Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8′i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane :) Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

Şubat ayına mektup ve bıkkın Epicurious’un günlüğü

Yılın ilk 1 ayını devirdik. Bu bir ay  o kadar kötü geçti ki Şubat ayı için gerçekten daha umutlu olmak istiyorum. Yine sürüklenir modda oradan oraya savruluyorum sanki! Aşırı yüklenme, kafayı boşaltamama, moral bozukluğu ve ülke gündemi üzerine o kadar sıkıldım ki ciddi şekilde alıngan, kırılgan bir insan olup çıkıverdim. Sevmiyorum bu halimi, kendimi de sevmiyorum bu ara. Huzur yok. Herşeyde bir aşırılık var sanki. Çalışmamız aşırı, sıkıntımız aşırı, yememiz aşırı, içmemiz aşırı. Dengeden uzak bir dönem. Denge gidince herşey gidiyor zaten. O kadar keyifsiz bir  ay ki bu kendimden bezdim desem yalan olmaz. Derhal bir silkinme operasyonu lazım. Hayatımı sadece iş olmaktan kurtarmam lazım. Bunun için Ozzy’nin bana hediye ettiği yeni defteri açtım yazmaya başladım. İşte 1 Şubat 2014 kararları:

1- Erken uyumaya çalış, uykunu iyi al

2- Yemeklerini özenle seç, kendine kıymet ver, geçiştirme.

3-Haftasonlarına iş bırakma! İlla ki evde çalışacaksan haftaiçi akşam çalış.

4-Her haftasonu yeni bir şey dene: film, müzik, tarih, mekan, tiyatro.. Yeterki yeni bir şey gör, dene, yap.

5- Alınganlık yapma, çabuk kırılma, kendini sev ve güven, dengeni bozan şeylerden ve herşeyin aşırısından uzak dur.

Biliyorum ki eğer yukarıda yazdıklarımı yaparsam, bu ay geçen aydan daha büyük zorluklarla karşılaşsam bile daha kolay geçecek benim için. Kolay gelsin şimdi bana :)

Güzel bir haftasonunun ardından, yeni bir hafta kapıda, tamamen lezzet üzerine bir yazı burada…

Bir haftasonunu daha devirdik. Bu hafta sadece 2 gün çalışmış olmamıza rağmen nedense ben sanki  günlerdir sırtımda taş taşımışçasına yorulmuş hissediyordum kendimi Cuma akşamı.  Cumartesi gayet enerjik bir gün geçirdikten sonra bugün öğlene kadar kahvaltı keyfi çatıp arkasından 4-5 saat kadar çalıştım bile. Yaklaşık bir yarım saat içerisinde pılımı pırtımı toparlayıp yine Ankara’ya doğru yola çıkmam gerekiyor. Zor bir hafta beni bekliyor. İki önemli süreç, iki önemli toplantı ve takibi lazım. İkisi de çok emek verdiğim şeyler. Hani bir türlü sonlanamayan cinsten! TV’de izlediğim 2014′le ilgili astrolog yorumları da hafiften moralim bozulmuyor değil. Böyle zamanlarda klasik şekilde yaptığım gibi ilk iş Susan Miller’ı açıp okudum. İlk cümlesini aynen aktarıyorum:

“You will be very busy once you return to the office after the holidays, with lots of phone calls and emails to answer. You will need to be ultra-organized to make sure nothing falls through the cracks.” Yani diyor ki; Tatilden işe döndüğünüzde o kadar çok telefona ve emaile cevap vermek zorunda kalacaksınız ki herşeyin yolunda gitmesini sağlayabilmek için ultra organize şekilde hareket etmeniz gerekecek.

Bu aralar tam da Susan Miller’ın tavsiye ettiğinin aksine garip bir kafa dağınıklığı içerisindeyim ve sanırım iyi bir roman  okumaya ihtiyacım var. Kafamı tamamen başka bir hikayeye konsantre edebilecek bir roman.  Öyle ki bu romanla kafamda uçuşan parça pinçik düşüncelerim bütünleşecek, anlamlanacak gibi hissediyorum.   O yüzden tez zamanda iyi bir kitap bulmam lazım.  Var mı acaba sizin bir öneriniz? Mesela sadece kitap değil yeni filmlere de ihtiyacım var. Akşamları gömülüp kanepeye izleyebileceğim, kafamdaki düşünce hızını yavaşlatabilecek, tempomu düşürüp, kan basımcımı düzenleyecek filmlere. Böylece Digitürk’ün şömine kanallarını izlemeye de bir süre  ara vermiş olurum :) Bunların yanında keyifle okuduğunuz dergiler varsa o da çok makbule geçer. Maksat yeni birşeyler duymak, okumak, öğrenmek. Ülkenin içinde sürüklendiği gündemden kurtulup günde yarım saat bile olsa başka konulara odaklanabilmek. Dünyada neler oluyor takip edebilmek.

Şimdi sırada benden bir kaç tavsiye var. Hemen hepsinin yemek ve lezzet üzerine:

İzleyin:

Two Greedy Italian: Pazar sabahları Bloomberg TV’de yayınlanan bu programda insanın kendinden geçmemesi mümkün değil. Ben ilk kez Datça’da tatilin ilk günü odamızın hazır olmasını beklerken Aktur’da lobide denk gelmiştim bu programa. İzlediğim kanalı hatırlamadığım için bir türlü yeniden bulup da izleyememiştim. Bu sabah bir baktım bizim iki İtalyan yine televizyonda. Çok keyifle, geziyor, yiyor ve içiyorlar. Bayılacaksınız.

Spain on the Road Again: Bizim Mart ayında çıkmayı planladığımız bir Güney İspanya seyahati var. Uçak biletlerimizi aldık. Şimdi pasaport-vize gibi olayları halletmemiz gerekiyor.  Bu arada ben gitmeden önceki araştırmalara başlamıştım ki karşıma bu TV programı çıktı. Aslında Two Greedy İtalian’ın İspanyol versiyonu olabilecek bir program. Burada da bölge bölge İspanya’yı gezip yemek kültürünü tanıtıyorlar. Tüm bölümlerini YouTube da bulabileceğini gibi benim yaptığım gibi satın alma şansınız da var.

Deneyin:

Bu aralar o kadar çok dışarıda yemek yedik ki pek çok farklı restoran, cafe deneme şansımız olduğu gibi, bir yandan da

Çukur Ciğer: Çukur Ciğer’den daha önce de bahsetmiştim. Ama Edirne ve Arnavut ciğerinin yanında her türlü sakatatı deneyebileceğiniz bir lezzet noktası olduğunu söylemeyi unutmuştum. Cuma akşamı iş çıkışı o kadar bitkin geldim ki eve yemek hazırlamayı bırakın beş karış surat hem de içim gıcık dolu pek bir nemruttum. Kardeşim akşam ciğer yiyelim mi diyince tereddütsüz kabul ettim. Aradık önceden ciğer ızgara siparişi verdik. Adam işten gelince hep beraber Ergenekon Caddesi üzerindeki ciğercinin yolunu tuttuk. Ciğer ızgara gerçekten efsane idi. İddia ediyorum, ciğer sevmeyen birine bile sevdirecek kadar lezizdi. Resimde ciğer ızgara biraz uzakta kalmış ama koç yumurtası ve yürek size göz kırpıyor. Bu ufacık dükkanın sahibi beyle çok uzun uzun sohbet etme şansımız olmadı ancak bizden önce gelenlere 1930′lardan bu yana önce babasının sonra da kendisinin Bomonti’de ciğercilik yaptığını duydum. Yan duvarda asılı duran resimde ellerinde kasap bıçağıyla poz veren üç kişinin en kısa boylusu şimdi ki ciğerci amcanın babasıymış. Bir dahaki sefere içimin gıcık, suratımın asıl olmadığı bir zamanda sohbet etmeliyiz diye düşündüm.

Çukur CiğerMadam Despina: İşte size Kurtuluş’ta eski bir mekan daha. Madam’ın yeri diye bilen de var. İçeride duvarlarda asılı çerçevelerde eski resimler, tavanlar kartonpiyerlerle süslü. Sanki bir evin salonu gibi. Yaş ortalaması çok değişken. 20- 25 yaş aralığında iş hayatına yeni atılmış ya da hala üniversitede okuyan öğrenciler de var, 50-60 yaş grubu da. İçeride masaları gezen bir de müzik grubu var. Gürültülü bir kalabalığı var Madam Despina’nın o nedenle  bağırarak konuşmak zorunda kalabilirsiniz. Biz bu durumdan muzdarip olmamak için kış bahçesinde oturmayı tercih ettik. Meseler sade, hemen her restoranda bulabileceğiniz mezeler ama leziz.  Ciğer ve topiklerini  sakın kaçırmayın. Fiyat başka semtlerdeki pek çok restorana göre makul. Eh tabi ki salaş da bir yer. Kedisi bol bir mekan. Ancak sanırım garsonlar kedilere epeyce kötü davranıyor ki hayvancağızlar epeyce ürkek. Ancak masanızda ciğer vs. benzerinin kokusunu aldıklarında etrafınıza doluşuveriyorlar.  En son gittiğimizde bir tanesi benim uzattığım ciğeri elimden patisiyle kaptı. O yüzden dikkatli olun :)

Madam Despina

Madam DespinaKaktüs Kahvesi: Özellikle geçen yılın büyük kısmını Cihangir ve çevresinde geçirdiğimiz halde buranın eskisi olan ve pek çok müdavimi bulunan Kaktüs Kahvesini şimdiye kadar keşfedememişiz. Bir Cuma akşamına yine rezervasyonsuz yakalandığımız bir akşam Ferah Feza’yı arayı acaba iki kişilik yeriniz var mı diye sordum. Verdikleri cevap haftasonları rezervasyonlarımız haftaiçi doluyor olunca yine plan yapıp aksiyon almadığımız için ortada kaldık diye düşünürken Minima Kaktüs Kahvesinde akşam yemeği için yer bulduğunu söyledi. Önce sıradan bir kafe diye düşünüp acaba başka nerelere gidebiliriz diye düşünmeye devam ettim ancak sonra açıp da ekşi sözlük yorumlarını okuyunca haydi gidelim dedim. İyi ki gitmişiz. Gerçekten çok şeker, güzel yemekler yapan, havası sımsıcak ve yine kedilerle dolu bir mekanmış Kaktüs Kahvesi. Bir şişe kırmızı şarapla oturduk, önce birer başlangıç sonra da birer ana yemek aldık. Porsiyonları oldukça büyük, lezzetli ve doyurucu. Hiç starter almasanız olur o cinsten. Bu kafenin konseptinde de kedilerin büyük önemi var. Kültablalarından, vazolara ve fincanlara kadar heryerde kediler var. Hepsi Sakar Adam‘ın tasarımıymış. Kediler sadece buradakilerle de sınırlı değil. Kafenin içinde ve dışında anne ve yavru kedileri geziniyor, kıvrılıp uyuyor, miskinlik yapıyorlar. Yani eğer kedilerle aranız iyi değilse sakın Kaktüs’e uğramayın. Öte taraftan, eğer kedi seviyorsanız eminim ki İstanbul’daki favori yerlerinizden biri Kaktüs olacak.

Kaktüs Kahvesi

Kaktüs KahvesiSekiz İstanbul: Tıpkı geçen haftalarda gittiğimiz Forneria gibi Sekiz İstanbul’da açılalı epeyce oluyor. Forneriadan sonra burayı da görünce bir daha İstanbul’da hiç bir yere ilk açıldığında gitmemek üzere bir karar aldım. Jamie’s Italian hakkında anlatılan hayal kırıklıkları da sanırım bu kararımı perçinledi. İşte o yüzden Eataly’e gitmeyi de sanırım bir kaç ay erteleyeceğim. Bir yer sakinledikten ve kalabalık başka mekanlara göç ettikten sonra alacağınız servisin çok daha iyi olacağını düşünen bir tek ben miyim acaba.  Gelelim Sekiz İstanbul’a. Buranın çok sevdiğim yönleri de oldu, abartıldığını düşündğklerim de. Öncelikle dekorasyon, yüksek tavan, ışıklandırma masaların birbirine mesafesi açısından gerçekten de müthiş bir yer. Ferah ferah oturup, etrafınızda dört dönen ama tepenizde beklemeyen garsonları var. Servis gerçekten müthiş. İlk etapta oturduğunuzda masaya getirdikleri iştah açıcı ekmek üzerine sürülebilirezme gerçekten nefis. Biz çerkez ördeği ve pancarlı kuskus istedik başlangıç olarak. Çerkez ördeği güzel olmakla birlikte çok akılda kalıcı bir tat değil bana kalırsa ancak ben pancarlı kuskusu çok beğendim. Ana yemek olarak her birimiz kırmızı et söyledi. Ben et konusunda huysuz olduğum için bonfile istedim. Adam rezeneli kuzu istedi, kardeşim pirzola. Bana sorarsanız en güzeli benim tabağımdı :) Kuzuyla aramın olmadığını böylece anlayablirsiniz. Çok emin olmadıkça kuzu sipariş etmem. En son trabzon hurmalı sorbe istedik. Porsiyonu gerçekten ufak, söylerseniz tadımlık birer kaşık tadabilirsiniz. Sorbeyi kavrularak karamelize edilmiş kırık badem yatağında servis ediyorlar. Bence bu sorbe kuskusla beraber masanın en iyisiydi. Işık yetersiz olduğu için resimler fena kusura bakmayın.

Sekiz IstanbulEgg&Burger: Yılbaşından önceki haftasonu alışverişten dönerken acaba hamburger mi yesek diye düşünüp, kendimizi Nişantaşındaki Egg&Burger’a attık. Çok fazla burger insanı olmamakla birlikte iyi yapılmış bir hamburgere özellikle de New York macerasından sonra ben de hayır diyemiyorum. Tam bir Amerikan dinerı olan Egg&Burger’ın şubeleri de mevcut. Kendilerine has Egg&Burger’ın içerisinde yumurta da var, standart hamburger ve cheese burgerin yanında mavi peynirli, mantarlı, baconlı gibi çeşitler de mevcut. Burgerinizi küçük ve regular olmak üzere iki ayrı boyda söyleyebiliyorsunuz. Öte taraftan, baharatlı patates kızartmaları harika bir de egg&burger patates kızartması var ki çok tehlikeli gerçekten. Bildiğiniz cips aslında ama çok daha lezzetlisi. O yüzden eğer canınız arada hamburger çekerse aklınızda olabilecek bir adres burası.

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&BurgerDelicatessen: Mim Kemal Öke caddesinin en popüler ve pahalı mekanı. İçeri girdiğiniz anca sizi sarıp sarmalayan kokular gerçekten çok baştan çıkarıcı. Bence buradaki herşey denenmeli. Sabah kahvaltısında, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde ayrı ayrı gelinmeli tadılmalı. Biz bu haftasonu kahvaltıya gittik. Farklı şeyler deneyebilmek için de söylediğimiz tabakları paylaştık. Bir kahvaltı tabağı söyledik. Peynir, söğüs salatalık ve domates tabağı, incir reçeli, petek bal, kaymak ve tereyağından oluşan bir tabak bu. Peynirler birinci sınıf, incir reçeli efsane. Egg benedict’i çok iyi yapıyorlar ancak bizim için günün sürprizi armutlu ve mascarponeli tosttu. Gerçekten muhteşem bir tat. Taze ve ferahlatıcı. Bir tane söyleyip rahatlıkla iki kişi paylaşabilirsiniz.

Delicatessen Kahvaltı

Delicatessen Egg Benedict

Delicatessen Armutlu TostCafe Wien: Yılbaşı haftası bir gün Minima ile kendimizi şımartıp, bakımdı, masajdı, alışverişti derken akşamı ettik. Ardından ziller çalan karnımızı doyurmak için dışarıda hızlıca yiyip eve dönelim dedik ama maalesef girdiğimiz her restorandan elimiz boş döndük. İstanbul, yeniyıl ve herkes sokaklarda yiyip, içiyor. Heryer tıklım tıklım. Tam umudu kesmiştik ki Reassürans pasajında bir yer gözümüze çarptı. Cafe Wien. Eh iyi bari burada oturalım dedik, sonrada farkettik ki burası bir schnitzel restoranı. Menüdeki tek yemek schnitzel. Aklımızda hiç schnitzel yokken, aslında dürüst olmak gerekirse 40 yıl da düşünsem büyük ihtimalle ah bir schnitzel olsa da yesem demem zaten! Restorana giriverdik. ymeğin yanına da birer Bomonti birası. Önden bir patates salatası geldi. Kırmızı soğanlı ve bol hardallı ve sirkeli. Mmmmm gerçekten çok güzeldi. Ardından schnitzellerimiz de masayı şenlendirdi. Yemeğin üzerine bir tatlıyı paylaşıp birer de kahve söyledik. Meğer Cafe Wien buraların çok eskisiymiş. Schnitzel’i de ödüllüymüş. Aklınızda olsun bir gün canınız schnitzel çekerse Cafe Wien bir seçenek olabilir. Ancak uyarayım gerçekten pahalı bir yer. Bir porsiyon schnitzel 42 TL. Arada değişiklik yapmak isteyenlere öneririm. Tatlılarını da deneyin. Biz seçtiğimiz tatlıyı çok beğendik. Hatta yanına da bir melange söyleyin. Viyanadaki ile aynı olmasa da yoğun ve akılda kalıcı bir kahve.

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe WienNerede içki içmeli?

İşte bu sorunun cevabı maalesef bende yok. Kaktüs’e gittiğimiz akşam Cihangir’den Karaköy’e doğru inip mekan karıştıralım dedik ve yeni açıldığını duyduğumuz Fosil‘e bakalım dedik. Denize nazır, inanılmaz güzel Haliç manzarası olan bir yer yapmışlar. Ancak yeni açılan her yerde olduğu gibi burası da öyle bir tıklım tıkıştı ki içeride adım atabilene aşk olsun. Yaş ortalaması oldukça genç, müzikler güzel. Kalabalık dağıldıktan sonra yeniden ziyaret etmeye değer. Bir de belki haftaiçi daha erken saatlerde uğramak mantıklı olabilir.

Fosil

GalataFosil’de duramayınca aynı akşam Nublu’nun üst katındaki Zelda Zonk‘a gittik. DJ müziğinde sallanmak ve etrafı seyretmek için ideal bir mekan. Ancak Mojitolarını pek başarılı bulmadım. Fosil’e kıyasla daha makul bir kalabalık var ama burası da pek ferah bir yer değil.  Yaş grubu daha yüksek ancak pek eğlenen yok.

Sekiz İstanbul’dan çıktığımız akşam Mama Sheltera uğradık. Burası gerçekten kocaman, ferah bir yer. Yemekleri nasıldır bilemiyorum ama gelinebilir bence. Biz önceden yemeğimizi yemiş olduğumuz için yine birer mojito söyledik ve benim hayal kırıklığım burada da devam etti.  Sanırım artık İstanbul’da mojitoyu martini ile yapıyorlar. Bilen varsa lütfen aydınlatsın beni. Rom yerine martini ile mohito hazırlamak tam bir cinayet. Yine de ben Mama Shelter’a bir şans daha vermek istiyorum. Yemekleri iyi ise bence güzel bir mekan. Sadece barın önündeki tezgah inanılmaz göz alıyor ve yoruyor. O nedenle oradan yansıyan ışığın sizi rahatsız edemeyeceği bir masa seçerseniz sizin için iyi olur.

Mama ShelterBu kadar lezzet üzerinden gidince size iki de yemek tarifi vermek istiyorum. Tarifler bizim yılbaşı soframızdan.

Fırında Meyve:

Arzunuza göre evde kalan, buruşan meyvelerinizi kullanıp değerlendirebileceğiniz bir tatlı tarifi bu. Tercihen, elma, armut, erik ve ayva kullanabilirsiniz. Meyveleri soyup istediğiniz ebatta ve şekilde dilimliyorsunuz ve bir fırın tepsisine diziyorsunuz. Ben altına kağıt serdim. Kullandığım tepsi de evdeki eski mini fırının tepsisiydi. Borcamda da yapabilirsiniz aynını. meyvelerin üzerine iki tatlı kaşığı toz şeker serptim. Üzerine göz kararı tarçın ektim, ve kru üzümleri de meyvelerin aralarına serpiştirdim. Sonra tepsiye yine göz kararı su ilave ettim ve fırına attım. Pişme kıvamına siz karar verin. nar gibi kızarsın bence. Sonra bir başka kaba alıp soğumasına bekledikten sonra buzdolabına kaldırdım. Servis yaparken kaselere koyduğum meyvelerin üzerinde elimle parçaladığım cevizleri ilave ettim. yanına da arzu ettiğim kadar dondurma koydum. Sonuç müthiş. Çok basit, çok sağlıklı ve harika bir tatlı oldu. Evdeki herkesin ve hatta temizlk konusunda bize yardım eden Nilgün Hanımın bile favorisi.

Fırında Meyve Tatlısı

Fırında Meyve ve dondurmaKestaneli, fıstıklı ve üzümlü iç pilav:

Bir teflon tavada minik minik doğradığınız havuçları kavuruyorsunuz. Havuçlar  hallolduktan sonra üzerine bildiğiniz yer fıstığını ve sarı üzüm kurusununu, kestanelerle birlikte ilave ediyorsunuz. Bir süre kavurduğunuz bu malzemeyi bir süre sonra kenara alıp, bu defa normal pilav yapar gibi pirincinizi tencereye alıp kavurmaya devam ediyorsunuz. Pirinç kavrulduktan sonra üzerine malzemeyi ilave ediyor ve sevdiğiniz oranda tarçın, yenibahar ve tuz ekliyorsunuz. Ardından ölçüsüne göre sıcak suyu da ekleyip tencerenin kapağını kapatıp pişmelerini bekliyorsunuz. Sonuç olağanüstü. Etten bile çok rağbet gördü bu pilav.

Fıstıklı kestaneli ve üzümlü pilavYazıyı yazmaya başladığımda İstanbul’daydım. Ama sanırım bu defa lafı o kadar çok uzattım ki şu anda bindiğim uçak Esenboğa’ya inmek üzere. Ankarayı sis basmış göz gözü görmüyor :) Hava bile ortamdan etkileniyor sanki. İnternete ilk bağlandığımda yayında olacak bu yazıyı burada bitiriyorum.

Hepimize bol şanslı, ağrısız, sızısız ve nefis bir hafta diliyorum.

Galata’dan Karaköy’e : Forneria vs.

Havanın 15 derece civarında seyrettiği bir Aralık günü.. Öğleden sonra… Galata’dan Karaköy’e doğru uzanalım diyoruz. Belli bir amaç yok ama açılalı aylar olan Forneria’da bir yemek yiyelim istiyoruz. Hava o kadar güzel ki, hafta içi bir gün masmavi gökyüzünün altında Istanbul’un bu en sevdiğimiz semtlerinde gezintiye çıkmak bize en büyük hediye. Taksiye atlıyoruz. Tünel’de iniyoruz. Hemen Galata Kulesine inen yokuştan aşağı yürümeye başlıyoruz. Tam kıvamında bir kalabalık var. İnsanlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Az ileride Galata Kulesi yine bütün haşmeti ile karşımıza çıkıveriyor. Ne kadar baksam doyamayacağım, binlerce kare fotoğrafını çeksem bıkmayacağım bir güzellik bu karşımızdaki.

Galata KulesiSonra acaba Anemon Otelin tepesine çıkıp bir güzel kahve mi içsek diye düşünürken kendimizi otelin terasında kulenin hemen yanıbaşında bulduk yine. Elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın duruyor kule. O kadar yakın ki hatta, terasa ilk çıktığımızda Minima’nın: “Eee Kule nerede?” demesiyle kahkahalara boğulmamız bir oluyor :) O kadar dibimizdeki Kule uzaklarda arayınca görünmüyor haliyle :)

Galata KulesiBurada meydanı ve az uzaktaki Haliçi izlerken kahvelerimizi içiyoruz. Yeni yıl planlarını konuşuyoruz. Bu yıl biraz tasarruf yapmanın yerinde olduğuna karar veriyoruz. 10 sene sonra neler yapıyor olmak istediğimizi düşünüyoruz. Benim isteğim çok belli ve çok da standart aslında. İstanbul’da bir ev, sahilde yazlık bir ev, seyahat edebilecek kadar gelir. Aradaki boşlukları da o zamanki ben dolduracak tabi ki. Standart çalışma hayatına son vermek için kendime 10 yıl koydum. İstanbul’dan hiç kopmak istemiyorum. O yüzden burada bir evim olsun istiyorum.  Bu şehri o kadar trafiğine, kalabalığına rağmen gerçekten çok seviyorum. Burada hala İstanbul’u turist gibi geziyor olmamın da büyük etkisi olabilir aslında. Öte taraftan sahilde arada İstanbul’un kargaşasından bizi kurtaracak bir başka ev de güzel olmaz mı? Gidilip 3-5 ay kalınabilen. Sevdiğimiz insanlarla bir arada olunabilen. Ya seyahat ? Kim istemez ki yeni yerler görüp keşfedebilmeyi ?

Bu sohbetin ardından kalkıp ara sokaklardan birinden Tophane’ye doğru inmeye başlıyoruz.

Galata- Tophane

Galata TophaneYokuş aşağı Tophaneye doğru inerken bir sürü minik cafe ve dükkanın da önünden geçiyoruz. Sahile doğru yaklaşınca sola dönüp Karaköy’e yürümeye devam ediyoruz. İstikamet Forneria. Açılalı aylar olan Forneria. Haftaiçi bir öğleden sonra olmasının etkisiyle içerisi sakin. Oh mis! Bu ufacık restoranın öyle hoş bir havası var ki içeri girer girmez insanın içinin ısınmamasına imkan yok. Garsonlar ve servis müthiş. Tavandan sallanan sarkıt avizelere bayıldım.

Forneria

ForneriaAmacımız deneyebildiğimiz kadar çok lezzet denemek. Ancak siparişi verirken masamıza gelecek olan, şu aşağıda gördüğünüz gerçekten nefis aromalı tereyağın ve fırından çıkan sıcacık ekmekleri hesaba katmamışız! Aman tanrım dedirten bir lezzet bu ikisi. Can Oba’dan sonra İstanbul’da bu kadar iyi yemek yememişim diyorum. Emin olun sırf bu ekmek ve tereyağı için bile gidilir Forneria’ya.

Forneria

ForneriaÖnceden paylaşmak için bir somonlu açık sandviç söylüyoruz. Somon nefis, patates kızartmasının hem baharatı hem de çıtırı çok yerinde.

Forneriaİki farklı ana yemek söylüyoruz. Biri fırında beyaz peynirli ve domates soslu levrek… Fırında pişmesinin yanında servisin yapıldığı minik toprak kaplar da hem görüntü olarak içimizi ısıtıyor hem de gerçekten üzerinde dumanı titerek masanıza geliyor.

Forneria

ForneriaBu aşağıda gördüğünüz esmer bira ile marine edilmiş dana eti. Yemeğin tam adını hatırlamıyorum ama sanırım uzun yıllar hatırlayacağım tadı damağımda kalacak bir lezzet bu. İnanılmaz… Yanında getirdikleri yine tazecik fırından çıkmış ekmekleri etin suyuna bandırmaya doyamıyorsunuz. İnanılmazzzzzz!

Forneria

forneriaForneria’da o kadar güzel yedik ki, tatlıya midemizde yer kalmadı. Buradan kalkıp Muhit’te bir çay içmeye karar verdik. Muhit her zamanki gibi sıcak ve samimi. Kedi yavruları uyuyorlar sereserpe yan taraftaki koltukta. Bundan 7-8 ay önce gördüğümüz minik yavrular bunlar. Büyümüşler!

MuhitBuradan kalkıp Kağıthane The House of Paper‘a uğrayalım diyoruz. Sokaklar detaylar sürekli poz veriyor bize.

Kadıköy

KaraköyKağıthane’de Yılbaşı için komik şapkalar, maskeler vardır diye düşünüyoruz. Bir maske beğeniyorum. Ellerinde yeterli sayıda maske olmadığı için sipariş vermek istiyorum. Fiyatı ne kadar dediğimde, bir tanesi 38 TL dediklerin kibarca teşekkür edip, kalsın diyorum. Kağıt bir maske her ne kadar el emeğ olsa da 38 TL biraz garip bir fiyat değil mi? Minima akşam beni arayıp maskelerin Migros’ta 1.5 TL’ye satıldığını söylüyor. Tabi bu da bir tercih meselesi. Herkese saygımız sonsuz. Maskeleri alamasak da Yılbaşı gecesi şişelerimize giydirmek için fırfırlı elbiseler alıyoruz.

Kağıthane the House of paperİşte bir gün Galata-Karaköy hattında böyle geçti. Yılın ilk haftasonu çabuk gelecek :) Herkese güzel bir Perşembe ve Cuma diliyorum.

Mutlu Yıllar…. Neşeli, Dengeli, Sağlıklı ve Aşkla Dolu Bir Yıl…

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bir yılsonu tatilinin daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Nerede ise 12 gündür işe gitmedim. Öğlenlere kadar uyudum. Güzel yemekler yedim. Nefis sofralarda bol bol muhabbet ettim. Alışveriş yapabildim. Bir nebze de olsa kendimi düzene sokabildim. Yemek yaptım bol bol. İpek Hanımın Çiftliği ile tanıştım. Bu arada tatilde yapacağım dediğim pek çok şeyi aslında yapamadım. Sanırım kendime fazla yüklenmişim :) Hedefleri gerçekçi koymak bu anlamda gerçekten çok önemli tatili programlamamak daha da önemli sanırım. Bol bol yürüdüm.  Nişantaşının bu seneki süslemelerini yakından bol bol inceleme şansım oldu. Avea reklamına dönen süslemeler geçen yıllara kıyasla zayıftı bana kalırsa. Ama yine de akın akın ziyaretçiyi kendisine çekmeyi başardı.

2014 Yeni Yıl NişantaşıYeni bir sene uzanmış duruyor önümüzde. Geçen yıldan seyahat dilemiştim. Gerçekten de 2013 çok seyahat ettiğim bir sene oldu. Yıllardır hayalini kurduğum Lübnan, Gürcistan ve New York‘u görebildim. Bunun dışında ilk defa uzak doğuya uçtum, Bangkok‘ta bir iki gün geçirebildim. Şimdiye kadar hiç gidemediğim komşu Yunanistan’ın Midillisini gezebildim. Türkiye’de de yeni şehirler gördüm. Antep‘e Bursa‘ya ve Sakarya‘ya gittim. Kaç kez Ankara’ya gidip geldiğimi hatırlamıyorum bile. 25-30′un altına düştüğünü hiç sanmıyorum. THY’nin yalancısıyım, bu yıl 40000 milden fazla uçtum. Bir zamanlar havalimanı görmekten bıkan, daha fazla uçmak istemeyen biriyle konuşurken acaba nasıl bir histir uçmaktan bıkmak diye düşünmüştüm. İşte 2013 bana bu sorunun yanıtını hafiften verdi. Uçmaktan nefret etmiyorum ama evimi özlediğim daha düşük tempolu bir hayatın özlemini kurduğum anlar da olmadı değil. Çok çalıştığım bir sene oldu 2013. Öte yandan koşturmak ve yüksek tempoda yaşamanın da ayrı bir keyfi olduğunu farkettim. Bunun beni zaman zaman zorlamakla birlikte diri tuttuğunu da farkettim.

lifeBabam iki önemli operasyon geçirdi. Stresli günlerdi bizim için ama şu anda herşeyin yolunda gittiğini görmek herşeye bedel. Bir ev değiştirdik, Anadolu yakasından Avrupa yakasına taşındık.  İşle alakalı güzel haberler günlerimizi şenlendirdi. Az okuyabildim, az yazabildim ama ara ara İstanbul gezilerime devam edebildim. Bir öncekine kıyasla iç huzurumun daha yerinde olduğu bir yıldı. Ülke gündeminin karışıklığı ve krizler beni de çok etkiledi. Zaman zaman işten ve başka şeylerden çok Türkiye yordu beni.

Kimse zorlanmayı sevmez. Ama zorlanmadan da yeni şeyler öğrenmek, yeni mecralara açılmak, büyümek mümkün değil ne yazık ki. Zorlanmanın beni olgunlaştırdığına inanıyorum ben. Umarım ki Türkiye açısından da bu sıkıntılı sene yeni şeyler öğrenilmesine vesile olmuştur ya da olur.  Bu yıl da kolay geçmeyecek, ama bu zorluğu fırsata çevirip çok öğrenip, güçlendiğimiz, olgunlaştığımız bir yıl olmasını diliyorum.

see the opportunity in difficultyBu sene de yeni yılı evde kutladık. Bağıra bağıra şarkılar söyledik. Çok güldük. Çok alkol tükettik. Peynir ve soğuk et tabağı hariç hepsi benim evde hazırladığım yemeklerden oluşan bir menüyle doyduk, tabakları sildik süpürdük. O kadar keyifli bir geceydi ki, sabahın saat altısında evdeki herkesi uykuya yolladıktan sonra tüm sofrayı toparlayıp, bulaşıkları kaldırdığımda oh diyerek yatağa serilmek çok iyi geldi. Hoş sabah kurduğumuz kahvaltı sofrası az öncesine kadar ortalıktaydı. Ben bu satırları yazarken Adam şu anda aşağıda bulaşıkları yerleştiriyor. Ne keyif :)

happy new year

new year

new yearBu yıldan isteklerim var. Sakin ve iç huzuru ile dolu, dengeli bir sene olsun istiyorum. Seyahat yine olsun hayatımda hiç eksik olmasın, keyifli sofralarda oturmak kısmet olsun. Sevdiklerimle ve sağlıkla geçsin. Yeni evimizin tadını çıkarabilelim. İstanbul keşiflerine devam edelim. Çalışırken tükenmeden, şevkle çalışmayı sürdürebilelim. Faydalı şeyler yapalım, üretelim.  Beş yıldan daha uzun zamandır tuttuğum bu blog günlükte daha çok yazabileyim.

balancequotesYeni yılınız kutlu olsun. Aşkla, huzurla, yeni keşiflerle ve sağlıkla dolu bereketli bir yıl olsun hepimiz için…

İstanbul Gezileri: Kariye Müzesi ve Asitane

İstanbul’a taşındığımdan beri listemde durup da gidemediğim Kariye Müzesi ve Asitane’ye geçenlerde bir haftasonu gitmeyi başardık. Herkesin mutlaka git gör diedikleri bu güzel Kilise- Cami gerçekten de Ayasofya’dan sonra İstanbul’da gördüğüm en etkileyici kilise oldu. Edirnekapı’daki kilisenin önünde güzelce de bir meydan var.

Asıl adı Chora olan kilise Osmanlı hakimiyetinden sonra Kariye adını almış. Constantinus zamanında İstanbul surlarının dışında kalan Chora Theodosius zamanında surların içerisine alınmış ancak ismi kırsal alan olan Chora olarak kalmış.  Burada inşa edilen ilk kilise bir depremde yıkılmış, daha sonrasında da epey köklü restorasyonlar geçirmiş. Kilise 16. yüzyılın başında Atik Ali Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş ancak sahip olduğu muhteşem mozaikler ve freskler hiç bir zaman kaldırılmamış ama zamanla alçı, boya ve kirle kaplanmış. Sonrasında ise Amerika Bizans Enstitüsü tarafından restore edilmiş. Dışarıdan gayet mütevazi görünen bu müze içine girdiğinizde gözlerinizi kamaştırıyor.

Kariye Müzesi/ Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora Museum

Kariye Müzesi / Chora MuseumHer bir mozaiğin bir hikayesi var. Anlatmak isterdim ancak anlamsız uzun ve rehber kitapların tekrarı olan bir blog yazmak istemiyorum. Eğer detaylı bilgi edinlmek isterseniz Kariye’yi anlatan kitaplar bulabileceğiniz gibi Saffet Emre Tonguç ve Pat Yale’in Istanbul Hakkında Her Şey kitabına da bakabilirsiniz. Mozaiklerin her birinin hikayesini bilerek gezmek en iyisi. Çünkü İsa Peygamberin hayatının dönüm noktaları mozaiklerde bir bir anlatılmış. O yüzden siz bizim gibi yapmayıp gitmeden önce dersinize çalışın. Çalışmazsanız benim gibi dönünce çalışmanız gerekebilir.

Kariye’den çıktıktan sonra  hemen yanı başındaki Asitane‘ye girdik. Asitane 16-17 yüzyılın reçetelerini uygulayarak Osmanlı mutfağını bugünlerde yaşatan bir restoran. Kariye-Asitane planını o kadar uzun zamandır istiyordum ki ani bir kararla kendimizi burada bulunca bir süre garip de hissettim. Büyük olasılıkla saatin Pazar akşamı 17.00 civarı olması sebebiyle içerisi bomboştu. Beyaz masa örtüleri ve dekorasyonuyla gerçekten ağır bir restoran. Öyle derim bir sessizlik vardı ki fısıltıyla konuştuk diyebilirim bütün yemek boyunca. Öte yandan garsonlar şimdiye kadar gördüğüm en iyi garsonlar arasında idi. Yemekler konusunda fazlası ile bilgili, her sorunuza rahatlıkla ve sizi tatmin edecek şekilde cevap veriyorlar. Biz ortamın ve menünün epeyce yabancısı olduğumuz için bu rehberlik hizmeti bizim epeyce hoşumuza gitti.

asitane

Menüye siz de gözatmak ister miydiniz? Yemeklerin yanında yazan yıllar o tarifin hangi tarihe ait olduğunu gösteriyor. Çok heyecan verici değil mi? Muhteşem Yüzyıl’ın rating rekorları kırdığı dönemde bile Asitane’nin adının çokça duyulmaması şaşırtıcı. Anlayabildiğim kadarı ile yerlilerden ziyade turistlerin uğrak yeri olan bir restoran burası. Menüde çorbalar, başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler ve tatlılar var. Menüleri içki açısından da zengin.

asitane

asitane

asitaneÖnce çorbalardan başlıyoruz. Ben her şeyine bayıldığım Badem Çorbasıyla başlıyorum, Adam Kestaneli Terine Çorbası söylüyor. Öğreniyoruz ki Kestaneli Terine çornası aslında bizim bildiğimiz tarhana çorbasının kestanelisi.

Benim çorbam muhteşemdi. Badem, süt ve nar.. Üzerine hafif muskat…

Asitane - Badem Çorbası

Adamın çorbasının da tadına baktım tabi.. Epeyce ekşi bir tarhana çorbasıydı. Kestanelerinin tadına bakamadım ama ben badem çorbasının kendi damak tadıma daha uygun olduğunu düşündüm. İşte burada Kestaneli Terine…

Asitane- Kestaneli Terine Çorbası

Ardından soğuk başlangıçlara geçiyoruz. Tabaklardan biri daha tanıdık.. Vişneli yaprak sarma… Ben çok sevdim bu tabağı…

Asitane - Vişneli Yaprak sarmaBundan sonraki tabak şaşırtıcı.. Osmanlı’nın kalamar ve karides tükettiğini burada öğreniyoruz… Buyrun size karidesli kalamar dolması. Hem de kuş üzümlü, fıstıklı…

asitane- karidesli kalamar dolması

Sırada ara sıcaklar var.. Börekler geliyor.. Bu aşağıda gördüğünüz ballı gemici böreği… Biz üzerine bal ilave etmeden yedik.

Asitane- bezelyeli börekAşağıda gördüğünüz de hassa böreği… İçinde peynir, ceviz ve zeytin var… Her ikisi de alıştığınız börekten farklı..

Asitane Hassa Böreği

Aslında yemeklerin ağırlığı midemizi zorlamaya başladı ama hem bir ana yemek hem de tatlı denemek derdindeyiz. O yüzden bir tavuk yemeği seçiyoruz. İşte karşınızda Mahmudiye, 1539 yılından bir yemek… Bal, tarçın, üzüm, kayısı, badem…. Adam’ın yorumu tavuklu aşure :)

Asitane - Mahmudiyye

Ve tatlı geliyor… Badem helvası… Helvadan ziyade badem ezmesi kıvamında. Benim bademe doyduğum bir gün oluyor bu :)

Asitane- Badem Helvası

Yemekler ağırlıklı olarak tatlı. Tatlandırmak için de şeker değil bal ve kuru meyveler kullanılıyor. Dolayısı ile bu kadar yemekten sonra sadec bir Türk kahvesi gerçekten iyi gider. Hesabı ödedik tam gidiyorduk ki, garsonumuz arkamızdan yetişerek diş kiramızı da elimize tutuşturdu. Böylece ufak bir kavanoz avya reçeli ile evin yolunu tuttuk :)

Eğer gerçekten farklı bir yemek deneyimi yaşamak isterseniz Asitane İstanbul’da uğrayabileceğiniz duraklardan biri. Özellikle yaz aylarında bahçesinin keyifli olacağını tahmin ediyorum. Bu arada yazıyı yazarken farkettim ki Vedat Milor da gitmiş Asitane’ye. Buradan izleyebilirsiniz.

Yeni bir ev, yeni bir hayat: Daha çok çalışmam, yemekler yapmam, okumam, izlemem, görmem lazım

Seyahat yazıları yazmayı iki sebepten dolayı çok seviyorum. Birincisi belki benden sonra aynı yerlere gidecek olanlara bir faydam dokunur düşüncesi. İkincisi gördüklerimi, denediklerimi yediklerimi ve hissettiklerimi unutmama isteği. Ama çok uzun uzun seyahat yazınca da aslında sanki görev bilinciyle yazıyormuşum gibi bir havaya bürünüyorum galiba. Planlı şekilde 1,2,3,4 diye giden gezi notları hem iyi hem kötü. Bugün farkettim ki benim biraz kendi kendime gevezelik etmeye ihtiyacım var. Aslında Kuran bayramında bu yana daha henüz 7 hafta geçmiş. Ama gelin bir de bana sorun 7 hafta mı 7 ay mı?  Günlerin ve haftaların yoğunluğu  arttıkça ve boşa zaman geçirmek değil sürekli zaman peşinde koşunca insan sanırım yaşadığı her anı hissediyor.

Bu kadar zamanda biz Anadolu yakasından Avrupa Yakasına taşındık. Taşınmaya karar vermemizle  evi bulmamız arasında geçen süre 18 saat oldu. O kadar hazırlıksızdık ki aslında taşınmadan önceki gece evdeki dergileri aşağıdaki büyük çöp varillerine atacağız diye kapıda kaldık. elde ne cep telefonu, ne cüzdan, sağolsun güvenlik çilingiri çağırdı da girebildik içeriye.

Koşuyolunu çok sevmekle birlikte trafik ve yolda çekilen eziyet sanırım bu taşınma olayındaki en önemli etkendi. Yoksa kim ister ağaçlar arasında havası her daim ağaç ve çiçek kokan bir semtten karşıya taşınmayı.

Evden en son ben çıktım. Çıkarken aklımda kalsın diye de boş evin fotoğraflarını ve camdan manzarasını çektim. Fotoğrafları çekerken içimde bir hüzün de yoktu, sadece belgelemek istedim sanırım bir dönemin daha bittiğini.

Taşınırken

Bence her yeni ev yeni bir hayat sunuyor size. Alışveriş yaptığınız marketler, gittiğiniz pazar, işe geliş gidişiniz. Kolayınıza geldiği için takıldığınız yakın çevre hepsini etkileyiveriyor. Koşuyolunun mahalle havasını severken aslında, kalabalığa ve yeni yapılaşmalara rağmen mahalleden farkı olmayan Osmanbey’deyiz artık.  İlk gün işten eve dönerken metronun yanlış tarafından çıkıp, sonra nerede olduğumu şaşırıp evin yolunu Google maps sayesinde buldum dersem sanırım aslında benim henüz turist bir İstanbullu olarak buraları pek de bilmediğimi anlarsınız. Neyseki çabuk alıştım da evin yolunu artık kendim bulabiliyorum. Evin hala çok oturmuş bir hali yok ama yavaş yavaş daha iyiye doğru gidiyoruz. Perdeler daha geçen hafta geldi. O zaman kadar eski perdelerle idare ettik.  Hala tablolarımız asılamadı. Hala çekmecelerin ve dolapların yeniden elden geçirilmesi, banyoya ek bir dolap alınması gerekiyor.

Yeni ev

O kadar koşturmacadan sonra bir Cuma akşamı saat 5 gibi eve geldiğimde bir şişe şarap açtım, yanına kendime bir et-peynir tabağı yaptım, yavaş yavaş sönen maviliği izledim ve ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Çünkü daha bundan 20 ay önce bunların hiç birini hayal edemezken 2013 yılının Aralık ayında  sağlıklı bir şekilde, en sevdiğim şehirde,  sevdiğim insanlarla birlikteyim,  ilk gördüğüm anda bayıldığım bir evde oturabiliyorum, yorulsam bile gerçekten çok sevdiğim bir işim var ve seyahat edebiliyorum. Daha ne olsun?

Yeni mahallemiz tam bir esnaf cenneti. Bazen kendimi Ankara’da Ulus’taki pasajlarda geçiyor gibi hissediyorum kimi sokak aralarında. Öte taraftan, henüz organik pazara gidemedim ama semtte pisboğazlık yapılabilecek ne kadar cennet varsa birer birer keşfediyorum arkadaşlarım ve kardeşim sayesinde. Bir kere buraların mezecileri meşhur. Tuşba’ya uğradım bir akşam. Sofrayı donatacak kadar meze alıp çıktım. Tuşba’nın yanında bir tane daha var adını şimdi hatırlayamadım ama bir dahaki sefere de onu deneyeceğim. Pangaltı’daki 33 Suat Tantuninin hastasıyız. Ekmek arası değil, dürüm sipariş vermeniz tavsiye edilir. Ben bol soğanlı ve maydanozlu seviyorum tantuniyi, telefonda özellikle de belirtiyorum. İkincisi bugün denediğimiz Çukur Ciğer. Telefonda sesi inanılmaz güzel gelen bir amca işletiyor.  Bir de Çıtır Kokoreç var, bir akşam uğrayıp tadına baktığımız.

Çıtır Kokoreç Osmanbey

Ben pisboğazlık yapmam diyorsanız o zaman sizi Delicatessen Nişantaşı‘na alalım. Müthiş güzel egg benedict yapıyorlar. Bir de Kantin var. Burası kardeşimin anlata anlata bitiremediği benim de nedense yolumu bir türlü düşüremediğim bir yerdi. Sonunda gittik.

Kantin Nişantaşı

Sadece yemek yemekle vakit geçmeyeceği için bir akşam aylar önce bilet aldığımız Jersey Boys’u izlemek için Zorlu Center’a gittik. Jersey Boys MoTown gibi bir dönemin hikayesiydi. Four Seasons ve  Frank Valli desem size sanırım ilk aklınıza gelen Can’t take my eyes off you olur.  Gerçekten müthiş bir performans izledik. Umarım Zorlu PSM salonun tıkabasa dolmadığını düşünüp Broadway müzikallerini getirmekten vazgeçmez. Biletler satışa çıktığında ilk ön iki sıra ful görünüyordu. Oysaki gösteri esnasında bu iki sıra bildiğiniz bomboş kaldı. koltukları boş bırakacaklarına, öğrencilere ucuza satsalar ya diye düşündüm. Neden olmasın ki? Zorlu Centerın kendisi ile ilgili de biryorumum var aslında. Kesinlikle bu kadar büyük sahnelere ihtiyacımız vardı. Ancak çok yeni olmasından kaynaklı olarak bir oturmamışlık var burada. Henüz bir ruhu yok sanki. Daha çok insan, daha çok ses lazım Zorlu’ya. Bir mekanın ruhu ancak oraya gelen insanların bıraktıkları duyguyla yaratılabilir sanki. Bir de Jamie’s Italian gibi çok ünlü zincirleri buraya açıp da rezervasyon konusunda bile beceriksizlk yapınca insan içten içe soğuyor buradan. Zorluyla ilgili en büyük korkularımdan biri New York’da görüp bayıldığım Eataly’nin burada açılacak şubesinin beceriksiz, profesyonellikten uzak ve acemi ellerce yönetilmesi galiba.

Jersey Boys

 

Jersey Boys Konserinden bir başka konsere atlamak istiyorum: Pink Martini. Geçen yıl izlediğim en iyi konser Eryka Badu idi. Bu seneki kesinlikle Pink Martini. Ben hayatımda Storm Large gibi bir kadın sanırım daha önce görmedim. Aşık olunası bir kadın gerçekten de sahnede öyle devleşti, seyirciyle öyle dansedip hepimizi öyle bir tavladı ki anlatamam. Böyle bir flörtözlük yok, böyle bir yaşam enerjisi, mikrofonla böyle bir sevişmek yok! Bayıldım. Bundan sonra Storm’un solist olarak çıktığı  her Pink Martini konserine gidilecek! Kesin bilgi!

Storm Large Pink MartiniBiraz da film önerisi… Uzun zamandır bir film önerisi yazısı yazayım diyorum ama bence beceremeyeceğim. İzlediğim üç tane nefis filmi sizinle paylaşmak istiyorum. Tam kış zamanı ne güzel gider elinizde sıcak, soğuk, alkollü, alkolsüz içeceğinizle. Biz bu  üç filmin üçünü de aynı gece izledik.  İlki belki de hepinizin çoktan izlediği Zenne. Nefis bir film, çok dokunaklı, çok üzücü! Çok gerçek! İkincisi Neredesin Süpermen ya da orijinal adıyla Bekas. Irak’ta iki evsiz öksüz ve yetim kardeşin hikayesi. Bu da çok dokunaklı ama umut dolu. Görüntüler muhteşem. İzleyin pişman olmazsınız. Üçüncü film Branded. Özellikle pazarlama dünyası ile ilgili iseniz ya da bu dünyayla ilgili olmasanız bile pazarlama stratejilerine maruz kalan bir tüketiciyseniz aklınızı karıştırıp, sizi yeniden düşünmeye zorlayacak bir film bu. Filmin notu berbat ama verdiği mesaj güzel.

Son olarak -aslında bıraksanız daha yazarım ama yarın beş tane toplantım var ve benim dinç bir şekilde erkenden ofiste olmam gerekiyor- bir doğumgünüm daha geçti. 40 yaşına şurada ne kaldı diyorum. Ama yaş ilerledikçe bizi böyle güzellikler bekleyecekse hiç sorun değil bence :)

Bu kadar güzel bir sabah kahvaltısı ile doğumgünü kutlamalarına başlamak ne büyük keyif. Havanın nefis olduğu, ışıl ışıl bir Kasım günüydü. Bütün günüm sevdiğm insanlarla beraber geçti. Az daha büyüdük hep beraber.

Doğumgünü kahvaltısı

Ben kendime ha gayret diyorum. Yılın bitimine son 2 hafta var. 21 Aralıkla birlikte en uzun geceyi yaşarken bendeniz izne çıkıp evde Digitürk şöminemin önünde yatıp yuvarlanıyor, izliyor, okuyor ve İstanbul sokaklarında keşfe çıkıyor olacağım. Bir laf var sürekli aklıma takılan. Gerçekten tatil için yaşıyorum!

Hepimize sarsıntısız bir Salı diliyorum :)

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 110 takipçiye katılın