu kitapta bir kadının kendisinden haberdar olmayan bir erkeğe duyduğu aşkı anlatıyor. Öyle detaylar var ki gerçekten de bir erkeğin kadın hakkında bu şekilde bir incelikte yazabilmesi biz okuyucular açısından çok güzel bir tecrübe. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu  ilişkilerin maddi ve manevi boyutu üzerine iç acıtan bir kitap.  Bir adama aşık bir kadın ve duygusal olarak o kadının hiç farkına varmamış bir adam. Bakmış ama görmemiş bir adam. Olayı aşk açısından düşünmeyi bir kenara bırakırsak çevremizdeki insanların ne kadarına anlamak için bakıyoruz acaba diye düşündüm kitap bitince. Günlük maddi hayatımızda, nerede gezdiğimiz, nerede yediğimiz, kimi tanıdığımız bizim gerçekte kim olduğumuz sorusunun o kadar önünde ki, çoğu zaman ilişkilerde birbirimizin insan boyutunu hiç göremiyoruz bile.

403178

Satranç okuduğum üçüncü Zweig kitabı oldu. Burada insanın izole edilmesinin ve uzun süre kendi kendi ile başbaşa kalmasının ne kadar zor bir tecrübe olduğu anlatılıyor aslında. Okumak isteyenler için kitabın sürprizini kaçırmak istemiyorum o yüzden fazla bahsetmeyeceğim. Sadece bu kitap bana hayatımız boyunca en zor yüzleştiğimiz ve kendisi ile kalmaktan en çok korktuğumuz insanın yine kendimiz olduğunu gösterdi.  Satranç gerçekten çok etkileyici bir kitap. Kısacık bir solukta biten cinsten ama aklınızda derin izler bırakan bir kitap. Okurken aklıma iki şey geldi. İlki Asya’daki sessizlik tapınakları geldi. İnsanların inzivaya çekilip, kimse ile konuşmadan kendi kendilerine kaldıkları tapınaklar. Kaç günü kimse ile konuşmadan, kalemsiz, kitapsız, internetsiz geçirebiliriz acaba? Özellikle bizim gibi çabuk sıkılan insanların çağında. İkincisi ise hücre cezasına çarptırılan insanların ruh hali. Bu kitap özellikle Hitler Almanyasının insan benliğini yok edebilmek için ne kadar gaddar olabildiğinin çok güzel bir göstergesi.

satranç

Bu kadar geç tanıştığım Zweig’ın başka kitaplarını okumayı dört gözle bekliyorum. Sizin de ilginizi çekeceğini düşünüyorsanız vakit geçirmeden okumanızı tavsiye ederim. Kitapla kalın.

Tiyatro üstüne yemek: Blam, Eataly

Geçen haftasonu açtığımız tiyatro sezonuna bu hafta farklı tarzda bir gösteri ile devam ettik. Zorlu PSM’de yaklaşık 1 hafta boyunca sergilenen Blam‘ı izlemek üzere Cumartesi günü yollara düştük. Oyunun saatini yanlış hatırlayınca az daha kaçırıyorduk ancak 10 dakika gecikme ile salondaki yerlerimizi alabildik. Sıradan bir ofiste çalışanların hayalgücü ve yaratıcıkları ile nasıl da bir aksiyon filmi atmosferi yaratılabildiğini görmüş olduk böylece. Su bidonundan sevgili, elbise askısından makinalı tüfek, masaların üzerinde gezinen, florasan lambayı salıncak gibi kullanan birbirinden akrobatik hareketler yapabilen dört ofis çalışanı… Oyunda tek bir söz duyamıyorsunuz ve bütün hikayeyi gösterdikleri fiziksel performansla anlatıldığını görüyorsunuz.  Sözsüz olması benim görebildiğim kadarı ile epeyce yabancı izleyiciyi de salona çekmeyi başarmıştı. Dört kafadarın poker oynadıkları sahnede sanki tiyatroda değil de sinema filmi çekiliyormuşçasına kamera etraflarında dönüyor hissi vermeleri, hatta seyirci tam görsün diye masayı yan yatırmaları gerçekten hoş fikirlerdi. Ayrıca benim görebildiğim kadarı ile Bruce Lee’den and Jackie Chan’e, Terminator’dan Star Wars’a pek çok oyuncuya ve kült filme de referans verdiler.

BLAM_banner_595x280pix.indd

Günümüzde sıradan ofislerin demode olup, çalışanlarına farklı dinlenme alanları sunabilen daha yenilikçi ofisler ön plana çıkıyor. Bu sayede çalışanların verimliliklerinin artırılması ve hatta kendilerini evlerindeki kadar rahat hissetmeleri arzulanıyor. Belli ki bu fikirden doğmuış bir oyun Blam. Çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim ama değişik bir gösteri islediğimiz kesin. Ancak benden daha genç bir izleyici kitlesi için de gayet etkileyici olabilir diye düşündüm oyundan çıkarken. Bu arada ilk kez Zorlu’nun drama sahnesinde bir oyun izledik. Ben salonu çok beğendim. Kimse kimsenin önünü kesmiyor ve nerede oturursanız oturun sahneye hakim konumda kalıyorsunuz. Böyle salonların sayısının artması en büyük dileğimiz.

Oyundan sonra Zorlu Center’a pek yolumuz düşmediği için acaba değişik bir restoranda yemek yiyebilir miyiz diye bakınırken, Eataly’i görünce şüphe etmeden içeri girdik. Geçen yıl New York’ta görüp bayıldığımız Eataly’nin bu kadar kısa bir süre sonra İstanbul’a gelmesi tabi ki çok sevindirici idi ama nedense bir türlü gidip de görememiştik.

Kocaman bir market burada da kurulmuş. Restoran bazında, makarna ve pizzaya yoğunlaşmış gibi görünüyorlar. Et restoranını görmekle birlikte balık için ayrı bir bölüm gözüme çarpmadı. Belki de ikinci ve daha detaylı bir ziyareti hakediyor Eataly.

İlk istediğimiz başlangıç tabağı çok lezzetliydi. Jambon ve mozarella tabağına bayıldım. Normalde mozarellanın çok anlamsız bir peynir olduğunu düşünürüm ancak iyisini bulunca da kaçırmam. Bana göre iyi mozarella süt kokmalı!

IMG_20141206_172334Arkasından gelen pizza da çok lezizdi ancak makarnaya o derece bayılmadım sanırım. Yine de sadece tek bir şans vermek doğru değil bence. İyi ki açılmış Eataly! Başka bir zamanda bu defa daha rahat bir zaman diliminde yeniden uğrayacağım mutlaka.

IMG_20141206_174027

 

Su gibi akıp giden bir haftanın ardından… mutfak halleri ve atlas kasabı…

Bir haftayı daha bitirmiş hafifçe huzursuzlanarak Pazartesiyi beklerken yapılacak en güzel şeylerden biri sanırım mutfağı topladıktan sonra bulaşık ve çamaşır makinelerini çalıştırıp, salonda kanepeye yayılıp blog yazmak. Köşede uyuyan bir kedi, bir fincan çay ya da kahve, televizyonda home TV açık.  Çamaşır yıkandıktan sonra onları çıkarıp asmak, kuruduktan sonra sınıflandırıp katlamak, ütüye hazır hale getirmek haftasonu yapmaktan çok sıkıldığım ama zamanında yapmazsam hafta içerisinde ciddi anlamda acı çekmeme sebep olan işler. Eğer tüm bunları zamanında yapmışsam, Pazartesi akşamları temizlik bittikten sonra eve gelmek gerçekten büyük bir keyif. Düşünsenize tertemiz bir ev, ütülenmiş kıyafetler!

Bu aralar kendime bir takım rutinler yaratmaya uğraşıyorum. Mesela akşamları çok geç yatmamak ve tatil günü de olsa bile sabah geç kalkmamak. Dışarıda yediğimiz yemeği en azından sadece haftasonu ile sınırlamak ve haftaiçi mutlaka ev yemeği yemek. Akşamları elimi yüzümü yıkadıktan sonra hayatımda ilk kez sahip olduğum gece kremini! sürmeyi unutmadan yatmak. Normal şartlar altında haftada bir yüzüne krem süren biriyim ben. Öyle ki ellerim, dudaklarım çatlamadan krem sürmek de aklıma bile gelmez. Dolayısı ile gece o kremi sürüp yatmak benim için çok büyük bir aşama.

Akşamları evde yemek yapma konusunda kolaya kaçmaya ve  balık ve kırmızı et üzerinden gitmeye devam ediyorum.Somon balığı filetosunu alıp dilimleyip buzluğa  atıyorum. Akşam işten gelince çıkarıp telfon tavaya koyup üzerine baharat ve tuz ekleyerek normal bir teflon balık tavasında ızgara yapıyorum. Sanırım yer yüzündeki en pratik yemeklerden biri ızgara somon.  Yanına hızlı bir şekilde yaptığım salata ile akşam yemeği hazır oluveriyor.

IMG_20140308_204317Ya da eğer balıkçıya uğrayabilmişsem, fırında nefis bir tepsi ızgara balık yapabiliyorum. Yani bizim evde balık benim işim!

IMG_20141110_190738Kırmızı et meselesi benim için hep sıkıntı yaratan bir konu idi. Pişirmeyi de beceremezdim, iyi et nereden alınır onu da bilemezdim. Mutfak malzemesine benden daha da meraklı olan kız kardeşim bir gün elinde demir döküm bir tava ile  gelip akşamına Günaydın’dan aldığı bonfileleri lokum gibi pişirince bu işe evde merak saralım bari dedik. Gittim bir demir döküm tava da ben aldım.  Ama işin kolayına kaçıp eti hep kardeşime pişirttirmeye devam ettim. :)

staubKarşıya taşınınca bu defa Atlas Kasabı ile tanıştık. Normal kasaplara kıyasla daha pahalı ama şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmamış bir kasap. Etler lokum gibi, köfte yapmak için çektirdiğim kıyma mis gibi. Bu arada kardeşim bu  burgerci işi köfte olayına girdi hatta onunla da kalmadı evde kendi barbekü sosunu yaptı. O etle bu derece haşır neşir olurken ben kenardan izleyip bu güzelim ızgaraları mideye götürmeye devam ettim. Aşağıda bir pazar günü mutfağımızdaki hamburger operasyonunu görüyorsunuz.

IMG-20140423-WA0001

IMG_20140423_200947

İşte bu iştah açıcı görüntülerin ardından sonunda ben de kırmızı etle haşır neşir olmaya başladım. Köfte yapma tekniklerimiz farklı olsa da, ızgara antrikotu, bonfileyi artık evde yapabiliyor olmaktan çok büyük mutluluk ve gurur duyuyorum:)  Dakika tutarak pişirdiğim etler hem pamuk gibi yumuşak hem de sulu ve lezzetli :)

IMG_20140426_195817Gönlüm istiyor ki et hakkında daha çok şey bileyim ve evde uygulayabileyim. Şimdilik en basiti ile başlamak bile beni mutlu etti. Bakalım ilerleyen günlerde evde neler pişirebileceğiz. Herkese lezzet dolu haftalar….

Tiyatro: Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi

Ankara’dayken ne kadar çok tiyatroya giderdim… İstanbul’a taşındıktan sonra epey bir süre farklı oyunlara gittikten sonra  tam anlamıyla etkileyen bir oyunla karşılaşamayınca  yeniden bilet almaya elim gitmedi. Böylece uzunca bir süre tiyatro benim hayatımdan çıkıverdi. Geçen hafta bir akşam Biletix’te gezinirken gözüme iki oyun çarptı ve arka arkaya her ikisine de bilet aldım. Biletlerimizden ilki bu haftasonu içindi. Tek kişilik bir oyun olan “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” yi izlemek için akşam üstü saat 7 gibi evden çıkıp Trump Towers’ın yolunu tuttuk.  Önce gidip biletlerimizi aldık. Arkasından da epeydir merak ettiğimiz Trump Caddeye çıktık. Meğer aynı akşam burada Levent Yüksel konseri varmış. Alışveriş merkezinin tepe katındaki açık hava mekanda, restoranlar, publar yan yana sıralanmış. Üstelik bir de konser var! Gerçekten AVM fobisinden muzdarip olup bu tip yerlerden uzak duranları bile cezbedecek bir ortam. Seçeneklerimize bakıp değişiklik olsun diye Ranchero‘ya  oturuverdik. Yemek siparişini verdik ki Levent Yüksel sahneye çıktı. Bu arada adım atacak yer kalmamıştı sahne tarafında. Levent Yüksel hepimizin dilinde yer etmiş şarkıları söylerken biz meksika usulü yemeklerimizi midemize yuvarlamakla meşguldük.

trump caddeAdam’a oyunun tek kişilik olduğunu söylediğimde biraz işkillendi sıkılır mıyız diye. Ne yalan söyleyeyim benim içimde de benzer bir korku vardı. Bu kadar zaman bekledikten sonra gideceğimiz oyundan yine mutlu ayrılmazsak bir daha tiyatro kapısıdan ne zaman gireriz diye düşünmeden edemedim.

Yemek bitince salona indik ve çok geçmeden oyun başladı. Bizim sahnede beklediğimiz Sumru Yavrucuk bir trans kadını kılığında hemen yanıbaşımızdaki kapıdan giriverdi. O andan itibaren  90 dakika hepimizi hipnotize etti. Zaman zaman bizi de oyunun içine kattı, sürekli konuştu seyirci ile, çok acıklı bir hikayeyi kah güldürerek, kah hüzünlendirerek anlattı. Tek başına oynadığı oyunda aynı anda pek çok karakteri canlandırdı. Kapıcının karısı, oğlu, kocası ile başlayıp, asker babasını, annesini, aşklarını anlattı. Bizim için sadece bir tiyatro oyunu ama bazıları için hayatın ta kendisi. Sumru Yavrucuk o kadar güzel oynuyor ki kimi zaman oyundan kopup sadece onu izliyorsunuz. Bazı anlar aklınızda yer ediyor… Annesini üzmemek için allahım bana yardım et, beni düzelt diye başlayan kimlik bunalımının, devamında yalnız ve kimsesiz bir hayata dönüşümü gibi.. Annesi olmayan, babası olmayan, kadın olmadığı için kocası, erkek olmadığı için karsı olmayan Umut’un hikayesi… Uzaylı gibi hissediyor kendini bu hayatta, sanki bu gezegenden değil de tek başına kalakalmış dünyada… Bir kızı olsun istiyor… Sarılmak, sarmalanmak, aile kurmak… Annesini arıyor her gün aynı saatte, annesi cevap vermiyor, sessizce telefonda Umut’un sesini dinliyor…

sumruyavrucuk

Oyun su gibi aktı gitti ve biz hüzünle ama iyi bir oyun ve muhteşem bir oyuncu seyretmiş olmanın verdiği huşu ile salondan ayrıldık. Gözümüzün önünde yaşanan zor hayatları hatırlamak için güzel bir vesile oldu.  Son olarak Trump’ın tiyatro salonunu da beğendiğimi söylemem lazım. Bundan sonrasında takipte olacağız. Yaşasın tiyatro!

Ev halleri: Pastel, Guaj, Gazlı, Kuru Boyalar ve Mandala….

Aralık ayının ilk günü geldi bile. Alışveriş merkezleri çam ağaçlarını çıkardılar. Yeni bir yıl yine kapıda. Havalar ise içimizdeki coşkuya inat kapalı. Hava bozdukça eve tıkılıyorum haftasonları… Tam kanepede pinekleme zamanı. O kadar zevkli ki saatlerce internette gezip, arada bir film izleyip, yemek yapmak, üzerine bir de çay demlemek, yanında bir kitap okumak… Bu aralar filmler ve kitaplar arasında dansediyorum. Hafta içi es geçtiğim kahvaltıları haftasonu ediyorum. Daha keşfedecek ne çok şey var diye düşünüp daralmıyorum ve sanırım kendime biraz zaman tanıyorum. Kendimi dinlemeye, içime dönmeye ve hayatın hızından, stresten, koşmaktan bozulan dengemi yeniden yerine oturtmaya çalışıyorum.

Ben ne yapıyorum, amacım ne, derdim ne sorularının yeniden kafamda döndüğü bir yaz geçirdim. Hayatın merkezine işi koyup fır fır etrafında döndüğüm bir yaz… Oysa ki işin benim etrafımda dönmesi gerekmiyor mu? İşte bu saçmalığı farkedince sanırım kendime bir dur dedim. O günlerde nedense içimdeki bir ses elime bir fırça alıp ne bulursam boyamam gerektiğini söylüyordu. Benim gibi resme kabiliyeti olmayan birinin içinde böyle güçlü bir duygu hissetmesi ilk etapta bana biraz saçma geldi. Üstelik canım öyle kursa falan gitmek de istemiyor… İstediğim tek şey bir fırça ve boya… İşte bu garip hislerle dolduğum bir haftasonu City’s’deki Nezih Kırtasiye’ye girdim. Hızlı hızlı rafların arasında gezinerek acaba boya malzemeleri nerededir diye aranırken bir erkek sesi “Size yardımcı olabilir miyim?” dedi. Tabi Guaj boya ve boya malzemesi almak istiyorum dedim. Adam sordu çocuk için mi diye. O anda kendim için istiyorum demeye utanıp, “Evet, çocuk için diye cevap verdim.” “Kaç yaşında?” diye sordu bu defa adam. Bir saniyeden daha kısa bir sürede kendi resim yeteneğimi düşünüp “10 yaşında” dedim. 10 yaşında bir çocuk belki de benden çok daha iyi resim çiziyordur… Ama zaten benim derdim resim yapmak değil boyamak değil miydi.  10 yaşındaki bir erkek çocuğu!!! için gerekli tüm resim malzemesini aldıktan sonra dükkanı terkettim. Niye erkek çocuğu dedin derseniz eğer yalan söylüyor olmanın verdiği huzursuzlukla olabildiğince hedefi kendimden uzaklaştırmaya çalıştım sanırım!

Eve koşarak gelip bir bardağa su doldurup açtım guaj boya tüplerini ve başladım boyamaya…. Boyadıklarım inanın bir şeye benzemiyor… Ama büyük bir meditasyon kaynağı o kesin… Aynı hafta bir arkadaşım bana mandala denilen bir şeyden bahsetti. O mandala dediğinde ben bunu önce bandana diye anlayıp kumaş mı boyuyorsun dedim!!! Anlayacağınız cehalet bende diz boyu. Biraz araştırınca mandalanın hinduizm ve budaizmde evreni temsil eden manevi ve ruhani bir sembol olduğunu öğrendim. Daire şeklindeki mandalalar içeriden dışarıya ya da dışarıdan içeriye boyanarak bir nevi meditasyon yapmanızı sağlıyormuş. Bunu duyar duymaz önce Türkiye’deki kitapçıların online sayfalarına baktım, bulamayınca Amazon’a yöneldim ve kendime çeşit çeşit, mandala ve hatta büyükler için boyama kitabı siparişi verdim. Kitaplar gelene kadar da kuru boya, pastel boya her türlü boyayı temin edip eve depoladım. Şimdilerde güzel bir müzik açıp, oturuveriyorum salondaki yemek masasına, boyuyorum da boyuyorum. Taşırmadan bütün dikkatimi vererek yaptığım bu boyama işlemi beni nerede ise hamama gidip iki kese attırmış, bütün toksinlerden arınmış gibi rahatlatıveriyor.

Denemek isterseniz illaki benim gibi internetten kitap siparişi vermek zorunda değilsiniz. Hazır mandala örneklerini internette bulup çıktısını da alabilirsiniz. Eğer aranızda resim yapmaktan korkan ama bir şekilde eline boya kalemi almak isteyenler var ise size çok tavsiye ederim. Biraz çocukluğumuza dönmenin hiç sakıncası yok :)

mandala

coloring

Kıbrıs gezi notları: Girne 2

Uzun bir aradan sonra yine buradayım. Bu geçtiğimiz 4 haftada o kadar çok şey oldu ki yine bana Kıbrıs  seyahati bundan aylar önceydi gibi geliyor. Bir yandan İstanbul’da hayat son hızla akarken araya giren iş seyahatleri bende sanki 2-3 hayatı aynı anda yaşıyormuşum hissini uyandırmaya devam ediyor. Kendimi kopyalamak istiyorum sıklıkla. Biri iş için seyahat eden diğeri İstanbul’da daha düzenli bir hayat süren iki hayatım olsun istiyorum. Biri her akşam evde yemek pişirsin, kitap okusun, resim yapsın, müzik dinlesin, tiyatroya, sinemaya gitsin. Diğeri yeni gördüğü şehirlerin tadını çıkarsın. Bu hayali tek bedenim ve tek ruhumda birleştirmek durumundayım şimdilik. Aslında bu da zevkli ancak bazen uykuya hasret geçen gün ve geceler ve kapının önünde bir valizle devam eden koşturmacayla yukarıda saydıklarımın çoğunu aksatabiliyorum. Uzun zamandır aklımda olan bir konu iş hayatını ve özel hayatı dengelemek. İş benim için hep çok öncelikli bir konu oldu şimdiye kadar. Bundan sonra da öyle olacak ancak yeni bir yaşa daha gidiğim bu Kasım ayında belki de bu dengeyi biraz daha kendi tarafıma çekmek gerektiğini hissediyorum. O yüzden kendi kendime yapmaya çalıştığım, alışkanlık haline getirmeye çalıştığım yeni konular var ama bu yazının konusu değiller. Onları daha sonra anlatacağım. Şimdi bu kapalı, yağmurlu ve cidden karanlık İstanbul gününde  güneşli, ışıl ışıl parıldayan mavi denizi ile Kıbrıs’a yeniden gidelim.

Girne’nin çok sevimli bir şehir merkezi var.. Limanı hem çok fotojenik. Dönüp dönüp aynı yerlerin resimlerini kaç kez çektim gerçekten bilmiyorum. Kocaman bir kalesi var. Benim şimdiye kadar gördüğüm bu kadar sağlam kalmış en büyük kale sanırım.

download

Bir sabah otelden çıktıktan sonra ilk iş liman tarafına yürüyüp oradan da kaleyi gezmeyi planladık. Kaleyi gezmek 3-4 saatimizi aldı! Siz oradan anlayın büyüklüğünü.

Girne Limanı

Kalenin tam olarak hangi tarihte yapıldığı halen bilinmiyor ancak kazı çalışmalarının verdiği  bilgiler  kalenin Girne’yi Arap akınlarından korumak üzere 9. yy’da inşa edildiğine işaret ediytormuş. Zaman içinde Lüzinyanlar tarafından eklemeler yapılmış ve Venedikliler tarafından da kale güçlendirilmiş. Venedikliler kaleyi ele geçirdiklerinde, Osmanlı saldırılarına göre yeniden inşa etmişler ancak bu önlemlere rağmen 1570 yılında kaleyi Osmanlılar’a teslim etmişlerdir. Kale hakkında en ilginç gerçek tarihte hiç bir saldırı sonucu ele geçirilmemiş olması.

Girne Kalesi

Girne Kalesi

IMG-20141026-WA0003

IMG_20141026_111545-EFFECTSKalenin içerisinde bir  de Batık Gemi Müzesi var. Müze denizden çıkarılmış en eski ticari gemiye evsahipliği yapıyor. M.Ö. 300 yılları civarında, Girne kıyısından bir mil açıkta şiddetli bir fırtına sonucu batmış. Akdeniz’de İskender’in ölümünden sonra kurulan Hellenistik krallıklar dönemine ait olduğu biliniyor. 1969 yılında uzmanlar tarafından deniz tabanından çıkarılan gemi parçaları tekrar bir araya getirilmiş ve sergilenmeden önce özel bir koruyucu işlemden geçirilmiş. Müzede geminin son yolculuğunda taşıdığı 400 şarap amforası, 9.000 badem, 29 değirmen taşı, 4 ahşap kaşık, 4 kavanoz yağ, 4 tuz potası burada sergileniyor.

IMG_3130

IMG_3129

IMG_3132

Kaleyi gezidkten sonra limanda oturup bir yemek yedik. Bütün restoranlarda fiks bir fiyat ve menü var nerede ise. 10 çeşit bedava meze dedikleri bir uygulamaları var lakin aldanmayın. Keşke hiç bedava meze getirmeseler de o mezeleri daha düzgün yapıp parayla satsalar. Ortalama bir yemek yiyerek kalkıyoruz ve ara sokaklara dalıyoruz.

IMG_20141027_103436-EFFECTS

IMG_20141027_103042

IMG_20141026_162544

IMG_20141026_161939İşte böylece bir gezinin daha sonuna geldikten sonra yeniden İstanbul’un yolunu tutuyoruz. Mavi gökyüzü ve beyaz pamuk gibi bulutları arkamızda bırakıp rutin yaşantımıza dönüveriyoruz. Yakın zamanda güneşli günler görebilmek dileğiyle herkese mutlu haftalar.

IMG_20141027_114014

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 121 takipçiye katılın