Kıbrıs gezi notları- Girne 1

Kıbrıs benim gözümde her zaman ünlülerin gidip kumar oynadıkları bir yer olmuştu. Kumar daha önce Macau yazısında da bahsettiğim gibi beni hiç mi hiç cezbeden bir şey değil. Hatta bu uğurda harcanan savurulan zamana da, paraya da çok acıyorum ben. Kıbrıs’tan uzak durmamın sebeplerinden biri de sıcak denizlerden ziyade serin suları tercih etmiş olmam olabilir.

Planlama yaparken beni en çok cezbeden şeylerden biri uçak biletlerinin gidiş dönüş 400 küsur lira gibi bir rakama denk gelmesiydi. Atatürk’ten uçup Sabiha Gökçene indik. Gelin görün ki Kıbrıs ucuz bir yer değil. Burada sezon sonunda olduğumuzu da göz önünde tutmak gerekiyor tabi. Kaba bir hesapla, gidiş dönüş havalimanı transferlerini 210 TL’ye, Mağusa’dan Girne’ye transferimizi ise 150 TL’ye ayarladık. Bu rakamlar büyük olasılıkla pazarlığa tabi. Ben havalimanı transferlerini internetten ayarladığım için pazarlık etmedim. Mağusa-Girne yolu için ise ilk olarak 180 TL istediler sonra 150 TL için anlaştık. Oteller ise Türkiye’deki sezon fiyatları civarındalar.  Bir notum da ödemelerin şekli ile ilgili. Kıbrıs’ta otellere rezervasyon yapmak istediğinizde parayı peşin olarak önceden ödemenizi istiyorlar.  Bu defa Booking.com’dan ayarlayamadım konaklamamızı o nedenle otellerle doğrudan konuşunca ödemelerini de daha gitmeden yapmış olduk. Taksi transfer için de yine önceden %25 oranında kapora göndermenizi istiyorlar. O nedenle planlama yaparken bunları dikkate almakta fayda olabilir.

Girne de Mağusa gibi bizi güneşle karşıladı. Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra bir taksi çağırarak hiç beklemeden gezmeye başlamak istedik. İlk etapta planımız sadece Bellapais manastırını gezmekken, taksiciyi de sevmemizin etkisiyle nerede ise akşam saat 7′ye kadar süren bir tur yaptık.

Kısa bir yolculuktan sonra vardığımız Bellapais Manastırı da gerçekten çok estetik bir yapı. Girneyi tepeden gören Manastır kendisi ile aynı ismi taşıyan bir köyün içerisinde yer alıyor. Girnenin zenginlerinin epeyce rağbet ettiği bir bölge imiş burası. Köy çok şeker, turistik bir tatil kasabası havasında, müstakil evler, çiçekler, kafeler, restoranlar hepsi yanyana dizilmişler burada.

Burada dikkatimizi çeken şeylerden biri Kıbrıs Bayrağı ile Türk Bayrağının yan yana dalgalanıyor olması. Ben Kıbıs’ta kendimi Türkiye’de gibi hissetmedim. Bana kalırsa apaçık başka bir ülke hissiyatını veriyor burası insana. Aynı dili konuşmak, TL harcamak da bu hissi değiştirmiyor. Pek çok açıdan Türkiye’ye bağımlı olmakla birlikte yine de adanın başka bir yer olduğunu hemen algılıyorsunuz.

Bellapais Manastırı, Fransızca “Abbaye de la Paix” yani “barış manastırı” isminin zaman içinde bozulması ile bugünkü Bellapais adına ulaşmış. Türkçe ismi Beylerbeyi olarak degiştirilmiş,  halk arasında ise Balabayıs olarak biliniyormuş.   MS 12. yüzyılda Roma döneminde inşa edilen temeller üzerine inşa edilmiş ve orta çağda yapılan eklentilerle gotik mimari özelliğini kazanmış. Manastır klasik müzik konserleri ve çeşitli müzik festivallerine ev sahipliği yapıyormuş. Kıbrısın Osmanlılar tarafından alınmasının ardından manastır, Yunan ortodoks kilisesine verilmiştir. Bir rivayete göre avlusundaki dört selvinin altında dört rahibenin mezarı varmış.

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais Manastırı

Bellapais ManastırıManastırda yaklaşık 30- 40 dakika kaldıktan sonra bizi bekleyen taksimize atlayarak bu defa Saint Hillarion’a doğru yola koyuluyoruz.  Saint Hillarion bir kale. Bu kale, kuzey kıyıdan gelmesi muhtemel Arap saldırılarına karşı Beşparmak Dağları üzerinde kurulan kalelerden biri imiş. Diğer bir kale Girne Kalesi benim orada olduğumuz süre boyunca adını duyduğum bir diğer kale ise Buffavento kalesi. St. Hillarion deniz seviyesinden 700 metre yüksekte iki tepe üzerine kurulmuş. tepeye doğru tırmanırken burada nasıl yaşamışlar diye düşünmeden edemiyor insan. Kalede bir manastır ve kilise de mevcut. Kıbrısta bir süre hakimiyet kuran Lüzinyanlar burayı yazlık mekan olarak kullanmış! Lüzinyanların ismini Kıbrıstaki tarihi mekanları gezerken pek çok kere duyuyorsunuz.

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. Hillarion

St. HillarionKraliçe penceresi….

St. HillarionZirve…

St. HillarionZirvedeki dilek ağacı…

St. HillarionYorucu ama bir o kadar keyifli bir tırmanışın ardından zirveye ulaşınca benim gibi yükseklik korkusu olmayan biri bile cidden tedirgin olabiliyor. Size de tavsiyem eğer her hangi bir sağlık sorununuz yoksa mutlaka zirveye kadar çıkmanız yönünde.  Bu yolu yakşalık 15-20 dakikada geri inerken yolda karşılaştığımız herkes daha ne kadar var diye soruyordu. Şoförümüz Yakup’un söylediğine göre 999 basamak varmış, ancak kalenin farklı bölümlerini gezeyim derken kimi zaman çıktığınız merdivenleri inip başka bir yerden yeniden çıkıyorsunuz o yüzden bu hesap ne kadar doğrudur bilemiyorum. İndikten sonra Yakup bize soruyor şimdi mavi eve mi gitmek istersiniz yoksa yemek yemek mi diye. Sabah Mağusa’da erken kalktığımız ve bir o kadar da enerji harcadığımız için bizim tercihimiz yemekten yana oluyor. Aslen Trabzonlu ama 40 yıldır Girne’de yaşayan Yakup bizi Kuzey Kıbrıs’taki tek Rum köyü olan Koruçam’a götürüyor.

İşte Yorgo’nun Restoranı…

Yorgo Kasap Restaurant

Yirmilik bir rakı söyleyip zaten fiks menü olan yemeklerin gelmesini bekledik. Bu ufak lokantanın girişine yerleştirilmiş kocaman küpler var. Servis edilen etler bu küplerde pişiriliyor.

Yorgo Kasap restoran Girne

IMG_20141025_160154

Keyifli bir yemeğin ardından bu defa Mavi Köşke doğru yola çıktık. Yakup Köşkü o kadar çok abarttı ki ben gördüğümde pek de etkilenmeyeceğim diye düşündüm yol boyunca. gelin görün ki köşkün inşa tarihi 1957 olunca işler değişti tabi. Mavi Köşk şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işletilen bir müze. İçeride periyodik olarak turlar düzenleniyor ve askerlerden biri size köşkün bütün tarihçesiyle birlikte eşyaların yapıldığı malzemelere kadar anlatıyor. tahmin edebileceğiniz üzere biraz didaktik bir tur ancak bence verilen bilgiler içerik açısından gayet doyurucu. 1974 yılından evvel bu köşk İtalyan asıllı bir Rum olan Paulo Paolides’e aitmiş.  Paolides Makarios’un avukatı olarak bilinmekle birlikte, aynı zamanda bir silah tüccarı imiş. Ev dışarıdan görünmeyecek bir konuma yaptırıldığı için savaş zamanında Türk ordusuna epeyce büyük zayiat verdirmiş.

Evde süt banyosu yapılabilen bir havuzun yanında, çok sayıda antika ve sanat eseri bulunuyor. Süt havuzunda Sophia Loren’in bile banyo yaptığı söyleniyor. Köşkün içerisinde bir bar ve taverna dahi mevcut. Paolides gelen misafirleri niteliklerine göre farklı renkte masalara oturturmuş. Mafya babaları bir masaya, dostları bir masaya, çocuklu aileler başka renkte bir masaya… Misafir odalarının her biri başka bir renkte yapılırken, çocuk odası farklı bir mekanizma ile depreme dayanıklı yapılmış. Köşkün kocaman bir bahçesi var. Bu bahçede şarap akan çeşmelerden, amfi tiyatro şeklinde ile yapılmış ve topluluklara hitap etmeden önce prova yapmak için kullandığı ve kendi sesinin aksini duymasını sağlayan bir sistem de kurmuş. Şu anda hatırlayamadığım pek çok detayşa birlikte ev gerçekten de anlatıldığı kadar varmış. Önündeki kocaman yüzme havuzu da cabası! 1974 Barış harekatından sonra adadan kaçan Paolides 1986′da İtalya’da öldürülmüş.

Mavi Köşk

mavi köşk

IMG_3087Müzenin içerisinde fotoğraf çekmek yasak, tahmin edeceğiniz üzere eşyalara, tablolara dokunmak yasak. Biz köşkü koltuklara oturup fotoğraf çektiren, tabloları parmaklayan, dokunmayın denildiği halde herşeye dokunan bir insan güruhu ile gezdik. Yaptıkları bu enteresan hareketler kamera ile tespit edilince bir asker gelip önce fotoğrafları sildirdi, daha sonra da eğer bu şekilde davranmaya devam ederlerse turu bitireceklerini söyledi. Ziyaretçiler arasında çocuk olmadığıı ve yaş ortalamasının 30 civarında olduğunu söylemem lazım. Neyse ki tur sonrasında kazasız belasız tamamlandı. Tabi bu insanların inatla antika değeri taşıyan bu eşyalara dokunma isteğini, hele hele kocaman adamların o koltuklarda oturup fotoğraf çektirmesini hiç anlamıyorum. Her yerde kamera olduğunu gördükleri halde bunu yapmaları bir başka enteresan nokta.

Biz müzeden sonra Barış harekatının başladığı çıkarma plajını ve şehitlikleri görüp buradan otele döndük ve yaklaşık yedi buçuk saat süren turumuzu tamamladık. Bu turun bize maaliyeti 350 Tl oldu.  Bir sonraki yazıda sizi Girne Kalesi ve limanına götürerek Kıbrıs turunu bitireceğim. Herkese bol gezili günler dilerim.

Kıbrıs gezi notları- Mağusa

Bu yaz tatil yapamadım diye içten içe sıkılıp dururken belki de yılın son tatil fırsatını yakalayıp Kıbrıs’a kaçıverdik Adam’la birlikte. O kadar kısa bir zaman içerisinde ve o kadar da emin olamadan ayarladık ki herşeyi kafamda çok da fazla bir şeyi büyütmeden uçağa biniverdik. Atatürk Havalimanından kalkan uçağımız bir saat 20 dakika sonra Lefkoşa’ya inmişti bile. Kıbrıs’ın tek havalimanı Ercan Lefkoşa’da. Burada internet üzerinden ayarladığım taksi şoförü ile buluşarak otelimizin bulunduğu Gazimağusa’ya doğru yola çıktık.

Şimdi burada kısaca Kıbrıs’a giriş mahiyetinde bir kaç bilgi vermenin tam zamanı aslında. Trafik  İngiltere’deki  gibi sağdan akıyor. Kullandıkları prizler üç dişli İngiliz prizlerinden. Kıbrıs’ta tek bir şehire ya da otele tıkılıp kalmak istemiyorsanız üç seçeneğiniz var: (1) araba kiralamak, (2) taksi kullanmak, (3) toplu taşıma. Biz her yere taksi ile gittik. Her defasında enteresan taksi şoförleri ile tanıştık. Kesinlikle adayı gezmenin en pahalı yolu ama bir yandan da en konforlusu olduğu kesin. Hemen hemen her yöne taksi fiyatları sabit gibi. Ancak yine de uzun mesafelerde pazarlık etmek mantıklı. Karşılaştığımız şoförlerin büyük bölümü Türkiye’li Kıbrıslılardı. Aralarından sadece biri Kıbrıs’ın yerlisi çıktı. Türkiye’li şoförlerin çoğu Kıbrıslı Türklerin Türkiyeli Türkleri sevmediğinden bahsediyor. Bu bizim Türkiye’de de hep duyduğumuz bir şeydi o yüzden çok şaşırmadık.

Bizim taksici arkadaşların anlattıklarına göre, Kıbrıs Cumhuriyeti doğum kağıdına sahip olanlar Güneye geçebiliyorlarmış. Kıbrıs vatandaşlığını aldıkları halde Türkiye’den göçenler ise geçemiyorlarmış. Kıbrısın yerli halkının çoğu adadaki garantör devletlerden biri olan İngiliz vatandaşlığını almış o nedenle özellikle gençler  birer birer İngiltere’ye göç ediyormuş. KKTC’nin şu anki nüfusu 300 bin kişi imiş. Buna Kuzey Kıbrıs üniversitelerinde okuyan 80 bin öğrenci ve emekliliklerini bu sıcak ve sakin adada geçirmek isteyen  İngilizleri de ekleyince sayı 500 bine yaklaşıyormuş. Öğrenciler demişken bir de enteresan olayı anlatmadan geçmek istemiyorum. Malum her yerden Ebola virüsü vakaları hakkında bir sürü haber duyuyoruz. İstanbul’da uçağı beklerken Kıbrıs uçağında epeyce yabancı olduğunu farkettik, sırada beklerken önümdeki yolcuların elinde Kongo pasaportunu görünce biraz gerilmedim değil. Uçak inene kadar bu kadar çok Afrikalının Kıbrıs’ta ne aradığını düşündük ve bir cevap bulamadık. Meğer Kıbrıs’taki üniversitelerde okuyan yabancı öğrencilermiş bunlar.

Gelelim şehir ve otel seçimine. İlk hedefimiz Akdeniz sloganı ile yola çıktığımız en büyük dileğimiz denize girebilmekti. Dar zamanda yaptığımız araştırmadan sonra farkettik ki denize girilebilecek en güzel plajlar Mağusa’da. Burada bir parantez daha açıp bizim Gazimagosa diye bildiğimiz şehrin adının Gazimağusa olduğunu da hatırlatmakta fayda olabilir. Ben gidene kadar Lefkoşa’yı Lefkoşe, Mağusa’yı da Magosa diye biliyordum. İlk anda dilinize biraz garip gelse de bir süre sonra alışıyorsunuz.  Biz otele vardığımızda akşam saat 4′e geliyordu ki eşyalarımızı odamıza bıraktıktan sonra, güneş sırtımızı ısıtarak batarken masmavi denize bakıp birer içki içmenin tadına gerçekten de doyum olmadı. O saatlerde herkes yavaş yavaş denizden çıkıp dinlenmek üzere odalarına çekilirken biz ne iyi ettik de buraya geldik diye minnet duyarak sahilde oturmaya devam ettik.

Arkın Palm Beach SahiliKaldığımız otel Arkın Palm Beach Hotel. Tam kapalı Maraş bölgesinin yanıbaşında. Kafanızı çevirince 1974 harekatı ile bombalanan otelleri ve ünlü Maraş bölgesinin hayalet şehrini görebiliyorsunuz. Bana nedense bu manzaralar bir parça Beyrut’u hatırlattı. Hemen yasak bölgenin başlangıcında yer alan otellerden birinin bombalandığı ve bu nedenle yarısının yok olduğu söyleniyor. Bombalanma sebebi ise Türkiye’nin müdahalesi öncesinde bu otele yerleştirilen ağır ateşli silahlarla Türk tarafına sürekli şekilde ateş açılması imiş. Ateş açılan mevziler tespit edilince otelin tepesine Türk savaş uçakları bombayı bırakıvermiş.

Maraş bölgesi Kıbrıs’ın en spekülatif meselelerinden biri. Burası ile ilgili öyle şeyler dinledik ki bir kısmına inanılır mı bilmiyorum. 1974′de burada yer alan 42 otelin tamamının 2025 yılına kadar rezerve olduğunu söyledi Kıbrıs yerlisi taksi şofürümüz. Öte yandan Maraş açıkken Antalya gibi Türkiye’deki turizm bölgelerinin kimsenin ilgisi dahilinde olmadığını da iletti kendisi. Antalya’da turizmin 1980 yılından itibaren gelişmeye başladığı doğru ama Maraş’ın kapanması bunda doğrudan etken midir emin değilim. Özetle Maraş eskiden dünya jet sosyetesinin duraklarından biri imiş. Gerçekten de o dönemde bir plajda 42 tane otel olması bu açıdan büyük bir gösterge. Şu anda ise sadece bir ordu evinin olduğu bomboş plajları ile sessiz sakin eski günlerini anan melankolik bir hali var.

Kıbrıs kapalı Maraş bölgesiPlaja gelince gerçekten de efsane…. Burada isterseniz ben susayım ve resimler konuşsun….

Arkın Palm Beach Plajı

Otel beş yıldızlı bir otel, açık ve kapalı yüzme havuzları, buhar odası ve saunası var. Ayrıca dilerseniz masaj da yaptırabiliyorsunuz. Oda kahvaltı ve yarım pansiyon konaklama şansınız var. Yemekler gerçekten de bu tarz oteller için fena değil. Aşçıları Bolu Mengen’den getirmişler. Tatlılar özellikle iyi demeden geçmek istemiyorum.

Arkın Palm Beach HotelBu otel dışında Mağusa’da bir otel daha var- Salamis Bay Conti.  Biraz daha uzaklara gitmeyi göze alırsanız Bafra bölgesine doğru Kaya Artemis ve Nuhun gemisi otelleri de bu yakınlardaki diğer oteller. Biz Mağusa’nin tarihi şehir merkezine yakın olması ve plajlarının çok övülmesi nedeniyle Palm Beach’i tercih ettik, ancak siz daha farklı ve daha lüks bir tatil planlamak isterseniz diğer otel seçeneklerine de göz atabilirsiniz. Otellerin tamamının iyi olduğunu tahmin ediyorum.

Burada dört gün boyunca denize girip kumsalın tadını çıkartmanın, bu berrak sulara bakmanın tadına doyamadım. Kah kitap okuyarak kah bir içkiyle mavilere dalarak gündüzlerimizi tükettik.Benim için tatilin içkisi cin tonic idi.  Yeni keşfettiğim Hendrics cin bir dilim salatalık ve tonik sonra da kızgın kumlardan serin sulara…. Şimdi gelelim asıl güzelliklere… Akşam üstü deniz sefasını bitirdikten sonra bir duş alıp civarda görülecek yerleri gezerken Mağusa’nın tarihi ile büyülendik.

İlk göze çarpan yapı  Lala Mustafa Paşa Camii.  Kuzey Kıbrıs’ın en büyük ikinci camii olan bu eski gotik katedralin orijinal ismi Saint Nicolas Katedrali ve tahmin edebileceğiniz üzere burası bir Katolik ibadethanesi. 1328′de katedral olarak açılmış ve 1571′de Osmanlı Devleti tarafından bölgenin ihtiyacını karşılamak için camiye çevirilmiş. Cami’nin ismi Kıbrıs Fatihi olarak anılan Lala Mustafa Paşa’dan geliyor.  Katedralin girişindeki ağacın bir çeşit tropikal incir olduğu ve 700 yaşında olduğu söyleniyor. Yine rivayete göre adadaki en yaşlı canlı varlık bu ağaçmış ve katedralin inşaatına başlanan sene dikilmiş. Ben bu cami/katedrale bakmalara doyamadım, kaç poz resmini çektim gerçekten bilmiyorum. Özellikle akşam üzeri güneş batmaya yaklaşırken üzerine o kadar güzel bir ışık vuruyor ki anlatamam. O nedenle akşam üstü bir vakitte gezmenizi tavsiye ederim.  Katedralin bulunduğu meydanda pek çok bar/bistro da var. Keyifle burada soluklanıp bu tiyatro dekoru gibi duran güzelliği izleyebilirsiniz de.

Lala Mustafa Paşa Camii

Lala Mustafa Pasa Camii

IMG_2909Şehrin orta yerinde dört duvarı olmasa da iki duvarı zarar görmeden bu güne kadar gelebilmiş Venedik Sarayı var. Şu anda sarayın içi otopark olarak kullanılıyor. İlk olarak adada hakimiyet kuran Lüzinyanlar tarafından 13. yy’da yapılmış olan saray kalıntıları üzerine Venedikliler yeni bir krallık sarayı yaptıkları için bu saraya Venedik Sarayı deniliyor.  Sarayın 16.yy’da yapılmış olan ve halen ayakta olan cephesinde kullanılan sütunların Salamis harabelerinden alınmış olduğu söyleniyor. Sarayın büyük bölümü depremler sonucu yıkılmış.

Venedik Sarayı Mağusa

Venedik Sarayı MağusaAşağıda gördüğünüz dört sütunun taşımakta olduğu üç kemerli saray girişi ise  yaklaşık 10 km uzaklıktaki Salamis Antik Şehrinden getirilmiş. Ortadaki kemerin üst başındaki arma  ise 16. yüzyıldan kalma bir Venedik arması.

Mağusa Tarihi Şehir

Mağusa tarihi şehir merkezi

Tam saray ile bu kemerli giriş kapısının arasında Namık Kemal Zindanı ve Müzesi var. Buradan gezmeye devam ediyoruz ve bakın karşımıza ne manzaralar çıkıyor… Karşınızda Sinan Paşa Camii yani bir diğer adıyla Saint Paul Katedrali…

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii Mağusa

Sinan Paşa Camii MağusaSaint George Kilisesi başka bir muhteşem yapı… O kadar devasa ki gözlerime inanmakta zorluk çekiyorum… Çok gözalıcı… Resimlere bakın ve siz karar verin…

Mağusa Tarihi Şehir

Saint George Kilisesi MağusaDevam ediyoruz ve tüm bu yapıların birbirinden en fazla 500 metre uzaklıkta olmalarına da inanamıyoruz… Gerçekten şehir merkezi bir açık hava müzesi gibi…

Magusa tarihi şehir merkezi

mağusa tarihi şehir merkeziHamam….

Mağusa Tarihi şehir merkezi

IMG_20141022_174336

IMG_20141022_174413Bu arada yavaş yavaş güneşin batmaya hazırlandığını farkediyoruz ve doğru Mağusa kalesine tırmanıyoruz… Güneş bulutlar gerçekten bir acayip burada… İnsan bu görüntüyü görüp de büyülenmez mi?

Mağusa gün batımıGünü batırırken bu defa Tam Lala Paşa Camiinin arkasındaki sokakta bulduğumuz Monk’s Inn’e oturuyoruz. Ağaçların gölgesinde yüksek tavanlı, eski bir ev bara dönüştürülmüş. Burada da birer içki yuvarladıktan sonra akşam yemeği için otelin yolunu tutuyoruz.

Monk's Inn MağusaYazıyı uzattığımın farkındayım ancak Mağusa’da görülmesi gereken iki yerden daha bahsetmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Hemen şehir merkezinde olmasa da yaklaşık 8-10 kilometre mesafedeki Saint Barnabas kilisesi ve Salamis Antik Kenti Mağusa’ya gelmişken görmeden geçilmemesi gereken yerler. Biz o gün kumsalda yürüyüş yapıp biraz geç kaldığımız için az kalsın Salamis’e giremeyecektik ancak becerikli taksi şoförümüz bizi hafiften alacakaranlıkta da olsa bizi içeri sokmayı başardı.

Şimdi dilerseniz önce bir parça Saint Barnabas’tan bahsedelim. Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a dönüp, Hıristiyanlığı yaymak için M.S. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlıyor fakat öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanıyor. St. Barnabas’ın öğrencileri cesedi  bir yeraltı mağarasına gömüyorlar ve göğsüne de St.Mathews’un yaptığı incilin kopyasını koyuyorlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalıyor. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını istiyor. Mezar açıldığında St. Mathews incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilmiş oluyor. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul’a giderek İmparator Zeno’yu bilgilendiriyor ve Kıbrıs kilisesi özerkliğini kazanıyor. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulunuyor ve Manastır 477′de inşa ediliyor.  Burada ayrıca bir de arkeoloji müzesi var. Vaktiniz var ise gezmeden geçmeyin derim.

Saint Barnabas Kilisesi

Her yıl binlerce kişinin burayı ziyaret ettiği ve ikonaları öperek ibadet ettiği söyleniyor.

IMG_2927

IMG_2928

Manastır etrafında ayrıca çok sayıda mezar bulunmuş. Burada gördüklerinizin her biri mezarlıklar. Bu nedenle, Manastır etrafındaki oldukça geniş bir alan  tarıma açılamıyor, yerleşim de  yapılamıyor.

IMG_2944

IMG_2945

Mağusa’da görmeden geçmeyeceğiniz son nokta ise Salamis Antik Kenti.  Tam deniz kıyısında bir antik kent burası. Kuzey Kıbrıstaki en önemli ören yerlerinden biri olduğu söyleniyor. 1952-1974 yıllar arasındaki kazılar sonucunda  ortaya çıkarılmış. Bu Antik şehirdeki kalıntıların tamamının Romalılardan kaldığı söyleniyor. Gladyatörlerin dövüştükleri ve idman yaptıkları gymnasium, amfi tiyatro,  agora ve hamam gibi bölümleri var. Beni en çok eğlendiren şeylerden biri bizi gezdiren taksi şoförünün bilirsiniz Romalılar alemcidir, burada sabahtan akşama kadar sauna, hamam, yüzme havuzunda alem yapıp akşamları sütunlu yolda en güzel kıyafetlerini giyip piyasa yaparlarmış demesi oldu. Gerçekten de her yeri mermer taşlarla ve mozaiklerle kaplı olan bu şehri o dönemde partileri, eğlenceleri, kutlamaları ile hayal etmek mümkün.

IMG_2946

IMG_2947

IMG_2948

IMG_2951

IMG_2952

IMG_2955-001

IMG_2957

IMG_2961

IMG_2967

Mecburen çok hızlı bir tur atmak zorunda kalıyoruz ancak kısa zamanda dahi gördüğümüz şehirden çok etkileniyoruz.  Bu arada Salamis’te gün batarken biz de hızlı adımlarla bu müzeyi terk ediyoruz.  Tek yazıda hem çok fazla resim koyup hem de size bütün Mağusa’yı anlatmak epeyce uzun sürdü. Bir sonraki yazıda size Girne ve civarını anlatacağım. Herkese mutlu Pazarlar…

Macau’da bir gün: kumarhaneler ve tarihi şehir merkezi

Hong Kong’daki son günümüzde dönüş uçağımız gece yarısı olunca acaba ne yapabiliriz diye düşündükten sonra Macau’ya gitmeye karar verdik. Macau ve Hong Kong arasında nerede ise her saatte kalkan feribotlar var. Tıpkı Hong Kong gibi Macau’da Türk vatandaşlarına 30 güne kadar vizesiz giriş imkanı tanıyor. Pasaportunuzu yanınıza almayı unutmamanız ve girişte verdikleri kısa formu doldurmanız Çin’in bu özerk bölgesine de giriş yapabilmeniz için kafi.

Hong Kong nasıl eski bir İngiliz kolonisi ise Macau’da eski bir Portekiz kolonisi. Macau’nun beni cezbeden yanı o kadar gökdelenden sonra kendimi biraz daha Avrupa mimarisinin hakim olduğu bir yerde görme isteği idi. Öte taraftan Macau’nun asıl turistik atraksiyonu kumarhaneleri. Söylenenlere buradaki kumarhanelerde dönen paranın Las Vegas’ı dahi geçtiği söyleniyor. Kumarla arası hiç bir zaman iyi bir insan olmadım. Kumar oynama tutkusu benim pek anlayabildiğim bir duygu da değil. O nedenle kumarhane görmeye pek meraklı olmamama rağmen bir grup olarak çıktığımız kısa feribot yolculuğundan sonra ilk durağımız Venetian Macau oldu. Feribottan indikten sonra hemen limanın dışında gitmek istediğiniz kumarhanenin otobüsüne biniyorsunuz. Otobüsler ücretsiz. Biz de Venetian’ın otobüsünü bulup hemen biniverdik. Bu otel Las Vegas’taki aslının bir kopyası, ama sanırım kesinlikle daha küçüğü değil. Kumarhanelerin devasa boyutları ilk etapta insanı şaşkına çeviriyor. İçeriye girdikten sonra ise yön duygunuzu kaybetmeniz ve isteseniz de dışarı çıkamaz hale gelmeniz çok mümkün. Sigara içenler için ayrı bir bölüm yapmışlar. İstiyorlar ki yerinizden bir an için bile ayrılmayın. Sakın oyunu bırakmayın :) Aynı zamanda herşey o kadar detaylı düşünülmüş ki, çocuklar için Transformers sergisi, isteyenler için kocaman bir alışveriş merkezi, restoranlar ve tabi ki çeşit çeşit oyun masaları.

Venetian Macau- transformersKumarhane içerisinde fotoğraf çekmek yasak. O nedenle size fotoğraf gösteremiyorum. Ancak bol ışıklı bir ortam ve rengarenk kumar makinalarının bana pek cazip geldiğini de söyleyemem. Ancak Venedik gibi tasarlanan alışveriş merkezi pek şık. Venedikten ziyade bir film setinde geziyorsunuz gibi.

Venetian Macau

Venetian MacauBurada yeterince zaman geçirdiğimize inanınca doğru eski şehir merkezinin yolunu tutuyoruz. Hava inanılmaz sıcak ama bu grubun geri kalanını hafiften yıldırsa da beni yıldırmıyor. İşte şehrin tarihi merkezi ve senato binası…

Macau centre- Old SenadoBu manzaralar bana bir an için uzak doğuda olduğumu unutturuyor.

MacauYakın zamanda Hong Kong’daki şemsiyeli protestoları hatırladınız mı? Burada şemsiye yağmurun yanında güneşten korunmak için de sıklıkla kullanılıyor. Yani local insanlara karışıp gitmek isterseniz siz de açın şemsiyenizi, böylece kavurucu güneş ışınlarından da daha az zarar görürsünüz.

MacauHedefimiz St. Paul kilisesinin kalıntıları. Sokaklar epeyce kalabalık… Biz de kalabalıkla birlikte ilerliyoruz.

Macau

Just Married- Macau

Macau StreetsSokak yemekleri… Bu gördüğünüz yumurta tartı… Epeyce yağlı, içinde custard var gibi geldi bana ve yumurta tadı da epeyce hissediliyor.

egg tart

Macau Street Food

Macau Street Foodİşte Saint paul Kilisesinden bugüne kalan tek duvar… Unesco Dünya Mirası listesinde yer alıyor bu kalıntılar…

Ruin's of Saint Paul

St. Paul Kilisesi kalıntıları

Ruin's of St. Paul

Ruin's of St. PaulKilisenin yan tarafında bir park var. Bu parkın içindeki patika yolunu takip edip biraz merdiven çıkarsanız eski kalenin surlarına geliyorsunuz. Bu resimde Grand Lisboa Kumarhabesini topun ağzına koydum :)

Macau

IMG_2871Şehrin merkezi sıcaktan dayanılmaz hale gelince önce limana yakın bir bölgede gördüğümüz bir başka kalıntı ya yöneldik ancak sonra anladık ki burası eskiRoma kalıntıları tarzında yapılmış bir tiyatro, konferans vs. merkezi. Burada da bir düğün öncesi fotoğraf çekimi var. Eylül ayı Macaulular için en iyi düğün ayı olsa gerek :)

IMG_2878

IMG_2880Sonunda limana ulaşıyoruz ve içerideki restoranlardan birine ilişiveriyoruz. Yaşasın dim sum!

IMG_2885

IMG_2889

IMG_2887

IMG_2886Yemekten sonra yeniden feribota binerek Hong Kong’a geri dönüyoruz.. Hong Kong’da iken Macau’ya gelmek bu kadar kolayken değişik birşeyler görmek isterseniz böyle bir günlük geziyi de programınıza dahil edebilirsiniz. Biz bulamadık ama burada bir Portekiz lokantası bulup yemek yemek de değişik olabilir.

Hong Kong Gezi Notları- 2

Hong Kong’daki ikinci sabahımda kahvaltı ettikten sonra metroya binip Lantau Adasının yolunu tutuyorum. Metroya binerken bastığınız Octopus Kartını bir de inerken okutuyorsunuz. Böylece bilet ücreti mesafeye göre hesaplanarak hesabınızdan düşüyor. Sıkıntısız bir şekilde adaya ulaşıyorum ancak bu yolcuğuğun en heyecanlı kısmını oluşturan ve Büyük Buda Heykelinin yer aldığı tepeye yapılacak 25 dakikalık teleferik yolculuğu yalan oluyor. O hafta teleferikleri bakıma aldıklarım için yaklaşık 45 dakika otobüs kuyruğunda bekledikten sonra tepeye çıkan bir otobüse binebiliyorum. Yol nerede ise 1 saat sürüyor. O yüzden benim gibi yarım günde gezer gelirim ben Büyük Budayı diyenlerdenseniz yanılma olasılığınız yüksek.

Tepelerin arasından dolaşarak kah sahili gören kah aralarda kaybolup giden bir yoldan geçerek sonunda Büyük Buda’ya varıyoruz. İşte karşınızda bütün haşmeti ile duruyor. Bu dünya üzerindeki açık havada yer alan en büyük bronz Buda heykeli imiş. Aslında tarihi çok eski değil. 1993 senesinde yapımı tamamlanan heykel 34 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 268 basamak merdiven çıktıktan sonra heykelin yerleştirildiği tepeye ulaşıyorsunuz.

Büyük Buda

Budanın havaya kaldırdığı sağ eli üzüntülerin acıların dindirilmesi, açık şekilde dizinin üzerine koyduğu sol eli ise bağışlamayı sembolize ediyormuş.

Giant Buddha

Heykel bir nilüfer yaprağı üzerinde oturuyor ve 6 farklı küçük bronz heykelle çevreleniyor. Bu küçük tanrıça heykelleri Buda’ya çiçek, tütsü, kandil, merhem, meyve ve müzik sunuyorlar sunuyorlar. Tüm bu sunulanlar hayırseverlik, ahlaklılık, sabır, azim, meditasyon ve aklı simgeliyormuş ve bu niteliklerin her biri nirvanaya ulaşmak için gerekli imiş.

offerings of the six devas

offerings of the six devas

Büyük Buda heykelinin hemen biraz ilerisinde Po Lin Manastırı var. Fotoğrafta arkada görünen az katlı kırmızı kiremitli yapı Manastır binası.

Six delvas and Po Lin Monastery

Benim gibi turist tipi ziyaretçilerin yanında çok sayıda insanın dua etmeye meditasyon yapmaya geldiklerini de görüyorum. Budaya meyve bağışlayanlar çoğunlukta, özellikle portakal ve mandalina.

Po Lin Monastery

Po Lin Monastery

Po Lin Monastery

Po Lin Monastery

po Lin MonasteryManastırı gezdikten sonra dönüş yolunda bir ok gözüme çarpıyor ve başlıyorum yürümeye. Hoş hafiften biraz tırsmıyor da değilim çünkü ağaçların arasından giden bir patika yolu. Bir süre sonra karşı yönden gelen benim gibi turist kılıklıları görünce rahatlıyorum. 10-15 dakikalık bir yürüyüşten sonra bakın karşıma ne çıkıyor. Burada açıp açıp kapatan hava ve daha sert esmeye başlayan rüzgar karşısında ıssız ve sessizlikten de biraz ürktüm ne yalan söyleyeyim. Ahşap sütunların üzerinde dualar metinleri yazılı imiş.

wisdom path lantau

wisdom path

Burada bir de kelebek çarpıyor gözüme. Bir süre elimde kamera ile kovalıyorum, ama yetişemiyorum. Bir süre sonra serinleyen havanın da etkisiyle geri dönüyorum, otobüs durağındaki sıraya giriyorum ama bastıran yağmurdan kurtulamıyorum. Yağmur gerçekten de bir anda tepemizden kovayla su boşaltıyorlarmış gibi yağmaya başlıyor. Resimden belli oluyor mu bilmiyorum ama herhangi bir şemsiyenin bu yağmurdan sizi koruması mümkün değil sırılsıklam oturuyoruz koltuklarımıza. Lantau- RainUzun bir yolculuğun ardından otelime dönüyorum. Otel ben yokken bir uyarı notu bırakmış: “TAYFUN GELİYOR, PENCERELERİNİZİ VE PERDELERİNİZİ KAPALI TUTUN DEĞERLİ EŞYALARINIZI CAMDAN UZAK BİR KÖŞEDE MUHAFAZA EDİN” yazıyor notun açıklamalar bölümünde. İlk kez bir Tayfun’un ortasında kalmışken merakla bekliyorum acaba nasıl oluyor diye. Ertesi gün On Bin Buda Manastırı ziyaretimin suya düştüğünü anlıyorum bir yandan da! Gerçekten öyle de oluyor. Ertesi günü yaklaşan toplantıları da düşünerek otel odasında çalışarak geçiriyorum.

Ancak 2 gün sonra hava yeniden günlük ve güneşliğe dönüyor ve hatta bir akşam Hong Kong Adasının güney ucunda bir plajda barbekü partisi yapıyoruz. Kumsalda oturup, şakalaşıyoruz. Etler nefis, bira şahane…. En güzeli de kafalar rahat, endişesiz ve huzurlu…

beach party hong kong

Hong Kong Gezi Notları-1

Uzak doğu yeni yeni ilgi alanıma giren bir coğrafya… Bu yıl bir toplantı sebebiyle  Hong Kong’a yolumun düşeceğini öğrendiğimde mutlaka bir iki gün önceden gitmem gerek diye düşündüm… Sonra biraz tereddüt ettim… Ama uçak biletini almaya sıra geldiğinde dedim ki kaçırma bu fırsatı. Geçen yıl yine iş için Tayland’a gittiğimde nerede ise toplantılar yüzünden otelden çıkamadan geri gelmiş, ama Allahtan şirketin düzenlediği bir sosyal aktivite sayesinde nefis bir yemek kursuna katılma şansına kavuşmuştum. Kafamda bir süre gelgit yaşadıktan sonra, uçuş günümü 3 gün öncesine çekerek,  Hong Kong’un yolunu tuttum.

Gelelim bir kaç pratik bilgiye. Hong Kong Çin’in bir özerk bölgesi ve Çin’den farklı olarak Türk vatandaşlarının 30 güne kadar vizesiz girebildikleri bir toprak. Para Birimi Hong Kong Doları. Benim gittiğim tarihlerde bir TL 3.4 Hong Kong doları idi. Hong Kong’a gelir gelmez yapılabilecek en iyi şeylerden biri bir Octopus kartı almak. Bu kart tıpkı Londra’daki Oyster gibi tüm toplu taşıma araçlarında geçerli. Hatta 7/11 magazaları gibi bir takım zincir mağazalarda da bu kartı kullanarak alışveriş yapabiliyorsunuz. Ben Lonely Planet’ın kitabı ile gezdim Hong Kong’u size de tavsiye ederim. Epeyce iyi bir kaynak oldu benim için.

Octopus card

Dört bölgeden oluşuyor Hong Kong: Hong Kong Adası, Lantau Adası, Kowloon ve New Territories. Benim otelim aynı zamanda Hong Kong’un iş merkezinin de yer aldığı Hong Kong Adasında. Tüm adalar arasında erişim çok kolay. Müthiş bir metro altyapısı, otobüs ve tekne ulaşım ağı kurmuşlar. Hava çok sıcak olmasa da nemden dolayı olan sıcaklığın 10 derece fazlasını hissediyor insan. O yüzden benim gibi nemden nefret eden biriyseniz ve Temmuz-Eylül aylarında Hong Kong’u ziyaret edecekeniz büyük olasılıkla havasından nefret edeceksiniz.

hong-kong-map

Cumartesi günü akşama doğru varıyor uçağım Hong Kong’a. O akşam hiç bir şey yapmadan otelde kalıp dinleniyorum ve bu sayede pazar sabahı erkenden uyanıyorum. Resepsiyondan Victoria Tepesine nasıl en rahat gidebileceğimin bilgisini aldıktan sonra yola koyuldum. Tepeye çıkmanın iki yolu var biri tramway ikincisi otobüs. Otobüslerde para da geçiyor eger kartınız yoksa, ancak bozuk para bulundurmanız lazım yanınızda. Zira otobüs şoförleri para üstü vermiyorlar. Ben otobüsle gidip tramwayla döndüm. Çoğunluk tam tersini tercih ettiği için epeyce uzayan tramway kuyruklarında bekleyip zaman kaybediyorlar. Oysaki Otobüsle giderseniz hem zamandan kazanırsınız hem de dönüşte tramwayda o kadar uzun bir kuyruk olmadığı için aynı manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.

Tram to Victoria Peak

Victoria tepesinden manzara gerçekten de şahane. Kartpostallarda görebileceğiniz bir gökdelen manzarası. Biraz New York çakması :)

Hong kong 13

2014 bu manzara resmini çekebileceğiniz kulenin inşasının 20. yıldönümü imiş. O yüzden ziyaretçilerin anılarına kaydedebilecekleri, önünde resim çekip sevdiklerine not yazabilecekleri standlar  da kurmuşlar. Ben de adete uyarak kalp şeklinde bir kartta Adam’a ilanı aşk edip astım. Resmini de çekip ona gönderdim :) Bir nevi köprülere kilit asmak gibi bu tip adetler gün geçtikçe yaygınlaşıyor sanırım.

heart at Victoria Peak

Hong Kong 11

Tepeden görünen manzara sadece gökdelenlerle de sınırlı değil. Bana sorarsanız arka taraftaki tepeler, yeşiller ve maviler daha çekici… Tabi adada yerleşime uygun çok alan olmadığı için bizim TOKİ’ler misali her yere beton yığmaya devam ediyor Hong Kong’lular. Anlatılanlara göre 150 metre karelik bir dairenin aylık kirası 7000 Avrodan başlıyormuş. Yerleşim alanı çok dar olduğu için yerleşim yerleri hep çok çok ama çok katlı. Daireler küçük. Bu iklimde klimasız yaşamak da pek mümkün olmadığı için sokakta yürürken kafanıza klima suları damlamadan yürümek nerede ise imkansız. Nüfus yoğunluğu en yüksek yerlerden biri Hong Kong. Hong Kong’da her yer Taksim!

Hong Kong 12

Tepede manzarayı izleyip yaklaşık yarım saat 40 dakika kadar burada oyalandıktan sonra tramvayla yeniden şehir merkezine iniyorum.

tram from victoria peak

İndikten sonra şehrin Soho tarafına doğru ilerleyerek yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüşten sonra Man Mo Tapınağındayım. Bu Tapınak 19. yüzyıldan kalma bir yapı imiş.  Man Çince’de Edebiyat Tanrısı, Mo ise Savaş tanrısı anlamına geliyormuş. Tapınağa yaklaşırken yanan tütsülerin kokusunu da alıyorsunuz. İçerisi yanan mumların ısısı da katılınca hamamdan farksız. Uzun süre kalınca kan ter içinde kalmamak mümkün değil.

man mo temple 9

man mo temple 8

many mo temple 6Tapınaktan çıktıktan sonra deniz kıyısına inip Star Ferry’e binerek karşıya geçmek istiyorum. Denize doğru yokuş aşağı inerken Graham market’dan da geçmeyi ihmal etmiyorum. Sokak arasında kurulmuş bir pazar burası. Deniz ürünlerinin yanında az miktarda sebze de satılıyor.

Graham Market

graham market

graham marketFeribot istasyonuna gelince okları takip ederek Star Ferry’i buluyorum. Bizim Üsküdar- Kabataş motorlarının geçtiği kadar bir mesafeyi geçiyor Hong Kong’un bu ünlü Star Ferrysi. Bana sorarsanız İstanbul’da yaşayan biri için çok anlamlı bir tarafı yok. Ama gidince binmeden gelmeye de içiniz el vermez.

Star Ferry Hong KongStar Ferry beni Hong Kong’un  Kowloon tarafına getiriyor. Kowloon Hong Kong’un nüfus yoğunluğunu en yoğun olduğu yerlerden biri.  Ünlü markaların yan yana dizildiği geniş caddeler de.  Bu arada, Avenue of Stars denilen sahil yolundaki  Jackie Chen heykeli de burada. Yemek yiyecek bir yer arayışı içerisinde epeyce yürüyorum ama gönlüme göre bir yer bulamıyorum. Sıcak bastırdıkça bastırıyor bir yorgunluk çöküveriyor üzerime ve ben otele dönüp biraz dinlendikten sonra akşam üstü yeniden çıkmaya karar veriyorum. Dönüş düşündüğümden kısa sürüyor. Hong Kongluların metrosu olan MRT istasyonunu bulur bulmaz yaklaşık 15 dakiak içerisinde otelde oluyorum. Gerçekten nefis!

Akşam otelden çıkabildiğimde artık hava kararmış. Bu defa güzel bir yemek yiyip, ışık gösterisini izlemek üzere yeniden Kowloon tarafına geçiyorum. Bu defa MRT ile. Kendime gökdelen manzaralı güzel bir restoran bulup siparişimi veriyorum. Yemek güzel ancak bir tabak iyi et, sebze ve bir kadeh beyaz Yeni Zelanda şarabına ödenen para Türkiye’dekinden epeyce yüksek. Yaklaşık 700 Hong Kong Doları hesap geliyor önüme.  Bu yaklaşık 200 TL gibi bir rakam. Bence epeyce yüksek bir rakam!

hong kong dinnerYemekten sonra sahil yolunda yürüyüşe çıkıyorum… Amatör gruplar müzik yapıyorlar… Sahildeki ışıklandırmaların önünde fotoğraf çektiren pek çok insan var…

hong kong 17

Hong kong 14Ne olduğunu çözemediğim şu aşağıdaki tekne sanırım denizden Hong Kong turu yaptırıyor turistlere..

Hong kong 18Saat 8 gibi ışık gösterisi başlıyor. Çok ahım şahım bir şey değil ama işte turist olunca kitapta yazanları yapayım derdine düştüğünden dolayı insan bekleyip izliyor. Bakın Kowloon’dan Hong Kong adası geceleri nasıl görünüyor…

Hong kong 16Yeniden otele dönüyorum. Ertesi gün Lantau Adasında Büyük Budayı görmeye gideceğim. Dinlenmek lazım diye düşünüyorum. Otelde hemen uyuyamasam da biraz okuduktan sonra deliksiz bir uykuya dalıveriyorum.

Assos’ta bir haftasonu

Yaz bitti. Yavaş yavaş soğuyan hava, kışlıkların süslemeye başladığı vitrinler, yaklaşan yeni konser sezonu ve yeni bir çalışma yılı arefesindeyiz yine. Akşam fotoğrafları karıştırırken Ağustos’ta Assos’ta geçirdiğimiz bir haftasonu geldi aklıma. Uzunca bir koşturmacadan çıktıktan sonra gelen kısa bayram tatili ve baktıkça gülümseten fotoğraflar. Denizin turkuaz rengine baktıkça bakasım geldi,  sonunda da kendimi burada buldum. Bu yaz deniz kenarında geçirebildiğim naçizane 2 gün ile karşınızdayım. Evet sadece iki güncük. Deniz tatiline gitmeye vakit bulamadığım bir sene oldu bu sene. Alacağın olsun 2014. Çok çalıştırıp, az tatil yaptırdın ama yeni yerler görmek konusunda da bonkör davrandın. Hakkını yememek lazım.  Uzun lafın kısası bu Bayram tatili yine bir iş gezisi sebebiyle otomatik olarak 2 günlük haftasonu tatiline dönünce bana da açıp eski resimlere bakmak kaldı. Buyrun bakalım 2 gün 1 gece süren Assos gezisine.

Bir Cuma akşamı bu haftasonu nemli ve  sıcak İstanbul havası boğuşmaktan yorulduğumuzu hissedince acaba nerelere gitsek diye düşünürken gece yarısı kendimizi Deep Nature‘ın Assos turunda bulduk. Assos yaklaşık 20 yıl önce gördüğüm hep yeniden gidip Athena Tapınağının olduğu tepeden masmavi Ege manzarasına bakma hayalini kurup bir türlü denk getiremediğim bir masal kasabasıydı benim için. Gidince de çok yanılmadığımı gördüm.

Assos

assosŞu maviliği seyrederken bir tapınak bundan daha güzel bir yere kurulabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan. O kadar sessiz sakin ve huızurlu ki şu bulunduğumuz nokta, arada gelip bu tepeden Ege denizine bakmak lazım gibi geldi bana. Bu tapınağın hemen aşağısında bir de Cami var. Gördüğüm en güzel manzaralı camilerden biri olabilir hatta.

Athena TapınağıTepeden aşağıya doğru inerken kazı alanlarını da görebiliyorsunuz.

AssosAntik tiyatro bütün görkemi ile burada duruyor.

AssosBehram’a doğru iniyoruz… sokaklar henüz çok sakin bizim gibi turistler dışında pek kimse yok…

Assos

AssosArdından da birer kahveyi yuvarlayıveriyoruz. Bayram seyran olmasa da bayram kahvesiymişçesine özenli bir sunum değil mi. Hem de damla sakızlı.

AssosSonra geliyor sıra deniz zamanına, ilk gün Kadırga koyunda ikinci gün antik limanda denize giriyoruz… Manzara her ikisinde de huzur verici, masmavi, bazen turkuaz.

Assos

assos

assos

IMG_20140719_101250

AssosBu arada bulmuşken bol karabiberli limonlu midyeleri de mideye yuvarlamayı ihmal etmiyoruz.

assosAssos’un içi şirin mi şirin… Çok fotojenik…

IMG_20140719_101540

AssosÖğle yemeğinde nefis bir barbun var. Yerken zevkten dört köşe oluyorum…

AssosBu hafta itibarı ile kaloriferi kış konumuna getirdik İstanbul’da. Bu resimlere baktıkça iç çekiyorum hafiften ama sırılsıklam nemli yaz sıcağını da pek özlemiyorum. Ne yalan söyleyeyim montlarımı, kaşkollarımı, kışlık ayakkabılarımı da epeyce özlemişim. Yine de yaz yaşanacaksa Ege’de yaşanmalı demekten kendimi alamıyorum. Bu mevsim için biraz geç kalmış olabilirsiniz ancak önümüzdeki yaz için Assos’u köşede bir yere not edin derim. Özellikle İstanbul’da yaşayanlar için ulaşımı çok güç de sayılmaz. Burada bir haftanızı masmavi yapabilir. Herkese iyi bayramlar :)

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Pier Lotiden Eyüp Sultan’a

Siz de ara ara tarihi yarımadaya yolunu düşürenlerden misiniz bilmiyorum ama benim uzunca bir süre gidip de Haliç’in öteki tarafı da gezinmezsem içim rahat etmiyor. Gezilecek görülecek o kadar çok şey var ki bazılarına birden fazla defa gitmeyi çekiyor canım… Mesela Ayasofya’ya taşındığımızdan bu yana 3 kez, Topkapıya 2 kez, Yerebatan sarnıcına da 2 kez gittim sanırım. Daha Aya İrini’de konser dinleyemedim. İstanbul Arkeoloji Müzelerini gezemedim. Balat sokaklarında sadece bir kez dolanabildim. Ama ufak ufak ucundan turlara devam ediyoruz bir yandan. Tabi bu yapış yapış sıcaklar izin verdiği ölçüde.  Bir Sabah Adamla bu haftasonu ne yapalım diye konuşurken sen karar ver bu haftasonu planına dedim. Adam’ın bana Pier Loti diyeceğini düşündüm bu anda içimden. Epeydir sözünü ediyordu gidelim diye ama bir türlü fırsat olmamıştı. İşin açıkçası o kadar meşhur Pier Loti’yi görmemiş olmak benim de içimde bir merak uyandırmıyor değildi. Sadece Haliç’in boğaza uzak manzarası bana çok çekici gelmiyordu  ki sonuçta çok da takılacak bir durum yoktu.

Adam Pier Loti’ye gidelim der demez atladık bir taksiye ve kendimizi 15-20 dakika gibi kısa bir sürede Pier Loti Tepesindeki çaybahçesinin kapısında bulduk. Burada yapabileceğiniz kahvaltı son derece basit ve yeterli:  tost, gözleme, çay :) Ağaçların gölgesinde hiç sıcaklamadan manzarayı izleyebiliyorsunuz. Gelenlerin çoğu yine tahmin edebileceğiniz gibi yabancı turistler…

Resminizi bugünden mi seçersiniz?

Pier LotiYoksa biraz eskitilmiş mi olsun?

Pier LotiBiz buradan manzarayı izleyip tostumuzu yedikten sonra, hemen bu çay bahçesinin yanından Eyüp mezarlığının içine doğru kıvrılan yoldan aşağı doğru yürümeye başladık. Yakın tarihli bildiğimiz tarzda mezarlıkların yanında çok eski taşların süslediği mezarlar da burada. Eski mezar taşları aslında hem çok güzeller hem de çok sadeler. Bir tepeden Haliç’e bakıyorlar.

mezarlar 6

mezarlar 8

mezarlar 89Aralarında üzerindeki yazıları okuyabildiğimiz mezar taşları da var. Aşağıda Bahariye Mevlevihanesinin Kudümzen başının mezarı. Kudüm mevlevi müziğinin dört ana enstrümanından biri imiş. 28-30 santim çapında davullara kudüm deniyormuş.

mezarlar 5Mezarlık o kadar yeşil ve huzurlu ki hem sessizce İstanbul’un karmaşasını bu sessiz sakin tepeden seyrediyor hem de şirin mi şirin kedi yavrularına ev sahipliği yapıyor.

eyüp mezarlığı1

eyüp mezarlığı

Yokuş aşağı indiğimizde Eyüp Sultan’a da gelmiş oluyoruz. Kılık kıyafetimiz uygun olmadığı için caminin ve türbelerin içerisine giremiyoruz ancak dışarıdan dört bir yanını dolanıyoruz.

eyüp sultan 3

eyüp sultan 5Burası Adile Sultan Türbesi… Adile Sultan II. Mahmut’un kızı.. Süslemeler nefis değil mi?

eyüp sultan 7Burası da III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan Külliyesi… Eskiden fakirlere yemek dağıtılan bir de imarethane varmış içeride… Bugün de Ramazan’da buraya aşevi kuruluyor. Dışarıdan görebildiğimiz kadarı ile içerisi gerçekten çok güzeldi ancak kapıdaki görevli anlaşılmaz şekilde giremezsiniz diyerek bizi bu güzel külliyenin bahçesine sokmadı! Benzer bir durum daha önce de Ankara’da Hacı Bayram’ı gezmeye gittiğimizde gelmişti. caminin yan tarafındaki sutunları resimlerini çekmek isteidiğimde adına güvenlik dene zat yanıma gelip çekemezsiniz vs. şeklinde birşeyler zırvalamıştı!!!! :)

eyüp

eyüpBuradaki kısa gezintimizi bitirdikten sonra yine bir taksiye atlayıp Zeyrekhanenin yolunu tuttuk. Burada planımız güzel manzaraya karşı soğuk bir şeyler içip ferahlamak ve güzelim Zeyrek Camii ya da Pantokrator Manastırını dışarıdan da olsa görebilmekti.  Cami maalesef şu anda tadilatta. Çok görkemli değil mi? Şimdiki Caminin adı olan Zeyrek aynı zamnda semtin de adı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra okulun başhocası olan Molla Zeyrek Mehmet Efendi’nin ismini bu semte vermiş. Fetihten sonra kiliseler camiye, manastırlar ise medreseye dönüştürülmüş. İşte bu Manastır da Fatih Camii Medreseleri tamamlanana kadar Medrese olarak kullanılmış. Bizanslılardan kalan en muhteşem yapılardan biri olduğu ve maalesef çok zarar gördüğü ve şu anda devam eden restorasyonun aslında çok geç kalınmış bir çalışma olduğu söyleniyor. Bittiğinde yeniden ziyaret etmeyi bir kenara not ederek biz hemen Cami’nin yanında bulunan Zeyrekhane isimli restorana geçiyoruz. Zeyrekhane de Manastır yapısının bir parçası aslında o nedenle içerisi de mutlaka görülmeli. Ancak biz hava çok sıcak olduğu için içeriye girmeyip terasta gölge ve manzaralı bir yere kuruluyoruz.

Zeyrek Camii - Pantokrator ManastırıBuradan önünüze serilen manzara şöyle…

Zeyrekhane Zeyrekhaneyi ve arkasındaki Zeyrek Camiini restorasyondan sonra yeniden ziyaret etmek üzere diyorum. Çoktan saatler pazartesiye döndü bile… Bugün yazılar açısından çok bereketli bir gün oldu benim için… Daha sık yazabilmek dileğiyle herkese güzel bir hafta diliyorum.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 119 takipçiye katılın