Güney İspanya Gezi Notları 1: Giriş

Kasım ayıydı. İş için Ankara’da olduğum bir akşam, annemlerde oturmuş, internet başında gezinirken THY’den gelen bir email çarptı gözüme. Bir dizi promosyonun sıralandığı emailde, İspanya-Malaga için gidiş dönüş  bilet fiyatı gerçekten de çok avantajlı bir rakama inmişti. O sıralarda bir sürü yeni yer görme isteği ile yeni yıl için  tatil planları kafamda dönerken, gördüğüm bu cazip THY teklifi karşısında bundan 10 yıl önce yaptığım İspanya seyahati geldi aklıma. Zaman yetersizliği yüzünden sadece Barcelona ve Madrid ile yetinmek zorunda kalmış çok istediğim halde Granada’ya gidememiştik. Elhamra Sarayı benim için uzaktan hayallerimi süsleyen büyülü bir yerdi. İşte bu yüzden 350 TL’lik bilet fiyatını görünce o sırada Adam ve bir arkadaşımızla beraber Malaga’ya gidip sonra oradan başlayacak bir Endülüs gezisine çıkmaya karar verdik. 350 TL’ye çoğu zaman Ankara- İstanbul arasını tek yön zor uçtuğumuzu düşününce, aynı fiyata İspanya’ya kadar gidip dönmek gerçekten şaka gibi idi. Gerçi, geçen sene de yakaladığımız bir promosyon sayesinde Tiflis’e 250 TL’ye gidip gelmiştik. Yani aslında seyahat etmek için gerçekten de para lazım ancak fırsat kovalayarak çok daha azına mal etmek de mümkün.

Milletçe son yıllarda daha çok gezmeye başlamamız bence nefis bir şey. Havayolu şirketlerinin promosyon yapmaları,  yurtdışı turların ve  iş için gelip gidenlerin  sayısının artması bizim gibi kafile şeklinde gezmeyi seven, yurtdışına çıktığında sabah kahvaltıda demli çay, peynir ekmek yemek bulamayınca vızıldayan bir millet için nefis bir şey.  Seyahat edenlerin sayısı ne kadar artarsa, ilk baştaki vızıldamalar daha sonra yeni şeyler öğrenmenin zevkine dönüşecek diye umuyorum ben.

Neyse, biletleri cebimize koyduktan sonra ilk yaptığım işlerden biri klasik şekilde Amazon’dan kitap siparişi vermek oldu. Evde eski İspanya seyahatinden kalan kitabım maalesef çok genel olduğu ve detaylara az yer verdiği için kesmedi beni. Lonely Planet’in Andalucia kitabının yanında, Michael Jacobs’ın aynı isimli kitabını sipariş ettim.  Aklınızda olsun Murat Belge’nin Başka Kentler, Başka Denizler gezi kitapları serisinin birinci ve ikinci ciltlerinde de İspanya ile ilgili epeyce detay var. Zevkli bir okuma isterseniz buralara da bakabilirsiniz. Bunun dışında özellikle otel rezervasyonu ve  restoranlar konusunda Oburcan’ın Malaga Yazılarına, İmgeleme‘nin  Endülüs gezi notlarına ve ilginç detaylar için Çukurcuma Times‘ın Granada notlarına göz attım. Buradan hepsine teşekkürü bir borç bilirim.

Toplam 7 gece 8 gün geçirdiğimiz Güney İspanya turu 4 şehri kapsadı. Mart’ın 15′inde Malaga Havalimanına inip hemen ardından Granada’ya yola koyulduk. Granada’da 2 gece kalıp, Cordoba’ya geçerek burada da bir gece konakladıktan sonra, Sevilla’ya gittik. Sevilla’da iki gecenin ardından son durağımız olan Malaga’da da 2 gece geçirdikten sonra İstanbul’a döndük. Tüm bu şehirler arası yolculukları otobüs ile yaptık. Tüm otellerimizi Booking.com’dan ayarladık. Her günü ayrı keyifle geçen nefis bir seyahatti. İspanya’ya bir kez daha aşık olmama sebep oldu. Öyle ki ev alıp buralara yerleşelim fikri kafamıza epeyce yer etti. Biz Güney İspanya’yı gerçekten çok sevdik.

Mapaespaña4

Bu böyle bir gririş yazısı oldu, bir sonraki yazıda Granada ile gezmeye başlayacağız. Bakalım bizim gözlerimiz neler görmüş, damağımızda hangi tatlar, kulağımızda hangi sesler kalmış.

Alaçatı Ot Festivali: Cunda Balık Evi, Cadde 75 Alaçatı, İyi Yemek, L’Escargot, Raw Food, Elçin Oflaz ve Urlice Bağları…

Geçen hafta iş için İzmir’e yolum düşecekti. Bundan haberi olmayan Ozzy 12-13 Nisan’da Alaçatı’da Ot Festivali varmış  gidelim mi deyince, bir taşla iki kuş vurmaya karar verdim. Perşembe sabahı tam da aşağıdaki bir manzarayla Kondon’a bakarak gözlerimi açtım. O hafta İzmirde pek çok organizasyon, konferans vs. olması sebebiyle zar zor yer bulduğumuz İzmir Palas’ın balkonu burası. Otelin fotoğraflarını da çekmediğim için çok hayıflanıyorum zira fazlası ile retro, gerçekten de 90′larda donmuş gibi bir hali vardı.

İzmir KordonÜstelik Perşembe akşamı eski bir arkadaşımla yemek de yiyecektik. Eh daha ne olsundu. Perşembe akşam iş çıkışı Bostanlı tarafına doğru yola çıktık. İstikamet Cunda Balık Evi idi. Bu arada biz restorana adım attıktan sonra öyle bir yağmur bastırdı ki cama vuran yağmur damlalarından nerede ise birbirimizi duyamayacaktık. Sohbet muhabbet, dedikodu derken nerede ise 11 yaşından bu yana arkdaşım olan bu hatunla yaptığımız muhabbetin gerçekten de tadına doyum olmadı. İzmir konusunda bilgisi çok kıt biri olarak ve fiyatlarının normalden daha yüksek olduğu notunu düşerek, Cunda Balık Evi‘nin gerçekten de çok güzel mezeleri olan, servisi çok iyi bir lokanta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle beğendili ahtapot ve  denizürünlü enginar dolması dillere destandı. Çağladan yapılan meze ve çıtır karidesler de yine heryerde bulunmayan mezelerdi ve kalamar dolması hariç yediğimiz herşey gerçekten nefisti.

İzmir Cunda Balık EviÜstüne eve döndükten sonra arkadaşımız olan kocası da bize katılınca şakır şakır yağmaya devam eden yağmurun altında evlerinin terasında hem son cila içkilerimizi yudumladık hem de çok uzun zamandır özlediğimiz gırgır şamataya devam ettik.

Cuma günü akşam üstü İstanbul’dan gelen Ozzy ile buluşup, kiraladığımız araba ile Alaçatı’nın yolunu tuttuk. Kalacağımız otel Cadde 75 Ozzy’nin daha önce defalarca kaldığı bir otel. Gerçekten de çok ferah, samimi, huzurlu bir otel. Arkadaki kocaman avlusu, yemyeşil çimleri ve aydıklık odaları ile çok ideal bir konaklama adresi.

Cadde 75 Hotel AlaçatıAkşam üstü vardığımız otelde ilk işim bir duş yapıp sonra akşam yemeği için giyinmek oldu. Yemek saatini beklerken, otelin bahçesinde birer bardak roze şarapla haftasonu tatiline giriş yaptık. Alaçatı benim bundan 10 sene kadar önce geldiğim bir tatil kasabası o yüzden nerede ne yenir ne içilir hiçbir fikrim yoktu. Ancak bir arkadaşımızın tavsiyesi ile kısmi olarak katıldığımız İyi Yemek’in gurme turu Alaçatı tatilimizi şenlendirdi.  Onlarla aynı otelde kalmadık, hatta tur otobüsünü de arabayla arkadan takip ettik, böylece turun sadece istediğimiz bölümlerinde onlarla beraber olduk, yorulunca döndük.

Turun ilk akşam yemeği L’Escargot’daydı.  L’Escargot bir fine  dining restoranı. Pek çok bildiğiniz malzeme daha farklı şekilde kullanılarak yeniden yorumlanmış. Bu akşamdan sonra şöyle düşündüm; günlük hayatımda gerçekten de çok fazla dışarıda yemek yiyorum, yemek zorunda kalıyorum. Bu tercihlerimi de genelde balık restoranı, pizzacı, kebapçı, steak house gibi seçeneklerden yana kullanıyorum. Ama aslında beni en mutlu eden yemek deneyimleri değişik tatları deneyebildiğimiz, şaşırtan deneyimler. İşte o yüzden bundan sonra iyiyemek.com olmak üzere İstanbul’da bulabileceğim diğer tadım turlarına katılmaya karar verdim. İşte o akşamki menümüz…

L'escargotYemekler genel olarak güzeldi ama özellikle biri vardı ki hepimizin hem sunum hem de lezzet olarak gönlünü çaldı. İşte çanağında enginar çorbası… Mevsim ta enginar mevsimi olduğuna göre belki siz de denemek istersiniz. Tarif burada.

çanağında enginar çorbası

çanağında enginar çorbası

Dana kuyruğu da nefisti ve henüz yazamadığım İspanya seyahatinde yediğimiz boğa kuyruğunu hatırlattı. Ama genel olarak yediğim herşeyi sevdim denebilir.

L'escargotHer bir yemeğin yanında ona eşlik eden bir Sevilen şarabı var. Daha önce Sevilen şaraplarını hiç tatmamıştım. Ancak o akşam deneyebildiğimiz kadarı ile en azından bu listede ismi olanları gözü kapalı alabileceğimi düşünüyorum. Gerçekten her biri kendi tarzında çok leziz şaraplardı. Hatta programa göre Pazar günü Sevilen bağlarında da bir bağ yemeği vardı ancak maalesf bizim programımıza uymadığı için katılamadık. Ama şimdi Sevilen’in şaraplarını da evden eksik etmemeye kararlıyım.

Ertesi sabah uyanıyoruz. bahçedeki kahvaltının ardından, İyi Yemekçilerin kaldığı otelin yolunu tutuyoruz. Sabahki ilk programımız Elçin Oflaz ile bir beslenme sohbeti. Elçin Hanım Türkiye’de raw food akımının destekçilerinden. Kısaca kendisi bir şeyi yiyip içtiğinizde vücudunuzu dinleyin ve yediğiniz içtiğiniz şeyin size kendinizi nasıl hissettirdiğine bakın diyor.  Besinleri asidik ve alkali olarak ikiye ayırıyor.  Vücudun asidik beslendiği takdirde hastalıklara daha kolay yakalandığını söylüyor. Asidik nedir derseniz, çay, kahve, alkol, et, peynir asidik gıdalar. Liste uzayıp gidiyor tabi ama ben benim için en önemlileri ve vazgeçemeyeceğimi düşündüklerim bunlar.  Koyu yeşil yemeniz lazım diyor Elçin Hanım. Sabah kahvaltısında beyaz peynir, ekmek ve çay yerine yarım demet maydanoz, ispanak,pazı, 2 salatalık, iki kereviz sapı, yarım limon ve zencefil kökü ile hazırlanacak  yeşil sıvıyı içmemizi tavsiye ediyor. Epeyce radikal bir dönüşüm öneriyor anlayacağınız. Pek bana göre olmadığını söyleyerek bu bölümü de geçiveriyorum.

Elçin OflazBu sohbetten sonra kendimizi doğrudan pazara attık. Pazar bizi delirtti dersem abartmış olmam. Bıraksanız hepsini doldurup İstanbul’a taşıyacaktık. Kendimizi tutamayıp getiremeyeceğimiz şeyler de aldık :) Ama en azından 6 demet deniz börülcesini sağ sağlim İstanbul’a getirmeyi başardım. :) İki demetini hafta içi pişirdim, kalan 4 demetini de birazda bu yazıyı post ettikten sonra pişirmeyi planlıyorum. Pazar hem çok kalabalıktı hem de rengarenk. Tam bir cümbüş. İşte Alaçatı ziyaretimizin sebebi otlar…

alaçatı ot festivali

Alaçatı Ot festivali

alaçatı ot festivali

Alaçatı Ot Festivali

Alaçatı Ot festivaliBu güzel pazarı gezip, Alaçatı’nın merkezinde birer çay-kahve içtikten sonra bu defa bir enginar tarlasına doğru yola çıkıyoruz.

Enginar tarlası

IMG_20140412_135351

IMG_20140412_134449

IMG_20140412_134812Bebek enginarların tadına çiğken baktık, hatta gaza gelip 80 tane de enginar alarak arabamızın bagajını doldurduk! Bomonti pazarında tanesi 5 liraya satılan enginarlar burada 1 lira. Gerçi alma sebebimiz fiyatından ziyade tarladan tazesini almaktı ancak siz siz olun bizim gibi görgüsüzcesine almayın :) 10 tane hadi 20 tane alın ama 80 tane enginar almayın. Bakın arabanın bagajı ne hale geldi bu alışverişten sonra.

IMG_20140412_170222

Evet enginar tarlasından sonra bu defa Urlice  Bağlarına doğru yola çıktık. Urla’daki bu küçük bağ ve bağ evi bir karı koca tarafından işletiliyor. Ortam o kadar güzel ki insan bir an nerede olduğunu dahi unutuyor.

URLİCE BAĞLARI

Urlice BağlarıSadece şunu söyleyeyim, bağda yemek yemek dünyanın en güzel şeylerinden biri. Bunu Urlice’de anladık. Benim ilk bağ yemeğimdi umarım sonuncusu olmaz. Gittiğimizde zaten sofra kurulmuş bizi bekliyordu. Her aşamada şaraplarımız değişti. Güneşli bir havada gölgede ege otları ile nefis bir şölen başladı. Son zamanlarda oturduğum en keyifli sofraydı dersem sanırım abartmış olmam. Tabakta gördükleriniz turp otu, radika, yaprak sarma, yeşil fava ve otlu börek. Börek açma yufka ile yapılmış, tel tel dökülüyor. Eşlik eden Sauvignon Blanc nefis. Dönerken bir şişe almayı ihmal etmiyoruz.

Urlice Bağında yemek

Burada gördüğünüz minicik kabakların çiçekleri üzerinde. Bu hali ile kızartılmışlar. Her biri parmak kadar. Nefisler.

Urlice Bağlarında yemek

Bu da otlu graten.. Yufkadan yapılan çanağı ile birlikte çok şık sunulmamış mı? Tadı da nefis…

urlice bağında yemekVe sofranın sürprizi… İç pilav ve oğlak eti… İnanılmaz lezzetli.. Silip süpürüyorum…

Urlice bağlarında yemekYanında bol salata var.. Buralarda pancar bolca kullanılıyor… Salatanın renkleri çok iç açıcı bütün malzemeler tazecik.

Urlice bağlarında yemekVe sofranın assolisti… Armut tatlısı… Pişirilmiş ama diriliğini kaybetmemiş bir armut düşünün, içine tatlı lor peyniri ve ceviz doldurulmuş.. Bana kalırsa yanındaki kremaya hiç gerek yok… Nefis bir armut tatlısı..

Urlice Bağlarında yemekBu kadar yemek ve şarabın ardından, İyi Yemek ekibi bu defa Urla bağlarına doğru devam etti ancak biz onlardan ayrılıp otele döndük ve yeniden akşam yemeğinde buluşmak üzere sözleştik. Otelde bir öğleden sonra çayı içip arkasından duş ve gözleri dinendirme modunda dinlendik. Grup Saat 5 gibi ayrıldığımız Urilice Bağlarından sonra Urla Bağlarından ancak saat 8′i geçerken dönebildiği için yemek için saat 9′da buluştuk. Bu defa hedef kimselerin yerlere göklere sığdıramadığı Asma Yaprağı Restoran idi.

Grup büyük olduğu için bize bahçede yer ayıramayan Asma Yaprağı bize üst katta bir oda hazırlamıştı. Sanki bir eve misafirliğe gelmişiz hissi uyandıran en gerçekten çok şeker görünüyordu. Ancak, aşırı kalabalık ve servisteki aksamanın yanında menünün özenle seçilmemiş olması ve değişik olmaktan ziyade her yerde bulunabilecek mezelerden oluşan yemek bizi tatmin etmekten uzaktı. Sofraya rakı gelse, su bitiyor, su bitse buz kalmıyordu. Bana kalırsa bu ilk deneyim ışığında kendisine atfedilen şöhreti haketmeyen bir restoran Asma Yaprağı. Niye derseniz, ertesi gün Ot Festivali standlarını gezerken çok daha leziz şeyler tatma şansımız olduğunu da ilave etmeden geçmek istemiyorum.

Şimdiye kadar hep yemeklerden, otlardan, beslenme seçeneklerinden bahsettik. Şimdi biraz da Alaçatı sokaklarında gezinelim mi? O kalabalıkta Alaçatı merkezinde oturacak yer aramaktansa ben size Hacı Memiş Mahallesinde, Antikacıların arasında gezinmeyi tavsiye ederim. Üstelik minik minik tasarım dükkanları da burada. Sakura’dan aldığımız kandiller, Ozzynin Kartpostaldan aldığı meleklerle birlikte İstanbul’a geldiler bile. Bir gölgede oturup bir şeyler yudumlama şansınız da var. Ozzy’nin beni götürmek istediği Dutlu Kahve olmuş meyhane ama hala oturup birşeyler içebilirsiniz burada.

Alaçatı

Alaçatı

alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatı

Alaçatıİşte bizim Alaçatı Ot Festivali seyahatimiz böyle geçti. Önümüzdeki yıl yine başka bir şey ile çakışmazsa buralarda olmayı çok isterim sanırım. İyi Yemek bence çok iyi bir seçenek ve eminim Pazar günü yaptıkları Sevilen Bağları ziyareti de nefis geçmiştir.

Öte yandan, bu ufacık kasaba özellikle yaz aylarında kendisini ziyaret eden kalabalıkları nasıl misafir eder bilemiyorum. Bana sorarsanız ne kadar az kalabalık o kadar çok keyif. O yüzden belki siz de havalar çok ısınmadan bir Ege ziyareti yapmak istersiniz. :) Herkese şimdiden iyi haftalar.

Kınalıada’da bir öğleden sonra

Nefis  ve güneşli bir Cuma gününden merhaba. Yazamadığım aylar boyunca hep huzur dolu bir kaç saati bekledim. Bilgisayarı açıp yeniden döküleyim burada diye. O yüzden aradaki zamanı kapatabilmek için bu defa toparlama yazılar yazmak yerine, şu anda cep telefonumum fotoğraf arşivinden geçmişe dönük şekilde neler yaptığımı hatırlayayım istedim.

Epeydir İstanbul’un tadını çıkaramamaktan şikayet ediyorum aslında. Bu şikayetlerimin tavan yaptığı bir haftasonu Pazar günü Adamla Karaköy’de Güllüoğlunda ıspanak böreğine doyduktan sonra üşenir miyiz üşenmez miyiz diye konuşurken kendimizi Kabataş’ta bulduk. Bir iki arkadaşımızı da arayıp öğle vapuruna binerek Adalar’ın yolunu tuttuk. Ne zaman İstanbul’dan bunalsanız bir akbil basıp binerek gidebileceğiniz bu vapurlar  ve vardığınız ada size herşeyi unutturur. Bu Ada yolculuğumuzda Kınalıadayı seçtik ve böylece sonunda dört büyük Prens Adasının tamamını da görmüş olduk.

Adaya giderken vapurun peşinden süzülen martılar zaten insanın ruh halini değiştirmek için birerbir. Balık yerine ekmek, çizi, simitle beslenen İstanbul martıları bu konuda öyle ustalaşmış ki Adam’ın elindeki çizileri kapıp götürdüler.  Görüntüler şahane, gülümsemek bedava.

Ada Vapuru

ada vapuru 2

ada vapuru 3

ada vapuru 4

Ada karşılama heyeti bizi iskelede mimozalarla karşıladı.  Erken ısınan havaların etkisiyle adadaki ağaçlar çılgıncasına çiçek açmışlar. Çocuklar da açan çiçeklerin demetini 5 TL’ye satıyorlar. Geldiğinizde değil ama bizim gibi dönerken alırsanız evinize ada kokusu götürebilirsiniz. Tabi bu anlattıklarım Mart ayında olduğu için şu anda gitseniz yine mimoza bulur musunuz emin değilim amd başka çok güzel çiçeklerle karşılanacağınızı tahmin ediyorum.

kınalı ada 4Adaya vardıktan sonra etrafında yürüyüşe çıkalım dedik. nerede ise 2 saate yakın yürüdük. Arada korktuk, acaba yanlış yola mı saptık, daha ne kadar yürüyeceğiz, yokuş mu çıkacağız diye hayıflandık, susadık, arada durduk resimler çektik.

kınalıada 10

kınalı ada 9

Kınalı Ada

kınalıada 7

Kınalı Ada 3

kınalı ada 6Bu uzun yürüyüşün arkasından oturup yemek yiyelim dedik ancak gördük ki Kınalıada bu konuda diğer adalar kadar zengin değil ya da belki de daha sezon açılmadığı için bizim gittiğimizde ortalıkta in cin top oynuyordu. Yine de full enerji ile döndüğümüz bir ada ziyareti oldu bu. Siz de bu haftasonu canınız hangisini çekerse bir ada ziyareti yapmaya ne dersiniz? Herkese güzel ve mutlu bir haftasonu diliyorum. :)

Şubat’ın son haftasına girerken: NetFlix, Hayal, Süt Burger, Yazane ve Ispanaklı Su Böreği by Güllüoğlu

Yine bir pazar günü… Saat 8′i geçti bile. Gece yarısına doğru ilerliyor… Çok kalmadı,  günün dönüp Pazartesi olmasına. Pazartesi sendromunuz var mı sizin? Bütün olaya sabah işe adım atana kadar aslında ama bunu bilmek bile Pazar akşamları üzerime çöken bu gıcık iç sıkıntısına engel değil. Yarını tatil alıp günümü gün edecektim ki yine mümkün olmadı. O yüzden yarın yine iş günü. Bir önceki yazıda kendime bir şey söz vermiştim. Mutlaka yeni şeyler dene, haftada en azından bir kez yeni bir şey yap diye. Bir sürü yeni şey deneme şansına kavuştum bu son 3 haftada. Ama belki de bu listeye haftada en azından bir kere de yazı yazma kuralını da eklemeliyim. Uzun süre yazmayınca insan hem anlatmaya nereden başlayacağını şaşırıyor hem de detayları unutuveriyor. Oysaki herşey en tazeyken güzel.

Şubat ayı da kolay geçmiyor. Böyle zamanlarda Susan Miller’dan medet umuyorum ama 28 Şubat’a kadar Merkür geri çekiliyor cümlesini okuduğumda bu aydan umudu kesmiştim zaten. Neyse şunun şurasında 28 Şubata kaç gün var ? Tam 5 gün. Hani önümüzdeki haftasonu düğün dernek yapıyor olabiliriz. Bıktık senden Merkür. Hadi git artık.

Bakalım neler yapmışız geçen bu zamanda…

Uzunca bir aradan sonra ilk kez okudum. Ayşe Kulin’in son kitabı Hayal’i, ara ara bulduğum boşluklarda okuyuverdiğim kitap bir çırpıda bitti. Ayşe Kulin’in ilk ve tek okuduğum kitabı Adı Aylin’di. O kadar aradan sonra okuyunca kendisini epeyce unuttuğumu anladım. Gerçekten çok akıcı dille yazıyormuş meğer. Yazar olma hikayesini anlattığı kitabında her kitap tanıtımının bir olay olduğundan ve her defasında pek çok polemiğe konu olduğundan bahsetmiş. Hayal’de de durum farklı olmadı. Çıktığı televizyon kanalında kurduğu cümleler yine ortalığı karıştırdı. Yine de gerçekten keyifle okuduğum bir kitap oldu Hayal. Özellikle blog yazarları arasında yazarlık hayali kuranlar varsa bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Bakın ben bir yandan kitabı okurken bizim Pia hanım nasıl da poz vermiş.

Pia ve Ayşe Kulin

Kitap okumak kadar zihni günün telaşından uzaklaştıran çok az şey var benim hayatımda. O yüzden en azından ayda 2 kitap okuyabilsem nefis olur diyorum kendime. Müthiş bi resetleme aracı. Herhangi bir filmden çok daha etkili. Yatağımın başınada dizilmi duran 6-7 tane kitap var bu gece itibarı ile en azından birini seçip başlamaya kararlıyım. Ama hangisine başlayacağına karar vermek de büyük bir sıkıntı. Her defasında alıp alıp bıraktığım kitaplar var. Bir de alakasız bir zamanda elime alıp da bırakamadan bitirdiklerim. Bakalım piyango hangisine çıkacak.

a book vs a movie

Geçen haftasonu Cuma akşamı yatağıma erkenden yatmış, İnternette geziniren House of Cards diye bir diziye rastladım. Aslında yeni bir dizi değilmiş. İlk sezonu bitmiş tam da bu aralar ikinci sezonu başlıyormuş Amerika’da. Siyaset geçen yıldan beri o kadar çok hepimizin hayatına girdi ki  eğer siz de Türkiye’deki siyasetten illallah dediyseniz  sizi House of Cards ile Amerikan siysetine komşu edelim. Başrol oyuncusu Kevin Spacey’in de döktürdüğünü söylemeliyim. Ancak şimdi fazla detaya girmeyip bunu başka bir yazıda ayrıca uzun uzun yazacağım demekle yetiniyorum.

House of Cards

 

İlk bölümü Türkçe altyazılı şekilde klasik dizi sitelerinden birinden  izledim ancak geri kalanını izleyemeyince hafiften sinir olmuştum ki NetFlix’e rastladım. Şansımı deneyip, vpnim sayesinde  üye oldum ve şimdi bütün yeni dizileri buradan takip edebiliyorum. Eğer sizin de şansınız varsa tavsiye ederim mutlaka deneyin. NetFlix tam bir deniz derya. Dil sorununuz yoksa keyifle sömürebileceğiniz bir hazine.

Gelelim bir toplant vesilesi ile keşfettiğimiz Yazane‘ye.  Yazane bir coworking space. Yani diyelim ki freelance çalışıyorsunuz. Ofisiniz yok, arada bir uğrayıp çalışabileceğiniz, sakin, temiz, wi-fi internet bağlantısı olan, arada kahve içerken laflayabileceğiniz aynı ya da başka sektörde iş yapan insanlarla tanışıp kaynaşabileceğiniz, merkezi bir çalışma alanı arıyorsunuz. İşte burası Yazane :) Biz tüm gün bir toplantı odası kiralayıp çalıştık. Toplantı yaparken yan odada verilen bir eğitimi duyup tanışıp buluşup konuşmak üzere emaillerimizi aldık. Hem de öğle arasında Karaköy’de olduğumuz için gidip oradaki minik kafelerden birinde keyif yapabildik. İşte böyle! İstanbul’un  ve İstanbul’lunun çözüm üretebilme kapasitesine hayranım gerçekten de.  İhtiyaçlar değiştikçe ona göre sunulan yenilikçi hizmet türlerinin de hastasıyım. Eğer siz de home office vs. çalışıyorsanız ve arada sıkılıp değişiklik yapmak isterseniz Yazane’yi bir deneyin derim.

Lezzet denemelerini yine bir başka yazıya bırakacağım iki lezzet  var ki anlatmam lazım size. Birincisi Süt Burger. Kardeşimin bir gün eve getirdiği bu mucizevi lezzet eğer bal kaymak ve pan caketen hoşlanan biriyseniz sizin de çok hoşunuza gidecek. Kolay kolay her yerde bulunmuyor ama bulunca kaçırmamak lazım bunu.

süt burger

İkincisi ise Güllüoğlu’nun ıspanaklı su böreği. Ölmeden önce yenmesi gereken 100 şey arasında bana kalırsa.

Ispanaklı Börek Güllüoğlu

Benden şimdilik bu kadar, dilerim haftanız nefis geçsin, neşeyle karşılayın Mart ayını…

Şubat ayına mektup ve bıkkın Epicurious’un günlüğü

Yılın ilk 1 ayını devirdik. Bu bir ay  o kadar kötü geçti ki Şubat ayı için gerçekten daha umutlu olmak istiyorum. Yine sürüklenir modda oradan oraya savruluyorum sanki! Aşırı yüklenme, kafayı boşaltamama, moral bozukluğu ve ülke gündemi üzerine o kadar sıkıldım ki ciddi şekilde alıngan, kırılgan bir insan olup çıkıverdim. Sevmiyorum bu halimi, kendimi de sevmiyorum bu ara. Huzur yok. Herşeyde bir aşırılık var sanki. Çalışmamız aşırı, sıkıntımız aşırı, yememiz aşırı, içmemiz aşırı. Dengeden uzak bir dönem. Denge gidince herşey gidiyor zaten. O kadar keyifsiz bir  ay ki bu kendimden bezdim desem yalan olmaz. Derhal bir silkinme operasyonu lazım. Hayatımı sadece iş olmaktan kurtarmam lazım. Bunun için Ozzy’nin bana hediye ettiği yeni defteri açtım yazmaya başladım. İşte 1 Şubat 2014 kararları:

1- Erken uyumaya çalış, uykunu iyi al

2- Yemeklerini özenle seç, kendine kıymet ver, geçiştirme.

3-Haftasonlarına iş bırakma! İlla ki evde çalışacaksan haftaiçi akşam çalış.

4-Her haftasonu yeni bir şey dene: film, müzik, tarih, mekan, tiyatro.. Yeterki yeni bir şey gör, dene, yap.

5- Alınganlık yapma, çabuk kırılma, kendini sev ve güven, dengeni bozan şeylerden ve herşeyin aşırısından uzak dur.

Biliyorum ki eğer yukarıda yazdıklarımı yaparsam, bu ay geçen aydan daha büyük zorluklarla karşılaşsam bile daha kolay geçecek benim için. Kolay gelsin şimdi bana :)

Güzel bir haftasonunun ardından, yeni bir hafta kapıda, tamamen lezzet üzerine bir yazı burada…

Bir haftasonunu daha devirdik. Bu hafta sadece 2 gün çalışmış olmamıza rağmen nedense ben sanki  günlerdir sırtımda taş taşımışçasına yorulmuş hissediyordum kendimi Cuma akşamı.  Cumartesi gayet enerjik bir gün geçirdikten sonra bugün öğlene kadar kahvaltı keyfi çatıp arkasından 4-5 saat kadar çalıştım bile. Yaklaşık bir yarım saat içerisinde pılımı pırtımı toparlayıp yine Ankara’ya doğru yola çıkmam gerekiyor. Zor bir hafta beni bekliyor. İki önemli süreç, iki önemli toplantı ve takibi lazım. İkisi de çok emek verdiğim şeyler. Hani bir türlü sonlanamayan cinsten! TV’de izlediğim 2014′le ilgili astrolog yorumları da hafiften moralim bozulmuyor değil. Böyle zamanlarda klasik şekilde yaptığım gibi ilk iş Susan Miller’ı açıp okudum. İlk cümlesini aynen aktarıyorum:

“You will be very busy once you return to the office after the holidays, with lots of phone calls and emails to answer. You will need to be ultra-organized to make sure nothing falls through the cracks.” Yani diyor ki; Tatilden işe döndüğünüzde o kadar çok telefona ve emaile cevap vermek zorunda kalacaksınız ki herşeyin yolunda gitmesini sağlayabilmek için ultra organize şekilde hareket etmeniz gerekecek.

Bu aralar tam da Susan Miller’ın tavsiye ettiğinin aksine garip bir kafa dağınıklığı içerisindeyim ve sanırım iyi bir roman  okumaya ihtiyacım var. Kafamı tamamen başka bir hikayeye konsantre edebilecek bir roman.  Öyle ki bu romanla kafamda uçuşan parça pinçik düşüncelerim bütünleşecek, anlamlanacak gibi hissediyorum.   O yüzden tez zamanda iyi bir kitap bulmam lazım.  Var mı acaba sizin bir öneriniz? Mesela sadece kitap değil yeni filmlere de ihtiyacım var. Akşamları gömülüp kanepeye izleyebileceğim, kafamdaki düşünce hızını yavaşlatabilecek, tempomu düşürüp, kan basımcımı düzenleyecek filmlere. Böylece Digitürk’ün şömine kanallarını izlemeye de bir süre  ara vermiş olurum :) Bunların yanında keyifle okuduğunuz dergiler varsa o da çok makbule geçer. Maksat yeni birşeyler duymak, okumak, öğrenmek. Ülkenin içinde sürüklendiği gündemden kurtulup günde yarım saat bile olsa başka konulara odaklanabilmek. Dünyada neler oluyor takip edebilmek.

Şimdi sırada benden bir kaç tavsiye var. Hemen hepsinin yemek ve lezzet üzerine:

İzleyin:

Two Greedy Italian: Pazar sabahları Bloomberg TV’de yayınlanan bu programda insanın kendinden geçmemesi mümkün değil. Ben ilk kez Datça’da tatilin ilk günü odamızın hazır olmasını beklerken Aktur’da lobide denk gelmiştim bu programa. İzlediğim kanalı hatırlamadığım için bir türlü yeniden bulup da izleyememiştim. Bu sabah bir baktım bizim iki İtalyan yine televizyonda. Çok keyifle, geziyor, yiyor ve içiyorlar. Bayılacaksınız.

Spain on the Road Again: Bizim Mart ayında çıkmayı planladığımız bir Güney İspanya seyahati var. Uçak biletlerimizi aldık. Şimdi pasaport-vize gibi olayları halletmemiz gerekiyor.  Bu arada ben gitmeden önceki araştırmalara başlamıştım ki karşıma bu TV programı çıktı. Aslında Two Greedy İtalian’ın İspanyol versiyonu olabilecek bir program. Burada da bölge bölge İspanya’yı gezip yemek kültürünü tanıtıyorlar. Tüm bölümlerini YouTube da bulabileceğini gibi benim yaptığım gibi satın alma şansınız da var.

Deneyin:

Bu aralar o kadar çok dışarıda yemek yedik ki pek çok farklı restoran, cafe deneme şansımız olduğu gibi, bir yandan da

Çukur Ciğer: Çukur Ciğer’den daha önce de bahsetmiştim. Ama Edirne ve Arnavut ciğerinin yanında her türlü sakatatı deneyebileceğiniz bir lezzet noktası olduğunu söylemeyi unutmuştum. Cuma akşamı iş çıkışı o kadar bitkin geldim ki eve yemek hazırlamayı bırakın beş karış surat hem de içim gıcık dolu pek bir nemruttum. Kardeşim akşam ciğer yiyelim mi diyince tereddütsüz kabul ettim. Aradık önceden ciğer ızgara siparişi verdik. Adam işten gelince hep beraber Ergenekon Caddesi üzerindeki ciğercinin yolunu tuttuk. Ciğer ızgara gerçekten efsane idi. İddia ediyorum, ciğer sevmeyen birine bile sevdirecek kadar lezizdi. Resimde ciğer ızgara biraz uzakta kalmış ama koç yumurtası ve yürek size göz kırpıyor. Bu ufacık dükkanın sahibi beyle çok uzun uzun sohbet etme şansımız olmadı ancak bizden önce gelenlere 1930′lardan bu yana önce babasının sonra da kendisinin Bomonti’de ciğercilik yaptığını duydum. Yan duvarda asılı duran resimde ellerinde kasap bıçağıyla poz veren üç kişinin en kısa boylusu şimdi ki ciğerci amcanın babasıymış. Bir dahaki sefere içimin gıcık, suratımın asıl olmadığı bir zamanda sohbet etmeliyiz diye düşündüm.

Çukur CiğerMadam Despina: İşte size Kurtuluş’ta eski bir mekan daha. Madam’ın yeri diye bilen de var. İçeride duvarlarda asılı çerçevelerde eski resimler, tavanlar kartonpiyerlerle süslü. Sanki bir evin salonu gibi. Yaş ortalaması çok değişken. 20- 25 yaş aralığında iş hayatına yeni atılmış ya da hala üniversitede okuyan öğrenciler de var, 50-60 yaş grubu da. İçeride masaları gezen bir de müzik grubu var. Gürültülü bir kalabalığı var Madam Despina’nın o nedenle  bağırarak konuşmak zorunda kalabilirsiniz. Biz bu durumdan muzdarip olmamak için kış bahçesinde oturmayı tercih ettik. Meseler sade, hemen her restoranda bulabileceğiniz mezeler ama leziz.  Ciğer ve topiklerini  sakın kaçırmayın. Fiyat başka semtlerdeki pek çok restorana göre makul. Eh tabi ki salaş da bir yer. Kedisi bol bir mekan. Ancak sanırım garsonlar kedilere epeyce kötü davranıyor ki hayvancağızlar epeyce ürkek. Ancak masanızda ciğer vs. benzerinin kokusunu aldıklarında etrafınıza doluşuveriyorlar.  En son gittiğimizde bir tanesi benim uzattığım ciğeri elimden patisiyle kaptı. O yüzden dikkatli olun :)

Madam Despina

Madam DespinaKaktüs Kahvesi: Özellikle geçen yılın büyük kısmını Cihangir ve çevresinde geçirdiğimiz halde buranın eskisi olan ve pek çok müdavimi bulunan Kaktüs Kahvesini şimdiye kadar keşfedememişiz. Bir Cuma akşamına yine rezervasyonsuz yakalandığımız bir akşam Ferah Feza’yı arayı acaba iki kişilik yeriniz var mı diye sordum. Verdikleri cevap haftasonları rezervasyonlarımız haftaiçi doluyor olunca yine plan yapıp aksiyon almadığımız için ortada kaldık diye düşünürken Minima Kaktüs Kahvesinde akşam yemeği için yer bulduğunu söyledi. Önce sıradan bir kafe diye düşünüp acaba başka nerelere gidebiliriz diye düşünmeye devam ettim ancak sonra açıp da ekşi sözlük yorumlarını okuyunca haydi gidelim dedim. İyi ki gitmişiz. Gerçekten çok şeker, güzel yemekler yapan, havası sımsıcak ve yine kedilerle dolu bir mekanmış Kaktüs Kahvesi. Bir şişe kırmızı şarapla oturduk, önce birer başlangıç sonra da birer ana yemek aldık. Porsiyonları oldukça büyük, lezzetli ve doyurucu. Hiç starter almasanız olur o cinsten. Bu kafenin konseptinde de kedilerin büyük önemi var. Kültablalarından, vazolara ve fincanlara kadar heryerde kediler var. Hepsi Sakar Adam‘ın tasarımıymış. Kediler sadece buradakilerle de sınırlı değil. Kafenin içinde ve dışında anne ve yavru kedileri geziniyor, kıvrılıp uyuyor, miskinlik yapıyorlar. Yani eğer kedilerle aranız iyi değilse sakın Kaktüs’e uğramayın. Öte taraftan, eğer kedi seviyorsanız eminim ki İstanbul’daki favori yerlerinizden biri Kaktüs olacak.

Kaktüs Kahvesi

Kaktüs KahvesiSekiz İstanbul: Tıpkı geçen haftalarda gittiğimiz Forneria gibi Sekiz İstanbul’da açılalı epeyce oluyor. Forneriadan sonra burayı da görünce bir daha İstanbul’da hiç bir yere ilk açıldığında gitmemek üzere bir karar aldım. Jamie’s Italian hakkında anlatılan hayal kırıklıkları da sanırım bu kararımı perçinledi. İşte o yüzden Eataly’e gitmeyi de sanırım bir kaç ay erteleyeceğim. Bir yer sakinledikten ve kalabalık başka mekanlara göç ettikten sonra alacağınız servisin çok daha iyi olacağını düşünen bir tek ben miyim acaba.  Gelelim Sekiz İstanbul’a. Buranın çok sevdiğim yönleri de oldu, abartıldığını düşündğklerim de. Öncelikle dekorasyon, yüksek tavan, ışıklandırma masaların birbirine mesafesi açısından gerçekten de müthiş bir yer. Ferah ferah oturup, etrafınızda dört dönen ama tepenizde beklemeyen garsonları var. Servis gerçekten müthiş. İlk etapta oturduğunuzda masaya getirdikleri iştah açıcı ekmek üzerine sürülebilirezme gerçekten nefis. Biz çerkez ördeği ve pancarlı kuskus istedik başlangıç olarak. Çerkez ördeği güzel olmakla birlikte çok akılda kalıcı bir tat değil bana kalırsa ancak ben pancarlı kuskusu çok beğendim. Ana yemek olarak her birimiz kırmızı et söyledi. Ben et konusunda huysuz olduğum için bonfile istedim. Adam rezeneli kuzu istedi, kardeşim pirzola. Bana sorarsanız en güzeli benim tabağımdı :) Kuzuyla aramın olmadığını böylece anlayablirsiniz. Çok emin olmadıkça kuzu sipariş etmem. En son trabzon hurmalı sorbe istedik. Porsiyonu gerçekten ufak, söylerseniz tadımlık birer kaşık tadabilirsiniz. Sorbeyi kavrularak karamelize edilmiş kırık badem yatağında servis ediyorlar. Bence bu sorbe kuskusla beraber masanın en iyisiydi. Işık yetersiz olduğu için resimler fena kusura bakmayın.

Sekiz IstanbulEgg&Burger: Yılbaşından önceki haftasonu alışverişten dönerken acaba hamburger mi yesek diye düşünüp, kendimizi Nişantaşındaki Egg&Burger’a attık. Çok fazla burger insanı olmamakla birlikte iyi yapılmış bir hamburgere özellikle de New York macerasından sonra ben de hayır diyemiyorum. Tam bir Amerikan dinerı olan Egg&Burger’ın şubeleri de mevcut. Kendilerine has Egg&Burger’ın içerisinde yumurta da var, standart hamburger ve cheese burgerin yanında mavi peynirli, mantarlı, baconlı gibi çeşitler de mevcut. Burgerinizi küçük ve regular olmak üzere iki ayrı boyda söyleyebiliyorsunuz. Öte taraftan, baharatlı patates kızartmaları harika bir de egg&burger patates kızartması var ki çok tehlikeli gerçekten. Bildiğiniz cips aslında ama çok daha lezzetlisi. O yüzden eğer canınız arada hamburger çekerse aklınızda olabilecek bir adres burası.

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&Burger

Egg&BurgerDelicatessen: Mim Kemal Öke caddesinin en popüler ve pahalı mekanı. İçeri girdiğiniz anca sizi sarıp sarmalayan kokular gerçekten çok baştan çıkarıcı. Bence buradaki herşey denenmeli. Sabah kahvaltısında, öğle yemeğinde, akşam yemeğinde ayrı ayrı gelinmeli tadılmalı. Biz bu haftasonu kahvaltıya gittik. Farklı şeyler deneyebilmek için de söylediğimiz tabakları paylaştık. Bir kahvaltı tabağı söyledik. Peynir, söğüs salatalık ve domates tabağı, incir reçeli, petek bal, kaymak ve tereyağından oluşan bir tabak bu. Peynirler birinci sınıf, incir reçeli efsane. Egg benedict’i çok iyi yapıyorlar ancak bizim için günün sürprizi armutlu ve mascarponeli tosttu. Gerçekten muhteşem bir tat. Taze ve ferahlatıcı. Bir tane söyleyip rahatlıkla iki kişi paylaşabilirsiniz.

Delicatessen Kahvaltı

Delicatessen Egg Benedict

Delicatessen Armutlu TostCafe Wien: Yılbaşı haftası bir gün Minima ile kendimizi şımartıp, bakımdı, masajdı, alışverişti derken akşamı ettik. Ardından ziller çalan karnımızı doyurmak için dışarıda hızlıca yiyip eve dönelim dedik ama maalesef girdiğimiz her restorandan elimiz boş döndük. İstanbul, yeniyıl ve herkes sokaklarda yiyip, içiyor. Heryer tıklım tıklım. Tam umudu kesmiştik ki Reassürans pasajında bir yer gözümüze çarptı. Cafe Wien. Eh iyi bari burada oturalım dedik, sonrada farkettik ki burası bir schnitzel restoranı. Menüdeki tek yemek schnitzel. Aklımızda hiç schnitzel yokken, aslında dürüst olmak gerekirse 40 yıl da düşünsem büyük ihtimalle ah bir schnitzel olsa da yesem demem zaten! Restorana giriverdik. ymeğin yanına da birer Bomonti birası. Önden bir patates salatası geldi. Kırmızı soğanlı ve bol hardallı ve sirkeli. Mmmmm gerçekten çok güzeldi. Ardından schnitzellerimiz de masayı şenlendirdi. Yemeğin üzerine bir tatlıyı paylaşıp birer de kahve söyledik. Meğer Cafe Wien buraların çok eskisiymiş. Schnitzel’i de ödüllüymüş. Aklınızda olsun bir gün canınız schnitzel çekerse Cafe Wien bir seçenek olabilir. Ancak uyarayım gerçekten pahalı bir yer. Bir porsiyon schnitzel 42 TL. Arada değişiklik yapmak isteyenlere öneririm. Tatlılarını da deneyin. Biz seçtiğimiz tatlıyı çok beğendik. Hatta yanına da bir melange söyleyin. Viyanadaki ile aynı olmasa da yoğun ve akılda kalıcı bir kahve.

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe Wien

Cafe WienNerede içki içmeli?

İşte bu sorunun cevabı maalesef bende yok. Kaktüs’e gittiğimiz akşam Cihangir’den Karaköy’e doğru inip mekan karıştıralım dedik ve yeni açıldığını duyduğumuz Fosil‘e bakalım dedik. Denize nazır, inanılmaz güzel Haliç manzarası olan bir yer yapmışlar. Ancak yeni açılan her yerde olduğu gibi burası da öyle bir tıklım tıkıştı ki içeride adım atabilene aşk olsun. Yaş ortalaması oldukça genç, müzikler güzel. Kalabalık dağıldıktan sonra yeniden ziyaret etmeye değer. Bir de belki haftaiçi daha erken saatlerde uğramak mantıklı olabilir.

Fosil

GalataFosil’de duramayınca aynı akşam Nublu’nun üst katındaki Zelda Zonk‘a gittik. DJ müziğinde sallanmak ve etrafı seyretmek için ideal bir mekan. Ancak Mojitolarını pek başarılı bulmadım. Fosil’e kıyasla daha makul bir kalabalık var ama burası da pek ferah bir yer değil.  Yaş grubu daha yüksek ancak pek eğlenen yok.

Sekiz İstanbul’dan çıktığımız akşam Mama Sheltera uğradık. Burası gerçekten kocaman, ferah bir yer. Yemekleri nasıldır bilemiyorum ama gelinebilir bence. Biz önceden yemeğimizi yemiş olduğumuz için yine birer mojito söyledik ve benim hayal kırıklığım burada da devam etti.  Sanırım artık İstanbul’da mojitoyu martini ile yapıyorlar. Bilen varsa lütfen aydınlatsın beni. Rom yerine martini ile mohito hazırlamak tam bir cinayet. Yine de ben Mama Shelter’a bir şans daha vermek istiyorum. Yemekleri iyi ise bence güzel bir mekan. Sadece barın önündeki tezgah inanılmaz göz alıyor ve yoruyor. O nedenle oradan yansıyan ışığın sizi rahatsız edemeyeceği bir masa seçerseniz sizin için iyi olur.

Mama ShelterBu kadar lezzet üzerinden gidince size iki de yemek tarifi vermek istiyorum. Tarifler bizim yılbaşı soframızdan.

Fırında Meyve:

Arzunuza göre evde kalan, buruşan meyvelerinizi kullanıp değerlendirebileceğiniz bir tatlı tarifi bu. Tercihen, elma, armut, erik ve ayva kullanabilirsiniz. Meyveleri soyup istediğiniz ebatta ve şekilde dilimliyorsunuz ve bir fırın tepsisine diziyorsunuz. Ben altına kağıt serdim. Kullandığım tepsi de evdeki eski mini fırının tepsisiydi. Borcamda da yapabilirsiniz aynını. meyvelerin üzerine iki tatlı kaşığı toz şeker serptim. Üzerine göz kararı tarçın ektim, ve kru üzümleri de meyvelerin aralarına serpiştirdim. Sonra tepsiye yine göz kararı su ilave ettim ve fırına attım. Pişme kıvamına siz karar verin. nar gibi kızarsın bence. Sonra bir başka kaba alıp soğumasına bekledikten sonra buzdolabına kaldırdım. Servis yaparken kaselere koyduğum meyvelerin üzerinde elimle parçaladığım cevizleri ilave ettim. yanına da arzu ettiğim kadar dondurma koydum. Sonuç müthiş. Çok basit, çok sağlıklı ve harika bir tatlı oldu. Evdeki herkesin ve hatta temizlk konusunda bize yardım eden Nilgün Hanımın bile favorisi.

Fırında Meyve Tatlısı

Fırında Meyve ve dondurmaKestaneli, fıstıklı ve üzümlü iç pilav:

Bir teflon tavada minik minik doğradığınız havuçları kavuruyorsunuz. Havuçlar  hallolduktan sonra üzerine bildiğiniz yer fıstığını ve sarı üzüm kurusununu, kestanelerle birlikte ilave ediyorsunuz. Bir süre kavurduğunuz bu malzemeyi bir süre sonra kenara alıp, bu defa normal pilav yapar gibi pirincinizi tencereye alıp kavurmaya devam ediyorsunuz. Pirinç kavrulduktan sonra üzerine malzemeyi ilave ediyor ve sevdiğiniz oranda tarçın, yenibahar ve tuz ekliyorsunuz. Ardından ölçüsüne göre sıcak suyu da ekleyip tencerenin kapağını kapatıp pişmelerini bekliyorsunuz. Sonuç olağanüstü. Etten bile çok rağbet gördü bu pilav.

Fıstıklı kestaneli ve üzümlü pilavYazıyı yazmaya başladığımda İstanbul’daydım. Ama sanırım bu defa lafı o kadar çok uzattım ki şu anda bindiğim uçak Esenboğa’ya inmek üzere. Ankarayı sis basmış göz gözü görmüyor :) Hava bile ortamdan etkileniyor sanki. İnternete ilk bağlandığımda yayında olacak bu yazıyı burada bitiriyorum.

Hepimize bol şanslı, ağrısız, sızısız ve nefis bir hafta diliyorum.

Galata’dan Karaköy’e : Forneria vs.

Havanın 15 derece civarında seyrettiği bir Aralık günü.. Öğleden sonra… Galata’dan Karaköy’e doğru uzanalım diyoruz. Belli bir amaç yok ama açılalı aylar olan Forneria’da bir yemek yiyelim istiyoruz. Hava o kadar güzel ki, hafta içi bir gün masmavi gökyüzünün altında Istanbul’un bu en sevdiğimiz semtlerinde gezintiye çıkmak bize en büyük hediye. Taksiye atlıyoruz. Tünel’de iniyoruz. Hemen Galata Kulesine inen yokuştan aşağı yürümeye başlıyoruz. Tam kıvamında bir kalabalık var. İnsanlar üzerinize üzerinize gelmiyor. Az ileride Galata Kulesi yine bütün haşmeti ile karşımıza çıkıveriyor. Ne kadar baksam doyamayacağım, binlerce kare fotoğrafını çeksem bıkmayacağım bir güzellik bu karşımızdaki.

Galata KulesiSonra acaba Anemon Otelin tepesine çıkıp bir güzel kahve mi içsek diye düşünürken kendimizi otelin terasında kulenin hemen yanıbaşında bulduk yine. Elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın duruyor kule. O kadar yakın ki hatta, terasa ilk çıktığımızda Minima’nın: “Eee Kule nerede?” demesiyle kahkahalara boğulmamız bir oluyor :) O kadar dibimizdeki Kule uzaklarda arayınca görünmüyor haliyle :)

Galata KulesiBurada meydanı ve az uzaktaki Haliçi izlerken kahvelerimizi içiyoruz. Yeni yıl planlarını konuşuyoruz. Bu yıl biraz tasarruf yapmanın yerinde olduğuna karar veriyoruz. 10 sene sonra neler yapıyor olmak istediğimizi düşünüyoruz. Benim isteğim çok belli ve çok da standart aslında. İstanbul’da bir ev, sahilde yazlık bir ev, seyahat edebilecek kadar gelir. Aradaki boşlukları da o zamanki ben dolduracak tabi ki. Standart çalışma hayatına son vermek için kendime 10 yıl koydum. İstanbul’dan hiç kopmak istemiyorum. O yüzden burada bir evim olsun istiyorum.  Bu şehri o kadar trafiğine, kalabalığına rağmen gerçekten çok seviyorum. Burada hala İstanbul’u turist gibi geziyor olmamın da büyük etkisi olabilir aslında. Öte taraftan sahilde arada İstanbul’un kargaşasından bizi kurtaracak bir başka ev de güzel olmaz mı? Gidilip 3-5 ay kalınabilen. Sevdiğimiz insanlarla bir arada olunabilen. Ya seyahat ? Kim istemez ki yeni yerler görüp keşfedebilmeyi ?

Bu sohbetin ardından kalkıp ara sokaklardan birinden Tophane’ye doğru inmeye başlıyoruz.

Galata- Tophane

Galata TophaneYokuş aşağı Tophaneye doğru inerken bir sürü minik cafe ve dükkanın da önünden geçiyoruz. Sahile doğru yaklaşınca sola dönüp Karaköy’e yürümeye devam ediyoruz. İstikamet Forneria. Açılalı aylar olan Forneria. Haftaiçi bir öğleden sonra olmasının etkisiyle içerisi sakin. Oh mis! Bu ufacık restoranın öyle hoş bir havası var ki içeri girer girmez insanın içinin ısınmamasına imkan yok. Garsonlar ve servis müthiş. Tavandan sallanan sarkıt avizelere bayıldım.

Forneria

ForneriaAmacımız deneyebildiğimiz kadar çok lezzet denemek. Ancak siparişi verirken masamıza gelecek olan, şu aşağıda gördüğünüz gerçekten nefis aromalı tereyağın ve fırından çıkan sıcacık ekmekleri hesaba katmamışız! Aman tanrım dedirten bir lezzet bu ikisi. Can Oba’dan sonra İstanbul’da bu kadar iyi yemek yememişim diyorum. Emin olun sırf bu ekmek ve tereyağı için bile gidilir Forneria’ya.

Forneria

ForneriaÖnceden paylaşmak için bir somonlu açık sandviç söylüyoruz. Somon nefis, patates kızartmasının hem baharatı hem de çıtırı çok yerinde.

Forneriaİki farklı ana yemek söylüyoruz. Biri fırında beyaz peynirli ve domates soslu levrek… Fırında pişmesinin yanında servisin yapıldığı minik toprak kaplar da hem görüntü olarak içimizi ısıtıyor hem de gerçekten üzerinde dumanı titerek masanıza geliyor.

Forneria

ForneriaBu aşağıda gördüğünüz esmer bira ile marine edilmiş dana eti. Yemeğin tam adını hatırlamıyorum ama sanırım uzun yıllar hatırlayacağım tadı damağımda kalacak bir lezzet bu. İnanılmaz… Yanında getirdikleri yine tazecik fırından çıkmış ekmekleri etin suyuna bandırmaya doyamıyorsunuz. İnanılmazzzzzz!

Forneria

forneriaForneria’da o kadar güzel yedik ki, tatlıya midemizde yer kalmadı. Buradan kalkıp Muhit’te bir çay içmeye karar verdik. Muhit her zamanki gibi sıcak ve samimi. Kedi yavruları uyuyorlar sereserpe yan taraftaki koltukta. Bundan 7-8 ay önce gördüğümüz minik yavrular bunlar. Büyümüşler!

MuhitBuradan kalkıp Kağıthane The House of Paper‘a uğrayalım diyoruz. Sokaklar detaylar sürekli poz veriyor bize.

Kadıköy

KaraköyKağıthane’de Yılbaşı için komik şapkalar, maskeler vardır diye düşünüyoruz. Bir maske beğeniyorum. Ellerinde yeterli sayıda maske olmadığı için sipariş vermek istiyorum. Fiyatı ne kadar dediğimde, bir tanesi 38 TL dediklerin kibarca teşekkür edip, kalsın diyorum. Kağıt bir maske her ne kadar el emeğ olsa da 38 TL biraz garip bir fiyat değil mi? Minima akşam beni arayıp maskelerin Migros’ta 1.5 TL’ye satıldığını söylüyor. Tabi bu da bir tercih meselesi. Herkese saygımız sonsuz. Maskeleri alamasak da Yılbaşı gecesi şişelerimize giydirmek için fırfırlı elbiseler alıyoruz.

Kağıthane the House of paperİşte bir gün Galata-Karaköy hattında böyle geçti. Yılın ilk haftasonu çabuk gelecek :) Herkese güzel bir Perşembe ve Cuma diliyorum.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 111 takipçiye katılın