İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Pier Lotiden Eyüp Sultan’a

Siz de ara ara tarihi yarımadaya yolunu düşürenlerden misiniz bilmiyorum ama benim uzunca bir süre gidip de Haliç’in öteki tarafı da gezinmezsem içim rahat etmiyor. Gezilecek görülecek o kadar çok şey var ki bazılarına birden fazla defa gitmeyi çekiyor canım… Mesela Ayasofya’ya taşındığımızdan bu yana 3 kez, Topkapıya 2 kez, Yerebatan sarnıcına da 2 kez gittim sanırım. Daha Aya İrini’de konser dinleyemedim. İstanbul Arkeoloji Müzelerini gezemedim. Balat sokaklarında sadece bir kez dolanabildim. Ama ufak ufak ucundan turlara devam ediyoruz bir yandan. Tabi bu yapış yapış sıcaklar izin verdiği ölçüde.  Bir Sabah Adamla bu haftasonu ne yapalım diye konuşurken sen karar ver bu haftasonu planına dedim. Adam’ın bana Pier Loti diyeceğini düşündüm bu anda içimden. Epeydir sözünü ediyordu gidelim diye ama bir türlü fırsat olmamıştı. İşin açıkçası o kadar meşhur Pier Loti’yi görmemiş olmak benim de içimde bir merak uyandırmıyor değildi. Sadece Haliç’in boğaza uzak manzarası bana çok çekici gelmiyordu  ki sonuçta çok da takılacak bir durum yoktu.

Adam Pier Loti’ye gidelim der demez atladık bir taksiye ve kendimizi 15-20 dakika gibi kısa bir sürede Pier Loti Tepesindeki çaybahçesinin kapısında bulduk. Burada yapabileceğiniz kahvaltı son derece basit ve yeterli:  tost, gözleme, çay :) Ağaçların gölgesinde hiç sıcaklamadan manzarayı izleyebiliyorsunuz. Gelenlerin çoğu yine tahmin edebileceğiniz gibi yabancı turistler…

Resminizi bugünden mi seçersiniz?

Pier LotiYoksa biraz eskitilmiş mi olsun?

Pier LotiBiz buradan manzarayı izleyip tostumuzu yedikten sonra, hemen bu çay bahçesinin yanından Eyüp mezarlığının içine doğru kıvrılan yoldan aşağı doğru yürümeye başladık. Yakın tarihli bildiğimiz tarzda mezarlıkların yanında çok eski taşların süslediği mezarlar da burada. Eski mezar taşları aslında hem çok güzeller hem de çok sadeler. Bir tepeden Haliç’e bakıyorlar.

mezarlar 6

mezarlar 8

mezarlar 89Aralarında üzerindeki yazıları okuyabildiğimiz mezar taşları da var. Aşağıda Bahariye Mevlevihanesinin Kudümzen başının mezarı. Kudüm mevlevi müziğinin dört ana enstrümanından biri imiş. 28-30 santim çapında davullara kudüm deniyormuş.

mezarlar 5Mezarlık o kadar yeşil ve huzurlu ki hem sessizce İstanbul’un karmaşasını bu sessiz sakin tepeden seyrediyor hem de şirin mi şirin kedi yavrularına ev sahipliği yapıyor.

eyüp mezarlığı1

eyüp mezarlığı

Yokuş aşağı indiğimizde Eyüp Sultan’a da gelmiş oluyoruz. Kılık kıyafetimiz uygun olmadığı için caminin ve türbelerin içerisine giremiyoruz ancak dışarıdan dört bir yanını dolanıyoruz.

eyüp sultan 3

eyüp sultan 5Burası Adile Sultan Türbesi… Adile Sultan II. Mahmut’un kızı.. Süslemeler nefis değil mi?

eyüp sultan 7Burası da III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan Külliyesi… Eskiden fakirlere yemek dağıtılan bir de imarethane varmış içeride… Bugün de Ramazan’da buraya aşevi kuruluyor. Dışarıdan görebildiğimiz kadarı ile içerisi gerçekten çok güzeldi ancak kapıdaki görevli anlaşılmaz şekilde giremezsiniz diyerek bizi bu güzel külliyenin bahçesine sokmadı! Benzer bir durum daha önce de Ankara’da Hacı Bayram’ı gezmeye gittiğimizde gelmişti. caminin yan tarafındaki sutunları resimlerini çekmek isteidiğimde adına güvenlik dene zat yanıma gelip çekemezsiniz vs. şeklinde birşeyler zırvalamıştı!!!! :)

eyüp

eyüpBuradaki kısa gezintimizi bitirdikten sonra yine bir taksiye atlayıp Zeyrekhanenin yolunu tuttuk. Burada planımız güzel manzaraya karşı soğuk bir şeyler içip ferahlamak ve güzelim Zeyrek Camii ya da Pantokrator Manastırını dışarıdan da olsa görebilmekti.  Cami maalesef şu anda tadilatta. Çok görkemli değil mi? Şimdiki Caminin adı olan Zeyrek aynı zamnda semtin de adı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra okulun başhocası olan Molla Zeyrek Mehmet Efendi’nin ismini bu semte vermiş. Fetihten sonra kiliseler camiye, manastırlar ise medreseye dönüştürülmüş. İşte bu Manastır da Fatih Camii Medreseleri tamamlanana kadar Medrese olarak kullanılmış. Bizanslılardan kalan en muhteşem yapılardan biri olduğu ve maalesef çok zarar gördüğü ve şu anda devam eden restorasyonun aslında çok geç kalınmış bir çalışma olduğu söyleniyor. Bittiğinde yeniden ziyaret etmeyi bir kenara not ederek biz hemen Cami’nin yanında bulunan Zeyrekhane isimli restorana geçiyoruz. Zeyrekhane de Manastır yapısının bir parçası aslında o nedenle içerisi de mutlaka görülmeli. Ancak biz hava çok sıcak olduğu için içeriye girmeyip terasta gölge ve manzaralı bir yere kuruluyoruz.

Zeyrek Camii - Pantokrator ManastırıBuradan önünüze serilen manzara şöyle…

Zeyrekhane Zeyrekhaneyi ve arkasındaki Zeyrek Camiini restorasyondan sonra yeniden ziyaret etmek üzere diyorum. Çoktan saatler pazartesiye döndü bile… Bugün yazılar açısından çok bereketli bir gün oldu benim için… Daha sık yazabilmek dileğiyle herkese güzel bir hafta diliyorum.

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Ağva ve Şile’ye kısa bir kaçamak

Yakşalık 2.5 yıldır İstanbul’da olmama rağmen daha İstanbul’un hazinelerini karıştır karıştır bitiremediğim gibi, civarındaki gezi parkurlarına da adım atamamıştım. Bayram o kadar bereketli geldi ki bir sürü yeni yer görebilme şansına kavuşabilmemizin yanı sıra sonunda Ağva ve Şile tarafına da adım atabildik. Bayramın ilk günü Folklorik Turizmin Ağva Şile gezisine katıldık. Çok büyük bir beklenti ile gitmedik ama gerçekten de İstanbul’un Karadeniz ucundaki cici kasabayı görmekten çok keyif aldık.

Tur ile bir yerlere seyahat etmekten çok zevk almamakla birlikte aslında son dakika yapılan planlarda hayat kurtarıcı olduğunu da son bir kaç seferki deneyimlerimizde görüyorum. Bizim gibi kalk gidelim akıllı insanlar için fazla da bir şey düşünmeden hızlıca yola çıkabilme imkanı sağlıyor turlar. Tur şirketi eğer sizin dipdibe takılmanız konusunda takıntılı da değilse gerçekten çok eğlenceli oluyor. Zira böyle ortamlarda çok sosyal olduğum söylenemez. İki dakika önce tanıştığım insanlara hayat hikayemi anlatmak konusunda epeyce isteksizim. Tura bizim gibi katılanlar olduğu gibi orada yeni arkadaşlar edinip keyifle vakit geçirenler de var tabi. Yeter ki herkes kendi kafasına göre takılsın, herkes mutlu olsun.

Bir gece önce epeyce keyifle yediğimiz bir akam yemeğinin ardından Topless’ta çalan garip müziklerin eşliğinde Adamla birlikte birer içki daha yuvarlayıp evin yolunu tutmuştuk. Aslında tam bir sabahlara kadar eğlence modundaydık ki mümkün olsa ertesi gün gideceğimiz Ağva turunu bir sonraki güne ertelemeyi bile düşündük. Aslında iyi ki de öyle yapmamış ve eve nispeten vakitlice dönüp- saat 02.00 gibi!- ertesi sabah da turun hareket edeceği Mecidiyeköy Yapı Kredi Bankası önünde hazır olmuşuz. Yola çıktıktan sonra ilk işimiz yarım kalan sabah uykumuzu tamamlamaya çalışmak oldu. Kah gözlerimizi dinlendirerek kay hafifen uyuklayarak vardığımız Şile yolundaki Avcı köyünde bir kahvaltı molası verdik. Yemyeşil bir bahçede, ahşam masalar ve fokurdayan bir çaydanlık çay! Kahvaltıda ne getirdiklerinin gerçekten pek de önemi yoktu bizim için. Açık havada o yeşillerin arasında içtiğimiz çayın ne kadar lezzetli geldiğini anlatamam. Genelde evin çaycısı benimdir ama Adam bile benimle birlikte sabah sabah 3-4 bardak çayı deviriverdi. Bu minik bahçeli kahvaltı veren işletmenin köpekleri de bizimle birlikte kahvaltı ettiler. Uzun zamandır duymadığımız kadar horoz sesi duyduk sabahın ve bayramın geldiğini müjdeleyen.

avcı köyü şile yolu 3

avcı köyü şile yolu 4Kahvaltıdan sonra ilk durak noktamız Kilimli Koyu oldu. Yalçın kayalıklara çarpan dalgalar, serinliği tepeden bile hissedilen bir deniz.  Niye bilmem bu kadar sarp kayalıklarla çevrili olmasa da bizim aklımıza bundan 3-4 sene önce Amasra’ya yaptığımız seyahat geldi.

Ağva

ağva2

Ağva 4Hemen tepenin üzerindeki kafeteryada birer Türk kahvesi söyleyip anne babalarımızın bayramını kutladık. Hava o kadar sıcaktı ki  aşağıya kadar inip turkuaza dönen kıyıda yüzme hayalini de kurduk.

ağva 5Ancak görecek daha çok yer vardı Buradan kalktıktan sonra Ağvanın Göksu Deresi boyuna doğru yola çıktık. Ağvanın iki yanından da iki nehir geçiyor. Batı ucundan gecen derenin ismi Göksu, doğu ucundan geçen derenin ismi ise Yeşilçay. Göksu deresi tarafında oteller ve restoranlar yan yana sıralanmış vaziyetteler. Biz de öğle yemeğini alacağımız bu restoranlardan birinin önünden bir motora binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir nehir gezintisi yaptık.

agva 6

agva 7

agva 10

agva 12Bu gezintiden sonra önce Ağva merkeze geldik. Buradaki halk plajının doluluğuna şaştık kaldık… Çoluk çocuk denizde… çığlıklar havalarda uçuşuyor…

agva 13Bu arada Şile sınırlarında olduğumuz için şile bezinden yapılmış giysi satan dükkanlardan birinden lacivert efil efil bir lacivert elbise kapmayı da ihmal etmedim. Sokaklarda yaptığımız kısa bir yürüyüşten sonra sıcaktan buharlaşan bedenlerimizi yeniden tur otobüsüne attık ve yeniden Göksu deresindeki retoranın yolunu tuttuk. Öğle yemeğinde Çupra ya da Levrek seçenkerinin yanında köfte de dahildi tur programına. Biz tercihimizi balıktan yana yapıp yanına da birer duble rakı ile soframızı şenlendirdik. Ardından  Şileye doğru yola çıktık. Şile Ağva kadar sevimli olmamakla birlikte, Türkiye’nin en eski ve aktif fenerinin süslediği manzaralar burada da iç ferahlatıcı cinsten.

Agva14

Şile3

Şile2Şiledeki serbest zamanın ardından bu defa Saklı Göl denilen bir yapay gölete doğru yola çıktık. Havanın sıcaklığı Saklı Göl etrafındaki işletmelerde yakılan mangalın sıcağı ile birleşince üzerimizden dumanların tüttüğünü anlayabilirisniz.  Aşağıdaki resimde görünen sakin ve serin renkler nasılda yanıltıcı duruyor bir bilseniz.  Dondurmanız var mı sorusuna garsonun verdiği sıcak dondurmamız var cevabı bizi kahkahalara boğarken (Laf aramızda, evet topluluk içerisinde kahkaha atıyorum– çok güzel oluyor siz de denesenize! :)) biz sıcaktan erimiş şekilde  ülke olarak sıcak altında mangal yapma sevdamızın nedenlerini irdeledik. Bana sorarsanız en iyi mangal akşam serinliğinde yanan mangaldır!

saklı göl

İşte böyle bir yolculuğun ardından yeniden otobüsümüze binerek İstanbul’a doğru yola çıktık. Ben yolda daha önce İstanbul – Ankara uçaklarında başladığım  Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi romanını  bitirdim. En iyi Zülfü Livaneli kitabı olmasa da yine de böyle yollar için güzel arkadaşlık etti bana. Yorgun argın vardığımız evde akşam kah kanepeye kah yatağa yayılarak dinlendik. Şimdiden diyorum ki darısı diğer İstanbul civarı gezilerine. Geziyle kalın…

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Grand Hyatt Havuz Keyfi

Booking.com’un bile bana güneşli bir tatile ihtiyacınız var diye emailler attığı bu günlerde suyun her çeşidi ile buluşabilmek benim için en büyük keyif. İster boğaza nazır oturalım, ister hamamlarda terleyelim ister vapura binip  adalara ya da boğazda gezintiye çıkalım ya da en kestirmesinden kendimizi bir havuza atalım. Karşıdan Avrupa yakasına taşındığımızdan beri her yer trafik her yer beton gerçeği ile bir arada yaşıyoruz maalesef. İşe ve diğer her türlü eğlence ve dinlence mekanlarına yakınlığından dolayı mahallemizden çok da şkayet edecek değilim ama her sabah ve her akşam yaptığımmotor/vapur gezintilerinin sona ermiş olmasından dolayı da içimde bir burukluk var.

İşte bu su ile haşır neşir olma isteğinin yine fazlasıyla depreşmiş olduğu bugünlerde İstanbul havuzlarına da göz geçdirmeye başlamıştım ki karşıma Timeout İstanbul’un güzel bir derlemesi çıktı. Bir akşam Galatasaray adasına yemeğe gidince buradaki kocaman olimpik havuzu gözüme kestirmiş oldum. Ancak gelin görün ki havuza gidelim diye kararlaştırdığımız gün bir aksilik olmasın diye Suadayı aradığımda tamamen dolu olduklarını söylediler. Burayı benim açımdan cazip kılan nokta nefis manzarasının yanında içeriye çocuk kabul etmiyor olmaları idi. Suada’dan umudu kesince diğer seçeneklere yöneldim. Tabi gönül ister ki Çırağan’a gidelim ama 4-5 saatlik bir havuz keyfine öyle astronomik bir rakam istiyorlar ki hiç üzerinde bile durmadım.

Sonrasında hem yine eve yakın olsun biraz da yeşillikler arasında olsun diyerek Grand Hyatt’ta karar kıldım. Adamla birlikte çıktık yola, zaten nerede ise yürüyerek 15 dakikada olabileceğimiz otelin kapısına taksi ile 5 dakikada vardık.

İlk önce  yer olmayabilir kontrol edip hemen size geri dönüyoruz dediler ancak gerçekten otel personeli o kadar  pratik ve zarif  ki yaklaşık 10 dakika içerisinde bizi havuzun nefis bir köşesine yerleştirdiler. Siz gelir gelmez, şezlonglarınıza tertemiz beyaz havluları serip, şemsiyenizi açıveriyorlar. Servis elemanları her daim civarınızda. Saatlerce garson aramanız gerekmiyor. Havuzun otel binasının karşısına düşen duvarını dikey bahçe yapmışlar. O yüzden aslında Taksimin göbeğinde bir beton hapishanesinde olduğunuzu hissetmiyorsunuz.. Üstelik otelin binası da yakındaki diğer oteller gibi tepenize zebellah şeklinde dikilmediği için gerçekten Antalya’da bir beş yıldızlı otelin havuz başında oturduğunuza inanıveriyorsunuz.  Soğuk bir şeyler içip biraz ferahladıktan sonra atıverdik kendimizi havuza.

grand hyatt

Havuzdan çıkınca kitap sefasına geçiverdim ben. Adam elinde tablet internette gezinirken evden çıkarken kütüphaneden çekip çantaya atıverdiğim Ayşe Kulin’in Füreyya romanına gömülüverdim. Kitap kendisi için ayrı bir yazıyı hakediyor ama o kadar keyifle aktı ki sayfalar, bir süre sessizce  hiç durmadan okudum. Zaten kitap çok da elimde kalmadan bitiverdi ağzımda bal gibi bir tat bırakarak.

Ayşe Kulin- Füreya

Gelelim Grand Hyatt ve havuz başı restoranı olan Gazebo’ya. Servis elemanları ve otelin bütün personelinin kibarlığının yanında buradaki lezztelere de bayıldık. Ben bir club sandwich söyledim, adam kuzu köfte söyledi. Her ikisi de çok lezzetli idi. Basit ve havuz başında tüketilebilecek yemekler bunlar ancak bu kadar basit lezzetlerin bu kadar damak çatlatması da takdire değerdi gerçekten. Taze sıkılmış buz gibi meyve suları da havuz başında bizi serinletmeye devam etti.

grand hyatt gazebo

Biz yaklaşık saat 6 gibi keyif içerisinde ayrıldık otelden. Hafta içi bir gün olduğu için giriş ücreti olarak iki kişi 180 TL verdik. Haftasonu fiyatlar biraz daha yukarı çıkıyor ancak hem İstanbul’un göbeğinde olup hem de tatil yapmak istiyorsanız gerçekten mantıklı bir seçenek.

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da Geçirenlere Öneriler- Les Ottomans Caudalie SPA

Türkiye’yi ziyaret eden turistlere Türkiye ile ilgili 5 anahtar kelime say dense biri hamam  olurdu herhalde. Uzun yıllar önce bir gençlik kampında tanıştığım Belçikalı kız Konya’da hamama gideceğim diye tutturunca çok şaşırmış, ne işi var hamamda duş varken diye düşünmüştüm. O zamanlar hamam kavramı benim için mahalle dedikodusu yapan kadınların toplandığı bir nevi varoş kültür ürünüydü. Tabi yaşım biraz daha kemale erince Anadolu tarihindeki hamam geleneğinin Romalılara kadar dayanmakla birlikte özellikle  İstanbul’u fethi ile birlikte hem sosyal hayatın bir parçası olduğunu öğrendim.  Evliya Çelebi’nin yazdığına göre, 17. yüzyılda İstanbul’da 4 bin 536 özel hamam ile halka açık 300 hamam varmış. Ancak şehirlerde su şebekesi geliştikçe umumi hamamlara ilgi azalmış ve bu hamamların yerini evlerdeki banyolar almış. Bugünkü trend eski hamamların restore edilerek turizme yeniden kazandırılması üzerinden ilerliyor.  Tabi bir de orijinal adı “Sanitas Per Aquam”  yani “Sudan gelen Sağlık” olan SPA otelleri var.

hammam

Artık hamam antipatim yok ve aslında bulsam iyi bir hamam deneyimi yaşamayı çok da isterim.  Geçen yıl gittiğim yenilenmiş Kılıç Ali Paşa Hamamı’ndan bir hafifleme hissiyatı ile çıkmakla birlikte tam da aradığımı bulamamıştım. O gün konforlu bir banyo deneyimi olarak yer etti aklımda.  Oysa ki  eğer iyi yapan birine denk gelmişseniz kese ne güzel bir şeydir, sabun kokuları içerisinde yapılan köpük masajından sonra cennnete gitmiş de geri gelmiş gibi olmamak mümkün değil sanırım.

Bir arkadaşımıza hediye çeki almak niyeti ile gittiğimiz Les Ottomans otelinin SPA’sına girdiğimde aklımda kendime de bir şeyler alıp çıkmak yoktu. Ancak içeri girdikten sonra paket programlarını incelerken bir şans vermek istedim ve çiftler için satılan Les Ottomans İmzalı Turunç Bakımını satın aldım. Otel fazlası ile şaşalı, müthiş bir manzaraya sahip.

les ottomans5

Eskiden Muhsinzade Yalısı olan ancak şimdilerde otel olarak hizmet veren bir mekan. Otel dekorasyonunun şatafatından sıyrılıp alt kata SPA bölümüne indiğinizde herşey sadeleşiveriyor. Mis gibi bir koku zaten her yana yayılmış vaziyette. Sizi alıyorlar soyunma odalarına, terliklerinizi, bornozlarınızı ve peştemallerinizi veriyorlar. Hazır olunca önce buhar odasında 15 dakika kadar bekleyip ardından hamam bölümüne alıyorlar. Sadece size ayrılmış bir hamam… Yatıyorsunuz sıcak göbek taşının üzerine ve kendinizi bırakıveriyorsunu usta ellere. Natırlık ne kadar önemli ve hamam deneyimi açısından ne kadar fark yaratabiliyor burada anlıyorsunuz. Hamamda bornozunuzu giyip saçlarınız havlulara sarıldıktan sonra geçtiğiniz dinlenme odasında ikram ettikleri siyah üzümlerin verdiği serinlik ve orada demledikleri nefis bitki çayının tadı hala damağımda.

les ottomans 4

Çok büyük bir beklenti ile gitmemiştik ama biz bir çift olarak kendimizden geçmiş bir şekilde ayrıldık otelden. Toplam 60 dakika süren bakım  kese, köpük masajı ve bir de turunçlu cilt maskesinden oluşuyordu ve fazlasıyla yeterli geldi. Çıkışta otelin boğaza bakan tarafında soğuk içeceklerinizi de yudumlamak da cabası. Bu aralar kendinizi  ya da bir sevdiğinizi şımartmak isterseniz gerçekten güzel bir seçenek.

Les Ottomans 2

The Bar- Les Ottomons

*Yukarıdaki son iki resim dışındaki resimler bana ait değil. Bilginize:)

İstanbul Reinvented: Yazı İstanbul’da geçirenlere öneriler – Restoranlar

The bad news is time flies. The good news is you’re the pilot…

Michael Altshuler

Buraya yazmayalı günler, haftalar ve hatta aylar olduğunu farkettiğimden beri sürekli ne zaman yazacak vakti bulabilirim acaba diye düşünüp duruyorum. O kadar çok sokaktayım ki  daha fazla yazamayacağım diye düşünmeye başladığım günlerdeyim. Oysa ne kadar çok seviyorum burada birşeyler biriktirmeyi…  Şu anda bayram tatilinin son akşamı olmasına karşın, elimdeki bu bilgisayarda bir blog yazısı yazacağıma oturup 2-3 email yazıp, biraz okuma yapsam ve hatta bir iki yeni fikri kağıda döksem hiç fena olmayacak. Lakin burayı ihmal ettiğim yeter artık.  Çünkü iş hep olacak ve hiç bitmeyecek. İş için pek çok şeyi ertelemek gibi kötü bir huyum var.  Tabi bunda iş dışındaki bütün vaktimi sokakta, yemede, içmede, keşfetmekte, arkadaşlarımla, sevgilimle geçirmekten yana kullanıp,  domestik alandaki faaliyetlerimi genelde, yemek yap ya da yemek sepetinden sipariş ver, çamaşır yıka-as, çalış döngüsünde geçmesine de borçluyum. Ama yazının başındaki sözün sahibi olan Michael Altshuler’e katılmamak mümkün değil. Doğrudur zaman uçar gider ama sonuçta bu uçağın pilotu benim. Uçmak kadar konmayı da bilmek gerek.

Lafı uzattım ama daha anlatacaklarım çok aslında. En büyük sıkıntım o kadar çok şeyi nasıl derleyip toparlayıp anlatacağım noktasına kilitlendi. Daha hala bitiremediğim bir Mardin gezi notları ve ucundan azıcık bahsedip aylardır elimin değemediği İspanya gezi notları beklesin dursun. Sonuçta burası bir mecburiyet yeri değil, görev bilinci ile yazdığım bir yer haline getirmek de istemiyorum. Zaten yeterince sorumluluk görevimiz var hayatta. Bunlara bir yenisini eklemeye de gerek yok herhalde.  O yüzden ben biraz kolayına kaçıp bu Bayram’da neler yaptığımı, daha önce deneyip bayıldıklarımla  da birleştirerek anlatacağım sanırım. Tek yazıda hepsini toplarsam feci sıkıcı da bir yazı olacağı için bir yazı dizisi ile karşı karşıyasınız. Daha öncede böyle önerileri toparladığım yazılar vardı. Bayram öncesinde en çok okunan yazılar da onlar oldu. O yüzden, yazı bu sıcak ve nemli İstanbul havasına katlanmak zorunda kalarak, klimayı bulana her gün dualar ederek geçirenlere gelsin bu yazılar.

Bu bayramda Pia’yı bırakacağım kimse olmayınca ve öte yandan iş güç sebebi ile zaten tatili uzatamayacak olduğumdan dolayı İstanbul’da kalmayı tercih ettim. Genellikle Türkiye’nin %50sinin seyahat ettiği vakitlerde bilumum tatil yöreleri yerine paşa paşa anne-babamın yazlığının yolunu tutmayı tercih edenlerdenim zaten. Toplu yapılan her türlü hareketten gerildiğim gibi bundan da geriliyorum. O kalabalığı yanımda taşıyıp, yatacak yer, yenecek yer , eğlenilecek, güneşlenilecek yer sıkıntı olmaya başlayınca huzurum kaçıyor. O yüzden Bayram demek benim için ev demek. Yazlık ya da kışlık.

Gelelim İstanbul’da geçirdiğimiz ilk bayrama… Gerçekten kaymaklı ekmek kadayıfı kıvamında nefis bir kaç gündü. Boş trafikten mi dem vursam, aylardır yer bulamadığımız restoranlarda akşam yemeği vaktine 2-3 saat kala arayıp yer bulduğumuzu mu anlatsam, yoksa İstanbul’da aslında daha çok keşfedecek ne kadar çok şey olduğundan mı basetsem. İstanbul ayrı, civarındaki güzellikler ayrı tabi…

Bu yazıda biraz yeme içme odaklı gidelim sonrasında başka önerilerle de karşınızda olacağım. Aklınızda olsun bu mekanların hiçbiri yeni değil… Yeni açılan bir mekanın önünde kuyrukta beklemektense  biraz sakinledikten sonra orayı şenlendirmenin aldığımız hizmet açısından da daha memnuniyet verici olduğunu düşünüyorum. İşte farklı akşamlarınızı, haftasonlarınızı güzelleştirebilecek restoranlar…

1- Ferahfeza

Sanırım bu bahardan bu yana 3 kez gittim Ferahfeza’ya her gidişimde de gerçekten büyük bir memnuniyetle ayrıldım. Ciddi bir deniz  manzarası yok hatta bana sorarsanız restoranın içi dışından daha ferah. Servis gayet iyi, iyi servis elemanları var. Şarap menülerini sevdim. Her gittiğimde aynı şarabı söylüyorum gerçi ama! Özellikle çok sayıda soğuk ve sıcak başlangıç alırsanız ana yemeğe ve tatlıya yer kalmayabilir.  Keyifle arkadaşlarınızla, sevgilinizle gidebileceğiniz bir yer olduğu gibi iş yemeği içinde güzel bir seçenek bence. Özellikle deniz ürünleri güzel, yufkaya sarılmış hellimle yaptıkları bir mezeleri var ki cidden güzel. Tatlı olarak suflelerini denedim.  İstanbulda yediğim en güzellerinden biriydi. Sağ üst köşede gördüğünüz kuzu karski, sol üst köşedeki ince dilimlenmiş bonfile dilimleri. Biraz ağır, üzerinde tereyağı gezdiriyorlar. Bence gezdirmeseler daha güzel olur. Bu hali ile hafiften iskenderi andırıyor.

Ferahfeza

2- Mana Karaköy

Mana’ya ilk gidişimiz bir arkadaşımızın vedası içindi. Hem havalar henüz ısınmadığı için içeride oturmak durumunda kalmıştık, hem de aşırı kalabalık yüzünden ne yediğimizi anlamadan daha ziyade rakıya abanıp kalkmış, oradan da çıkışta nerede ise sabaha kadar gezmiştik. Dolayısı ile bu il k gidişte pek birşey anlamamış, bahsedilen uzun rakı menüsünü görememiştik. Benim şansıma o kalabalıkta su bardağından hallice bir rakı bardağı düşmüştü. Bir akşam Karaköy’e çok yolu düşmeyen bir arkadaşımı daracık sokaklarda dolaştırıp ona mekanları gösterirken aklıma düştü yine Mana. Acaba bir şans daha versek mi diye geçirdim içimden. Sonrasında iyiki de vermişiz diye düşündüm.

Gerçekten uzun mu uzun bir rakı menüleri var. Rakı menüsünün yanında bir de bardak menüleri var. Ben bardaklar arasındaki en zarifi olduğunu düşündüğüm ata bardağı olarak da geçen bardağı tercih ettim. Gerçekten çok zarif, içtiğimiz rakı da bal gibi olunca tadına doyum olmadı tabi. Rakı için bal dediğime bakmayın bu rakı şekersiz ve tam on kere damıtılmış.

Mana- Saki Rakı

 

Mezelerin yanında önden getirdikleri leblebi nefis… Ufacık kasede gördüğünüz de rakılı peynir… Çok aklımda kalan bir tat olmadı ama güzel. Fava, topik ve patlıcan salatası benim favorilerim oldu. Enginar ve muhamaranın daha iyilerini yemiştim ama onlarda geçer notu alacak nitelikteydiler.
mana - mezeler

 

3- Duble Meze Bar

Duble Meze Bar, Ozzy’den adını sıkça duyduğum bir yerdi. Manzarası mezeleri dilere destandı. Lakin yer bulmak büyük bir meseleydi. Bayram tatilini bahane ederek akşam yemeği saatine az bir zaman kala aradığımda yeriniz hazır buyrun dediklerinde epeyce sevindim ne yalan söyleyeyim. Biraz erkence saat 7.30 gibi gittiğimizde güneş batmak üzere yavaş yavaş alçalıyordu. Ancak siz de bu saatlerde gidecekseniz aman benim yaptığım gibi güneş gözlüğünüzü evde unutup da gitmeyin. Yoksa güneş tarihi yarımadanın üstüne batarken gözünüzün de ferini söndürüyor. Ancak gerçekten restoranın manzarasına diyecek yok. Nefis.

duble meze bar 3

Gecesi ise bir başka güzel..

duble meze bar2

Gelelim mezelere… Abartıldığı kadar varmış diyerek Duble Meze Bar’a on üzerinden tam 10 puan veriyorum. Tabaklardaki herşeyi silip süpürdük. Bayıldık.. Topik ayrı güzeldi, ballı hurmalı patlıcan efsaneydi, ayrıca istediğimiz patlıcan salatası nefisti, ağızda eriyip gidiyordu, acılı, cevizli ezme her öğün yenebilecek cinstendi, artık pek hardallı levrek sevmememe rağmen ona da bayıldım. Üstüne yanına söylediğimiz rakı yine baldan tatlı geldi sohbet muhabbetin eşliğinde. Sağ üst köşede gördüğünüz tuzlu yoğurt. Kırmızı soğan ve yoğurt karıştırılarak yapılmış.  Değişikti ancak illaki arayacağım bir meze değil. Bir de meyve tabağı menülerinde olmasa da rakının yanına istenen meyve için kırmızı erik ve nektarin yerine kavun ve karpuzu eklemeleri cidden güzel olur.

Duble Meze Bar

 

Özetle derim ki Duble Meze’ye bir fırsat yaratılıp gidilmeli. İstanbul kalabalığına yeniden kavuştuğuna göre rezervasyon yaptırılmalı.

4- Suda Kebap- Suada

Şimdiye kadar hiç ayak basmadığım bir İstanbul mekanı daha. Suada ya da namı diğer Galatasaray Adası. Yurtdışından gelen bir arkadaşımız için yer ayırtılmış bulununca son dakikada o bize katılamasa bile biz bu fırsatı tepmeyelim gidelim dedik. İyi ki de demişiz.  Suada’da farklı restoranlar var. Biz Kebapçısına gittik.

Yine nefis bir manzara…

suda kebap

Servis çok iyi, yoğunluk artınca biraz yavaşlıyor ancak çok sıkıntı çektiğimizi söyleyemeyeceğim. Ara sıcak cinsinden patlıcan dolma, fındık lahmacun ve içli köfte istiyoruz. Hepsi nefis. Yine rakı içiyoruz. Ala söylüyoruz ancak nedense ben beğenmiyorum. Acı geliyor tadı. Belki de benim ağzımın tadı bozuktur diye de düşünüyorum. Benim favorim Yeni Rakı Yeni Seri.

suda kebap 2

Ana yemek olarak herkes farklı bir şey söylüyor. Hepsi lezzetli, etler çok leziz. Yemeklere yumulmuşuz ki resim çekmemişim. Ama gönül rahatlığı ile istediğiniz herşeyi söyleyebilirsiniz sanırım. Masadaki herkes yediğinden son derece memnun. Ardından hava iyice kararıyor. Meyve tabağına geçiyoruz. Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir tabak bu. Çok basit ama özenli olması çok önemli. İşte karşımızda özlediğimiz meyve tabağı…

suda kebap 3

Manzara şahane…

suda kebap 4

Havuz bahane :)

suda kebap 5

İstanbul yeme içme durakları ile bu yazıyı noktalıyorum. Günlerinizin hep keyifli sofralarda geçmesi dileğiyle…

Mardin Yemekleri: Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restaurant

Mardin’deki iki akşamımızın ikisinde de Mardin’in iki ünlü restoranına gittik. Cercis Murat Konağı ve Bağdadi Restoran. Cercis Murat Konağı’nın İstanbul’da da bir şubesi varmış. Gitmeden 3 hafta kadar önce Mardin’de otel kalmadığını öğrenince ben ilk iş internette  nerede yemek yenir diye bir araştırma yaptım. Otellerde yer yoksa yemek yiyecek yer de yok demekti. Hem Cercis Murat Konağı’na hem de Bağdadi’ye rezervasyonları yapıp, oteli de ayarlayınca hiç bir sıkıntımız kalmamıştı. Benim size tavsiyem eğer çok kalabalık bir dönemde rezervasyon yaptı iseniz tarih yaklaştığında mutlaka rezervasyonunuzu kontrol etmeniz yönünde. Aksi takdirde açığa düşebilirsiniz.

Biz ilk akşam saat 6.30’da hala Hasankeyf’teydik.  Mardin’e geç kalacağımız ortaya çıkınca restoranı arayıp ancak saat 9.30 gibi orada olabileceğimizi söyledik. Bir koşu otelde duş aldıktan sonra restorana doğru yola çıktık. Bindiğimiz taksici bize Mardin’in ne kadar çok kalabalık olduğundan bahsedip rezervayonunuz yoksa Cercis’te oturamazsınız dedi. Yerimize oturana kadar acaba gerçekten burada yemek yiyebilecek miyiz diye korktum bu yüzden. Neyse ki yerimiz ayrılmıştı ve söz verildiği gibi açık havadaydı.

Benim tavsiyem eğer olabiliyorsa dışarıda oturmanız yönünde. Haftasonları içerideki canlı müziğin sesi konuşmanızı bastırabilir.  Yemek kokuları ve  kalabalık da bir süre sonra   havasız kalmanıza neden olabilir.

Cercis’in iki terası var. Üst teras daha çok esmekle birlikte daha havadar. Bizim orada olduğumuz hafta, hava gündüzleri çok sıcak olmakla birlikte akşamları epeyce esintili idi. Siz üzerinize giyecek bir şeyler alın, yetmezse şal getiriyorlar. Restoran o kadar kalabalıktı ki ister istemez serviste aksamalar da vardı. Garson çocuklar sabah 9’dan bu yana hiç durmadıklarını söylediler. Mardin’in hiç görmediği bir kalabalıkla karşı karşıyaydık yani.

Menü fiksti. Ortaya önce bir Mardin tabağı geliyor. Daha sonra haşlama ya da kızartma içli köfte ve patlıcan dolması servis ediyorlar.  Arkasından 4 ana yemekten birini seçiyorsunuz. En son tatlılar geliyor. Yanına da ne isterseniz onu içiyorsunuz.

İşte ilk başta gelen Mardin tabağı… Bakır bir tepside, kepçelerin içinde servis edilen 10 farklı meze. Yanında şarap isterseniz kadeh yerine yine bakır bir tas geliyor. Çok alışık olmadığımız tazda, yayvan ağızlı ayran tası gibi bir şarap tası.

Cercis Konağı- Mardin tabağıBiz daha mezelerde iken erkenden sofraya oturanlar çoktan eğlence safhasına geçmişlerdi. Öyle ki sabahtan beri koşturan gencecik garson çocuklar aşağı kattan gelen müziğin de etkisiyle halaya kalktılar. Müzik nefis, halay müthiş, yorulmuşuz zaten bütün gün, koymuşuz rakıları, önümüzdeki mezeler şahane, hava limonata gibi. İnsan daha ne ister değil mi?

Cercis Murat KonağıMuhabbet bol, şaka, kahkaha, kakara ve kikiri. Gün boyu gördüklerimiz bizi İstanbul havasından çıkartmış, daha şimdiden acaba ne zaman bir daha geliriz diye konuşuyoruz.  Sonra yemekler geliyor. Hepimiz başka bir şey söylüyoruz. İsimlerini hiç sormayın hatırlamıyorum ama  kokusuz, yumuşak, çok güzel et yemekleriydi hepsi. O yüzden çok tavsiye ederim.

Cercis Murat Konağı MardinGece buradan kalktıktan sonra ertesi akşam yemeğe gideceğimiz Bağdadi’nin Bar’ına uğrayalım dedik. Şimdi Mardin’de bar diyince aklınızda ne canlanıyor bilemiyorum. Ben kilimlerin serili olduğu bir yer bekliyordum aslında. Ama bayağı canlı müziğin olduğu, İstanbul’daki Türkçe müzik çalan mekanlar tarzında bir yer. Herkes kurtlarını döküyor. Pop, oyun havası, arabesk aklınıza ne gelirse.  Geceyi birer içki de burada içtikten sonra burada tamamlayıp otele döndük. Ertesi sabah saat 8’de yola koyulacaktık ama saat çoktan 3’e doğru geliyordu bile. Ertesi gün daha önceki iki yazıda anlattığım Kasımiye Medresesi, Deyrülzafaran, Dara Mor Gabriel bizi bekliyordu. O yüzden bir an evvel uyuduk.

Bagdadi Mardinİkinci günümüzde öğle yemeğinde Midyat-Nusaybin yolundaki Beyazsu diye bir restoranda yedik. Kaynak bir suyun dibinde, dilerseniz ayaklarınızı buz gibi akan suya da sokarak yemek yiyebileceğiniz bir yer. Izgaraların yanında alabalık da yapıyorlar. Biz balık, kuzu ve tavuk karışık birşeyler istedik. Yediğimiz herşey gayet lezzetliydi. Sadece kalabalıktan dolayı serviste aksamalar oldu. Eminim ki  kalabalık olmayan bir günde buraya gitmek çok keyifli olur. Özellikle yazın sıcaklarında buz gibi akan su ve yemyeşil ağaçlar burayı cennete çeviriyor olmalı. Eğer siz de bölgeyi gezerken öğle saatlerinde bu civarda iseniz deneyn derim.

Biz uzunca bir günü bitirip de Mardin’e döndükten sonra yine bir duş alıp bu defa Bağdadi’ye yemek yemek üzere doğru yola çıktık.  Terasta köşe bir masya yerleştik. Daha sonrası için diyecek kelime bulamıyorum… Ne kadar anlatsam o atmosferin üzerimde yarattığı etkiyi anlatmak konusunda eksik kalır sanırım. Masal gibi… Kendimi Elhamra Sarayında yemek yiyor gibi hissediyorum. Restoran’ın işletmecisi Alex son derece yardımcı, kibar ve müşterilerinin bir dediğini iki etmeyen biri. Daha önce 8 yıl Mardin’de rehberlik yaptığı için bölgeyi de çok iyi tanıyor. Enerjisi hiç bitmiyor, nerede ise hiç uyumadan birden fazla işi  aynı anda kotarıyor.

Bagdadi MardinBu defa Cercis’teki Mardin tabağının bir benzeri olan Mezopotanya tabağının yerine mezeleri ayrı ayrı seçtik.  Zaten şu yukarıdaki manzaraya bakarsanız yemek bahane, sohbet ve manzara şahane.

Bagdadi Mardin

Bagdadi MardinBen yemekten ziyade hala şaşkın şaşkın işlemelere, ışıklandırmalara bakıyordum ki,  bize bir güzellik yapıp  sofraya çiğköfte de getirdiler. Bulgur nerede ise yok olmuş, lokum gibi bir çiğköfte bu.

Bagdadi MardinBiz yavaş yavaş demlenirken, Bağdadi’nin üst terasında bu defa tur grubu şarkı ve türküler eşliğinde eğleniyordu. Uzaktan gelen müziğin sesi, herşey nefis, keyfimiz çok yerinde. Bu defa yemek yiyecek çok yerimiz yok.. O yüzden tek bir tabağı paylaşıyoruz. Yine kuzu eti… Et tahmin edeceğiniz üzere tel tel ayrılıyor. Adını yine anımsayamıyorum.

Bagdadi MardinBu arada üst kattaki program bitiyor, bu defa bizim olduğumuz katta fasıl başlıyor. Herşey o kadar keyifli ki  mutluluktan iyice gevşiyoruz.

Bagdadi MardinBurada değişik bir tatlı denemek isteyince Alex bize dışarıdan sütlü kadayıf getirtiyor. Müthiş bir lezzet…

sütlü kadayıfOtele doğru yollanmadan önce bize konağın içini de gezdiriyorlar. Yine hayran kalıyoruz. Sonra bizi otele de bırakıyorlar. Eh daha ne olsun? Yolda gece karanlığında Mardin’in abbaralarına bakıyoruz. Cin-peri hikayeleri dinliyoruz :)

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Bagdadi Mardin

Ertesi sabah tur ekibi Savur’a gidecekti biz onun yerine otelde uyuyup, sonra  gruba katılmaya karar verdik ve öğle yemeğinde yine Bağdadi’ye geldik. :) Bu defa et dışında birşeyler yiyelim düşüncesi geçti aklımızdan.  Mesela şöyle güzel bir makarna. Sıra sipariş vermeye  gelince, öğreniyoruz ki Bağdadinin ustalarından biri aslında daha önce 8 yıl bir İtalyan restoranında çalışmış ve makarnayı taze taze açarak servis ediyorlarmış. Hepimizde ete biraz ara verme ihtiyacı var. O yüzden salata ve birer tabak da makarna söylüyoruz. Salata çok taze. Sıcak havada çok canlandırıcı bir lezzet. Kapariler çok yakışmış.

BağdadiMantar soslu tortellini ise dillere destan. Hepimiz silip süpürüyoruz.

Bagdadi MardinYemek kısmını şimdilik burada kapatıyorum. Sonradan bir de Diyarbakır’da yediğimiz ciğeri anlatacağım ama önce size biraz da Mardin sokaklarının havasını koklatmak istiyorum. Görüşmek üzere..

Mardin: Dara Antik Şehri, Mor Gabriel Manastırı ve Midyat

Deyrülzafaran Manastırından ayrıldıktan sonra, Mardin’e yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bir Antik şehri gezeceğimizi söyledi rehberimiz. Antik dönemlere ilgi duymakla birlikte Mardin’de karşımıza ne kadar etkileyici bir şeyin çıkabileceğinden çok emin değildim. Dara’yı ilk gördüğüm anda nasıl olup da şimdiye kadar böyle bir yerden haberim olmadığını anlamakta zorlandım. Türkiye’nin tanıtımında bol bol kullanılan Topkapı Sarayı, Efes, Meryem Ana, Ölü Deniz, Fethiye, Kapadokya gibi çok bilindik yerlerin yanında aslında daha adı sanı duyulamamış ne güzellikler olduğunu düşündüm. Bu yaşa gelip de buraları bilmemek, bırakın bilmemeyi, bir kere bile duymamış olmak beni utandırdı.

Dara MardinDara tarihi İpek Yolu üzerinde Mezopotamya ovasının bitip Tur Abidin dağlarının başladığı yerdedir. Kent kireçtaşı anakaya üzerine kurulmuş ve Romalılar ve Perslerin mücadelesine tanık olmuş. Dara isminin kökeninin Pers Kralı 3. Darius’tan geldiği rivayet ediliyor. Bu Antik Kent’in içerisinde halen yerleşik durumda olan bir köy var. İnsanlar bu kalıntıların arasından üstünde yanında yaşamaya devam ediyorlar. Birinin evinin altından tarihi bir su sarnıcı çıkmış, diğeri antik taşları kullanarak kendine bahçe duvarı yapmış, ya da yaşadığı evin duvarları için bu taşları kullanmış.

DaraŞimdiye kadar yapılan kazılarda bu şehrin sadece %30’u yerüstüne çıkarılabilmiş.

Biz ilk Necropolis’i gezdik. Necro “ölü”, polis “şehir” anlamına geliyor. Yani aslında burası Dara şehrinin ölüler şehri yani mezarlığı. Mezarlığın boyutları şehrin o zamanki büyüklüğü konusunda  bize bir fikir veriyor.  Gerçekten de çok büyük bir mezarlık burası.

Dara Mardin

Dara MardinBurada bizi gezdiren rehberimiz Dara’da yaşayan gençlerden biri. Daha 25 yaşında. Berdel usulü evlendirilmiş 15 yaşında iken. Aslında arkeolog olmak istiyormuş ama bu kadar genç yaşta evlenince okuyamamış. 3 tane çocuğu var o yaşta… Bütün gezimiz boyunca pek çok iç burkan hikaye dinledik  Mardin ve Diyarbakırda. Süryani- Müslüman, Kürt-Türk aşklarının  ne derece zor olduğunu dinledik defalarca.. Bu devirde hala insanların birbirlerine kavuşabilmelerinin bu kadar zor olması gerçekten çok acı.

Dara Mardin

DaraAşağıdaki resimde gördüğünüz yapı zindan olarak adlandırılmakla birlikte aslında o dönemin su sarnıcı olarak kullanılıyormuş. Tabanı Yerebatan Sarnıcı kadar geniş olmamakla birlikte, yüksekliği 30 metreyi buluyormuş. Çok etkileyici değil mi sizce de?

Dara Antik Kenti

Dara Antik KentiBuradan ayrıldıktan sonra Bu defa Mor Gabriel Manastırı‘na doğru yola çıkıyoruz. Mor ya da Mar Süryanice’de Aziz anlamına geliyor.  Mor Gabriyel, Midyat sınırları içerisinde yer alan 1600 yıllık bir Manastır. İçerisinde Theodora Kubbesi, Azizlerin gömüldüğü Azizler Evi ve Meryen Ana Kilisesi de var. 2013 yılının sonuna kadar Süryanilerin elinden alınıp Hazineye devredilmek istenmiş ancak son demokratikleşme paketiyle birlikte sahiplerine geri dönmüş. Manastır neden Hazineye devredilir? Anlaşılır tarafı yok.  Eşşeği kaybettirip sonra buldurulmak istenmiş sanırım. Hem de hepi topu koca Türkiye’de 25-30 bin kalmış bir cemaatin elinde kalmış 2-3 ibadethaneyi almanın kime ne faydası olurdu acaba?

Mor Gabriel Manastırı- MidyatEl işlemeleri muazzam, insan bakmaya doyamıyor. Bu manastır da hali hazırda aktif hizmetini sürdürdüğü için her yer pırıl pırıl, tertemiz.

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel ManastırıMor Gabriel’i de gezdikten sonra, kısacık Midyat’a uğradık ama Midyatı göremedik. Sadece çarşısından telkari alışverişi yapacak kadar vaktimiz vardı. O yüzden önceliği alişverişe verip, Midyatı göremeden Mardin’e doğru yola koyulduk.  Nasıl olsa yeniden geleceğim buralara ben diye düşündüğümden olsa gerek çok üzülmedim Midyat’ı bu defa göremediğime. Eminim çok sürmeden yine Mardin’de olacağım nasıl olsa.

Bu son iki yazının harita üzerinde özetini aşağıda işaretledim.

Mardin RotaGördüğünüz gibi yolun bir kısmında Suriye Sınırına sıfır noktada paralel bir şekilde gittik. Aradaki mayınlı arazı, tel örgüler ve aralıklarla sınıra yerleştirilmş tanklar. Değişik bir duygu… Sınır denilen şeyin ne kadar yapay olduğunun gözünüzle görüp hissediyorsunuz.Yanına inip bakınca o haritada görünenden daha farklı bir his uyandırıyor insanda.

Bundan sonraki yazıda artık biraz Mardin’in lezzet duraklarından bahsetme vakti…. Akşam yine koşturarak otelde duş alıp sonra kendimizi atıverdik dışarıya. Bakalım neler oldu Mardin’de.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 118 takipçiye katılın